2. bölüm · MEŞE VE PAS
CAMLARDAKİ ÇAPRAZ BANTLAR VE İLK SİREN
BÖLÜM 2: CAMLARDAKİ ÇAPRAZ BANTLAR VE İLK SİREN
Savaş, radyodan anons edildiği gün başlamadı İvan için. O gün, sadece büyüklerin dünyasında bir şeylerin kırıldığı, sessiz ve gergin bir akşamdan ibaretti. Ertesi sabah güneş yine aynı parlaklıkla doğmuş, Neva Nehri'nin suları yine aynı gümüş ışıltısıyla akmaya devam etmişti. İvan uyanıp pencereden dışarı baktığında gökyüzünde ne alev saçan ejderhalar ne de devasa demir canavarlar görebilmişti. Madem savaş başlamıştı, neredeydi bu savaş?Fakat günler geçtikçe, savaşın o görünmez, sinsi gölgesi sokağa, apartmana, nihayetinde evlerinin içine kadar sürünerek girmeye başladı. İvan’ın savaşı somut olarak hissettiği ilk an, annesi Katerina’nın elinde kalın, kahverengi bir kağıt bantla pencerenin önüne geldiği o salı sabahıydı.Katerina’nın yüzünde her zamanki o şefkatli gülümseme yoktu; dudakları dümdüz, ince bir çizgi halini almıştı. İvan, elindeki tahta atını yere bırakıp annesini izlemeye koyuldu. Katerina, kalın bandı dikkatlice kesiyor, pencere camlarının üzerine köşeden köşeye, kocaman bir "X" harfi çizecek şekilde yapıştırıyordu."Neden camları bantlıyorsun anne?" diye sordu İvan, başını yana eğerek. "Camlar hasta mı oldu?"Katerina durakladı. Elindeki bant rulosunu göğsüne bastırıp oğluna döndü. Gözlerindeki o yorgun ifade şimdi yerini tuhaf bir korkuya bırakmıştı, ama sesini olabildiğince düz tutmaya çalıştı. "Hayır benim küçük komutanım," dedi zoraki bir tebessümle. "Camlar hasta olmadı. Sadece... gökyüzünden gürültülü şeyler düşerse, camlar korkup kırılmasın, parçaları etrafa saçılıp canımızı yakmasın diye onlara sarılıyoruz. Bu bantlar camların kalkanı."İvan için "kalkan" kelimesi büyülü bir kelimeydi. Şövalyelerin, kahramanların sahip olduğu bir şeydi kalkan. Başını sallayarak onayladı ve annesine yardım etmek için minik parmaklarıyla bandın ucundan tuttu. O gün Leningrad’daki bütün evlerin, okulların, hastanelerin ve dükkanların camları koca koca çapraz bantlarla kaplandı. Şehir, sanki görünmez bir düşmana karşı zırhını giyiyordu. İvan sokağa çıktığında, her pencerede aynı tuhaf "X" işaretlerini gördü. Binalar, gözlerine bant çekilmiş sessiz devler gibi birbirlerine bakıyordu.Değişen sadece camlar değildi. Sokakların o cıvıl cıvıl neşesi, yerini telaşlı ve gri bir koşuşturmacaya bırakmıştı. İvan ve en yakın arkadaşı Yuri, eskiden seksek oynadıkları kaldırımda şimdi koca koca kum torbalarının üst üste yığılışını izliyorlardı. Şehrin her köşesinde, parklarda, meydanlarda devasa heykellerin etrafı tahta iskeleler ve kum torbalarıyla sarılıyordu.Yuri, burnunu çekerek işaret parmağıyla Büyük Petro heykeline doğru baktı. "Babam dedi ki," diye fısıldadı sır verir gibi, "heykelleri saklıyorlarmış. Düşman uçakları gelip onları vurmasın diye yeraltına gömeceklermiş."