1. bölüm / 2
MÜBREMMÜBREM
Bölümler 2Şu an: MÜBREM
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Mübrem; kaçışı olmayan, vadesi dolmuş bir yazgıdır. Bir gümüş mermi kovanına sığdırılan koca bir çocukluk ve 21 yıl boyunca susan iki kalp... Sustuğumuz yerden kanayacağız, kaldığımız yerden yanacağız.
21 Yıl Önce - Gence, Azerbaycan (Lojman Bahçesi)
"Alperen! Bak hele, ben ne buldum!"
Sekiz yaşındaki Alperen, babasının ona aldığı eski asker şapkasını düzelterek arkasına döndü. Altı yaşındaki Efsun, iki büklüm olmuş, bahçedeki çam ağacının altında bir şeyler karıştırıyordu. Alperen, omuzlarını dikleştirip "Komutam diyeceksin Efsun, kaç kere söyledim?" diye söylendi ciddiyetle.
Efsun, elindeki kocaman, sümüklü bir böcekle ayağa kalktı. Gözleri hayran- lıkla parlıyordu. "Aman, senin komutan da ancak bu şapkaya kadar! Bak, bu bir casus bocek. Bizim lojmana sızmış, kesin babalarımızın planlarını çalacak"
Alperen yüzünü buruşturarak geri çekildi. "Öğk, Efsun! O sadece bir sümüklü böcek. At şunu elimden, asker adam böcek tutmaz."
"Asıl asker adam her şeyden anlar!" diyerek böceği Alperen'e doğru uzattı. "Hem babam diyor ki, Azerbaycan'ın toprağındaki böcek bile kahramandır. Sen daha bir böcekten korkuyorsun, nasıl 'Bodo Bereli' olacaksın acaba?"
Alperen, Efsun'un bu bilmiş hallerine alışkındı ama her seferinde yenilmek canını sıkıyordu. "Ben korkmuyorum bir kere. Sadece... Hem sen neden hala o kalın kitabı taşıyorsun? Boyun kadar kitabın var."
Efsun, merdivenlerin üzerindeki masal kitabını kucakladı. "Bu benim silahım. Babam dedi ki, sen öğretmen olup Alperen gibilerini akıllı yapacakmışım."
Alperen güldü, Efsun'un o çocuksu ve tatlı Azerbaycan aksanıyla karışık Türkçesi ona dünyanın en komik şeyi gibi geliyordu. "Kalemle savaş mı olurmuş salak Efsun?"
"Olur tabii! Ben öğretmen olunca sana 'Ali ata bak' yazmayı öğreteceğim. Sen çok cahilsin Alperen."
"Ben cahil değilim! Bak, senden öğrendiğim o kelimeyi söyleyeceğim şimdi... Şey... Yaxşı! Bak, doğru söyledim değil mi?"
Efsun kıkır kıkır güldü, ön dişlerinden biri döküldüğü için gülüşü daha da komikti. "Ay Alperen, hiç söyleyemedin'Yaxşı' öyle denmez, sanki boğazına kılçuk kaçmış gibi söyleyeceksin: Yaxşııı..."
Alperen denemeye çalışırken yüzü şekilden şekle giriyordu. "Yaş-şı... Yaks-ı... Aman neyse! Ben gidip silahımı sileceğim. Sen de git o 'casus böceğinle' ders çalış."
Efsun, böceği nazikçe bir yaprağın üzerine bıraktı. "Silme, yine kirlenecek zaten. Gel, sana bu kitaptaki devli masalı okuyayım. Devler nasıl yenilir bilirsen, sınırda daha iyi asker olursun.
Alperen, sanki çok önemli bir işi varmış gibi etrafına bakındı ama aslında Efsun'un masal anlatmasını çok seviyordu. "İyi bari, sadece beş dakika ama sonra nöbet tutmam lazım."
Yan yana lojmanın tozlu basamaklarına oturdular. Birinin elinde hayali bir silah, diğerinin kucağında dev bir kitap... Gence'nin turuncu akşam güneşinde, gelecekten habersiz bir masalın içine gömüldüler.
Efsun kitabın ilk sayfasını açarken Alperen'e yaklaştı. "Alperen, büyüyünce sen beni hep koruyacaksın değil mi? Yani, devler gelirse..."
Alperen, boyundan büyük bir cesaretle kolunu Efsun'un omzuna attı. "Devler gelsin, canavarlar gelsin... Hepsini öldürürüm. Sen yeter ki o beynini kullan 'Hoca'."
20 dakika sonra.
Alperen, büyük bir titizlikle yere çizdiği "savaş stratejisi" haritasına baktı. Çubukla toprağa daireler çizmiş, taşlardan kaleler yapmıştı. Tam o sırada, Efsun elinde sapsarı bir papatyayla gelip haritanın tam ortasına, yani Alperen'in "merkez karargahına" pat diye oturdu.
"Efsun! Ne yapıyorsun ya Karargahı yıktın, bütün planım mahvoldu!" diye bağırdı, elindeki çubuğu hırsla yere atarak.
Efsun, hiçbir şey olmamış gibi elindeki papatyanın yapraklarını koparmaya başladı. "Aman Alperen, senin karargahın zaten çok çirkindi. Bak buraya çiçek ektim işte, daha güzel oldu. Hem savaş mı kaldı artık? Babam dedi ki, barış olunca herkes çiçek ekecekmiş."
"Babam dedi, babam dedi! Başka lafın yok mu senin?" Ayağa kalkıp Efsun'un ektiği o tek papatyayı yerinden söküp attı. "Burası yasaklı bölge! Siviller giremez hoca git ötede oyna kitabınla!"
Efsun'un gözleri anında irileşti. O papatya onun için o an dünyanın en önemli şeyiydi. "Sen... Sen benim çiçeğimi mi kopardın? Sen çok pis bir askersin Alperen! Zaten şapkan da yamuk duruyor, hiç de havalı değilsin!"
"Ha Asıl senin saçların yamuk! Annem sabah seni tararken nasıl bağırdığını duydum, 'acıyor' diye ağlıyorsun, sonra da gelip bana ders veriyorsun!"
