5. bölüm · Morrowglass
5. Bölüm: Kan Hafızası
Morrowglass Akademisi Öğrenci Yönetmeliği, Madde 5.6:
Vampirik kan okuması, yalnızca açık rıza ile ve lisanslı gözetim altında gerçekleştirilebilir. Kan paylaşımı sırasında fiziksel ya da büyüsel rezonans oluşması hâlinde işlem derhâl sonlandırılmalıdır. Kan, bedenin unuttuğu şeyleri hatırlayabilir.
Rheon’un mührünün bir parçasını kestiğimi öğrendiğimde ilk düşündüğüm şey okuldan atılacağım değildi. Bu, beş dakika sonra aklıma geldi. İlk düşündüğüm şey, o sırada hâlâ boynuna bakıyor olduğumdu.
Aurelia’nın yüzündeki korku, çatlayan kristal, gölün içinden geldiğini sandığım o tek ve derin nota… bunların hepsinin arasında zihnimin bir köşesi Rheon’un boğazındaki siyah çizgilerden birinin artık gümüşe döndüğünü fark etmişti. İnsan zihni kriz anlarında gerçekten utanç verici öncelikler belirleyebiliyordu.
— Elini göster.
Aurelia bunu üçüncü kez söylüyordu. Elimi kaldırdım. Parmak uçlarımda beliren siyah çizgi artık bileğimin iç kısmına kadar ilerlemiş, orada durmuştu. İnceydi. Mürekkep bulaşmış gibi görünüyordu ama tenimi ovaladığımda değişmiyordu. Aurelia dokunmadı, yalnızca yakından baktı.
— Acıyor mu?
— Hayır.
— Yanma?
— Hayır.
— Uyuşma?
— Hayır.
— Rheon?
— Ben iyiyim.
Aurelia kardeşine öyle bir baktı ki “iyi” kelimesinin ailelerinde yasaklanmasına çok az kalmıştı. Rheon duvara yaslanmıştı. Boğazındaki işaretlerin çoğu eski siyahlığına dönmüş, yalnızca sağ taraftaki kısa bir parça gümüş kalmıştı. Yüzündeki sakinlik geri gelmiş görünüyordu fakat artık onun ne kadarının gerçek olduğunu bilmiyordum.
Beş dakika önce beni taş duvarın önüne saklamış, nefesini dudaklarımda hissettirecek kadar yaklaşmış ve sonra kendini benden uzaklaştırmıştı. Şimdi Aurelia’nın karşısında sanki bütün bunlar başka iki insanın başına gelmiş gibi duruyordu. Sinir bozucuydu, biraz da etkileyici.
— Ne kadarını duyabiliyorsun? diye sordu Aurelia.
Rheon’un bakışı ona kaydı.
— Aynı.
— Emin misin?
— Aurelia.
— Bana kızma.
— Kızmıyorum.
— Sesin öyle söylemiyor.
Rheon’un ağzının kenarı çok hafif kıpırdadı.
— Ailede siren olan tek kişi ben değilim.
Aurelia’nın yüzünde bir saniyelik kardeş öfkesi belirdi. Sonra yeniden bana döndü.
— Sen burada kal.
— Nereye gidiyorsunuz?
— Şifacı çağıracağım.
— Şifacıya ihtiyacım yok.
— Buna sen karar vermeyeceksin.
— Benim elim.
— Kardeşimin mührü.
— Onu bilerek kesmedim.
— Biliyorum.
Cevabı o kadar hızlı geldi ki sustum. Aurelia birkaç saniye yüzüme baktı. Öfkesi hâlâ oradaydı ama altında başka bir şey daha vardı. Belki Rheon’un söylediği gibi korku.
— Bilerek yapmış olsaydın, dedi, şu anda bu kadar şaşkın görünmezdin.
Kapıya yöneldi. Rheon arkasından:
— Seraphine’e söyleme.
Aurelia durdu. Yavaşça döndü.
— Ciddi olamazsın.
— Önce ne olduğunu anlayalım.
— Mührünün bir düğümü açıldı.
— Fark ettim.
— Bir Yemin Cadısı akademiye geleli iki gün olmuşken boynundaki mührü açtı.
— Dört gün.
Aurelia’nın yüzü hiç değişmedi.
— Bu düzeltmeyi yapman beni rahatlatmadı.
Ben istemeden araya girdim.
— Teknik olarak bugün dördüncü gün.
Rheon bana baktı. Gözlerindeki eğlenceyi görünce ne yaptığımı fark ettim. Aurelia ikimizi de birkaç saniye süzdü.
— İkiniz aynı odada yalnız kalmayacaksınız.
Rheon:
— Aurelia...
— Hayır.
Bu kez elimle ağzımı kapatmak zorunda kaldım. Ablası gerçekten ona yasak koyuyordu. Rheon bunu gördü.
— Sakın gülme.
— Gülmüyorum.
— Kalbin...
— Cümleyi tamamlarsan buradaki ikinci düğümü de keserim.
Boğazını işaret ettim. Rheon sustu. Aurelia gözlerini kapadı.
— Harika. Hepimiz çok olgunuz.
