5. bölüm · MEŞE VE PAS
BUZ TUTMUŞ GÖZYAŞLARI VE BİR AVUÇ UMUT
BÖLÜM 5: BUZ TUTMUŞ GÖZYAŞLARI VE BİR AVUÇ UMUT
Ocak 1942. Leningrad, insanlık tarihinin gördüğü en karanlık, en amansız ve en ölümcül kışın tam kalbindeydi. Şehir artık bir yaşam alanı değil, gökyüzüne açık devasa bir mezar, buzdan bir zindandı. Termometreler eksi kırk dereceyi gösteriyordu. Soğuk öylesine şiddetliydi ki, havada uçan kuşlar bile donarak yere düşüyor, gökyüzünden taş gibi sokaklara çakılıyorlardı. Ancak bu şehirde artık gökyüzüne bakacak, düşen bir kuşu fark edecek takati kalmış tek bir insan bile yoktu.İvan, Yuri’nin odasındaki o zifiri karanlığın içinde ne kadar süre oturduğunu bilmiyordu. Elinde sıkıca tuttuğu, ezilmiş ve paslanmış Alman çikolata kutusu, arkadaşından ona kalan tek mirastı. Yuri’nin açık kalan gözlerini küçük, titreyen parmaklarıyla yavaşça kapattı. Göz kapakları şimdiden buz gibi olmuş, sertleşmeye başlamıştı. İvan ağlamıyordu. Gözyaşı pınarları sanki içindeki o devasa kış tarafından dondurulmuştu. İnsanın her gün, her saat ölümle burun buruna geldiği bir yerde ağlamak, lüks bir eylemdi ve Leningrad’da lükse yer yoktu.Kapı gıcırtıyla aralandığında içeri sızan cılız ay ışığı Katerina’nın incecik, iskelete dönmüş siluetini aydınlattı. Katerina, oğlunun Yuri’nin cansız bedeninin başında, elinde bir teneke kutuyla öylece oturduğunu gördüğünde elini ağzına götürdü. Boğuk, hırıltılı bir iç çekti. Adımlarını sürüyerek odaya girdi ve İvan’ın yanına çöktü."Bitti mi?" diye fısıldadı Katerina. Sesi, kırılan ince bir buz tabakasının çıkardığı ses kadar kırılgandı.İvan başını yavaşça salladı. "Bitti anne. Yuri gitti. Annesi de uyanmıyor."Katerina, oğlunun yüzündeki o korkunç ifadesizliği, o boş ve yaşlı bakışı gördüğünde içinin parçalandığını hissetti. Dokuz yaşındaki bir çocuğun gözlerinde merhamet, korku veya hüzün olmalıydı; oysa İvan’ın gözlerinde sadece çelik gibi soğuk bir kabulleniş vardı. Katerina kollarını oğluna sardı ama İvan eskisi gibi ona sokulmadı. Sadece dimdik durdu."Onları da Tatyana teyze gibi mi götüreceğiz?" diye sordu İvan, sesinde hiçbir titreme olmadan. "Onların da karnelerini alacak mısın?"Katerina yutkundu. Boğazındaki o kuru, acı veren düğüm nefes almasını zorlaştırıyordu. "Hayır," dedi usulca. "Yuri'nin babası asker değil, devlete çalışan bir makinistti. Onların karneleri askeri sisteme kayıtlı değil. Babası geri dönmezse o karnelerin hiçbir hükmü yok. Onları almayacağız İvan. Onları sadece... karanlığa teslim edeceğiz."O gece, anne ve oğul, tıpkı haftalar önce yaptıkları gibi o korkunç ritüeli tekrarladılar. Yuri’nin o küçücük, tüy gibi hafiflemiş bedenini ve annesinin kaskatı kesilmiş cesedini eski çarşaflara sardılar. Tahta kızağa üst üste bağladılar. İvan, arkadaşının bedenini kızağa yerleştirirken, elindeki çikolata kutusunu paltosunun en derin cebine, kalbinin tam üzerine sakladı. Sokağa çıktıklarında rüzgar, insanın yüzünü jilet gibi kesiyordu. Kavşaktaki "toplama noktasına" vardıklarında, ceset yığınının geçen haftaya göre iki katına çıktığını gördüler. Tepe o kadar yükselmişti ki, karlar altında devasa, beyaz bir dağa dönüşmüştü. İvan, arkadaşını o dağın eteklerine, yüzlerce isimsiz, donmuş insanın arasına bıraktı. Arkasına dönüp bakmadı. Çünkü bakarsa, o dağın bir parçası olacağını biliyordu. Savaş