1. bölüm / 10
Mektubun Faili Aranıyor1. BÖLÜM: "Bavula Sığmayan Gizem"
Bölümler 10Şu an: 1. BÖLÜM: "Bavula Sığmayan Gizem"
- 1 1. BÖLÜM: "Bavula Sığmayan Gizem"2.915 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2. BÖLÜM: "Geçmişin Ayak İzleri"2.997 kelime
- 3 3. BÖLÜM: "İlk Sanık"3.033 kelime
- 4 4. BÖLÜM: "Şüphenin İlk Düğümü"2.246 kelime
- 5 5. BÖLÜM: "Mühürlü Hatıralar"2.498 kelime
- 6 6. BÖLÜM: "Yapbozun Eksik Parçası"2.845 kelime
- 7 7. BÖLÜM: "Ay Işığında İki Gölge"2.868 kelime
- 8 8. BÖLÜM: "Sobelenen Sırlar"2.824 kelime
- 9 9. BÖLÜM "Son Yalan, İlk İtiraf"2.803 kelime
- 10 10. BÖLÜM: "Gerçeklerin Enkazı"2.399 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
🎶 Second - Hey
İnsan bazen bir yılı tamamen hafızasından söküp atmak ister, bazen berbat bir ayı, bazense zihninin duvarlarına çarpıp duran o kaçıp kurtulamadığı anları. Bense arkamda bıraktığım lanet üniversite yılını hiç yaşanmamış gibi buruşturup çöpe atmak, gençliğimin o kayıp sayfasını tamamen yakmak istiyordum. Neyseki artık renkler eski neşesine dönmüştü, aşina olduğum rüzgârın melodisi kulağıma dolmuştu. Çünkü ben zamanın durmasını isteyeceğim tek yere, asla eskide kalmasını istemediğim dostlarıma ve aileme dönüyordum.
Otobüsün titreyen camına başımı yaslamış, memleketin hiç değişmeyen, zamana meydan okuyan sokaklarını izliyordum. Aynı fırın, önündeki kasalarıyla aynı manav, çocukluğumun geçtiği o park ve yol kenarında sanki bana selam verir gibi duran o eski, eğri ağaç... hiçbir şey değişmemişti. Sokaklar bıraktığım gibiydi de ben artık burada bıraktığım o kız kalabilmiş miydim, işte onu bilmiyordum. İçimde bavuluma sığdıramadığım bir yorgunluk vardı.
Tam o sırada cebimdeki telefon titredi. Ekranda Oflaz’ın adını görmemle dudaklarımın kenarı kendiliğinden yukarı kıvrıldı.
OFLAZ: "Tamişko indin mi?"
"Yok," yazıp gönderdim hızla, "beni uzay mekiğine transfer ettiler, Ay’a gidiyorum."
Mesajıma saniyesinde, sanki telefonun başında nöbet tutuyormuş gibi cevap geldi:
OFLAZ: "Tamam. Dönerken bana bi kilo Ay taşı getir. Bizim mahallenin bakkalı Süleyman abiyle takas edicem, veresiye defterini sildiririz belki."
Gülümsedim. Bazı insanlar dünyanın sonu gelse, gökyüzü yarılsa bile asla değişmezdi. Oflaz da o nadir ruhlardan biriydi. Varlığı bile insanın göğüs kafesindeki en ağır yükü hafifletmeye yeterdi.
BERİL: "Gel artık, özleminden harap olduk buralarda."
ŞAFAK: "+1"
AKTAN: "Biraz daha gecikirsen sıkıntıdan Oflaz'ı döverim."
OFLAZ: "Ben niye durduk yere ölen lavuk oldum şimdi?"
AKTAN: "Seni dövmem için nefes alıyor oluşun bile geçerli bir sebep."
OFLAZ: "Tamay Allah'ını seviyorsan çabuk gel. Şoförü camdan at otobüsü sen kullan hatta gerekiyorsa kur yap, kucak dansı yap. Bir şeyler yap CANIMI KURTARRRR!"
AKTAN: "Höst! Direksiyonu turuncu götüne montelememi istemiyorsan sus bence!"
OFLAZ: "Tamam sustum."
BARKIN: "Seni almaya gelelim mi?"
