3. bölüm · Maviye Tutsak

3

Kyula Seng

İsmail’in dudaklarından dökülen o son kelimeler, avucunun içindeki elimi bir kor gibi yaktı.

Üzüleceksin Fadime... derken sesindeki o sahte acıma hissi, az önce yüzeyde gördüğüm o yaralı adamı tek bir hamlede yuttu ve yerine o tanıdığım, ruhumu ezmekten zevk alan canavarı getirdi.

Yanağındaki elimi sertçe itti. Az önce avucumu öpen o adam sanki hiç var olmamış gibi, dudaklarında alaycı, iğrenç bir tebessüm belirdi. Gözlerindeki sarhoş duman saniyeler içinde dağılmış, yerini o bildiğim keskin, karanlık ve hesapçı bakışlara bırakmıştı. Oyun bitmişti. Rolünü oynamış, zaafını göstererek beni tuzağa çekmişti ve şimdi beni en zayıf yerimden vurmanın tadını çıkarıyordu.

Gerçekten bana acıdın mı? dedi, boğuk bir kahkaha atarak. Adımları az öncekinin aksine son derece dengeliydi. Tezgahın arkasına geçip kendine yeni bir bardak aldı, içine dolaptan çıkardığı içkiyi doldurdu ve tek dikişte bitirdi.

Bir anlık sarhoşluk numarama, iki damla sahte gözyaşıma inanıp beni kurtarabileceğini mi sandın? Sen cidden aptalsın Fadime.

Göğsüme inen darbe o kadar büyüktü ki, soluk borumun tıkandığını hissettim. Gözlerim aniden doldu, yaşlar yanaklarımdan aşağı bir sel gibi boşanırken arkamı dönüp kaçmamak için tezgahın kenarını sımsıkı tuttum. İçimdeki o simsiyah nefret, yerini koskoca bir kırılmışlığa ve aşağılanmaya bırakmıştı.

Beni dinle, dedi, bardağı tezgaha sertçe bırakarak üzerime doğru yürüdü. Kaçmaya çalıştım ama benden katvekat güçlü olan bedeniyle beni yeniden tezgahla kendi arasına sıkıştırdı. İki elini de tezgahın kenarına dayayarak beni tamamen hapsetti. Eğildi, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gözlerimden akan yaşlar çenemden süzülüp üzerimdeki büyük beyaz tişörtüne damlarken, o sadece bu yıkımımı izledi. Keyif alıyordu. Canımın yanmasından, gözümün önünde küçülmemden besleniyordu.

Ağla, diye fısıldadı, sesi ruhsuz ve buz gibiydi. Daha çok ağla. Çünkü bu evde, bu odada dökeceğin her gözyaşı, benim intikamımın birer parçası. Ne sandın? Seni sevip bağrıma basacağımı, geçmişi unutup seninle mutlu bir hayat kuracağımı falan mı? Senin ailen, benim ailemin hayatını karartarak öldü Fadime. Benim babam parmaklıklar arkasındaysa, senin o çok özlediğin anne ve baban yüzünden. Ben senin yüzüne her baktığımda sadece nefret görüyorum.

Yalan söylüyorsun! diye hıçkırdım, ellerimle göğsünü itmeye çalışarak. Sen sadece canımı yakmak istiyorsun! Beni buraya bunun için getirdin, Derin'i de kendeni de beni de yakmak için!

Evet," dedi, hırsla çenemi kavrayıp başımı yukarı doğru kaldırarak. Parmakları etime öyle bir gömüldü ki, acıyla inledim. Aynen öyle. Canını yakmak istiyorum. Seni paramparça etmek istiyorum. Derin bitti, gitti. Şimdi sıra sende. Yarın o okula gittiğinde herkes seni benim altımdaki o zavallı kız olarak görecek. Benim isteğimle giydiğin bu tişörtle, benim oyuncağım olarak anılacaksın ve sen... sen bana o acıyan, şefkat dolu gözlerle bakmaya devam ettikçe, ben seni daha çok ezeceğim.

Çenemi elinden kurtarmak için çırpındım ama beni daha sert sarstı. Göz yaşlarım artık görüşümü bulandırıyordu, hıçkırıklarım boğazımda düğüm düğüm olmuştu. Yalnızlığım, kimsesizliğim, sığınacak hiçbir yerimin olmayışı yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. Evim yoktu, koruyacak kimsem yoktu ve şimdi sığındığım bu karanlık liman, beni yutmak üzere olan bir girdaba dönüşmüştü.

Benden nefret et Fadime, dedi kulağıma doğru, zehirli nefesi tenimi ürpertti. Çünkü ben senden, senin o temiz sandığın aciz ruhundan nefret ediyorum. Şimdi ağlayarak o merdivenleri çık ve yatak odasında, benim yatağımda sabaha kadar ne kadar yalnız olduğunu düşünerek uyu. Yarın oyunun ikinci perdesi başlıyor ve sakın...

Sözünü bitirmeden önce saçımı arkaya doğru sertçe çekti, gözlerim acıyla kısıldı.