ona bir kural öğretmişti: İleriye bak, sadece ileriye.Ocak ayının ilerleyen günlerinde, pazardan aldıkları o bir parça at eti ve yulaf çoktan tükenmişti. Şehrin etrafındaki Alman ablukası daraldıkça daralıyor, radyolardan gelen haberler gittikçe daha umutsuz bir hal alıyordu. Badayev Depoları'nın külleri bile artık sokaklardan silinmişti. İnsanlar, ayakkabı tabanlarını, deri kemerleri, eski kitap ciltlerini yemeye devam ediyor; sokaklardaki kedi ve köpekler, hatta kuşlar bile çoktan yok olmuştu. Leningrad bir yamyamlık, bir delilik sınırında geziniyordu.İvan’ın bedeni bu sürece mucizevi bir şekilde direniyordu, ancak Katerina için aynı şeyi söylemek imkansızdı. O güzel, kumral saçlı kadın gitmiş; yerine yanakları içine çökmüş, derisi grimsi bir renk almış, dişleri dökülmeye başlamış yaşlı bir kadın gelmişti. Katerina her sabah fabrikaya gitmek için evden çıkıyor, akşamları ise cebinde o 125 gramlık çamur ekmekle geri dönüyordu.Bir akşam Katerina eve geldiğinde, Burjuika sobasının yanına yığılıverdi. İvan telaşla yerinden fırladı, annesinin başını dizlerine koydu. Katerina’nın nefesi kesik kesikti, dudakları mosmor olmuştu."Anne, anne iyi misin?" diye sordu İvan, panikle. Ellerini annesinin buz gibi yanaklarına sürttü, onu ısıtmaya çalıştı.Katerina titreyen göz kapaklarını araladı. Zoraki gülümsedi. Cebinden o küçük ekmek parçasını çıkardı ve İvan’ın avucuna sıkıştırdı. "Al... komutanım," diye fısıldadı. "Bugün fabrikada... fabrikada bize sıcak yulaf çorbası verdiler. Koskoca bir kase. O kadar çok içtim ki karnım davul gibi oldu. Bu ekmeği yiyemeyeceğim. Sen ye."İvan ekmeğe baktı, sonra annesinin o erimiş, açlıktan çökmüş yüzüne. Yalan söylediğini biliyordu. Fabrikada çorba falan vermiyorlardı. Annesi günlerdir ağzına tek bir lokma koymamıştı, o 125 gramlık payın tamamını oğlunun hayatta kalması için ona veriyordu. Kendi etini, kendi canını oğluna yediriyordu. İvan ekmeği ikiye böldü. Bir parçasını zorla annesinin ağzına yaklaştırdı."Yalan söylüyorsun," dedi İvan, sesi titriyordu ama keskindi. "Eğer bunu yemezsen, ben de yemem. İkimiz de burada ölürüz. Babama söz verdim, evin komutanı benim. Benim emrimi dinleyeceksin!"Katerina oğlunun bu beklenmedik çıkışı karşısında şaşırdı. İvan’ın gözlerindeki o kararlılık, Aleksey’in gözlerindeki kararlılığın aynısıydı. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Ağzını araladı ve o talaş dolu ekmek parçasını yavaşça çiğnemeye başladı.Ertesi gün, evdeki o ağır sessizlik daha da dayanılmaz bir hal aldı. Üniversiteli Mihail’in odasından günlerdir en ufak bir ses, bir öksürük bile gelmiyordu. Katerina işte olduğu için İvan evde yalnızdı. Sobaya atacak tek bir tahta parçası bile kalmamıştı. Sandalyeler, masalar, dolap kapakları... Hepsi yanmıştı. İvan, donmamak için bir şeyler bulmak umuduyla koridora çıktı ve Mihail’in odasının kapısını itti.Oda bomboştu.Mihail yoktu. Yatağı toplanmış, eşyaları alınmıştı. Sadece masanın üzerinde, Mihail’in üniversite yıllarından kalma o siyah kasketi ve sayfalarının yarısı sobada yakılmış kalın, deri ciltli bir Aleksandr Puşkin kitabı duruyordu. İvan odaya girdi. Mihail’in nereye gittiğini bilmiyordu. Belki cepheye gönüllü yazılmıştı, belki de dışarıda bir sokak köşesinde sessizce can vermişti. İvan masadaki kitabı eline aldı. Cildi kalındı, iyi yanardı. Sobaya atıp en azından on beş dakika ısınabilirlerdi.Kitabı açtı. Yanmamış sayfalardan birinde bir şiir dizesi gözüne çarptı. Mihail, o dizenin altını kırmızı bir kalemle çizmişti:"Umut, karanlık suların altında bile nefes alabilen tek canlıdır."