İvan’ın gözleri büyüdü. "Koskoca heykeli nasıl gömecekler? O kadar büyük bir çukuru kim kazabilir ki?""Askerler kazıyormuş. Geceleri hepimiz uyurken, kocaman küreklerle gelip şehri saklıyorlarmış." Yuri elini cebine attı ve kirli bir bez parçasına sarılı ağır bir şey çıkardı. Bezi yavaşça araladığında, siyah renkli, hortumu olan tuhaf, korkunç yüzlü bir maske ortaya çıktı. İvan bir adım geri çekildi."Bu da ne böyle?" diye sordu sesi titreyerek."Gaz maskesi," dedi Yuri gururla. "Babam getirdi. Almanlar gökyüzünden zehirli duman atarlarsa bunu takacağız. Takınca tıpkı bir canavara benziyorsun. Denemek ister misin?"İvan başını iki yana salladı. Maskenin o donuk, camdan gözleri ve aşağı doğru sarkan kauçuk hortumu ona korkunç bir böceği andırıyordu. Savaşın, çikolata kutularından ve kurşun askerlerden çok daha soğuk, çok daha çirkin bir şey olduğunu o maskeyi gördüğünde sezmeye başlamıştı. O gün oyun oynamadılar. Sadece kum torbalarını taşıyan işçileri izleyip, güneşin yavaş yavaş ufukta kayboluşuna şahitlik ettiler.Ağustos ayı geldiğinde, şehrin havası tamamen değişmişti. Sıcak yaz rüzgarları yerini Neva Nehri'nden esen serin, ürpertici bir esintiye bırakmıştı. Geceleri artık beyaz değildi; kapkara, kalın bir battaniye gibi şehrin üzerine örtülüyordu. Karartma kuralları başlamıştı. Akşamları pencerelerden dışarı tek bir ışık huzmesinin bile sızması yasaktı. Evlerin içi kalın siyah perdelerle örtülüyor, sokak lambaları yakılmıyordu. Leningrad, uçakların kendisini görememesi için nefesini tutmuş, karanlıkta saklanan devasa bir hayalete dönüşmüştü.O günlerde İvan’ın hayatına yeni bir kelime daha girdi: Kartoçka. Karneler...Eskiden mutfaktaki fırından yükselen o mis gibi taze ekmek kokusu, yerini garip, nemli ve yavan bir kokuya bırakmıştı. Ekmek artık para ile değil, üzerinde küçük küçük kareler olan ince kağıt parçalarıyla alınıyordu. Katerina her sabah gün ağarmadan evden çıkıyor, saatlerce süren kuyruklarda bekleyip ellerinde koyu renkli, ağır ve içi ıslak gibi duran bir ekmekle dönüyordu."Neden artık fırıncı İlyas amcanın ekmeklerinden almıyoruz?" diye sormuştu İvan bir sabah, ağzında büyüyen, bir türlü yutamadığı o acımtırak lokmayı çiğnemeye çalışırken.Masada oturan yaşlı Tatyana teyze, derin bir iç geçirip başındaki yün şalı düzeltti. "Ah be yavrum," dedi titrek sesiyle. "İlyas amca çoktan tüfeğini alıp cepheye gitti. Fırınlar artık sadece ordu için çalışıyor. Bizim payımıza düşen bu. Buna da şükür, yakında bu kara hamuru bile mumla arayacağız."Babası Aleksey o sabah masada yoktu. Fabrikadaki mesaileri o kadar uzamıştı ki, eve sadece birkaç saat uyumak için, üstü başı makine yağına, dumana ve demir tozuna bulanmış halde geliyordu. Gözlerinin altı morarmış, o geniş omuzları sanki taşıdığı yükün ağırlığıyla hafifçe çökmüştü.Ağustos ayının sonlarına doğru, Leningrad'ın etrafındaki çember daralmaya başladı. Alman ordusu, Kuzey Ordular Grubu ile şehri güneyden ve doğudan adım adım kuşatıyordu. Radyoda her gün okunan bültenler daha kısa, daha soğuk ve daha umutsuz hale geliyordu. Düşmanın Mga istasyonunu ele geçirdiği ve şehrin ülkenin geri kalanıyla olan son demiryolu bağlantısının koptuğu haberi geldiğinde, mutfaktaki o küçük ortak masada ölüm sessizliği yaşandı. Üniversiteli Mihail, elindeki kitabı sertçe masaya vurarak ayağa kalktı."Kestiler," dedi fısıltıyla. "Damarlarımızı kestiler. Bizi burada bir kutunun içine hapsedip boğarak öldürecekler."O