12. bölüm · Münasip
Bölüm 12
Günler, birbirine benzer sabahlarla başladı. Fırat her sabah aynı saatte uyanıyor, aynı sokağın içinden geçip aynı kapının önünde duruyordu. Anahtarı kilide takarken artık daha az düşünüyordu; el alışmıştı. Ama içi… o hâlâ alışmamıştı.
Dükkânın kapısını açtığında içeri giren o ilk ışık, her gün aynı yerden düşüyordu masanın üzerine. Önce kenarına değiyor, sonra yavaş yavaş yayılıyordu. Fırat çoğu zaman kapıyı kapattıktan sonra birkaç saniye olduğu yerde kalıyor, bu ışığın ilerleyişini izliyordu. Sanki bir şeyler o ışıkla birlikte yerli yerine oturacakmış gibi.
Oturmuyordu.
Günler geçtikçe dükkân doldu, düzeni oturdu. Raflara yeni şeyler eklendi, masa yerini buldu, sandalyenin ayakları zemine alıştı. Gelen müşteriler oldu; kimisi merakla girip etrafa baktı, kimisi kısa bir selam verip çıktı. Fırat konuştu, anlattı, dinledi. Hatta bazen güldü de.
Ama o gülüşler… kendi kendine kaldığında geri gelmiyordu.
Akşamları dükkânı kapattığında sokak daha sakin oluyordu. Kepenklerin inen sesi, uzaktan geçen bir arabanın uğultusu, bir de ayak sesleri… Fırat çoğu zaman eve hemen dönmüyordu. Bir süre yürüyordu. Nereye gittiğini bilmeden, ama dönmek istemeden.
Çünkü ev… sessizdi.
Ve o sessizlikte düşünceler daha yüksek konuşuyordu.
Bir akşam, dükkânı kapattıktan sonra yine yürümeye başladı. Hava serindi, ama üşümüyordu. Ceketinin cebine ellerini sokmuştu. Adımları yavaştı. Bir noktada durdu. Kaldırımın kenarında, ışığın biraz daha loş düştüğü bir yerde.
Başını kaldırdı.
Gökyüzü şehir ışıklarıyla solmuştu. Yıldız yoktu. Sadece gri bir boşluk.
O an, içinden geçen cümleyi fark etti:
“Ben onu özlüyorum.”
Bu kadar net, bu kadar sade. Kendine bile ilk kez böyle söyledi. Ne süsledi, ne sakladı. Sadece kabul etti.
Eve döndüğünde annesi mutfaktaydı. Yemek hazırlıyordu. Tencerenin kapağını kaldırıp karıştırırken çıkan buhar, mutfağı doldurmuştu. O tanıdık ev kokusu… insana iyi gelen ama aynı zamanda içini de yoklayan bir koku.
“Geldin mi?” dedi annesi.
“Geldim,” dedi Fırat.
Ses tonu normaldi. Her zamanki gibi.
Ama annesi bir an dönüp baktı.
Bir şey söylemedi.
O gece yemek masasında fazla konuşulmadı. Babası gün içinde olan bir şeyden bahsetti. Annesi arada ekledi. Fırat dinledi. Kısa cevaplar verdi.
Ama zihni başka bir yerdeydi.
Aradan birkaç gün daha geçti.
Fırat artık dükkânda daha uzun kalıyordu. İşle oyalanmak iyi geliyordu. İnsanlarla konuşmak, soru cevaplamak, küçük detaylarla uğraşmak… zihni dağıtıyordu.
Ama bazı anlar vardı…
her şey duruyordu.
Mesela bir müşteri bir şey anlatırken, Fırat bir an dalıyordu. Gözleri karşısındakine bakıyordu ama görmüyordu. O anın içinden kayıp gidiyordu.
Nereye?
Aynı yere.
Bir gün öğleden sonra dükkân sakindi. Kapı uzun süre açılmadı. Fırat sandalyeye yaslandı. Gözlerini kapattı.
Melis’in sesi geldi aklına.
Net.
Yakın.
Sanki hemen yanında konuşuyormuş gibi.
Sonra o son cümle…
“Ben buradayım… ama seni beklemiyorum.”
Fırat gözlerini açtı.
Bu cümle artık sadece bir söz değildi.
Bir sınırdı.
O akşam eve biraz daha erken döndü.