İvan kitabı göğsüne bastırdı. Onu yakmaktan vazgeçti. Bu kitap, sobada on beş dakika yanıp küle dönüşmekten çok daha değerli bir şey taşıyordu. O satırlar, Leningrad’ın ruhuydu. Kitabı alıp kendi odasına götürdü ve yastığının altına, çikolata kutusunun yanına sakladı.Ocak ayının son haftası, şehre dair fısıltılar değişmeye başladı. İnsanların ağzında yeni bir kelime dolaşıyordu: Doroga Zhizni. Yaşam Yolu.Radyodaki metronom sesleri arasına karışan cızırtılı anonslar, Neva Nehri'nin doğusundaki devasa Ladoga Gölü'nün tamamen donduğunu ve Kızıl Ordu'nun bu buz tabakası üzerinden şehre kamyonlarla erzak taşımaya çalıştığını duyuruyordu. Şehirden de sivil halkı, özellikle çocukları ve kadınları bu buz yolu üzerinden tahliye etmeye başlamışlardı. Ancak bu yol, tam anlamıyla bir ölüm ruletiydi. Alman topçuları gece gündüz gölü bombalıyor, buzun kırılmasıyla yüzlerce kamyon, içindeki insanlarla birlikte dondurucu karanlık sulara gömülüyordu. Yaşam Yolu, aynı zamanda Ölüm Yolu'ydu.O akşam Katerina eve dönmedi.Hava kararmış, karartma kuralları gereği şehir o zifiri karanlık örtüsüne bürünmüştü. İvan pencerenin önünde, camdaki kalın çapraz bantların arasından sokağı izliyor, annesinin o siluetini görmeyi umuyordu. Saatler geçti. Sokakta in cin top oynuyordu. Sadece arada bir uzaklardan, çok uzaklardan top sesleri, gökyüzünü aydınlatan kırmızı şarapnel patlamaları görünüyordu. İvan’ın midesindeki o açlık faresi yeniden kemirmeye başlamış, ama annesinin yokluğunun yarattığı korku, açlığı bastırmıştı.Gece yarısına doğru kapı ağır ağır, ürkütücü bir şekilde çalındı. Üç kısa, bir uzun vuruş. Bu annesinin vuruşu değildi.İvan’ın kalbi boğazında atıyordu. Kapının arkasına yaklaştı, nefesini tuttu. "Kim o?" diye seslendi, sesini olabildiğince kalın çıkarmaya çalışarak."Aleksey Vasilyev’in evi burası mı?" diye sordu dışarıdan boğuk, kalın bir erkek sesi.Baba... Babasının adı. İvan tereddüt etmeden kapının sürgüsünü çekti. Karşısında, üzeri tamamen karla kaplanmış, kalın beyaz bir kamuflaj giymiş, sırtında Mosin-Nagant tüfeği asılı iri yarı bir asker duruyordu. Askerin yüzü kir pas içindeydi, sakalları buz tutmuştu ama gözleri şefkatli bakıyordu."Sen İvan olmalısın," dedi asker, içeri adım atıp kapıyı hızla kapatırken. İçerideki soğuk onu bile ürpertmiş gibi omuzlarını silkti. "Annen nerede?""İşte... Fabrikada," dedi İvan yutkunarak. "Henüz dönmedi."Askerin yüzündeki şefkat yerini derin bir üzüntüye bıraktı. Başındaki kar maskesini çıkardı. "Fabrikalar iki gün önce üretime ara verdi küçüğüm. Kömür bitti. Makinalar dondu. Annen çalışmıyor."İvan’ın dünyası başına yıkıldı. Eğer fabrikalar çalışmıyorsa annesi günlerdir nereye gidiyordu? O yalan söylediği, "içtim" dediği sıcak çorbalar... Katerina sırf evde durup oğlunun yiyeceğine ortak olmamak için, oğlunun gözleri önünde eriyip gitmemek için sabahtan akşama kadar o dondurucu sokaklarda amaçsızca yürüyor, ya da belki de pazarda bir parça ekmek bulabilmek için dileniyordu."Baban beni gönderdi," dedi asker eldivenlerini çıkarırken. Ceketinin iç cebini açtı ve sararmış, katlanmış, üzerinde kan ve çamur lekeleri olan küçük bir kağıt parçası çıkardı. "Adım Çavuş Volkov. Babanla birlikte Neva Nehri'nin güneyindeki köprübaşında, Nevsky Pyatachok'ta savaşıyoruz. Orası... Orası cehennemin ta kendisi İvan. Her karış toprağa binlerce top mermisi düşüyor. Baban birliğimizin en cesur adamı. Bir şarapnel parçasıyla bacağından yaralandı ama hayatta."