Kapıdan çıkmadan önce bana yeniden baktı.
— Hiçbir şeye dokunma.
— Genel olarak mı?
— Özellikle Rheon’a.
Kapı kapandı. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra Rheon bana, ben de ona baktım ve ikimiz aynı anda güldük. Krizden sonra gelen o uygunsuz, sebepsiz gülmelerden biriydi. Gülünmemesi gereken yerde başladığı için daha da büyüdü. Ben masaya yaslanmak zorunda kaldım. Rheon başını öne eğmişti.
— Ablandan korkuyorsun, dedim.
— Hayır.
— Kesinlikle korkuyorsun.
— Hayatta kalma içgüdüm var.
— Siren Konseyi’nin korkunç varisi.
— Ben varis değilim.
— O zaman daha az etkileyici.
Rheon başını kaldırdığında yüzündeki gülümseme hâlâ oradaydı. Ve bir anda ne kadar yakıştığını fark ettim. Dün koridorda güldüğünde de fark etmiştim ama şimdi daha kötüydü. Onu hep kontrollü, hafif alaycı, insanları kendinden uzak tutan hâliyle görmüştüm. Gerçekten güldüğünde yüzü gençleşiyor, kaşlarının arasındaki o sürekli çizgi kayboluyordu.
Bakışımı gereğinden uzun tuttuğumu anladım. Gülümsemesi yavaşça azaldı. Odadaki hava yeniden o tuhaf yere döndü. Sanki az önce aramızda yaşanan şey, Aurelia’nın girişiyle yok olmamış; yalnızca bir köşede beklemeye çekilmişti. Rheon gözlerini bileğimdeki siyah çizgiye indirdi.
— Sana gerçekten zarar vermedi mi?
— Hayır.
— Görebilir miyim?
Elimi kaldırdım. Rheon yaklaşırken refleks olarak ne yapacağını izledim. Bileğime uzandı. Sonra parmaklarını bana değdirmeden durdurdu. Bakışları yüzüme çıktı. Soruyu sesli sormadı. Garip şekilde, bunu Edris’in dün yaptığıyla aynı anda hatırladım.
— Dokunabilir miyim?
Başımı çok hafif salladım. Rheon parmaklarını bileğimin altına yerleştirdi. Dokunuşu neredeyse temkinliydi. Bu adam birkaç dakika önce belimi tek koluyla kavrayıp beni duvar girintisine çekmişti. Şimdi bileğimi tutarken sanki yanlış hareketinde kırılacak bir şeyi inceliyordu. Başparmağı siyah çizginin hemen altında durdu.
— Sıcak.
— Bana normal geliyor.
— Teninden daha sıcak.
— Bunu nereden...
Sustum çünkü cevabı biliyordum. Parmaklarının temas ettiği yerde nabzım hızlanmıştı. Rheon’un bakışları bileğimde kaldı. Ağzının kenarı hareket etti.
— Sakın.
— Hiçbir şey söylemedim.
— Yüzün söyledi.
— Tanıdık bir cümle.
Başparmağı çok hafifçe hareket etti. İstemeden nefes aldım. Rheon başını kaldırdı. Artık gözlerinde eğlence yoktu.
— Maevra.
— Ne?
— Aurelia birazdan dönecek.
— Biliyorum.
— Bana dokunmaman gerektiğini söyledi.
— Şu anda bana dokunan sensin.
Bir an sessiz kaldı. Sonra hemen bileğimi bıraktı. Bu kadar çabuk bırakmasını istemediğimi fark etmem, gerçekten büyük bir karakter kusuru olabilirdi.
— Çok itaatkârsın, dedim.
Rheon geriye çekildi.
— Şaşırdın mı?
— Biraz.
— Mührümde ne yazdığını gördün.
İçimdeki hafiflik kayboldu. Kontrolümü kaybedersem susturulmayı kabul ediyorum.
— Rheon…
Kapı açıldı. Bu kez Aurelia yalnız değildi, yanında Edris vardı. Hayatım bundan sonra sürekli bir kapının açılması ve arkasından görmek istemediğim kadar çekici bir erkeğin çıkması şeklinde devam edecek gibiydi. Edris’in bakışı önce bana, sonra Rheon’a, ardından Rheon’un boynundaki gümüş çizgiye gitti. Yüzündeki hafif eğlence yok oldu.
— Ne yaptınız?
Rheon:
— Bu soru bugün popüler.
Edris yaklaşırken gözleri bu kez bileğimdeki çizgiyi buldu.
— Bu ne?
— Bilmiyoruz, dedim.
Aurelia kapıyı kapattı.
— O yüzden buradasın.
Edris’in bakışı ona döndü.
— Ben şifacı değilim.
— Kan Hafızası lisansın var.
— Var.
— Maevra’nın kanında aktarım izi varsa okuyabilirsin.
Edris’in yüzü çok az değişti. Ama gördüm. Sonra bana baktı.
— Bunun için kan almam gerekir.
Aurelia:
— Biliyoruz.
— Ben sana söylemiyorum.
Gözleri bende kaldı.
— Ona söylüyorum.