Efsun hırsla ayağa kalktı. Boyu Alperen'den kısa olduğu için parmak uçlarına yükseldi. "Ben ağlamıyorum, sadece... sesim yüksek çıkıyor! Hem ben senin gibi sümüklü değilim!"
"Ben mi sümüklüyüm?" Güldü. "Geçen gün dondurman yere düşünce 'eyvah dondurmam şehit oldu' diye ağlayan kimdi?"
"Yalan söylüyorsun Öyle bir şey demedim!" Alperen'in omzuna küçük yumruğuyla bir tane indirdi.
"Nee Askere saldırı ha?" Alperen de geri kalmadı, Efsun'un ensesindeki o iki kızıl örgülü saçından birini hafifçe çekti. "Hoca, disiplin cezası alacaksın şimdi!"
"Bırak saçımı, hain Alperen! Seni anneme söyleyeceğim, babama söyleyeceğim... Hatta Genelkurmay Başkanı'na mektup yazacağım, senin askerliğini iptal ettireceğim!"diyerek Alperen'i kovalamaya başladı. Alperen lojman bahçesindeki kurumuş çamaşırların arasından zikzaklar çizerek kaçıyor, bir yandan da arkasına bakıp dil çıkarıyordu. "Yakalayamazsın ki! Senin bacakların kısa, cüce"
"Görürsün sen cüceliği" Efsun, yerdeki sulama hortumunu gördüğü gibi kaptı. Şansına, hortumun ucu biraz açıktı. Alperen tam arkasını döndüğünde, Efsun bütün gücüyle hortumu ona doğrulttu.
Fışşşş!
Alperen'in o çok sevdiği asker şapkası ve gömleği sırılsıklam olmuştu. Olduğu yerde donup kaldı. Gözlerinden akan suyla Efsun'a bakarken, Efsun hortumu yere atıp ellerini beline koydu. "İşte böyle olur!"
Alperen tam üstüne atılacakken, lojmanın ikinci katından Annesinin sesini duyan Efsun durdu "Efsun! Alperen! Yine neyi bölüşemiyorsunuz? Eve gelin çabuk, her yeriniz toprak içinde kalmış!"
İkisi de aynı anda durdu. Alperen sırılsıklam kıyafetleriyle, Efsun ise zafer kazanmış ama biraz da korkmuş bir ifadeyle birbirlerine baktılar. Alperen dişlerinin arasından, "Bunun intikamını alacağım Efsun," diye fısıldadı.
Efsun ise burnunu havaya dikti. "Alırsın, alırsın... soğuk su alırsın ancak!"
Merdivenlerin her basamağında Alperen'in ayakkabılarından süzülen sular "şlap şlap" diye ses çıkarıyordu. Efsun, bir iki basamak önden çıkıyor, her ses duyduğunda omuzlarını sarsarak gizlice gülüyor, Alperen ise sırılsıklam olmuş şapkasını elinde buruşturmuş, intikam planları kuran küçük bir aslan gibi arkasından bakıyordu. Lojmanın kapısına geldiklerinde Efsun'un annesi Nigar ellerini beline koymuş bekliyordu. Yanında Alperen'in annesi Sevda vardı. Sevda Hanım, oğlunun halini görünce dehşetle ellerini dizlerine vurdu.
"Alperen! Oğlum bu ne hal? Denize mi düştün Gence'nin ortasında?"Alperen tam ağzını açıp Efsun'u şikayet edecekti ki, Efsun ondan önce davranıp o masum, kocaman gözlerini annesine dikti. "Anneciğim, Alperen çok susamıştı, ben de ona yardım edeyim dedim. Ama biraz ayarı kaçmış olabilir."
Nigar Hanım kaşlarını çattı ama gözlerindeki gülümsemeyi saklayamadı. "Ayarı kaçmış öyle mi? Efsun, çabuk içeri gir! Alperen, sen de hemen banyoya, hasta olacaksın yavrum."
İkisi de farklı evlere sürüklenirken Alperen, Efsun'a son bir kez dönüp "Görürsün sen..." işareti yaptı. Efsun ise sadece dil çıkarıp kapıyı kapattı.
Efsun, kapı kapandığı an sırtını ahşap yüzeye yasladı. Kalbi, az önceki kovalamacadan değil, annesinin o sorgulayıcı bakışlarından kaçtığı için küt küt atıyordu. Koridordaki boy aynasına baktı; kızıl örgüleri dağılmış, dizleri çimen lekesi içinde kalmıştı. Az önceki o "zafer" sarhoşluğu, yerini mutfaktan gelen taze Azerbaycan çöreğinin ve demli çayın kokusuna bıraktığında karnının acıktığını hissetti.
"Efsun! Elini yüzünü yığa, sofraya gel. Babanın gelmesine az kaldı," diye seslendi Nigar Hanım mutfaktan.
Efsun banyoya doğru ilerlerken yan odadan gelen bebek ağlamasını duydu. Küçük kardeşi Meriçhan uyanmıştı. Beşiğin yanına gidip parmağını kardeşinin avucuna bıraktı. "Ağlama Meriçhan," diye fısıldadı. "Dışarıda çok komik bir ıslak tavuk var, görsen çok gülerdin."
Banyoda aynanın önündeki tabureye çıktı. Yüzündeki çamur lekelerini silerken Alperen'in o "Görürsün sen" deyişini düşündü. Alperen kızdığında kaşlarının ortasında küçük bir çizgi oluşuyordu; aynı babası Mehmet amca gibi. Efsun, Alperen'in bu "askercilik" oyunlarına bazen gıcık olsa da, aslında onun omuzlarına attığı kolunun sıcaklığını, masal anlatırken kendisini ne kadar dikkatli dinlediğini biliyordu.