Kapıyı açtığında içeriden konuşma sesleri geliyordu. Zeynep gelmişti. Salonda oturuyorlardı. Televizyon açıktı ama kimse gerçekten izlemiyordu.
“Hoş geldin,” dedi Zeynep.
“Hoş buldum,” dedi Fırat.
Ceketini astı. Yanlarına geçti. Koltuğa oturdu.
Bir süre sıradan şeylerden konuşuldu. Günlük, yüzeysel, hafif.
Ama bu konuşmaların altında başka bir şey vardı.
Söylenmeyen.
Bekleyen.
Zeynep çayını karıştırırken bir an Fırat’a baktı. Bakışı uzun sürmedi ama yeterliydi.
“Dükkân nasıl gidiyor?” dedi Zeynep.
“İyi,” dedi Fırat. “Yavaş yavaş oturuyor.”
Annesi başını salladı. “Alışacaksın,” dedi. “Başlangıç hep zordur.”
Fırat “hıhı” dedi.
Kısa bir sessizlik oldu. Televizyondan gelen ses araya doldu.
Zeynep bu sefer daha direkt sordu:
“Sen nasılsın?”
Bu soru masada kaldı.
Fırat cevap vermedi hemen. Bardağını eline aldı, bir yudum aldı, sonra bıraktı.
“İyiyim,” dedi.
Ama bu sefer sesi biraz daha düşüktü.
Zeynep başını hafifçe yana eğdi. Gözlerini ondan ayırmadan konuştu:
“Değilsin.”
Annesi araya girmedi. Sadece dinledi.
Fırat bu sefer kaçmadı. Gözlerini kaçırmadı. Ama konuşmak da kolay gelmedi.
“Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Garip.”
Zeynep hafifçe gülümsedi.
“Garip değil,” dedi. “Belli.”
Fırat kaşlarını çattı. “Ne belli?”
Zeynep doğrudan söyledi:
“Onu özlüyorsun.”
Bu cümle odanın ortasına bırakıldı.
Annesi derin bir nefes aldı. Bu kez bakışını Fırat’tan kaçırmadı.
Fırat başını eğdi. İlk refleksi inkâr etmekti. Ama etmedi.
“Evet,” dedi.
Bu “evet” küçüktü. Ama ağırdı.
Zeynep arkasına yaslandı. Bardaktaki çayın ince buharı yüzüne doğru yükselirken, sesi bir parça daha sertleşti:
“E o zaman?” dedi.
Fırat hemen cevap vermedi. Çünkü asıl mesele özlemek değildi.
“Karışık,” dedi.
Annesi bu sefer konuştu. Sesi yumuşaktı ama sözleri daha netti:
“Karışık olan ne?”
Fırat ellerini birbirine kenetledi. Bir süre parmaklarına baktı.
“Her şey,” dedi. “Ben… karar veremiyorum.”
Zeynep beklemeden girdi araya:
“Karar verememek de bir karar.”
Cümle havada kaldı. Televizyondaki ses anlamsız bir uğultuya dönüştü.
Fırat başını kaldırdı. “Abla…” dedi ama devamını getirmedi.
Zeynep bu kez geri çekilmedi:
“Sen onu seviyorsun,” dedi. “Ama o kız… sana uygun değil.”
Bu cümleyle birlikte odanın havası değişti.
Fırat’ın kaşları gerildi. “Uygun değil derken?” dedi.
Zeynep omuz silkti. “Gördüğümüz bu,” dedi. “Davranışları, tavrı… rahatlığı. Bizim evdeki gibi değil.”
Annesi bardağını masaya bıraktı. Bu sefer o da açık konuştu:
“Ben de öyle düşünüyorum.”
Fırat annesine döndü. Bu beklediği bir şeydi belki… ama duymak yine de farklıydı.
“Ne varmış?” dedi, sesi biraz sertleşerek.
Annesi sakin kaldı. “Kız kötü demiyorum,” dedi. “Ama… bizim aileye göre değil. Daha serbest. Daha… ölçüsüz.”
Zeynep başını salladı, annesini destekler gibi:
“Evet. Bugün var, yarın yok gibi. İlişki dediğin biraz da denge işi.”
Fırat dudaklarını birbirine bastı.
“İnsanları böyle tartamazsınız,” dedi.
Zeynep hemen karşılık verdi:
“Biz tartmıyoruz, görüyoruz.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Fırat bu sefer geriye yaslandı. Gözlerini bir noktaya sabitledi.