Bunu niye bu kadar ciddiye aldığını anlamam birkaç saniye sürdü. Sonra vampir kültürü hakkında öğrendiklerimi hatırladım. Kan, onlar için kan değildi yalnızca. Hafıza, mahremiyet, bazen bağ... Rheon’un dün Edris’le rezonans dersinde beni izlerken yüzündeki ifadeyi de hatırladım. Şimdi duvarın yanında durmuş, hiçbir şey söylemiyordu.
— Ne kadar? diye sordum.
— Birkaç damla yeter.
— Isırman gerekiyor mu?
Edris’in kaşlarından biri hafifçe kalktı. Rheon’un yüzü hiç değişmedi. Ama odadaki havanın değiştiğine yemin edebilirdim.
Edris:
— Hayır, dedi.
Bir saniye bekledi.
— İstersen.
Rheon:
— Corven.
Edris başını ona çevirmeden gülümsedi.
— Şaka.
— Komik değildi.
— Bence birazdı.
Aurelia araya girdi.
— Parmak ucundan alın.
Nedense içimde küçücük bir hayal kırıklığı oldu. Bu düşünceyi hemen öldürdüm. Edris masanın önündeki sandalyeyi çekti.
— Otur.
Otururken Rheon’a bakmamaya çalıştım. Doğal olarak baktım. Kollarını göğsünde bağlamıştı. Bakışı Edris’in ellerindeydi. Bu bana gereğinden fazla iyi geldi. Edris önümde diz çöktüğünde o iyi his daha da kötüleşti.
— Ne yapıyorsun?
— Oturmak zor.
— Sandalye var.
— Elini bu açıdan daha rahat tutarım.
Elimi uzattım. Edris avucumu kendi elinin üzerine çevirdi. Dün rezonans sırasında aynı elleri tutmuştum. Şimdi dokunuşu farklıydı; daha kontrollü, daha dikkatli. Başparmağıyla parmak uçlarımı kontrol etti. Sonra siyah çizginin olduğu bileğe baktı.
— Buradan almam daha iyi olabilir.
— Neden?
— İz burada.
— Kesmen mi gerekiyor?
— Çok küçük.
— Bu cümle tıp tarihinde iyi bitmemiştir.
Edris’in gamzesi belirdi.
— Bana güveniyor musun?
Soru şaka gibi başlayıp ciddi bitti. Bir an cevap veremedim. Daha dört gündür tanıyordum. Ama dün elime dokunduğunda istemediğim hiçbir şeyi yapmamıştı. Eski okulumu sorduğunda geri çekilmişti. Şimdi de bana ne yapacağını açıklamadan başlamıyordu.
— Evet, dedim.
Edris’in bakışlarında çok küçük bir şey değişti. Rheon kıpırdamadı. Edris ince gümüş bir iğne çıkardı.
— Canın biraz yanacak.
— Yemin kesiyorum, Edris. İğneden korkmuyorum.
— İnsanların en çok korkmadıklarını söyledikleri şeylerden korktuğunu öğrendim.
— Çok felsefi.
— Yüz on yıllık aile terapisi.
— Sen yirmi altı yaşındasın.
— Aile çok eski.
Gülümserken iğne bileğimin iç kısmına değdi. Küçük bir acı, sonra bir damla kan. Edris’in yüzündeki bütün mizah kayboldu. İşte vampiri ilk kez o anda gördüm. Gözleri değişmedi, dişleri uzamadı. Masallardaki gibi herhangi bir dramatik dönüşüm olmadı. Sadece dikkati değişti.
Kan damlasına bakışındaki yoğunluk bir insanın yiyeceğe bakışına benzemiyordu. Çok daha bilinçliydi. Sanki elinde açılmış bir mektup vardı ve okumamak için kendini tutuyordu.
— Hazır mısın? diye sordu.
— Evet.
— Okuma sırasında görüntüler sana da dönebilir.
— Ne tür görüntüler?
— Bana gösterdiğin şeyler.
— Ben seçmiyorum, değil mi?
— Hayır.
— Harika.
Edris başını kaldırdı.
— Vazgeçebilirsin.
Bir an gözlerine baktım.
— Yap.
Edris bileğimi biraz daha kendine çevirdi. Sonra başını eğdi. Kanı ağzıyla alacağını o ana kadar anlamamıştım. Nefesim değişti. Edris’in dudakları bileğimin iç tarafına değdiğinde bütün bedenim anında gerildi. Isırmadı, yalnızca o tek damlayı tenimin üzerinden aldı. Ama ağzının sıcaklığı, bileğimin altında atan nabız ve elinin parmaklarımı tutuşu birleşince bunun tıbbi bir işlem olduğunu hatırlamak neredeyse komik hâle geldi.
Rheon’un bakışını üzerimde hissediyordum ancak inatla ona bakmadım. Dikkatimi dudaklarını bleğimen kaldırmayan Edris'e yönlendirmeye çalıştım. Dünya kararırken gördüğüm son görüntü onun gözlerini kapattığı andı.