Efsun, mutfak masasındaki yerini aldığında, Nigar Hanım çoktan sofrayı donatmıştı. Şah pilavının kokusu odayı sarmış, yanına dizilen reyhanlar sofraya bir renk cümbüşü katmıştı. Efsun, elindeki gümüş kaşığın parlak yüzeyinde kendi yansımasına bakarken, yan daireden gelen sert bir kapı sesini ve ardından Alperen'in sızlanmalarını duydu. Sevda Hanım muhtemelen onu banyoya sokmuş, sırılsıklam olmuş o çok kıymetli "asker şapkasını" kaloriferin üzerine kurumaya bırakmıştı.
Nigar Hanım, kızının tabağına pilavı koyarken hafifçe gülümsedi. "Yine Alperen'in canını sıkmışsın," dedi. "O çocuk seni her gün koruyacağına yemin ediyor, sen ise her gün onu bir kaşık suda boğmaya çalışıyorsun."
Efsun, taze ekmeğinden bir parça koparıp pilavın suyuna banarken omuz silkti. "O beni korumuyor anne, o sadece benim üzerimde komutalık taslıyor."
O sırada lojmanın önündeki beton zeminde ağır bir motor sesi yankılandı. Bu ses, Gence'nin huzurlu akşamlarında bir melodi gibiydi. Efsun ve annesi aynı anda duraksadılar. Nigar Hanım'ın yüzündeki yorgun ifade, yerini tarif edilemez bir ışığa bıraktı. Efsun sandalyesinden fırlayıp balkona koştuğunda, Alperen'in çoktan sokağa fırladığını gördü.
Alperen, üzerinde babasına iki beden büyük gelen ama inatla giydiği temiz bir tişörtle zırhlı aracın kapısına dikilmişti. Araçtan önce Türk subayı Mehmet Bey, ardından da Azerbaycanlı Elnur Bey indi. İki adamın üzerindeki üniformalar günün yorgunluğunu, sınırın tozunu ve barut kokusunu taşıyordu. Ama çocuklarını gördüklerinde, o sert çehreleri birer kış güneşinin altında eriyen kar gibi yumuşadı.
"Ata!" diye bağırdı Efsun, merdivenleri ikişer ikişer inerken. Elnur Bey, kızını havada yakalayıp bağrına bastı. Efsun'un burnuna dolan o koku; ter, çam ve vatan kokusuydu.
Mehmet Bey ise Alperen'in saçlarını karıştırıp, "N'aber aslan parçası? Bugün nöbet yerini terk etmedin ya?" dedi. Alperen esas duruşa geçmeye çalışarak, "Etmedim baba! Ama bir sivil saldırısına uğradım" dedi, göz ucuyla babasının omzunun arkasından kendisine dil çıkaran Efsun'a bakarak.
İki baba birbirlerine bakıp güldüler. Onlar sınırda omuz omuza çarpışan iki candı; çocuklarının bu küçük savaşları ise hayatın en tatlı cilvesiydi.
O akşam yemekten sonra, her iki aile Sevda Hanımların evinde toplandı. Bu, lojmanda adet haline gelmişti. Çaylar demleniyor, semaverin buğusu camları buğulandırırken gelecekten, topraktan ve çocukların hayallerinden konuşuluyordu.
Alperen'in ablası Selin, bir kenarda üniversite kitaplarına gömülmüş, bu gürültülü neşenin içinde kendine bir sessizlik adası kurmuştu. On sekiz yaşındaki vakur duruşuyla, bazen Alperen'in çocukluklarına bir anne edasıyla müdahale ediyordu. Elif ise henüz çok küçüktü; annesinin dizinin dibinde, siyah saçlarını çekiştiren Meriçhan'a "Bak, bu cici," diyerek ablalık yapmaya çalışıyordu.
Mehmet Bey, cebinden bir şey çıkardı. Üzerine kendi isminin kazındığı, parlak metalden, içi boşaltılmış bir mermi kovanıydı bu. Üzerine ince, gümüş bir zincir geçirilmişti. "Bakın çocuklar," dedi Mehmet Bey, iki çocuğu da yanına çağırarak. "Bu kovan, bir askerin en büyük sırrıdır. İçine ne sığdırırsan, o senin kaderin olur."
Efsun merakla parmak uçlarında yükseldi. "Onun içine masal sığar mı Mehmet amca?"
"Sığar küçük hoca hanım," dedi Mehmet Bey gülerek. Alperen'e döndü. "Alperen, bunu şimdilik sen sakla. Ama bir gün, eğer gerçek bir asker olursan, bu kovanın içine kalbinin en kıymetli parçasını koyup, onu en çok güvendiğin kişiye emanet edeceksin."
Alperen, kovanı büyük bir ciddiyetle aldı. Sanki dünyanın en ağır yükünü taşıyormuş gibi hissetti kendisini. Efsun'a baktı; kızın gözleri gümüş zincirin üzerinde parlıyordu. "Ben bunu kimseye vermem'
Mehmet Bey, sedirin üzerine yayılmış, ayağındaki tozlu postalları koridora fırlatmış olmanın rahatlığıyla Elnur'a bakıyordu. Elnur ise mutfaktan getirdiği iki büyük dilim karpuzu masaya "pat" diye bırakmıştı.
"Ulan Elnur," dedi Mehmet Bey, elindeki çay bardağını havaya kaldırarak. "Şu sınırda harcadığın enerjiyi evde karpuz kesmeye harcasan, valla Azerbaycan'ın en büyük manavı olurdun. Herif sanki operasyon yönetiyor, alt tarafı meyve keseceksin, ne bu ciddiyet?"
Elnur Bey, elindeki bıçağı havada bir tur döndürüp Mehmet'e ters bir bakış attı ama gözlerinin içi gülüyordu. "Yuh be Mehmet! Lan oğlum, sen benim kestiğim karpuza kurban ol. Sizin orada Ankara'da kavun diye kabak yediriyorlar size, haberin yok. Burada her şeyin bir usulü var. Hem sen niye hala benim evimde çay içiyorsun? Git kendi karına yardım et, Nigar yengemi dinden imandan çıkarma yine."
"Hadi oradan be! Nigar bana bayılıyor, senin haberin yok. Hem biz misafiriz, Türk misafirperverliği diye bir şey duymadın mı sen?"