“Ben onun yanında kendim olabiliyorum,” dedi yavaşça. “Bunu siz görmüyorsunuz.”
Annesi yumuşak bir iç çekti.
“İnsan bazen kendisi olduğunu sanır,” dedi. “Ama huzur… daha farklı bir şeydir.”
Bu cümle Fırat’ın içinde bir yere değdi. Ama itiraz etmek istedi.
“Ben huzursuz değilim,” dedi.
Zeynep hafifçe eğildi öne, gözlerini ondan ayırmadan:
“O zaman niye bu haldesin?”
Cevap gelmedi.
Fırat’ın yüzündeki ifade bir an boşaldı.
Zeynep devam etti, sesi bu kez daha alçaktı ama daha net:
“Bak… biz seni düşünüyoruz. Senin hayatın bu. Yarın öbür gün pişman olmanı istemiyoruz. Aile uyumu dediğimiz şey boşuna değil.”
Annesi de ekledi:
“İnsanın içi rahat etmeli. Eve gelen gidene, hayata bakışına… her şeye bakarsın. Sadece hisle olmaz.”
Fırat başını iki yana salladı. “Sadece his değil bu,” dedi. “Ama his yoksa da hiçbir şey olmuyor.”
Zeynep’in bakışları sertleşti.
“Elif var,” dedi.
Bu isim odada ikinci kez bir ağırlık yarattı.
Fırat hemen tepki verdi: “Konu o değil.”
Zeynep geri adım atmadı:
“Gayet de konu o. Kız düzgün, ailesi düzgün, kendisi düzgün. Seni anlar. Sakin. Ne istediği belli.”
Annesi de başını salladı:
“Ben de Elif’i beğeniyorum,” dedi açıkça. “İnsanın içi ısınıyor.”
Fırat’ın çenesi sıkıldı.
“Ben kimle yaşayacağım?” dedi. “Siz mi, ben mi?”
Bu cümle masaya sert düştü.
Kısa bir sessizlik oldu.
Annesi bu kez biraz daha ciddi bir tonla:
“Sen yaşayacaksın,” dedi. “Ama biz de görürüz bazı şeyleri.”
Zeynep ekledi:
“Ve sen şu an gördüğünü görmezden geliyorsun.”
Fırat derin bir nefes aldı. Ellerini yüzüne götürmedi, gözlerini kapatmadı. Bu sefer kaçmadı.
“Ben onu kaybetmek istemiyorum,” dedi.
Cümle yavaş çıktı. Ama netti.
Annesi hemen sordu:
“Peki o seni bekliyor mu?”
Fırat gözlerini annesine kaldırdı.
Cevabı biliyordu.
“Hayır,” dedi.
Zeynep hafifçe başını salladı.
“İşte mesele bu,” dedi. “O kız da biliyor aslında. Senin kararsız olduğunu. O yüzden çekildi.”
Fırat başını eğdi. Bu ihtimal içinden geçmişti ama başkasından duymak…
daha gerçekti.
Annesi yumuşak ama kesin bir tonla:
“Bazen insanın istemesi yetmez,” dedi. “Doğru olanı seçmesi gerekir.”
Fırat bu cümleye karşılık vermedi.
Çünkü içinde iki şey çarpışıyordu.
Söylenenler…
ve hissettikleri.
Ve ikisi de susmuyordu.
O gece herkes odasına çekildiğinde Fırat salonda kaldı. Işık kapalıydı. Sokak lambasının sarı ışığı perdenin arasından süzülüp yere düşüyordu.
Yerinden kalkmadı. Sessizlik bu sefer daha yoğundu.
Ama daha dürüsttü. İçinden geçen cümle, kendiliğinden geldi:
“Ben onu seviyorum…”
Kısa bir duraklama.
“…ama tek başına yetmiyor.”
Bu cümle, ilk kez içini gerçekten sıkıştırdı.
Çünkü artık mesele sadece ne hissettiği değildi.
Ne yapacağıydı.
Ve Fırat… hâlâ orada duruyordu.
...............
Aradan yaklaşık iki hafta geçmişti.