Bir anda Tide Vaults’ta değildim. Taş duvar, Rheon önümde, elim boynunda, siyah mühür gümüşe dönüyor. Sonra görüntü değişti. Bir kapı, bir çocuk ağlıyor, benim ellerim kanlı...
Kes bunu.
Bir erkek sesi.
Lütfen.
Eski okul, o bağ... Boğazım sıkıştı. Sonra yeni bir görüntü geldi. Rheon, yine. Ama bu kez mühür değil. Koridordaydık, yüzü yüzüme çok yakındı.
— Peki şimdi neden hızlandı?
— Onu da sen söyle.
Görüntünün içinde kendi bedenimdeki sıcaklığı yeniden hissettim. Hayır hayır. Edris bunu görüyordu. Elimi çekmeye çalıştım. Edris’in parmakları hemen gevşedi. Bağ koptu. Gözlerimi açtım. Nefesim hızlıydı. Edris hâlâ önümdeydi ama yüzündeki ifade artık farklıydı. Gördü, tabii ki gördü. Rheon’a bakmadım.
— Özür dilerim, dedi Edris.
— Neden?
— Kontrol edemedim.
— Ne gördün?
Bu kez Rheon sordu. Edris’in bakışı ona gitti. İki erkek birkaç saniye birbirine baktı.
— Sana ait olmayan bir soru, dedi Edris.
Rheon’un yüzü sertleşti.
— Mühürle ilgiliyse bana ait.
— Mühürle ilgili olan kısmı anlatacağım.
— Diğer kısmı?
Edris’in gözleri yeniden bana geldi.
— Maevra isterse.
Tanrım. Bu adamı neden bu kadar düzgün yazılmış biri olmak zorundaydı?
— Mühür kısmını söyle, dedim.
Edris ayağa kalktı ama elim hâlâ ondaydı. Başparmağıyla bileğimdeki kanı silmedi. Onun yerine masadan ince bir bez alıp dikkatlice bastırdı.
— Aktarım var.
Aurelia öne çıktı.
— Ne tür?
— Mühür Maevra’yı yabancı enerji olarak reddetmemiş.
— Bu mümkün değil.
— Bugün ikinci kez bu cümleyi duyuyorum.
Edris siyah çizgiyi işaret etti.
— Bu, Rheon’un mührünün bir parçası değil. Maevra’nın büyüsünün mühre verdiği karşılık.
Rheon:
— Ne karşılığı?
Edris bir an düşündü.
— Tanıma.
Oda sessizleşti.
— Açıkla, dedi Aurelia.
— Kan, Maevra’nın mühre dokunduğu anı taşıyor. Normalde mühür ona saldırmalıydı. En azından geri itmeliydi.
— Yapmadı, dedim.
— Hayır.
Edris’in gözleri benimkilerdeydi.
— Açıldı.
Rheon duvardan ayrıldı.
— Neden?
— Bilmiyorum.
— Tahmin.
Edris’in yüzü sertleşti.
— Yemin büyüsü senin mührünün kurucu yapısıyla uyumlu olabilir.
— “Olabilir” fazla geniş.
— Çünkü devamını okumama izin vermedi.
Bir an hepimiz sustuk. Ne demek istediğini anladım.
— Daha fazla kan mı?
Edris bana baktı.
— Daha derin okuma.
Rheon:
— Hayır.
Ona döndüm.
— Bana mı sordun?
— Hayır.
— O zaman neden cevap veriyorsun?
— Çünkü ilkinde bile...
— İlkinde ne?
Sustu. Edris de Aurelia da aramıza bakıyordu. Hayatımın bütün mahrem anlarının seyirci önünde gerçekleşmesi gerekiyordu.
— Ne gördüğünü bilmiyorsun, dedim.
Rheon’un bakışı Edris’e kaydı.
— Tahmin ediyorum.
Bir anda sinirlenmek yerine yüzüm ısındı. Edris çok sakin biçimde:
— İkiniz de on iki yaşında mısınız, dedi.
Rheon ona döndü.
— Sen...
— Ben kan analizi yapıyorum. Siz ikiniz birbirinizi öldürmek mi öpmek mi istediğinize sonra karar verebilirsiniz.
Sessizliği Aurelia'nın öksürük sesi böldü. Ben Edris’e baktım.
— Sen dün daha naziktin.
— Dün kanını içmemiştim.
Kalbim bir kez sert vurdu. Edris bunu duymazdı, Rheon duydu. Gözleri yalnızca yarım saniye kapandı. Bu artık gerçekten ayıptı. Ve korkunç biçimde hoşuma gidiyordu.
— İkinci okuma gerekli mi? diye sordum.
Edris ciddileşti.
— Şu anda değil. Önce Niva’nın kanıyla karşılaştırmak istiyorum.
— Niva izin verdi mi?
Bu kez Aurelia cevap verdi.
— Bilinci açık. Kendisine prosedür anlatıldı. Kabul etti.
— O zaman yapalım.