"Lan burası Azerbaycan! Misafirperverliğin kitabını biz yazdık da, sen bildiğin ev sahibi oldun başımıza. Kalk bir yardım et bari, boş boş oturma aygır gibi."
Efsun ve Alperen, babalarının bu atışmalarını sanki bir maçı izler gibi izliyorlardı. Alperen, babasının attığı "aygır" lafına kıkırdarken Mehmet Bey oğluna döndü. "Gülme lan eşek sıpası! Sen önce git o ıslattığın üstünü düzelt. Bak, Elnur amcanın kızı seni perişan etmiş, hala babana gülüyorsun. Benim oğlum olacaksın bir de, karizmayı çizdirdin altı yaşında."
Efsun, babasının dizinin dibine iyice sokuldu. "Ata, Mehmet amca doğru söylüyor. Alperen bugün çok komikti.'
Elnur Bey, kızının saçlarını okşayıp Mehmet'e göz kırptı. "Gördün mü Mehmet? Benim kızım senin oğlunu tek hortumla dize getirdi."
"ammı- Lan Elnur, şu ufacık kıza ne öğretiyorsun sen? Bak Alperen, görüyorsun değil mi aslanım? Bunlar böyle, önce tatlı tatlı konuşurlar sonra arkandan hortumu dayarlar. Asla sivil halka güvenmeyeceksin, hele ki adı Efsun olanlara hiç!"
Alperen, babasının azarı üzerine omuzlarını dikleştirdi. " Komutalar bazen düşmanı şaşırtmak için kendilerini ıslatırlar."
Mehmet Bey kahkahayı bastı. "Hadi lan oradan! düşman seni ıslak görünce acıyıp bırakacak mı sanıyorsun? 'Ay ne tatlı ördek olmuş' mu diyecekler? Bak Elnur, senin bu kızın benim oğlanın beynini yakmış. Çocuk mantığı tamamen bıraktı."
Selin, köşeden kafasını kaldırıp, "Baba, gerçekten çok gürültü yapıyorsunuz. Kitap okuyamıyorum," diye araya girdi. Ama sesi cılızdı, babasının ve Elnur amcasının bu neşeli hallerini izlemeyi aslında ders çalışmaya tercih ediyordu.
Elnur Bey, karpuzdan kocaman bir ısırık alarak. "Sen gel şuraya, anlat bakalım Ankara'daki okullar nasıl? Mehmet amcan bizi kandırıyor mu, gerçekten orada yollar asfalttan mı?"
Mehmet Bey, yanındaki yastığı Elnur'a fırlattı. "Ulan şerefsiz! Ankara'yı köy mü sandın sen? Senin o Gence'nin yollarında ördekler yüzüyor yağmur yağınca, biz Ankara'da uçak kaldırıyoruz otoyoldan!"
"He he, tabi. Uçak değil, kağnı kaldırıyorsunuzdur siz."
Efsun, Mehmet amcasının Alperene verdiği o mermi kovanına bakarken hala büyülenmiş gibiydi. "Mehmet amca," dedi sessizce. "O kovanın içindeki notu ne zaman yazacağız?"
Mehmet şakasını bir kenara bırakıp ciddileşti. Elnur'a baktı, sonra Efsun'a döndü. "O notu, gerçekten ne istediğini bildiğinde yazacaksın Ama o kovana yazdığın her şey senin kaderin olur. Eğer oraya 'ay' yazarsan geceyi beklersin, 'güneş' yazarsan yanmayı göze alırsın."
Elnur aradaki bu duygusal havayı dağıtmak için patlattı bombayı: "Mehmet, kovanın içine 'bir akıl' yaz da şu senin oğlana versin,hala ne diyorsun. Yuh be kardeşim, senin genetiğinde bir sorun var kesin!"
Mehmet, Elnur'un bu lafı üzerine ayağa kalktı. "Gel buraya lan! Sen benim genetiğime mi laf ettin? Bak şimdi o karpuz bıçağını sana nasıl yutturuyorum!"
İki koca adam, lojman odasının ortasında birer güreşçi gibi birbirlerini sarmaladılar. Çocuklar çığlık atarak gülerken, Nigar ve Sevda hanımlar mutfaktan çıkıp kapı eşiğine yaslandılar.
"Şunlara bak Sevda," dedi Nigar, başını iki yana sallayarak. "Çocuklar bunlardan daha ağırbaşlı, valla."
Sevda gülümsedi. "Bırak Nigar, yarın yine o dağların tepesinde, ayazın ortasında olacaklar. Bırak bugün çocuk olsunlar. Mübrem olan zaten onları bekliyor, bari şu anı çalalım hayattan."
Gülüşmelerin arasında Elnur Bey, Mehmet'in boynuna doladığı kolundan sıyrılıp nefes nefese koltuğa çöktü. Terden ıslanmış alnını elinin tersiyle sildi. "Tamam lan, tamam! Genetiğin sağlammış, anladık. Ayı gibi kuvvetlisin hâlâ, hiçbir şey değişmemiş," dedi soluklanarak.
Mehmet Bey, zafer kazanmış bir komutan edasıyla gömleğinin yakasını düzeltti. "Eee Elnur efendi, Türk ordusunun eğitimi sökmez öyle kolay kolay. Sen dua et karpuz bıçağına davranmadım!"
Oda yeniden sakinleştiğinde, televizyonun arkasındaki eski radyodan cızırtılı bir Azerbaycan mahnısı yükselmeye başladı. Çocuklar, halının üzerine boylu boyunca uzanmış, babalarının getirdiği mermi kovanını bir kutsal emanet gibi incelemeye devam ediyorlardı. Alperen kovanı sıkıca tutuyor, Efsun ise parmağıyla kovanın üzerindeki pürüzleri takip ediyordu.
Tam o sırada, Mehmet Bey'in ceketinin iç cebinden gelen tiz ve keskin bir ses odadaki tüm neşeyi bıçak gibi kesti. Bu bir uydu telefonunun sesiydi. Mehmetle aynı anda bakıştılar. O an neşeli dostlar gitmiş, yerlerine çelikten birer disiplin abidesi gelmişti. Mehmet Bey telefonu açıp kulağına götürdü. Sadece birkaç saniye sürdü
.