Gruptaki mesajları okurken tutamadığım kahkaha otobüsteki tüm insanlara rezil olmama hatta horultusundan müzik bile dinleyemediğim amcanın uyanmasına sebep olmuştu. İkinci seçenek hoşuma gitmiş olsa da yaşadığım utançtan hızlıca Barkın'a cevap verip koltukla bütünleşir hale geldim. "Gerek yok, çoğu eşyamı önceden kargoladım zaten. Tek başıma memleketimin sokaklarının özlemini gidermek istiyorum. Annemle babama bile gelmeyin dedim."
Mesajı attıktan sonra grup profilimizdeki fotoğrafa tıkladım. Onların yıl sonu tatili benden çok önce başlamış bense bir ay daha özlemleriyle yaşamıştım. Onlar benim ikinci ailemdi, çocukluğumdu, hem en mutlu yanım hem de sahip olduğum en güzel şeydi. Nihayet onlara dönmüş ve artık Beril ve Onat'ın evlilik planları yaparken ettikleri kavgalarına, Oflaz'ın tüm o komik saçmalıklarına, Şafak'ın sivri dilli yorumlarına, Aktan’ın kızlara yürüdüğü ama her seferinde sonucu yüzünde tokat iziyle biten anılarına ve Barkın'ın hâlâ nasil ikiz olduklarını anlayamadığım bir şekilde Aktan'ı yargılayışlarına tekrar yakından şahit olacaktım.
Otobüs tıslayarak terminale girerken içimdeki kördüğüm nihayet gevşedi. Eve dönmüştüm ama en önemlisi; beni ben yapan, gözlerimdeki en ufak bir hüzünden ne hissettiğimi anlayan insanların yanına dönüyordum.
O an henüz bilmiyordum; kaldığım yerden, eski sakin hayatımdan devam edeceğimi sanarken hiç ummadığım başlangıçlara körü körüne adım atacağımı ve birkaç saat sonra odamda bulacağım beyaz bir zarfın bütün yazımı altüst edeceğini...
Hayatımın en saçma, en absürt dedektiflik soruşturmasına dönüşecek bir gizemin tam ortasına düşeceğimi...
Ve yıllardır tanıdığımı, avcumun içi gibi bildiğimi sandığım insanlara yepyeni, şüphe dolu gözlerle bakmak zorunda kalacağımı...
O an bildiğim tek bir şey vardı; o da bir an önce eve gidip sıcak bir duş almak istediğimdi. Çünkü sekiz saatlik bir şehirlerarası otobüs yolculuğundan sonra insan ya derin bir filozof olurdu ya da çok kötü kokardı. Ben kesinlikle ikinci seçeneğe feci şekilde yakındım.
Eve varıp yolun tüm kirini ve yorgunluğunu sıcak suyun altında akıttıktan sonra üzerime rahat bir şeyler geçirdim. Annemin mutfaktan yükselen, dünyaya barış getirebilecek güçteki o huzur dolu sesi ve babamın çay kaşığı tıkırtısına eşlik eden kısa ama sevgi dolu bir "hoş geldin" seansının ardından, bizimkilerin bahçedeki çardakta toplandığını öğrendim. İçimdeki sabırsız çocuk çoktan yerinde zıplamaya başlamıştı bile. Kendimi hemen dışarıya attım.
"Tamay! Hani benim ay taşım? Boş elle mi geldin uzaydan?"
Çardağın ahşap korkuluklarına yaslanmış, bana merakla bakan mavi gözlerin ve gün ışığından bile daha parlak, darmadağın turuncu saçların sahibine baktım. Yüzümdeki gülümseme tüm bahçeyi ısıtacak cinstendi. Oflaz, her zamanki gibi üzerinde sanki aceleyle giyilmiş gibi duran bol bir tişört ve nereye koşturduğunu kendisinin bile bilmediği o tatlı telaşıyla bana doğru kolları açık geliyordu.
"Oflaz," dedim kollarımı ona sararak, "hiç değişmemişsin, hâlâ aynı delisin."
"Aslında çok büyük yapısal değişikliklerim var," dedi bana sıkıca sarılırken, "bu yaz bas gitara başladım. Mahallede prova yaparken Şafak kafama saksı fırlatmasaydı her şey daha hızlı ilerleyecekti, sanatıma ket vurdu zalımın kızı."