Edris elimi bıraktı. Dokunuşun yokluğunu fark ettim. Rheon da fark etmiş olabilir. Çünkü bileğime baktı. Sonra gözlerini Edris’e çevirdi. Edris gülümsemedi ama o da görmüştü. Ve birden odada yalnızca büyüsel bir sorun olmadığını hissettim. Daha kişisel, daha aptalca ve muhtemelen çok daha tehlikeli bir sorun vardı. Niva’yı revirin arkasındaki küçük inceleme odasına getirdiklerinde fiziksel olarak düşündüğümden daha iyi görünüyordu.
Yüzünde renk vardı. Saçları taranmıştı. Üzerinde açık gri bir kazak ve siyah pantolon vardı. Dışarıdan bakınca herhangi bir öğrenci gibi görünüyordu. Ama gözleri… Bir yere ait değildi. Bir insan odadaki herkesin kim olduğunu bilmese bile bir çeşit sosyal konumlandırma yapardı. Kime güveneceğini, kimden çekineceğini, kime bakması gerektiğini sezgisel olarak seçerdi.
Niva herkese aynı mesafeden bakıyordu. Sanki dünyaya yeni gelmişti.
— Maevra, değil mi? dedi.
Şaşırdım.
— Evet.
— Sabine söyledi.
En azından yeni anılar oluşturabiliyordu. Bu iyi bir şey olmalıydı. Edris karşısına oturdu. Bu kez çok daha profesyoneldi. Niva’ya prosedürü yeniden anlattı. Ne görebileceğini, ne göremeyebileceğini, herhangi bir anda durdurabileceğini söyledi.
Niva onu dinledi.
— Acıyacak mı?
— Çok az.
— Hafızam geri gelir mi?
Edris’in yüzünde küçücük bir duraksama oldu.
— Bilmiyorum.
Yalan söylemedi. Niva bunu takdir etmiş gibi başını salladı.
— Yap.
Edris bu kez parmak ucundan kan aldı. Rheon arkamda, Aurelia pencerenin yanında duruyordu. Ben Edris’in yüzünü izledim. Kanı okuduğu anda gözleri kapandı. Birkaç saniye sonra vücudu gerildi.
— Edris?
Cevap vermedi. Beşinci saniyede eli masayı kavradı.
— Corven.
Rheon’un sesi sertleşti. Edris gözlerini açtı ve bir an kimseyi görmedi. Sonra bana baktı.
— Bir kadın.
Niva'nın yüzü değişti.
— Ne?
— Bir kadın gördüm.
— Kim?
Edris nefes aldı.
— Yüzü yoktu.
— Nasıl yani yüzü yoktu?
— Hafıza kesilmiş.
Ben yaklaştım.
— Bir bağ var mıydı?
Edris gözlerini tekrar kapadı.
— Evet.
— Ne tür?
— Güçlü.
Başını hafifçe yana çevirdi.
— Çok güçlü.
Niva’nın gözlerinden yaş akmaya başladı. Ama yüzünde şaşkınlık vardı. Sanki bedeninin neden ağladığını bilmiyordu.
— Onu seviyor muydum? diye sordu.
Kimse hemen cevap vermedi. Edris’in sesi yumuşadı.
— Sanırım.
Niva gözlerini kapattı. Bir damla daha yaş yanağından indi.
— Ama hatırlamıyorum.
O cümle odadaki bütün erotik gerilimi bir anda susturdu. İçimde bir şey düğümlendi. Birini sevmiş olmak... Sonra onu hiç tanımamış gibi uyanmak... Ne kadar zalimce bir büyüydü bu?
— Başka ne gördün? dedim.
Edris’in yüzü yeniden sertleşti.
— Bilek.
— Ne bileği?
— Kadının.
— İşaret?
Edris başını salladı.
— Kurt işareti.
Rheon hemen Aurelia’ya baktı.
— Mara Venn.
Aurelia’nın yüzündeki renk değişti.
— Hayır.
— Kim? dedim.
Hiçbiri cevap vermedi. Edris:
— Adı tanıdık, dedi.
Rheon çenesini sıktı.
— Geçen dönem ayrılan öğrenci.
Niva başını kaldırdı.
— Ben onu tanıyor muydum?
Aurelia:
— Dosyalara bakmamız gerekiyor.
— Tanıyor muydum?
Bu kez sesi daha yüksek çıktı. Aurelia sustu. Niva’nın ağlaması hızlandı.
— Biri bana bir şey söyleyebilir mi? Hepiniz bana bakıyorsunuz. Herkes benim hakkımda benden daha fazla şey biliyor.
Ayağa kalkmaya çalıştı. Edris elini uzattı ama dokunmadı.
— Niva...
— Bana dokunma.
Edris hemen geri çekildi. Bu küçük hareketi ben de Rheon gördük. Niva odadan çıktı. Aurelia peşinden gitti. Kapı kapandığında birkaç saniye kimse konuşmadı. Sonra Edris bana baktı.
— Sen haklıydın.
— Neye?
— Bir bağ kesilmiş.
— Ne tür?
Gözleri Rheon’a, sonra bana gitti.
— Romantik.
Mideme soğuk bir şey yerleşti. Rheon:
— Emin misin?
— Kanın duygusal izi çok belirgin.
Edris sandalyesine yaslandı.