"Anlaşıldı. On dakika içinde çıkış yapıyoruz."
Telefon kapandığında odadaki hava bir anda on derece soğumuş gibiydi. Nigar ve Sevda hanımlar, kapı eşiğinde birbirlerine tutundular. Bu sahneleri çok yaşamışlardı ama her defasında kalplerindeki o ilk korku taptaze kalıyordu.
Mehmet Bey'in telefonu kapatıp masanın üzerine bırakmasıyla, odadaki saat tiktakları devasa birer balyoz darbesine dönüştü. Az önce birbirini boğazlayan o iki dev adam, şimdi kaskatı kesilmiş birer heykel gibiydi. Mehmet, bakışlarını Alperen'in elindeki mermi kovanına indirdi; az önce bir oyun olan o metal parçası, şimdi yaklaşan ölümün ya da ayrılığın soğuk bir simgesi haline gelmişti.
"Elnur," dedi Mehmet Bey, sesi az önceki neşesinden tamamen arınmış, derinden gelen bir gürültü gibiydi. "Vakit geldi kardeşim."
Elnur Bey, koltuğun kenarındaki üniforma ceketini tek hamlede üzerine geçirdi. Düğmelerini iliklerken elleri bir an bile titremedi ama gözleri balkon kapısından içeri süzülen Gence'nin gece karasına takıldı. Nigar Hanım, kocasının yanına gidip elini omzuna koyduğunda, Elnur sanki son bir kez güç almak ister gibi karısının elini sıkıca kavradı. Aralarında kelimelere gerek yoktu; bir askerin karısı olmak, vedaları cebinde taşımaktı.
"Çocuklar," dedi Elnur, sesi odayı kaplayan o ağır sessizliği delerek. "Sizinle bir anlaşma yapmıştık, hatırlıyor musunuz?"
Efsun, elindeki mermi kovanını Alperen'in avucuna bırakıp babasına doğru koştu. Babasının bacaklarına sarıldığında, burnuna dolan o tanıdık barut ve tütün kokusu bu kez genzini yaktı. "Gitmesen olmaz mı ata?"
Elnur dizleri üzerine çöküp kızının yüzünü avuçlarının arasına aldı. Parmak uçlarıyla Efsun'un gözpınarlarında biriken o ilk damlayı sildi; o damla, bir çocuk kalbinin dökebileceği en ağır yük gibiydi.
"Efsun," dedi sesi bu kez bir komutanın değil, dünyayı sırtında taşıyan bir babanın sesiydi. "Masallar sadece kitaplarda bitmez güzel kızım. Bazı masallar sınırların ötesinde yazılır. Biz Mehmet amcanla o masalların kötü devlerini durdurmaya gidiyoruz ki, sen burada korkmadan yazabilesin."
Efsun babasının boynuna öyle bir dolandı ki, sanki onu bırakırsa babası bir sis gibi dağılıp gidecekti. Elnur, kızının saçlarını son kez derin derin içine çekti; o koku, muhtemelen dağdaki en büyük azığı olacaktı. "Kalemine iyi bak," diye fısıldadı kulağına. "Sadece yazı yazmak için değil, kim olduğunu unutturmamak için kullan onu. Benim adımı, vatanını, bu toprağın sesini kaleminle koru. Eğer ben yorulursam, senin yazdıkların beni eve getirecek."
Mehmet ise o sırada Alperen'in önünde dikiliyordu. Alperen, sekiz yaşında bir çocuktan beklenmeyecek bir vakarla ayağa kalkmış, babasının karşısında adeta içtimadaymış gibi duruyordu. Ama dudaklarının titremesini engelleyemiyordu.
"Bak bana," dedi oğlunun omuzlarını sarsarak. "Asker adam ağlamaz demiyorum Alperen. Asker adam, gözyaşını sadece vatanı ve sevdikleri için döker. Şimdi o yaşları sil."
Alperen, koluyla gözlerini sertçe kuruladı. "Baba... Kovanı aldım. İçine ne yazacağımı buldum."
Gümsedi ama bu gülüşü yüzünde asılı kalan bir hüzün gibiydi. "Şimdi değil. Döndüğümde okuyacağız onu birlikte. O zamana kadar bu ev, bu kadınlar, Selin ve Elif sana emanet. Ben yokken evin direği sensin. Şapkanı düzelt, omuzlarını dik tut." diyerek Selin'in yanına gidip alnından öptü. Selin, elindeki kitabı göğsüne bastırmış, bir yetişkin gibi babasının gözlerinin içine bakıyordu. "Seneye üniversiteye gideceksin Selin," dedi Mehmet. "Babanın başını dik tutacağını biliyorum. Annene destek ol, kardeşlerini kolla."
En zor vedalardan biri de beşikteki Elif ve Meriçhan'aydı. Mehmet, henüz dünyadan habersiz uyuyan Elif'in yanağına bir öpücük kondurdu. "Büyüdüğünü göreceğim fıstığım," diye mırıldandı. Elnur ise Nigar Hanım'ın kucağındaki Meriçhan'ın elini tutup sıktı. Meriçhan, babasının parmağını küçücük avucuyla kavradığında Elnur Bey'in boğazına bir yumru oturdu.
Sevda ve Nigar koridorda iki sessiz nöbetçi gibi duruyorlardı. Mehmet, Sevda'nın yanına gidip ellerini tuttu. "Hakkını helal et hanım," dedi. Sevda sadece başını sallayabildi. "Helal olsun Mehmet. Git ve dön. Başka bir şey istemiyorum."
Elnur, Nigar'ın elini kalbinin üzerine koydu. "Azerbaycan sana, sen Allah'a emanetsin Nigar. Çocuklara bizden bahsetmeyi bırakma."
Dışarıda zırhlı aracın motoru sabırsızca hırıldı. İki adam, son kez birbirlerine baktı. İkisi de bu gidişin, diğer gidişlerden farklı olduğunu hisseder gibiydi. Mübrem olan, o gece Gence'nin karanlık sokaklarında onları bekliyordu.