"Saksı değildi o yalnız, plastik yoğurt kabıydı. İçinde toprak vardı sadece, çarpıtma gerçekleri," diye bir ses yükseldi arkadan. Şafak, o alışıldık koyu renk kıyafetleri, Gothic tarzı, kırmızı ruju, dağınık siyah saçları ve mesafeli ama her zaman bizi sarıp sarmalayan korumacı duruşuyla yanımıza gelmişti. Bana sarılırken kollarında hissettiğim o tanıdık güven hissi içimin sıcacık olmasını sağlamıştı. "Hoş geldin sakin limanımız. Sen yokken buralar tamamen Oflaz’ın desibel terörüne kaldı, kulak zarım eridi."
Biz Şafak ve Oflaz’la hasret giderirken ekibin geri kalanı da çardaktan çıkıp belirdi. Kısa kumral saçları, kendisi gibi renkli kıyafetleri ve minicik boyuyla Beril; beni görür görmez adımlarını hızlandırıp adeta üzerime uçarak boynuma atladı. Onun o her zamanki neşeli, çocuksu halleri lise yıllarımızı getirdi aklımın bir ucuna.
Hemen arkasından nişanlısı Onat da sarıldı bana. Onat, grubun en aklı başında ve yaşı bizden büyük kişisiydi. Gruba Beril sayesinde sonradan katılmıştı ama kısa sürede ailemizin bir parçası haline gelmişti.
O efendi ve güven veren gülümseyişiyle "Hoş geldin Tamay," dedi ve ardından hemen Beril’i belinden sarmaladı. Onların bu birbirine kenetlenmiş, sanki tek bir organizmaymış gibi duran halleri, lise yıllarından beri hiçbirimizin gıptayla bakmaktan vazgeçmediği bir sevgi tablosuydu.
"Kız o kadar yoldan gelmiş yorgun argın, sarılmaktan nefes aldırmıyorsunuz."
Barkın, tam da ona yakışan sakin ve ağırbaşlı olgunlukla yavaşça yanımıza doğru adımladı. Üzerindeki açık renk keten gömleği, bembeyaz teninde daha da koyulaşan simsiyah saçları, gözlüklerinin arkasından her şeyi analiz ediyormuş gibi bakan ama insana ne idüğü belirsiz bir huzur veren o kahve gözleriyle tam karşımdaydı. Onu gördüğüm an ilkokuldan beri matematik sınavlarından önce sıramın altına gizlice bıraktığı o küçük notları, kalbimin o yaşlarda ilk kez nasıl hızlı çarptığını hatırladım. Barkın benim çocukluk aşkımdı. Şimdi ikimiz de büyümüştük, o çocuksu heyecanlar yerini çok köklü, sarsılmaz bir dostluğa bırakmıştı.
"Hoş geldin, Tamay," dedi Barkın, samimi ve yumuşacık bir ses tonuyla bana sarılarak. "Hoş buldum."
Barkın’ın hemen ardından birbirlerine hiç benzemeyen ikizi Aktan gözlerime ilişti. Kumral saçları rüzgârdan darmadağındı, gömleğinin üstten iki düğmesi her zamanki gibi buğday tenini ortaya çıkarmak için alelade açık bırakılmıştı. Yüzündeki şeytan tüyü, iflah olmaz çapkın gülümsemesiyle bana doğru yürüdü.
"Tamay! Sonunda geldin be güzelim," diyerek kollarını belime doladı ve beni havaya kaldırıp hafifçe sarstı. "Sıkıntıdan mahalledeki dul teyzelerle altın günü yapıp kısır yiyecektim az kalsın. Biraz daha geç gelseydin dedikodu açlığından ölecektim. Kimse senin gibi sakin sakin, yargılamadan dedikodu dinlemiyor bu grupta."
"Duyduğuma göre dün mahallenin yeni taşınan kızına şiir okuyarak tavlamaya çalışmışsın Aktan," dedim gülerek kolları arasından çıkarken, "kız da seni tokat manyağı yapmış."
Aktan hemen elini kalbine koyup yalancı bir hayal kırıklığı takındı yüzüne. "İftira! Tamamen karalama kampanyası. Ben sadece mahallemize yeni teşrif eden komşumuza hoş geldin demek adına sanatsal ve vizyoner bir yaklaşımda bulundum. Kızın estetik algısı zayıfmış, benim suçum mu?"