— Ve bu yalnızca hafıza silme değil. Birisi Niva’nın Mara’ya bağlanan bütün çağrışımlarını çekip çıkarmış.
— Bir kişiyi hayatından silmiş, dedim.
— Evet.
Rheon gözlerini kapıya çevirdi.
— Mara gönüllü ayrılmadı.
Kimse bunu söylemek istememişti. Ama gerçek artık odanın içinde duruyordu.
Revirden çıktığımda hava kararmıştı. Morrowglass’ın koridorlarında gece izleri yeniden uyanmaya başlamıştı. Camların içinde eski insanlar yürüyor, dokunuyor, tartışıyor, bazı yerlerde yalnızca ışık titreşimleri kalıyordu. Bir süre tek başıma yürüdüm. Edris başka kan örneklerini incelemek için laboratuvarda kalmıştı. Rheon Aurelia’yla konuşuyordu ya da öyle sanıyordum.
Yazılmamış Merdiven’in girişine geldiğimde neden içeri girdiğimi bilmiyordum. Belki Tallis’in buranın cam taşımadığını söylemiş olması yüzündendi. Bugün başkalarının hafızalarıyla yeterince vakit geçirmiştim. Burada duvarların hiçbiri beni hatırlamayacaktı. Taş basamakların yarısına oturdum. Bileğimde Edris’in açtığı küçücük iz hâlâ duruyordu. Parmağımı üzerinden geçirdim.
— Bunu yapma.
Başımı kaldırdım. Rheon üst basamaklarda duruyordu.
— İnsanları takip etmek gözlem görevinin bir parçası mı?
— Hayır.
Merdivenlerden aşağı indi.
— Ama Tallis buraya geleceğini düşündü.
— Tallis beni mi gönderdi sana?
— Hayır.
Bir basamak yukarımda durdu.
— Beni, sana gönderdi.
— Daha kötü.
— Katılıyorum.
Yanıma oturmadı. Bir süre ayakta kaldı. Sonra diğer tarafa, aramızda bir basamak bırakarak oturdu. Sessizlik, garip biçimde rahatsız değildi.
— Niva’yı düşünüyorum, dedim.
— Ben de.
— Bir insan bunu nasıl yapar?
— Ne?
— Birisini silmek.
Rheon kollarını dizlerinin üzerine koydu.
— Aynı insanın mührüne dokunup açabileceğin gibi.
Ona baktım.
— Güzel teselli.
— Teselli etmeye çalışmıyorum.
— Fark ettim.
Bir an sessiz kaldı.
— Ama aynı şey olmayabilir.
— Ya aynıysa?
— O zaman öğreniriz.
— Benim büyümle yapılmışsa?
Rheon başını bana çevirdi.
— Sen yapmadın.
— Nereden biliyorsun?
— Çünkü sen Niva’yı gördüğünde korktun.
Dünkü tartışmamızı hatırladım.
— Yine duygularımı mı yorumluyorsun?
— Hayır.
Bakışı yüzümde kaldı.
— Bu kez gördüm.
İçimdeki gerilim biraz gevşedi. Rheon’un gözleri bileğime indi.
— Corven’ın izi.
Kolumu kapatmadım.
— Kıskandın mı?
Soru ağzımdan o kadar rahat çıktı ki ikimiz de şaşırdık. Rheon bana baktı. Sessizlik uzadı. Sonra:
— Evet, dedi.
Beklediğim şey bu değildi. Gülüp geçmesi, sinir bozucu bir cevap vermesi, “Kalbin neden merak ediyor?” demesi gerekiyordu. Doğrudan evet dememeliydi.
— Hı.
Mükemmel cevap... Maevra Sorn, kelimelerin ustası. Rheon’un ağzının kenarı kıvrıldı.
— Çok hazırlıklıydın.
— Sen normalde cevap vermiyorsun.
— Cevap verdim.
— Fark ettim.
— Pişman mısın?
— Soruyu sorduğuma mı?
— Cevabı aldığına.
Ona baktım.
— Hayır.
Rheon’un yüzündeki eğlence yavaşça kayboldu. Merdivenin dar alanında yine o tanıdık gerilim oluştu. Ama bu kez ikimiz de ne olduğunu biliyorduk.
— Neden? diye sordum.
— Neden kıskandım?
— Evet.
Rheon bana doğru hafifçe döndü.
— Bunu gerçekten açıklamamı mı istiyorsun?
— Belki.
— Maevra.
Adımı bu şekilde söylediğinde başıma hiçbir iyi şey gelmiyordu.
— Ne?
— Bana sürekli yaklaşma sebebi veriyorsun, sonra yaklaştığımda şaşırıyorsun.
Nefesim değişti.
— Şu anda yaklaşmadın.
Rheon birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra aramızdaki boş basamağa ayağını koyup aşağı indi. Artık benimle aynı basamaktaydı. Omuzlarımız arasında birkaç santim vardı.
— Şimdi?
Kendimi aptalca gülümserken yakaladım.
— Biraz.
Rheon da gülümsedi.
— Tehlikeli.
— Bu kelimeyi çok seviyorsun.
— Son birkaç günde anlam kazandı.