Efsun ve Alperen balkonun demirliklerine yapıştılar. Aracın farları karanlığı yararken, iki çocuk birbirlerinin elini öyle sıkı tuttular ki, avuçlarındaki ter birbirine karıştı. Araç uzaklaşırken tozlu yolda bıraktığı iz, hayatlarının ortasından geçen o derin uçurumun ilk çatlağıydı.
"Alperen," diye fısıldadı Efsun, sesi rüzgarda kaybolmak üzereydi. "Babalarımız devleri yenecek değil mi?"
Alperen, avucunda sıktığı mermi kovanının soğukluğunu hissederken cevap verdi: "Yenecekler Efsun. Ama devler çok kalabalıksa..."
gece lojmanda ışıklar hiç sönmedi. Anneler seccadelerin başında, çocuklar ise pencere pervazlarında beklediler. Ama o sabah, lojmana bir daha hiç aynı şekilde doğmayacaktı.
GECE YARISI - SINIR HATTI (OPERASYON BÖLGESİ)
Zırhlı araç, intikal noktasında durduğunda Mehmet ve Elnur, son on dört yılın tüm tecrübesini kuşanarak araçtan indiler. İkisi de sustu. Sadece göz göze geldiler. Elnur, cebinden çıkardığı o sararmış aile fotoğrafına son bir kez baktı; Efsun'un o dişsiz gülüşü, sanki karanlığın içinde parlayan tek ışıktı. Mehmet ise boynundaki boş zinciri yokladı; kovanı Alperen'e bırakmıştı ama ağırlığı hâlâ göğsündeydi.
"Mehmet," dedi Elnur, sesini sadece dostunun duyabileceği kadar alçaltarak. "Eğer bir şey olursa... Efsun sana emanet. O kızın hayalleri çok büyük, onları kimsenin kırmasına izin verme."
Mehmet Bey, dostunun omzuna çelik gibi sert ama bir o kadar şefkatli elini koydu. "Lan kes sesini! Sen döneceksin, kızını kendi ellerinle hoca hanım yapacaksın. Ben de o sırada seninle emeklilikte dalga geçeceğim. Hadi, basıyoruz."
Vadiye giren tim, pusuya düştüğünü anladığında her şey için çok geçti. Kayaların arasından kusan ateş, gecenin zifirisini kırmızıya boyadı. İlk mermi Elnur'un hemen yanındaki kayaya çarptı.
"Baskın! Mevzi al!" diye kükredi Mehmet.
SAAT 03:14 - ÇATIŞMANIN ORTASI
Mermiler havayı birer kırbaç gibi dövüyordu. Elnur, bir kayanın arkasına siper almış, karşıdaki ateşi bastırmaya çalışırken bir anlık boşlukta Mehmet'in açıkta kaldığını gördü. "Mehmet! Yat!" diye bağırdı ama o an bir patlama sesi vadiyi sarstı. Bir roketatar mermisi, Mehmet Bey'in hemen üç metre ötesinde infilak etti.
Mehmet Bey savruldu. Toprak ve toz bulutu dağıldığında, Elnur dostunun yerde hareketsiz yattığını gördü. Hiç düşünmedi. Kendi canını, Efsun'un özlemini, Nigar'ın bekleyişini o saniyede bir kenara itti. Ateş hattının tam ortasına, mermilerin arasından koşarak atıldı.
"Mehmet! Kalk lan, kalk şerefsiz! Beni burada yalnız bırakamazsın!"
Elnur, Mehmet'in gövdesini kucaklayıp güvenli bir kayanın arkasına sürüklerken omzunda ve bacağında iki keskin yanma hissetti. Acı, bir zehir gibi vücuduna yayıldı ama o durmadı. Mehmet'in yüzündeki kanı sildi. Mehmet zorlukla gözlerini araladı, öksürdüğünde ağzından gelen kan Elnur'un üniformasına sıçradı.
"Elnur... Git... Bırak beni kardeşim..."
"Kes sesini be! Ben seni burada bırakıp o lojmana nasıl dönerim? Sevda'nın yüzüne nasıl bakarım?" Elnur'un sesi hıçkırıkla karışık bir öfkeye dönüştü. "O mermi kovanının içini beraber dolduracağız dedik, hatırlıyor musun?"
SAAT 04:20 - SON SİPER
Mermileri azalmıştı. Etrafları kuşatılıyordu. Elnur, yaralı bacağına rağmen Mehmet'i sırtına aldı. Her adımda canından bir parça kopuyordu. Tam o sırada, vadinin tepesinden inen gölgeler etraflarını sardı. Elnur, tüfeğinin dipçiğiyle son bir hamle yaptı ama ensesine inen sert darbeyle dünya karardı.
Son gördüğü şey, Mehmet'in kanlar içindeki eliyle toprağı sıkmasıydı.
SAAT 06:00 - LOJMAN (SABAHIN İLK IŞIKLARI)
Gence'de güneş doğuyordu ama lojmanda kimse uyanmadı; çünkü kimse uyumamıştı. Efsun, balkonda babasının botlarının izini ararken, sokağın başında beliren o siyah, resmi aracı gördü. Araç yavaşça yaklaştı ve tam lojmanın önünde durdu.
İçinden inen komutanın yüzü kireç gibiydi. Şapkasını çıkardı, koltuğunun altına aldı. O an Efsun, bazı masalların neden hep mutlu bitmediğini anldı. Balkon demirliklerine tutunurken parmaklarının uyuştuğunu hissetti. O siyah araba, bahçedeki çam ağacının önünde durduğunda, kuşlar bile sustu.
Komutan araçtan inip binanın girişine yöneldiğinde, Efsun arkasına dönüp içeriye, annesine bakamadı. Kapı zili çalmadı; kapı zaten Sevda ve Nigar Hanım tarafından, sanki o uğursuz haberi havada yakalamak istercesine aralanmıştı. Komutanın ağzından dökülen "Vatan sağ olsun" cümlesi, Efsun'un kulaklarında bir masalın yırtılma sesi gibi yankılandı.