Zaman, dışarıdan bakıldığında akmıştı; dükkânın düzeni oturmuş, raflar dolmuş, gelen giden artmıştı. Ama Fırat’ın içinde zaman aynı yerde takılı kalmış gibiydi. Günler birbirine benziyordu. Sabah açılan kepenk sesi, öğlen güneşinin masanın kenarına düşüşü, akşam kapanırken sokağın yavaş yavaş boşalması…
Her şey yerli yerindeydi. Sadece o değildi.
Melis’in yokluğu, ilk günlerdeki gibi keskin değildi artık. Daha farklıydı. Daha derine çökmüş, daha sessiz bir hâl almıştı. Bazen gün içinde aklına bile gelmiyordu… ama sonra hiç beklemediği bir anda, bir cümlede, bir şarkıda, bir bakışta geri geliyordu.
Ve o an… içinde bir şey hafifçe sızlıyordu.
O akşam eve geldiğinde Zeynep yine oradaydı. Salonda oturuyorlardı. Televizyon açıktı ama kimse gerçekten izlemiyordu.
“Geç kaldın,” dedi Zeynep.
“İşim vardı,” dedi Fırat kısa bir şekilde.
Ceketini astı, yanlarına geçti.
Annesi çay koydu. Bardaklar masaya yerleşti.
Bir süre sıradan şeylerden konuşuldu. Ama bu sefer o sessiz bekleyiş yoktu. Sanki herkes aynı şeyi düşünüyor ama kimin söyleyeceğini bekliyordu.
Sonunda annesi konuştu.
“Biz bugün Zehra’ya gittik.”
Fırat başını kaldırdı. Bu cümle tek başına bile nereye bağlanacağını belli ediyordu.
“Ee?” dedi.
Zeynep çayından bir yudum aldı.
“Elif de vardı.”
Kısa bir duraklama.
Annesi yumuşak bir sesle ekledi:
“Seni sordu.”
Fırat gözlerini kaçırmadı ama cevap da vermedi.
Zeynep bu sefer daha açık konuştu:
“Bak Fırat,” dedi. “Biz sana ‘şunu yap’ demiyoruz.”
Bu giriş cümlesi bile aslında tam tersini söylüyordu.
“Ne diyeceksiniz o zaman?” dedi Fırat, hafifçe gerilerek.
Zeynep omuz silkti.
“Şunu diyoruz,” dedi. “İnsan bazen anlamak için denemeli.”
Fırat kaşlarını çattı. “Neyi deneyeceğim?”
Annesi bu kez daha sakin ama daha net konuştu:
“Bir çay içersin,” dedi. “Konuşursun. Bu kadar.”
“Anne…” dedi Fırat, sesinde yorgunlukla.
“Bak,” diye devam etti annesi. “Kimse sana ‘evlen’ demiyor. Ama bir insanı tanımadan bu kadar keskin olma.”
Zeynep de destekledi:
“Zaten kaybedecek neyin var?”
Bu cümle Fırat’ı rahatsız etti.
“Var,” dedi.
İkisi de sustu.
Zeynep hafifçe eğildi:
“Ne?”
Fırat cevap vermedi.
Ama ikisi de cevabı biliyordu.
O gece Fırat odasında uzun süre oturdu. Telefonu eline aldı, bıraktı. Pencereye baktı. Yatağa uzandı, kalktı.
Aklında tek bir cümle dönüyordu:
“Bir çay…”
Bu kadar basit miydi gerçekten?
Bir çay içmek… bir şeyleri değiştirebilir miydi?
Yoksa zaten içinde olanı sadece ortaya mı çıkarırdı?
Ertesi gün dükkânda daha dalgındı. Gelenle konuştu, gidenle ilgilendi ama zihni sürekli aynı yere dönüyordu.
“Denemek…”
Bu kelime ona yabancı geliyordu.
Çünkü o hep ya hissederdi ya hissetmezdi.
Ama şimdi… sanki hissetmediği bir şeyi anlamaya çalışması isteniyordu.
İki gün daha geçti.
Sonunda akşamüstü, dükkânı kapatmadan önce sandalyeye oturdu. Ellerini masaya koydu. Derin bir nefes aldı.
Ve ilk kez bu düşünceyi net kurdu:
“Ben neyi reddediyorum… gerçekten biliyor muyum?”
Bu soru onu durdurdu.
O akşam eve geldiğinde annesi mutfaktaydı.
“Zehra yarın yine evde olacakmış,” dedi sanki sıradan bir şey söylüyormuş gibi. “Elif de olur.”