gece İvan, yatağında dönerken babasının odaya girdiğini hissetti. Aleksey, her zamankinden daha ağır adımlarla yatağın kenarına oturdu. Üzerinde fabrika tulumu değil, kalın kumaştan dikilmiş, rütbesiz, asker yeşili bir üniforma vardı. İvan uykulu gözlerini araladı. Babasının göğsündeki metal düğmeler ay ışığında belli belirsiz parlıyordu."Baba?" dedi İvan, sesinde bir titremeyle. "Sen de mi İlyas amca gibi gidiyorsun?"Aleksey uzandı, nasırlı, kocaman elleriyle oğlunun yanaklarını tuttu. Elleri her zamanki gibi sıcaktı. İvan’ın alnına uzun, derin bir öpücük kondurdu. "Ben fabrikadaki işçilerle birlikte milis kuvvetlerine katılıyorum İvan. Şehrin dış mahallelerine, hendek kazmaya, savunma hatları kurmaya gidiyoruz. Düşmanın bu güzel şehre girmesine izin vermeyeceğiz.""Ne zaman döneceksin?"Aleksey yutkundu. Boğazındaki o sert düğümün inip kalktığını İvan bile fark etmişti. "Çok yakında. Sen o zamana kadar annene iyi bakacaksın. Evin komutanı artık sensin. Anlaştık mı?"İvan başını salladı ama içindeki o devasa korku büyüyerek boğazına tıkandı. Babası ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdüğünde, İvan o kalın asker postallarının ahşap zeminde çıkardığı sesi zihnine kazıdı. Bu ses, çocukluğunun güvende hissettiği o son anların ayak sesleriydi. Kapı kapandı ve İvan karanlıkta tek başına kaldı. O gece sabaha kadar uyuyamadı.Ve 8 Eylül 1941… Şehrin kaderinin, İvan’ın çocukluğunun ve bir daha asla eskisi gibi olmayacak olan hayatların tamamen karardığı o gün.Öğleden sonra hava bulutluydu. İvan mutfakta, annesinin masaya koyduğu birkaç parça haşlanmış patatesi izliyordu. Katerina ocağın başında sessizce dikiliyor, radyodan gelen cızırtılı müziği dinliyordu. Her şey sıradan, her şey rutin bir sıkıcılık içindeydi. Ta ki o sese kadar.Önce uzaktan, derinden gelen, devasa bir hayvanın inlemesine benzeyen boğuk bir ses duyuldu. Ses saniyeler içinde yükseldi, dalga dalga büyüdü ve kulakları sağır eden, insanın kanını donduran o mekanik çığlığa dönüştü. Hava saldırısı sireni.O güne kadar radyoda denemelerini duymuşlardı ama bu farklıydı. Bu, tüm şehri titreten, duvarların içine işleyen, insanın ruhunu yerinden söken bir feryattı.Katerina elindeki tahta kaşığı düşürdü. Gözleri dehşetle açıldı. "İvan! Ceketini al, çabuk!" diye bağırdı. Sesi, sirenin o yırtıcı uğultusu arasında kayboluyordu.İvan ne olduğunu tam anlayamadan, annesi onu kolundan tutup koridora sürükledi. Tüm apartman ayaklanmıştı. Tatyana teyze elinde küçük, gümüş bir ikonayla dua ederek merdivenlere yönelmiş, üniversiteli Mihail yüzü bembeyaz bir halde kapıya fırlamıştı. Merdivenlerden aşağı, o karanlık, nemli ve patates kokan bodrum katına doğru koşmaya başladılar.