Merdivenlerden nasıl indiğini, Alperen'in yanına nasıl ulaştığını hatırlamıyordu. Alperen, merdivenlerin en alt basamağına çökmüş, elindeki asker şapkasını öyle sıkı kavramıştı ki parmak boğumları bembeyazdı. Gözleri kapalıydı ama gözyaşları yanaklarından sessiz birer nehir gibi süzülüp tozlu botlarına damlıyordu.
"Alperen..." dedi Efsun, sesi boğazında biriken o koca düğüm yüzünden küçücük çıkmıştı. "Babam gelmedi. Mehmet amca da yok."
Alperen başını kaldırmadı. O an, o sekiz yaşındaki çocuk gitmiş, yerine omuzlarına dünyanın en ağır yükü binmiş bir gölge gelmişti. "Gittiler Efsun," diye fısıldadı Alperen. Sesi çatallı, ruhu yaralıydı. "Bizi burada bıraktılar."
Alperen hâlâ babasının şapkasını tutuyordu; ama artık o şapka onun başını dik tutan bir gurur değil, içinde babasının kokusunun son kırıntılarını saklayan bir tabut gibiydi.
"Alperen," dedi Efsun, sesi rüzgârda sallanan ince bir dal gibi titreyerek. "Ağlama... Sen ağlarsan ben de korkarım."
Alperen, dişlerini öyle sert sıkıyordu ki çene kemikleri dışarı fırlayacak gibiydi. "Korkma," dedi hıçkırığını yutmaya çalışarak.
Yukarıdan, Sevda ve Nigar Hanım'ın feryatları sokağa dökülüyordu. O sesler, çocukların kalplerinde hiç kapanmayacak birer yara açıyordu. Efsun, Alperen'in avucunda sıktığı o gümüş mermi kovanına baktı. Mehmet amca "İçine en kıymetli parçasını koyup en çok güvendiğin kişiye vereceksin," demişti. Alperen kovanı yavaşça açtı. İçinde henüz hiçbir şey yazmıyordu ama o metalin soğukluğu Alperen'in küçük parmaklarını yakıyordu.
"Babam bir masal anlatmıştı," diye mırıldandı Efsun, başını Alperen'in omzuna yaslayarak. "Devler bazen kahramanları götürürmüş ama kahramanlar yıldız olup gökyüzünden bizi izlermiş. Şimdi Mehmet amca ve babam... gökyüzündeler mi?"
Alperen başını kaldırıp hâlâ aydınlanmaya çalışan, gri gökyüzüne baktı. "Bilmiyorum Efsun. Ama babam beni izliyorsa, şu an ağladığım için bana kızıyordur. 'Aslan parçası' derdi bana... Islak tavuk gibi oturduğumu görse 'Hemen nöbet yerine!' diye bağırırdı."
Elinin tersiyle gözlerini sildi; ama gözleri bir türlü kurumuyordu. O çocuksu inadıyla ayağa kalktı. Merdivenlerin üzerindeki o yamulmuş tahta tüfeğini gördü. Ounla dünyayı kurtaran küçük çocuk, o tahta parçasına şimdi bir yabancıya bakar gibi bakıyordu. Gidip tüfeği aldı ve lojman bahçesindeki o meşhur çam ağacının altına fırlattı.
"Artık oyun oynamayacağım," dedi "Tahta tüfekler devleri öldürmüyor Efsun. Babamın gerçek silahı vardı, o bile... o bile yetmedi."
Efsun, Alperen'in tahta tüfeğini fırlatıp attığı yere, çam ağacının dibine bakarken kalbinin sıkıştığını hissetti. Alperen'in yüzü, az önceki ıslak tavuk halinden çıkmış; yerini kontrolsüz, ne yöne saldıracağını bilmeyen bir öfkeye bırakmıştı. Efsun, çocukça bir teselli bulma ümidiyle elini Alperen'in koluna uzattı.
"Alperen... Yapma böyle. Babam dedi ki-"
"Babam dedi, babam dedi!" diye kükredi Alperen. Sesi öyle çiğ ve öyle yüksekti ki, Efsun irkilerek geri çekildi. Alperen, sekiz yaşındaki küçük ellerini yumruk yapmış, titreyen bedeniyle Efsun'un üzerine yürüdü. "Yeter artık Efsun! Sus artık! Babam dedi diyip durma, baban nerede? Babam nerede? Hiçbiri yok!"
Efsun'un gözleri fal taşı gibi açıldı. "Ama... Onlar kahraman-"
"Kahraman falan değiller!" Alperen'in gözlerinden yaşlar boşalırken sesi daha da hırçınlaştı. "Kahraman olsalar şimdi kapıdan içeri girerlerdi. Beni uyandırırlardı. Senin o aptal masallarındaki gibi değil işte burası! Devler onları yedi Efsun! Ve sen hala burada durmuş, sanki oyun oynuyormuşuz gibi masal anlatıyorsun!"
"Ben masal anlatmıyorum..." diye fısıldadı Efsun, alt dudağı titreyerek. "Sadece... korkuyorum."
"Korkuyorsan git o zaman!" Alperen onu sertçe itti. Efsun dengesini kaybedip tozlu basamaklara düştüğünde, dizindeki o eski yara yeniden açıldı ama acısını hissetmedi bile. Alperen tepesinde dikilmiş, nefes nefese ona bakıyordu. "Senin yüzünden oldu! Senin o 'kalemimle yazarım,' dediğin şeyler ne işe yaradı ha? Bir mermiyi durdurabildi mi senin o kalın kitabın?"
Efsun yere çökmüş halde, Alperen'in bu yabancı, canavarlaşmış haline bakıyordu. O çok sevdiği Alperen gitmiş, yerine acıdan deliren bir yabancı gelmişti. "Benim suçum değil..." diyebildi sadece hıçkırıklarının arasından.