Şafak kolunu Aktan’ın omzuna atıp konuşmaya dahil olmuştu. "Tabii, kesin öyledir. Olayı anlatırken şiiri bize de okudu. Sana yemin ederim Tamay, Esra Erol'daki 'Kenetlenmişsin kalbime' şiiri yanında Shakespeare kalır," diye mırıldandığında hepimiz aynı anda kahkahayı bastık.
Beni karşılamak için özenle hazırladıkları çardağa geri döndüğümüzde, annemin bizim için demediği taze çayın kokusu akşam rüzgârıyla havaya karıştı. İnce belli bardakların tıkırtısı, Oflaz’ın bitmek bilmeyen absürt hobi maceraları, Beril ile Onat’ın bir türlü karar verilemeyen düğün davetiyesi planları derken zamanın nasıl aktığını fark etmemiştim bile. Tek bildiğim, bu gürültüyü bile ne kadar çok özlediğimdi.
Bir ara laf döndü dolaştı, benim çocukluğumdan beri dilimden düşmeyen, grubun artık ezberlediği o meşhur hayalime geldi.
"Eee," dedi Aktan, çay bardağına abartılı bir şekilde üçüncü şekeri atarken, "üniversitede bulabildin mi bari kendine o çocukluğundan beri bahsettiğin masalsı, kar küreli prensini? Evlenecek birini buldun da bizden mi saklıyorsun yoksa?"
Gülümsemem tüm yüzüme yayıldı. Altı yaşımdan beri dilime doladığım, bir zamanlar çok sevdiğim romantik filmlerden kalma tatlı bir çocukluk şartıydı bu:
Bana kim bir gün kar küresi alırsa, onunla evleneceğim.
Sakin, risksiz ve plansız adım atmayı sevmeyen biri olarak, hayattaki tek mantıksız ve çocuksu kumarımdı belki de bu kural.
"Bulamadım," dedim çayımdan derin bir yudum alırken, "kar küreli prens öyle her köşe başında kolay kolay karşına çıkmıyormuş demek ki. Erkeklerin romantizm anlayışı nargile kafelerden öteye geçmiyor ayrıca orada."
"Boş ver sen Aktan'ın kendi gibi saçma sorularını," dedi Barkın araya girerek. Gözlerime her zamanki o dikkatli, korumacı ve ne hissettiğimi çözmeye çalışan tavrıyla baktı. "Sen gerçekten iyi misin? Telefonda son zamanlarda sesin çok yorgun gibi geliyordu."
"Şimdi, tam şu an sizin yanınızda çok daha iyiyim," dedim dürüstçe. Onların sıcaklığının yanında kötü kalabilmek zaten imkansızdı.
"Tabii iyi olacaksın, kraliçeler gibi karşıladık seni," dedi Oflaz göğsünü kabartarak, "Şafak geçen sene beni otogarda karşılamaya tam on saat geç geldi ya. Terminalde kötü yola düşmüş Küçük Emrah gibi valizlerimin üstüne oturup ağlayarak bisküvi yiyordum bir başıma."
Oflaz’ın bu ajitasyonu hepimizi güldürürken ve Şafak’tan da ensesine şaplak yemesini sağlarken, grupta nispeten yeni olan Onat merakla lafa atladı. "Oflaz dertlenmeni bölüyorum ama Aktan’ın bahsettigi şeyi ilk kez duyuyorum. Bu kar küresi meselesi tam olarak ne?"
Beril hemen nişanlısının koluna girip sorusunu yanıtladı:
"Biz ortaokuldayken Tamay kendine 'Bana kim bir kar küresi hediye ederse onunla evleneceğim' diye bir söz vermişti. O günden beri de bu çocuksu yeminine sadık, bozmadı."
"Çok garip ama tutarsız çok nokta var," dedi Onat analitik bir kafayla düşünerek. "Mesela, ya bunu sana sadece arkadaşın olan biri, tamamen öylesine alırsa?"
"Bu kural o kadar basit değil aslında enişte," dedim gülerek, "dostum dediğim herkes, yani bu masadaki herkes benim çocukken koyduğum bu kuralı bilir. Ayrıca hayatıma giren ya da girmeye çalışan her erkeğe de bu kuraldan mutlaka bahsederim. Bu benim için bir nevi sevgi ve dikkat ölçer. Bakalım beni ne kadar dinliyor, bana gerçekten o ince ruhla yaklaşabiliyor mu, yoksa netliği olmayan bir ilişkide miyim, anlarım."