Bakışları yeniden bileğime indi.
— Onu öyle yapması gerekti mi?
— Kim?
— Edris.
Anlamazlıktan gelmeye çalıştım.
— Kan okumasını mı?
— Ağzıyla.
— Vampir.
— İğne vardı.
— Kanı okumak için tatması gerekiyor.
— Biliyorum.
— O zaman niye soruyorsun?
Rheon’un çenesi çok hafifçe gerildi.
— Çünkü sana dokunurken bunu görmek hoşuma gitmedi.
Kalbim hızlandı. Gözleri boynuma indi. Ben de artık bunu saklamaya çalışmadım.
— Sorun kalbim mi? dedim.
— Şu anda sorunların arasında oldukça alt sıralarda.
— Başka ne var?
Rheon yüzünü bana doğru çevirdi.
— Beni bundan keyif alırken görmenin hoşuna gitmesi.
Sustum. Çünkü haklıydı ve ikimiz de biliyorduk.
— Çok kibirlisin.
— Bunu Corven’a söylemiştin.
— Sizde salgın olabilir.
— Ondan hoşlanıyorsun.
Bu kez soru değildi ama kızmadım.
— Evet.
Rheon’un gözünde bir şey kıpırdadı.
— Gerçekten.
— Evet.
— Ve yine de buradasın.
— Sen de.
Sessizlik. Rheon’un bakışları yüzümde ağır ağır dolaştı. Bu kez daha önceki gibi durmayacağını hissettim. Belki onun da düşündüğü buydu. Çünkü sesi düştü.
— Aurelia ne dediğini hatırlıyor musun?
— Sana dokunmamamı.
— Evet.
— Sen kurallara çok bağlısın ya.
— Bazılarına.
— Hangilerine?
Rheon’un gözü bir an ağzıma indi.
— Şu an karar veriyorum.
Nefesim boğazımda kaldı. Elimi basamağın üzerine koymuştum. Onun eli de yanında duruyordu. Parmaklarımızın arasında birkaç santim vardı. İlk hareketi kim yaptı bilmiyorum. Belki ikimiz de. Parmaklarımız çok hafif değdi. Sabahki mühür patlaması olmadı, cam aydınlanmadı, su yükselmedi. Hiçbir şey olmadı. Sadece teni tenime değdi. Ve bu, tuhaf biçimde daha güçlüydü. Rheon parmaklarını benimkilerin arasına geçirmedi. Elimi tutmadı. Yalnızca serçe parmağının kenarı benimkine değiyordu.
— Bir şey oluyor mu? diye fısıldadı.
Büyümü kastediyordu.
— Hayır.
— Emin misin?
Elimi biraz daha yaklaştırdım. Bu kez parmaklarımız tamamen yan yana geldi.
— Evet.
Rheon avucunu elimin altına çevirdi. İstediğim anda çekebilirdim, çekmedim. Parmaklarını kapattı. Beni kendine çekmeden sadece elimi tuttu. Kalbim yine hızlandı.
— Bu büyü değil, dedim.
Rheon’un başı bana döndü.
— Biliyorum.
O cümle ikimizin arasına ağır biçimde yerleşti. Bu sefer kaçış, mühür, rezonans, eğitim, kan hafızası... Hiç br şey yoktu. Sadece biz vardık. Rheon’un başparmağı elimin üzerinde bir kez yavaşça hareket etti.
— Maevra.
— Hm?
— Bana bak.
Baktım. Yüzü beklediğimden daha yakındı. Ne zaman yaklaştığını fark etmemiştim. Gözleri ilk kez hiç alay taşımıyordu.
— Dün seni öpmememin sebebini söyledim.
— Hatırlıyorum.
— Hâlâ geçerli.
İçimdeki sıcaklıkla birlikte sinir de yükseldi.
— O zaman neden bu kadar yaklaştın?
Rheon cevap vermedi. Bakışları dudaklarıma düştü.
— Çünkü kendime açıklamakta zorlandığım bazı kararlar veriyorum.
— Çok başarılı değilsin.
— Değilim.
Bu dürüstlük beni mahvedecekti. Yüzümü biraz ona çevirdim.
— Peki şimdi?
Rheon nefes verdi.
— Şimdi seni öpmemek çok kötü bir karar gibi geliyor.
Nabzım çıldırdı. Ağzımın kenarı istemeden kıvrıldı.
— İşte buna kalbim katılıyor olabilir.
Rheon gülecek sandım, gülmedi. Elimi bırakıp parmaklarını çenemin hemen altına getirdi. Dokunmadan durdu. İzin bekliyordu. O anda Edris’in bileğimdeki ağzını hatırladım. Sonra Rheon’un bunu izlerken gözlerini, sonra Niva’yı, Mara’yı, bir insanın sevdiği birini unutacak kadar tamamen soyulabileceği gerçeğini...
Belki bu yüzden hareket ettim. Belki yarın hiç olmayacakmış gibi hissettiğim için. Belki de dört gündür bu adamın ağzına gereğinden fazla baktığım için. Çenemi parmaklarına doğru çok hafif kaldırdım. Rheon’un eli yüzüme değdi, başparmağı çenemin kenarında.