"Senin suçun!" diye bağırdı Alperen son gücüyle. "Senin ve o aptal hayallerinin suçu! Git buradan Efsun! Git o kitabını da al, casus böceklerini de al... Bir daha sakın yanıma gelme. Senin sesini duymak istemiyorum. Masal falan da anlatma bana, senin masalların yalan!"
diyerek arkasını dönüp binanın içine doğru koşmaya başladı.
Alperen, binanın kapısına ulaştığında durdu. Kalbi göğüs kafesini parçalamak istercesine çarpıyor, az önce Efsun'a kustuğu o zehirli kelimeler kendi boğazını yakıyordu. Ama geri dönüp özür dileyemezdi; çünkü özür dilerse, babasının gidişinin yarattığı o devasa boşluğun altında ezilip yok olacağını hissediyordu. Elleri titreyerek boynundaki gümüş zincire gitti. Babasının, "Gerçek bir asker olunca kalbinin en kıymetli parçasını koyup en güvendiğin kişiye vereceksin," dediği o boş mermi kovanına... Şuan kalbinde kıymetli bir parça kalmamıştı; sadece kırıklar, toz ve çocukça bir öfke vardı.
Efsun hâlâ basamaklarda, düştüğü yerde bir yığın gibi duruyordu. Dizindeki kan tozla karışmış, o parlak yeşil gözleri hayal kırıklığının en koyu rengine boyanmıştı.
İKİ GÜN SONRA - VEDA SABAHI
Alperen, binanın kapı eşiğinde öylece kaldı. Arkasına dönüp bakmaya korkuyordu çünkü bakarsa, Efsun'un o darmadağın hali bütün öfkesini bir kar gibi eritecekti. İki gün boyunca lojmanın koridorlarında, sanki birbirlerine görünmez duvarlar örmüş gibi dolaştılar. Evleri kolilerle dolarken, Sevda Hanım'ın sessiz hıçkırıkları duvarlardan sızıp Alperen'in uykularını bölüyordu. Türkiye'ye döneceklerdi. Babasının öldüğü bu topraklardan, çocukluğunun en güzel masallarından ve Efsun'dan kaçacaklardı.
Gitme sabahı geldiğinde, lojman bahçesinde o meşum sessizlikten başka bir şey yoktu. Kamyonun motoru gürültüyle çalışırken Alperen, iki gündür avucunda sıktığı, parmaklarının izi çıkmış o gümüş mermi kovanıyla merdivenlerin başında durdu. Efsun oradaydı; çam ağıcının hemen yanındaki nar ağacının altında, Alperen'in iki gün önce fırlatıp attığı tahta tüfeği kucağına almış, öylece bekliyordu. Gözleri ağlamaktan şişmiş, o porselen cildi solmuştu.
Yavaş adımlarla ona doğru yürüdü. Her adımda kalbi biraz daha ağırlaşıyordu. Efsun'un tam önünde durduğunda, kız başını kaldırmadı. Sadece kucağındaki tahta tüfeği biraz daha sıkı kavradı.
"Efsun," dedi. Sesi, iki gün önceki o hırçın çocuktan çok uzaktı; yorgun, kırgın ve veda etmekten korkan bir fısıltı gibiydi.
Efsun yavaşça başını kaldırdı. Yeşil gözlerindeki o büyük kırgınlık, Alperen'in göğsüne bir mızrak gibi saplandı 'Gidiyorsun," dedi Efsun. Sesi buz gibiydi ama dudakları titriyordu.
"Gitmek zorundayız," dedi Alperen. Boğazındaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı. Sonra titreyen eliyle boynundaki zinciri çıkardı. "Bunu... bunu sana vermem lazım."
Efsun şaşkınlıkla kovanın zincirine baktı. "Ama baban vermişti..."
"Biliyorum," diye kesti. kalbinin en kıymetli parçasını kime güveniyorsan ona ver... Ben o gün sana çok kötü şeyler söyledim Efsun. Canını yaktım. Ama benim kalbimdeki en kıymetli şey, seninle oynadığımız o oyunlar. Senin masalların." Efsun'un elini tutup kovanı küçük avucunun içine bıraktı. Efsun'un parmakları merminin soğukluğuna değer değmez, gözlerinden yaşlar yeniden boşaldı.
"Bu kovan senin olsun," dedi Alperen, sesi titreyerek. "Çünkü benim bu dünyada senden daha değerli bir arkadaşım yok. Eğer bir gün... eğer bir gün gerçek bir asker olursam, gelip bunu senden geri alacağım. O zamana kadar bu senin kalemlerinle, benim tüfeğim arasında bir söz olsun. Bana küs gitme, ne olur..."
Efsun, avucundaki metali kalbine bastırdı. "Geri geleceksin değil mi Alperen? Yıldızlar gibi gökyüzünden bakmayacaksın, gerçekten geleceksin?"
Alperen, Efsun'un alnına küçük, masum bir veda busesi bıraktı. "Geleceğim Efsun..."
Kamyonun kornası bahçeyi inlettiğinde Alperen arkasına bakmadan koşmaya başladı. Kamyonun kasasına bindiğinde, toz bulutunun içinde küçülen o kızıl saçlı kızı izledi. Efsun bir elinde tahta tüfeği, diğer elinde kalbine bastırdığı gümüş kovanı tutuyordu.
Birbirlerine son kez baktılar. O gün, o yolda sadece bir çocukluk değil, bir ömrün ilk yarısı da geride kaldı.
Bölüm Sonu.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
Buraya kadar benimle geldiğiniz için teşekkür ederim. Alperen ve Efsun'un çocukluklarına, o masum ama bir o kadar da acı dolu vedalarına birlikte şahitlik ettik. Yazarken her satırda kalbim biraz daha sızladı; belki bazı yerlerde kelimeler düğümlendi, belki bazı duygular hırçınlaştı... Umarım bu hikayenin ruhunu size de hissettirebilmişimdir.
Yorumlarınızı ve düşüncelerinizi çok merak ediyorum, benimle paylaşmayı unutmayın. Şurdaki yıkdıza da basarsan 🤗 Yeni bölümlerde görüşmek üzere!🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
Bölüm etkileşimi