"Bu kural biraz da Aktan gibi çapkın erkekleri kaçırma filtresi gibi," dedi Şafak bardağını masaya bırakarak.
"Kalbimi kırdın be buzlar kraliçesi," dedi Aktan elini göğsüne koyup alınmış gibi yaparak, "ben çapkın değilim, emlakçı gibi bir şeyim. Kalbimin odaları güzel kızlara her daim açık, kiralık ilanları güncel."
"Ya bir şey soracağım, bu benim yıllardır kafamı kurcalıyor, uykularımı kaçırıyor," diyerek öne çıktı Oflaz. Aktan gözlerini devirdi. "Merakla bekliyorum, acaba hangi üstün zekalı saçmalık dökülecek o ağzından."
"Ayıptır yaptığın yalnız, vizyonumu aşağılama. Neyse, şimdi bu kar küresinin boyutu önemli mi? Çünkü devasa olanlar da var, anahtarlık boyunda minik olanlar da var. Bir de içindeki figürün önemi var mı?"
"Nasıl yani?" diye sordum gülerek.
"Mesela içinde Eyfel Kulesi olursa daha mı romantik oluyor? Yoksa içinde penguen olanlar da kabulün mü?"
Aktan araya girdi. "Oflaz, gerçekten yıllardır bunu mu düşündün kafa yorup? Ayrıca neden penguen oğlum?"
"Çünkü penguenler eşlerine çok sadık hayvanlar, ömür boyu tek bir penguenle takılıyorlar." Aktan şüpheyle ona baktı. "Sen bunu az önce masanın altından Google’da aratıp öğrendin değil mi?"
"Hayır!"
"Nereden biliyorsun o zaman?" Oflaz omuz silkti.
"Bir belgeselde duymuştum." Şafak araya girdi.
"Belgesel dediği de kesin 'Neşeli Ayaklar' filmidir."
"Kızım sussana ya! İfşa etme beni. Azıcık entelektüel, belgesel kültürü olan adam taklidi yapayım dedim, içine sıçtın." Hepimiz kahkahayı basarken Oflaz pes etmedi. Sorduğu soruların saçmalığını sürdürmeye devam etti. "Neyse, aklımı karıştırmayın zaten zor topluyorum. Hâlâ teknik sorularım var. Diyelim ki ben yanlışlıkla sana kar küresi aldım. Anahtarlık boyutunda bütçe dostu bir şey alsam kabul oluyor mu? Malum, ekonomiyi de düşünmek lazım, daha düğün masrafı falan var." Aktan masaya vurarak kahkahayı patlattı.
"Adam aşkın taksit hesabını yapıyor ya!"
"Ben gerçekçi bir insanım," dedi Oflaz kendini savunmaya geçerek, "millet pahalı pahalı tektaşlara servet veriyor, ben Trendyol filtreliyorum."
"Bir de kullanıcı yorumlarına bakarsın kesin," dedim gözlerim yaşarana kadar gülerek.
"'Kız istemede kullandım, kız tarafı çok beğendi, tam fiyat performans ürünü' yazıyorsa direkt sepete ekler, kapına gelirim," dedi Oflaz ciddiyetini bozmadan.
Barkın sonunda başını iki yana sallayarak gülmeye başladı. "Tamay, sen bence bu kuralı acilen değiştir ya da anayasadan kaldır."
"Neden?"
Barkın çok ciddi, neredeyse felsefi bir ifadeyle bana baktı. "Bir gün Oflaz elinde Trendyol’dan indirimle aldığı o anahtarlık boyutundaki penguenli kar küresiyle kapına gelirse, sırf çocukluk inadın yüzünden ömrünün sonuna kadar bu deliyle evli kalıp kahrolmak zorunda kalacaksın."
Oflaz hemen itiraz etti. "Neden Şafak ve sen hep ittifak kurup beni üzüyorsunuz? Hem ben çok iyi, çok sadık bir eş olurum bir kere!" Aktan tek kaşını kaldırdı. "Oğlum, geçen hafta sen telefonunu buzdolabında kaybetmedin mi?"