İvan kağıdı titreyen elleriyle aldı. Babasının o iri, güçlü elleriyle yazdığı eğri büğrü harfleri tanıdı. Kağıdı radyodan gelen cılız ışığa doğru tutup okumaya başladı."Canım karım Katerina, benim cesur komutanım İvan.Ben yaşıyorum. Neva'nın suları kan kırmızı akıyor ama biz direniyoruz. Faşistleri bu şehre sokmayacağız. Ama şehir içeriden ölüyor, bunu biliyorum. Katerina, sana yalvarıyorum, her ne pahasına olursa olsun İvan'ı al ve Ladoga Gölü'ne git. Yaşam Yolu açıldı. Oradan tahliye tırları kalkıyor. Şehirde kalırsanız kışı çıkaramazsınız. Karnelerinizi, eşyalarınızı, her şeyinizi bırakın. Sadece canınızı kurtarın. Gölün karşı kıyısındaki Vologda kasabasında toplanma merkezleri var. Oraya ulaşın. Savaş bittiğinde sizi orada bulacağım. İvan, annene göz kulak ol. Sen artık bir çocuk değilsin, sen benim umudumsun. Hayatta kalın. Sizi dünyadaki her şeyden çok seviyorum.- Aleksey."İvan mektubu okurken, aylardır donmuş olan gözyaşları nihayet çözüldü. Sicim gibi yanaklarından süzülen yaşlar, mektubun üzerindeki kurumuş kan lekelerine karıştı. Babası hayattaydı! Onları unutmamıştı. Onlara bir çıkış yolu, bir umut ışığı göndermişti. Ladoga Gölü. Yaşam Yolu. O buzdan yol her ne kadar tehlikeli olsa da, bu karanlık evde yavaş yavaş ölmekten daha iyiydi.Çavuş Volkov, İvan’ın omuzunu sıktı. "Yarın sabah gün ağarmadan, Fin İstasyonu'ndan göle giden tahliye trenleri kalkacak. Anneni bul İvan. Onu bul ve o trene binin. Almanlar yakında gölün üzerindeki yolu da kesecekler. Bu sizin son şansınız."Asker geldiği gibi sessizce, bir hayalet gibi kapıdan çıkıp karanlığa karıştı. İvan mektubu göğsüne bastırdı. Midesindeki açlığı, bedenindeki soğuğu unutmuştu. İçinde yepyeni, yakıcı bir ateş alevlenmişti. Hayatta kalma ateşi.Fakat annesi nerede?İvan paltosunu, atkısını ve şapkasını giydi. Babasının mektubunu, Puşkin’in kitabını ve Yuri’nin çikolata kutusunu cebine koydu. Odadan çıkıp apartmanın merdivenlerini koşarak inmeye başladı. Annesini bulmalıydı. Fabrikalar kapalıysa, gidebileceği tek bir yer vardı: Karaborsa. Hayaletler Pazarı.Sokaklara çıktığında rüzgar onu bir yaprak gibi savurdu. Eksi kırk derecenin acımasız dişleri her adımda yüzünü ısırıyordu. Gece karanlığında, kar yığınlarının arasından, donmuş tramvayların yanından koştu, yürüdü, düştü, tekrar kalktı. İnsanların cesetlerine basmamaya çalışarak, karanlık sokaklarda yankılanan top sesleri eşliğinde Sennaya Meydanı'na doğru ilerledi.Meydana vardığında ortalık terk edilmiş gibiydi. Sadece birkaç köşede yanan ateşlerin etrafında toplanmış, paçavralara sarılı, insanlıktan çıkmış siluetler vardı. İvan gözleriyle kalabalığı taradı. Katerina yoktu."Anne!" diye bağırdı. Sesi, rüzgarın uğultusu arasında kaybolup gitti. "Anne neredesin!"Yıkık bir duvarın dibinde, karların üzerinde siyah bir karartı fark etti. Oraya doğru koştu. Yaklaştıkça karartının bir insan bedeni