Fırat hemen cevap vermedi.
“İsterseniz bir kafede bir çay içersiniz. Bu bir buluşma olmayacak, sadece kısa bir görüşme” dedi annesi. “Yarım saat. Bir çay. Bu kadar.”
..............
Fırat kafeye biraz erken gelmişti.
Aslında biraz değil… gereğinden fazla erken.
Sokağın köşesindeki bu küçük kafe, dışarıdan bakınca sıradan görünüyordu ama içeri girince insanı yavaşlatan bir havası vardı. Camlardan süzülen gün ışığı, masaların üzerine eğik bir şekilde düşüyor; bardakların içindeki çay bile o ışıkta daha parlak görünüyordu. Arka tarafta kahve makinesinin ara ara çıkan sesi, fincanların birbirine değmesi, kısık müzik… hepsi bir araya gelince ortamda hafif bir uğultu oluşuyordu. Gürültü değil… ama sessizlik de değil.
Fırat cam kenarındaki masaya oturdu.
Dışarıyı görebileceği bir yer seçmişti.
Belki beklemeyi kolaylaştırır diye.
Ellerini masanın üzerine koydu, sonra çekti. Parmaklarını birbirine doladı, sonra bıraktı. Gözleri arada kapıya gidiyordu.
Bu bir buluşma değildi. Ama içi… bunu öyle hissettiriyordu.
Kapı açıldı. Başını kaldırdı. Elif içeri girdi.
Üzerinde sade bir kıyafet vardı. Abartı yoktu. Ama bir şekilde… göze batmadan dikkat çekiyordu. İçeri girince bir an durdu, etrafına baktı. Sonra Fırat’ı gördü.
Gülümsedi. O gülümseme ne çekingen ne de fazla rahattı.
Tam kararında. Fırat da başını hafifçe salladı.
Elif masaya doğru yürüdü. Sandalyeyi çekti.
“Merhaba,” dedi.
“Merhaba,” dedi Fırat.
“Beklettim mi?”
“Yok,” dedi Fırat. “Ben erken geldim.”
Elif hafifçe güldü.
“Ben de aslında erken çıktım ama yolda oyalanmışım biraz.”
“İyi yapmışsın,” dedi Fırat. “Ben de zaten… erken gelmeyi tercih ettim.”
Kısa bir sessizlik oldu. Ama bu sefer o kadar rahatsız edici değildi. Garson geldi.
“İki çay alabilir miyiz?” dedi Fırat.
“Elbette,” dedi garson.
Masada yine kısa bir boşluk.
Ama bu boşluk artık… başlangıç gibiydi. Elif ellerini bardağın geleceği yere doğru koydu. Parmaklarını masanın üzerinde hafifçe gezdirdi.
“Dükkân nasıl gidiyor?” diye sordu.
“Fena değil,” dedi Fırat. “Yavaş yavaş oturuyor.”
“Elinde şekillendiğini hissediyor musun?” dedi Elif.
Fırat bir an düşündü.
“Evet,” dedi. “Başta biraz yabancı gibiydi. Şimdi… daha benim gibi.”
Elif başını salladı.
“İnsan bir yere alışınca değil,” dedi, “oraya kendinden bir şey koyunca bağlanıyor bence.”
Bu cümle Fırat’ın dikkatini çekti.
“Doğru olabilir,” dedi.
Çaylar geldi.
Bardaktan yükselen buhar, aralarında ince bir çizgi gibi durdu bir an.
“Elif…” dedi Fırat.
Sonra durdu. Ne diyeceğini tam bilmiyordu.
Elif onu kurtardı.
“O gün için mi bir şey söyleyeceksin?” dedi.
Fırat başını salladı.
“Evet.”
Elif çayından küçük bir yudum aldı.
“Garipti,” dedi. “Ama ben çok büyütmedim.”
Fırat biraz rahatladı.
“Ben seni zor bir duruma sokmak istemedim,” dedi.
Elif gülümsedi.
“Zor değildi,” dedi. “Çünkü ben bir şey beklemiyordum.”
Bu cümle sadeydi. Ama altında bir sakinlik vardı. Bir kabulleniş.
Fırat ona baktı.
“Nasıl bu kadar rahatsın?” diye sordu.
Elif hafifçe omuz silkti.
“Rahat değilim aslında,” dedi. “Sadece… bazı şeyleri zorlamıyorum.”