"O tamamen anlık bir dalgınlıktı, konumuzla ne alakası var?"
"Dondurma tariflerine bakarken Danino yerine telefonunu derin dondurucuya koyup, üstüne bir de üç saat boyunca annenin dizine yatıp 'Anne telefonumu çaldılar galiba, bu mahalle iyice bozdu' diye ağladın lan!" Konuşurken araya Aktan’ın Oflaz taklidi eklemesiyle attığım kahkaha tüm mahallede yankılanmıştı.
"Açken şirazem biraz kayıyor olabilir, insani bir durum."
"Senin şirazenin kaymadığı tek bir an mı var Oflaz?" dedim, gözlerimden gülmekten yaşlar süzülüyordu.
Oflaz kollarını iki yana açtı. "Bakın, insanlık hata yapabilir." Aktan hiç duraksamadan son darbeyi indirdi:
"İnsanlık yapabilir ama sen hata yapmayı resmen bir yaşam tarzı haline getirmişsin."
Bu sefer Barkın bile öyle bir gülmüştü ki, içtiği çay yanlışlıkla boğazına kaçmış ve öksürmeye başlamıştı. Ben de artık karnıma giren ağrıyı durduramaz hale gelmiştim. Oflaz ise tamamen kırgın, dünyası başına yıkılmış bir ifadeyle etrafına baktı. "Yazıklar olsun size verdiğim emeklere."
Kollarını göğsünde bağlayıp dudaklarını büzerek bize küstüğünü anlatmaya çalışan Oflaz'ın bir süre gönlünü almaya çalıştıktan sonra çok geçmeyip tutamadığı çenesi ve nasıl çalıştığına hayret ettiğim beynine gelen fikirler sayesinde küslüğünü bozmuştu.
"Tamay," dedi oturuşunu düzelterek, "sen o kar küresi işini falan tamamen boş ver bence."
"Neden?"
"Çünkü senin hayatına girecek olan o bahtsız insanın, her şeyden önce bizim bu masadan sağ çıkması lazım."
Beril gururla sandalyesinde doğruldu. "Doğru. Biz alelade, sıradan bir arkadaş grubu değiliz."
"Neyiz?" diye sordum merakla. Aktan hiç düşünmeden yanıtladı:
"Dışarıdaki insanların bizim aramıza girmek için kombine bilet parası ödeyeceği türden bir dostlar meclisiyiz. Bu gruba dışarıdan birinin girmesi her babayiğidin harcı değildir. Hayatına alacağın kişinin çok ağır bir testten geçmesi lazım. Tıpkı Onat enişte gibi."
Onat şaşkınlıkla çayını masaya bıraktı. "Ben bir teste girdiğimi hatırlamıyorum?"
Beril kıkırdadı. "Aşkım, hani bizim grupla ilk tanıştığın gün seni köşeye sıkıştırıp çapraz sorguya almışlardı, GBT’ne kadar bakmışlardı ya... işte o testti."
"Hee, şu beni terletip hayattan soğuttuğunuz o psikolojik işkence zamanını diyorsun," dedi Onat gülerek ve bana dönerek ekledi, "Tamay'cım, hayatına girecek kişide peygamber sabrı yoksa bu test işini baştan üç beş kez tekrar düşün derim. Ayrıca sana en büyük tavsiyem; bence teste sokulmadan önce Beril gibi sevgiline haber vermemezlik yapma. Çünkü bazen insanlar benim kadar sabırlı olamıyor, değil mi Aktan ve Oflaz?"
"Tamam enişte ya, valla özür dileriz, üstüne çok gittik," dedi Aktan teslim olur gibi ellerini kaldırarak. Beril'se yaptığı ayıbı örtpas etmek niyetiyle Onat'a sırnaşıyordu. "Zaten sen bu grubun ilk resmi eniştesisin. Bu yüzden tecrübesizliğimize, acemiliğimize denk geldin."
"Umarım öyledir," dedi Onat sahte bir tehditkar tavırla. "Çünkü sizin elinize düşecek o sonraki kişinin vay haline."
Kısa, huzurlu bir sessizliğin ardından Oflaz çayından son yudumu höpürdeterek aldı ve büyük bir özgüvenle ekledi:
"Zaten ben tam bir insan sarrafıyım. Beş para etmez, tekinsiz adamı on kilometre öteden yürüyüşünden tanırım."