Nefesim kesildi. Yüzü yaklaştı. Bu kez durmadı. Dudakları benimkilere değdiğinde ilk hissettiğim şey zafer falan olmadı. Sessizlik oldu. Sanki dört gündür beynimin içinde konuşan bütün sesler bir anda kesilmişti.
Öpücük çok kısa başladı. Kontrollü, neredeyse bir soru gibiydi. Ben de cevap verdim. Elimi gömleğinin yakasına koyup onu geri çekilmesine izin vermeyecek kadar değil ama niyetimi anlamayacak kadar da hafif olmayan bir hareketle kendime yaklaştırdım. Rheon’un kontrolü o anda değişti. Dudakları yeniden benimkilere geldi. Bu kez daha kesin. Diğer eli belime indi. Parmaklarının baskısını kıyafetimin üzerinden bile hissediyordum. Aramızdaki mesafe kapandı. Kalbinin sesini duyamıyordum. Ama göğsümün karşısında hissedebiliyordum. Benimki gibi, hızlıydı. Bu da saçma bir memnuniyet yarattı. Dudaklarından ayrılıp nefes aldığımda yüzü hâlâ yüzümün hemen önündeydi.
— Maevra.
— Sus.
Tekrar öptüm. Bu kez ilk hareketi ben yaptım. Rheon’dan çok hafif bir ses çıktı. Ve o küçük sesin siren üzerinde yaratabileceği etkiden çok, benim üzerimde yarattığı etki daha tehlikeliydi. Elim yakasından boynunun yanına doğru çıktı. Rheon aniden durdu. Bileğimi tuttu. İkimiz de nefes nefeseydik.
— Mühür.
Haklıydı. Parmaklarım gümüş çizginin birkaç santim altındaydı. Elimi hemen indirdim.
— Özür dilerim.
Rheon alnını benimkine yasladı. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sonra güldü; küçük, nefessiz bir gülüş.
— Aurelia beni öldürecek.
Ben de gülmeye başladım.
— Seni mi?
— Önce beni.
— Centilmence.
— Seni ikinci öldürür.
— Daha mantıklı.
Rheon yüzünü kaldırdı. Gözleri hâlâ koyuydu ama o metalik mavi halka geri gelmemişti. Büyü yoktu, sadece o vardı. Bu düşünce içimde başka bir sıcaklık yarattı.
— Bu büyü değildi, dedim yeniden.
Rheon’un ifadesi yumuşadı.
— Hayır.
— Emin misin?
Bu kez onun cümlesini kullandım. Ağzının kenarı kıvrıldı.
— Çok.
Tam tekrar yaklaşacakken merdivenin yukarısından bir ses geldi.
— Şunu gerçekten görmek istemiyordum.
İkimiz aynı anda geri çekildik. Tallis üst basamakta durmuş bize bakıyordu. Yanında Orren vardı. Tallis’in ağzı açık kalmıştı. Orren ise her zamanki sakin yüzüyle aşağı bakıyordu. Tallis parmağını bize doğrulttu.
— Ben seni buraya düşün diye gönderdim.
Rheon:
— Düşündük.
— Dudaklarınla mı?
— Roan.
— Hayır, hayır. Bu önemli. Çünkü ben arkadaş olarak yanlış metodoloji kullanıyorsam...
Orren onu kolundan çekti.
— Git.
— Ama...
— Tallis.
Tallis bana bakıp iki elini kalbine koydu.
— Bana anlatacaksın.
— Hiçbir şey anlatmayacağım.
— Sabine’ye anlatırım.
— Ne anlatacaksın? Gördün zaten.
Tallis’in yüzü aydınlandı.
— Haklısın.
Orren onu yukarı doğru itmeye başladı. Tam kaybolacaklarken Tallis’in sesi geldi:
— EDRIS’E NE DİYECEĞİZ?
Rheon gözlerini kapadı. Ben alnımı dizime dayadım. Bu okulda hiçbir şey gizli kalmıyordu. Morrowglass’a gerek bile yoktu; Tallis Roan vardı.
Fakat gülümsememi durduramıyordum. Rheon yanımda sessizce oturuyordu. Elimiz artık birbirine değmiyordu. Ama dudaklarım hâlâ onun dokunuşunu hatırlıyordu. Ve birkaç dakika önce Niva’nın bedeninin, zihninin unuttuğu bir aşk için ağladığını görmüştüm.
Belki beden gerçekten daha dürüsttü. Belki kan da, belki duvarlar da... Sorun şu ki bedenim şu anda iki ayrı erkeğe dair iki ayrı şeyi fazlasıyla iyi hatırlıyordu.
Bileğimde Edris’in ağzının bıraktığı sıcaklık henüz tamamen geçmemişti. Dudaklarımda Rheon vardı. Ve ilk kez bunun bir aşk üçgenine dönüşme ihtimalinden korkmam gerektiğini düşündüm.
Ne yazık ki korkuyla birlikte hissettiğim tek şey heyecan değildi. Bir kısmım bunun ne kadar kötüleşebileceğini görmek istiyordu.