Kısa bir sessizlik.
Ama bu sefer daha yumuşak.
“Sen hep böyle misin?” diye sordu Fırat.
Elif kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Nasıl?”
“Böyle… sakin.”
Elif hafifçe güldü.
“Yok,” dedi. “Sadece dışarıdan öyle görünüyorum.”
“İçin nasıl?” dedi Fırat.
Elif bu soruya hemen cevap vermedi.
Bir an düşündü.
Sonra bardağın kenarına parmağıyla hafifçe vurdu.
“İçim… biraz daha karışık aslında,” dedi.
Fırat ilgisini saklamadı.
“Ne gibi?” dedi.
Elif arkasına yaslandı.
Bu sefer gerçekten anlatmaya başladı.
“Mesela…” dedi, “insanların benden beklediği bir şey var hep. Sakin olayım, doğru olayım, ölçülü olayım…”
Kısa bir duraklama.
“Ama bazen… insan sadece farklı olmak istiyor.”
Fırat dikkatle dinliyordu.
Elif devam etti:
“Bazen içimden çok farklı bir şey yapmak geliyor. Ama yapmıyorum. Çünkü… herkesin zihninde bir ‘ben’ var.”
“Sen de o ‘ben’i bozmak istemiyorsun,” dedi Fırat.
Elif başını salladı.
“Evet,” dedi. “Ama bazen de o ‘ben’ gerçekten ben miyim, onu düşünüyorum.”
Bu cümle…
Fırat’ın içinde bir yere dokundu.
“Peki sen ne yapmak isterdin?” dedi.
Elif bu sefer gülümsedi.
“Çok saçma şeyler,” dedi.
“Mesela?”
“Elimde çanta olmadan çıkmak,” dedi. “Plan yapmadan bir yere gitmek. Ya da… hiç tanımadığım biriyle saatlerce konuşmak.”
Fırat hafifçe güldü.
“Şu an biraz onu yapıyorsun aslında,” dedi.
Elif de güldü.
“Evet,” dedi. “Galiba.”
Bu gülüş… öncekilerden daha rahattı. Fırat bir an kendini izledi. Gülüyordu. Doğal bir şekilde. Düşünmeden.
“Ben de çok planlı biriyimdir aslında,” dedi Fırat. “Ama son zamanlarda… hiçbir şey planladığım gibi gitmedi.”
Elif başını hafifçe yana eğdi.
“Bazen iyi olur,” dedi. “İnsan kontrol edemediği şeylerle karşılaşınca kendini daha iyi tanıyor.”
Fırat ona baktı.
“Sen kendini tanıyor musun?” dedi.
Elif bir an durdu.
Sonra dürüstçe:
“Hayır,” dedi. “Ama tanımaya çalışıyorum.”
Bu cevap… çok netti.
Ve Fırat’ın hoşuna gitti. Konuşma artık akıyordu.
Duraksamadan. Zorlamadan.
Elif bir an çocukluğundan bir şey anlattı. Küçük bir hikâyeydi. Ama anlatırken yüzündeki ifade değişti. Daha canlıydı. Daha içtendi.
Fırat dinlerken kendini kaptırdı.
“Gerçekten mi?” dedi gülerek. “Bunu cidden yaptın mı?”
Elif de güldü.
“Evet,” dedi. “O an çok mantıklıydı.”
“Hiç mantıklı değilmiş,” dedi Fırat.
İkisi de güldü. Bu gülüş… bu sefer daha uzundu.
Fırat bir an durdu. Kendi içindeki değişimi fark etti.
Rahatlamıştı. Elif ona baktı.
“Bence sen düşündüğünden daha rahatsın şu an,” dedi.
Fırat başını salladı.
“Olabilir,” dedi. “Fark etmedim.”
Elif hafifçe eğildi.
“İnsan bazen…” dedi, “rahat hissettiği anı geç fark eder.”
Fırat bu cümleye cevap vermedi. Sadece baktı.
Masada artık o ilk mesafe yoktu. Yerine… daha sıcak bir şey gelmişti. Fırat bir şey anlatırken kendi cümlesine güldü.
Elif de ona bakıp gülümsedi.
O an… her şey çok normaldi.
Çok sade. Çok akışındaydı.
Ve tam o sırada kapı açıldı . Her şeyden habersizce..