Aktan anında kahkahayla masaya kapandı. "Lan geçen hafta mağazanın önünde duran cansız mankeni gerçek insan sanıp kibarlık olsun diye yol vermedin mi?"
Oflaz birkaç saniye donup kaldı, durumu kurtarmaya çalıştı:
"...Ama çok gerçekçiydi, n'apayım?"
"Sonra onun cansız manken olduğunu fark edip sokak ortasında çığlık atarak kaçmıştın ama," diye ekledi Şafak, gözünü bile kırpmadan.
"Çok korkunçtu ama, n'apayım." Bu sefer kahkahadan resmen gözlerimden yaşlar boşaldı. Çünkü işin en berbat ve en komik yanı, Oflaz’ın bunu söylerken yüzünde zerre utanma emaresi taşımıyor oluşuydu.
Fazla gülmekten şakaklarıma ve karnıma giren o keskin ağrıdan dolayı, "Ben yukarı odama çıkıp bir ağrı kesici alıp geleyim," diyerek masadan kalktım ve eve doğru yürümeye başladım.
Adımlarımı, bir ağrı kesici almak için değil, aslında hayatımın tüm seyrini, geleceğimi ve geçmişimi bütünüyle değiştirecek bir kâğıt parçasına doğru attığımı bilmeden atıyordum. Arkamda bıraktığım, kahkahaları hâlâ bahçeden yükselen ikinci aileme karşı hayatım boyunca hissedeceğimi hiç düşünmediğim o korkunç şüphelerden tamamen habersizce çıktım o basamakları.
Ve gözlerim, yatağımın baş ucundaki dolunay şeklindeki gece lambamın hemen yanına bırakılmış o minik, gizemli zarfa ulaştığında; tüm yaz boyunca bu mektubun failini arayacağım aklımın ucundan dahi geçmeden, titreyen parmaklarımla zarfı açtım.
Sevgili Tamay, günüme düşen ay ışığım;
Sana içimde yaşattıklarımı yıllardır cebimde taşıdığım bir kâğıt parçası gibi yazıyorum. Katlanmış, köşeleri yıpranmış ama içi hâlâ sıcak.
Korkularım beni tutsak ederken, kalbim avaz avaz senin melodinde atarken karşına çıkıp itiraf etmektense yalnızca kaleme dökebilme cesaretinde bulunabildim hislerimi, affet beni.
Seni ilk gördüğüm anı “aşk” diye adlandıramam. O kelime o ana ait değildi çünkü. Ben seninle senin sessizliğinde tanıştım. Herkesin kafasını çevirdiği yere gözlerini diktiginde anladım seni ve merhamet dolu gülüşünde tattım aşkı.
Sen hayvanlara dokunamazken biriktirdiğin harçlıklarla bir yavru köpeği besleyip onu uzaktan sevişini izlerken düştü kalbime bu sevdanın alevi.
O günden beri tıpkı senin o yavru köpeği sevdiğin gibi uzaktan seviyorum seni. Elini tutamadan, göz göze gelemeden, senin hiç haberin yokken yıllardır adının ritmiyle atıyor kalbim ve benim o günden beri senden başka ne bir hayalim ne de başka bir dileğim oldu. Sen gül ben yaşayayım, sen mutlu ol ki ben nefes alayım. Umarım bu mektup en büyük korkuma, benden gidişine sebep olmaz. Çünkü ben yokluğunun çıkmazında kaybolurum. Sensizliğin yollarını bilmem, ayazında kahrolurum.
Bir gün o güzel kalbinde yerimin olması dileğiyle...
~
Sizce mektup gruptan kime ait olabilir? İlk şüpheliniz kim?
Fail masada mı, masanın dışında mı?
Bölümde en çok güldüğünüz veya içinizi en çok ısıtan anı hangisi oldu?
Bölümün en favori karakteri/sahnesi kiminleydi?
Okuduğunuz, buraya kadar geldiğiniz için teşekkürler. Eğer yüzünüzde ufak bir tebessüm bile oluşturabildiysem beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın lütfen.
İnstagram: bi.hic_zey
Tiktok: bi.hic_zey
Bölüm etkileşimi