olduğunu anladı. Üzerinde babasının o eski, kalın paltosu vardı. İvan dizlerinin üzerine çöktü.Katerina, sırtını duvara yaslamış, başı göğsüne düşmüş halde öylece oturuyordu. Yüzü karın beyazlığından farksızdı. Parmaklarının ucunda, sıkı sıkıya tuttuğu minicik, kahverengi bir kağıt parçası vardı. Bir başkasından, kim bilir nelerini feda ederek aldığı bir yiyecek karnesi."Anne..." diye fısıldadı İvan, ellerini annesinin buz gibi yanaklarına koyarak. "Anne uyan, kalk! Babamdan haber geldi! Yaşıyor anne! Bize gitmemizi söyledi, Ladoga'ya gideceğiz, trene bineceğiz. Hadi kalk!"Katerina’nın göz kapakları titredi. Çok yavaş, adeta asırlar sürüyormuş gibi gözlerini araladı. İvan’ı gördüğünde dudaklarında o tanıdık, o şefkatli ama sonsuz bir yorgunluk taşıyan tebessüm belirdi. Elindeki karneyi zorlukla kaldırıp İvan’ın avucuna bıraktı."Komutanım..." dedi Katerina. Sesi sadece bir nefes gibiydi. Rüzgar onu alıp götürüyordu. "Karne... sabah ekmek al... sen ye...""Hayır!" diye bağırdı İvan, gözyaşları yüzünde donarken. "Birlikte gideceğiz! Babam öyle söyledi! Trene bineceğiz anne, yalvarırım kalk. Beni tek başıma bırakma. Yuri gitti, Tatyana teyze gitti, Mihail gitti... Sen de gidersen ben ne yaparım?"Katerina elini zorlukla kaldırıp oğlunun yaşlı gözlerine dokundu. Dokunuşu kar tanesi kadar hafifti. "Benim canım... benim aslan oğlum," diye fısıldadı. "Ben çok yoruldum İvan. O kadar yoruldum ki... Ayaklarım beni taşımıyor. İçimdeki ateş söndü. Sen gideceksin. Sen babanı bulacaksın. Benim için... benim için yaşayacaksın.""Seni bırakmam! Seni bırakamam!" İvan annesini kollarından tutup çekmeye, ayağa kaldırmaya çalıştı ama Katerina’nın bedeni bir kaya gibi ağırlaşmıştı. Açlık, yorgunluk ve soğuk kadının bütün yaşam enerjisini emip bitirmişti.Katerina oğlunun ellerini tuttu, onu kendine çekti ve alnından uzun, derin bir şekilde öptü. "Seni o kadar çok seviyorum ki... Dünyanın bütün ekmeklerinden, bütün baharlarından daha çok..."Gözleri yavaşça kapandı. Katerina’nın başı yana düştü. Göğsünün o son, cılız inip kalkışı da durdu. Leningrad’ın dondurucu karanlığı, İvan’ın dünyasındaki son ışığı da yutmuştu.Rüzgar uğulduyor, uzaklardan hava saldırısı sirenleri çalmaya başlıyordu. İvan, annesinin cansız bedeninin üzerine kapandı. Bağırmadı. Çığlık atmadı. Sadece alnını annesinin göğsüne yasladı ve karanlığın içinde yapayalnız kaldı. Radyolardaki o meşhur metronom, şehrin kalbi gibi atmaya devam ediyordu.Tik... tak... tik... tak...İvan başını kaldırdı. Gözyaşlarını kabanının koluyla sildi. Avucunun içindeki o fazladan karneyi, cebindeki mektubu ve çikolata kutusunu hissetti. Annesi onun yaşaması için ölmüştü. Babası onun yaşaması için savaşıyordu.İvan ayağa kalktı. Eksi kırk derecelik rüzgara karşı dimdik durdu. Dokuz yaşındaki bedeni, Leningrad'ın yıkıntıları arasında, o karanlık meydanda çelikten bir anıt gibi yükseldi. Artık ağlamak yoktu. Acımak yoktu. Korkmak yoktu. Sadece bir hedef vardı: Ladoga Gölü. Fin İstasyonu."Evin komutanı benim," diye fısıldadı rüzgara karşı.Arkasını döndü ve ölülerin, harabelerin, açlığın arasından, donmuş gölün buzlu sularına doğru tek başına yürümeye başladı. Savaş onu kırmamıştı; onu dövmüş, şekillendirmiş ve sivri, ölümcül bir silaha dönüştürmüştü. İvan artık hayattaydı ve bu cehennemden çıkacaktı.