İvan’ın kalbi göğüs kafesini kırıp çıkacakmış gibi atıyordu. Siren susmuyor, aksine gittikçe daha da çıldırmış gibi bağırıyordu. Bodrum kapısından içeri daldıklarında, apartmanın diğer sakinleri çoktan köşelere sinmiş, kimisi ağlıyor, kimisi birbirine sarılıyordu. Nemli toprak zemine oturdular. Katerina, kollarını İvan’a sımsıkı sardı, yüzünü onun saçlarına gömdü.Bodrum çok karanlıktı. Sadece ortadaki gaz lambasının titrek, cılız ışığı insanların yüzündeki dehşeti aydınlatıyordu. İvan annesinin kollarında titrerken, ilk defa o sesi duydu. Sirenin sesini bastıran, gökyüzünü yırtan o derin gürlemeyi.GÜM!Yer sarsıldı. Tavandan üzerlerine toz bulutları döküldü. İvan gözlerini sımsıkı kapattı.GÜM! GÜM! GÜM!Bu kez sesler daha yakından, çok daha şiddetli geliyordu. Dışarıda kıyamet kopuyor, dünya parçalanıyor gibiydi. Gökyüzünden ölüm yağıyordu. Her patlamada bodrumdaki kadınların çığlıkları birbirine karışıyor, çocuklar kulaklarını kapatarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. İvan ağlamıyordu. Nefesi kesilmiş, annesinin göğsüne yapışmış halde, bedeninin her zerresiyle o korkunç sarsıntıları hissediyordu. O an, Yuri’nin gösterdiği o korkunç gaz maskesi bile bu yaşadıkları dehşetin yanında oyuncak gibi kalmıştı.Dakikalar, belki de saatler sürdü. Zaman anlamını yitirmişti. Nihayetinde sirenlerin tonu değişti, tekdüze ve uzun bir çaldırma sesi, tehlikenin geçtiğini haber verdi. İnsanlar yavaşça, korkak hareketlerle ayağa kalkmaya, birbirlerinin yüzüne bakmaya başladılar. Yaşıyorduk. Hepsi yaşıyordu.Ancak yukarı çıktıklarında ve apartman kapısını aralayıp sokağa baktıklarında, karşılaştıkları manzara onları dondurdu.Hava henüz kararmamış olmasına rağmen gökyüzü kapkaraydı. Güneş, devasa, koyu gri ve siyah bulutların arkasında kaybolmuştu. Ama asıl korkunç olan güney ufkuydu. Şehrin güney tarafındaki gökyüzü, cehennem gibi kıpkırmızıydı. Alevler o kadar yükseğe çıkıyordu ki, kilometrelerce uzaktan bile o korkunç ateş topu görülebiliyordu.Mihail, sokağın ortasında durmuş, dehşet içinde o kızıl ufka bakıyordu. "Badayev..." diye fısıldadı. Sesi titriyordu. "Aman Tanrım... Badayev Depolarını vurdular."Katerina eliyle ağzını kapattı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. İvan annesinin eteğinden çekiştirdi. "Anne, Badayev ne? Neden ağlıyorsun? Evimiz yıkılmadı ki."Katerina dizlerinin üzerine çöktü, İvan’ın yüzünü ellerinin arasına aldı. Gözyaşları durmaksızın akıyordu. Şehrin üzerine yağan o kara kurum parçacıkları yavaş yavaş etraflarına düşmeye başlamıştı. Havada, garip, ağır ve tatlı bir koku vardı. Yanan şekerin ve kavrulan unun kokusu."Badayev, şehrin kalbiydi küçüğüm," dedi Katerina hıçkırıklar arasında. "Orası Leningrad'ın erzak depolarıydı. Bütün unumuz, şekerimiz, yağımız... Şehrin bütün yemeği orada yanıyor İvan."İvan gökyüzüne, o devasa kızıl alevlere ve havada uçuşan yanık un tanelerine baktı. Rüzgar, yanan şekerin o acımtırak, yapışkan kokusunu yüzlerine doğru üflüyordu. Alman uçakları o gün sadece şehri bombalamamış, Leningrad'ın can damarını kesmişti. 2.5 milyon insan, koca bir kışa, yiyeceksiz, erzaksız ve yapayalnız girmek üzereydi.Savaş artık gökyüzünde bir masal değil, tam midelerinin ortasında, o amansız açlık hissiyle başlayacak olan devasa bir canavardı. O gün, Leningrad Kuşatması'nın o acımasız ve ölümcül prangası şehrin boynuna tam anlamıyla kilitlenmişti.İvan havaya kaldırdığı eline düşen siyah bir kurum parçasını sıktı. Parmaklarının arası simsiyah oldu. Çocukluk günleri, o yanan depoların külleriyle birlikte sonsuza dek gökyüzüne savrulup gitmişti.