Sakın benden bir daha şefkat dilenme. Ben senin cehenneminim. Bunu o küçük kafana kazı.

Beni sertçe serbest bıraktığında dengemi kaybedip yere, cam kırıklarının hemen yanına düştüm. Dizlerimin üzerine çökmüş, hıçkıra hıçkıra ağlarken o arkasını döndü, salondaki koltuğa yayılıp sigarasını ateşledi. Karanlığın içinde yanan o çakmağın ışığında, yüzündeki o tamamen duygusuz, acımasız ve şeytani ifadeyi son bir kez gördüm.

Yerimden kalktım, bacaklarım titreyerek merdivenlere doğru koştum. Her bir basamakta gözyaşlarım arkamda iz bırakırken, onun aşağıdan gelen o buz gibi, kibirli gülüşü kulaklarımda yankılanıyordu. Kendimi o karanlık odaya atıp kapıyı kapattığımda, sırtımı kapıya yaslayıp yere çöktüm ve hıçkırıklarımı serbest bıraktım.

Haklıydı... Kendi cehennemimin biletini ellerimle kesmiştim ve bu karanlık adam, beni tamamen yok edene kadar durmayacaktı.

Hıçkırıklarım odanın duvarlarında yankılanırken, ellerimi kulaklarıma bastırdım. Sanki bunu yapınca aşağıdan gelen o buz gibi sessizliği, İsmail’in zihnime ektiği o zehirli kelimeleri engelleyebilecekmişim gibi…

Dizlerimi göğsüme doğru çektim, üzerimdeki o devasa beyaz tişörte sarıldım. Bu kumaş bile onun gibi kokuyordu tütün, sert bir parfüm ve genzimi yakan o tekinsiz karanlık. Kendimden tiksindim. Beni bir oyuncak gibi kullanan, ailemin katilinin oğlu olduğunu haykıran bir adamın evinde, onun yatağının ayak ucunda acizce ağladığım için kendimden nefret ettim. Ama içimdeki o yalnızlık öyle derin, öyle köklüydü ki, uğradığım bu ihanete rağmen hâlâ bu evin duvarları arasındaki somut acıyı, dışarıdaki o bomboş, kimsesiz evimin hayaletlerine tercih ediyordum. Bu benim en büyük zayıflığımdı.

Ne kadar süre kapının arkasında, o soğuk parkede ağladığımı bilmiyorum. Göz pınarlarım kuruyup, boğazım acıdan tahriş olana kadar içimi döktüm. Gece yarısını çoktan geçmiş olmalıydı. Ev derin, ürkütücü bir sessizliğe bürünmüştü. Aşağıdan artık ne bir bardak sesi geliyordu ne de bir adım.
Yavaşça yerimden kalktım. Gözlerim şişmişti, yüzüm sızlıyordu. Tam yatağa doğru ilerleyecekken kapının kulpu yavaşça aşağı indi.

Kalbimin teklemesiyle birlikte iki adım geri kaçtım. Kapı yavaşça aralandı ve koridorun loş ışığı odaya sızarken, İsmail’in uzun gölgesi içeri düştü. Elinde yanan sigarasının dumanı odaya ondan önce girdi. Ayakta zor duruyor gibiydi ama gözlerindeki o tehditkar, avını köşeye sıkıştırmış avcı ifadesi zerre eksilmemişti.

Hâlâ uyumadın mı, sevgilim? dedi. 'Sevgilim' kelimesini bilerek, her bir harfini ruhuma batırmak ister gibi alaycı bir vurguyla söylemişti.

Cevap vermedim. Duvara sırtımı yaslayıp fısıldadım.

Git buradan. Sözünü dinledim işte, yukarı çıktım. Benden daha ne istiyorsun?

İsmail içeri girdi, kapıyı arkasından ayağıyla yavaşça kapattı. Oda tamamen karanlığa gömüldüğünde, sadece sigarasının ucundaki o kırmızı, kor ateş yüzünün hatlarını belli belirsiz aydınlatıyordu. Adımları ağır ama kararlıydı. Tam karşımda durdu. Sigarasından son bir nefes çekip dumanını tam yüzüme doğru üfledi. Öksürmemek için kendimi sıktım, gözlerimi gözlerinden ayırmadım.

Senden ne mi istiyorum? diye fısıldadı. Eğildi, sigarasını odadaki komodinin üzerinde duran boş bir bardağın içinde ezip söndürdü. Ardından aniden elini uzatıp saçlarımı kavradı. Canımı yakacak kadar sert değildi bu sefer, ama başımı hareket ettirmemi engelleyecek kadar sıkıydı.

Sana oyunun kurallarını ben yazarım demiştim Fadime. Ben buraya gelmeden, ben sana izin vermeden gözlerini kapatamazsın.

Sen bir canavarsın, diye hıçkırdım, gözümden yeni bir yaş süzülürken. Bana acı çektirmekten başka hiçbir şey bilmeyen aciz bir canavarsın.

Bu sözüm üzerine yüzündeki o alaycı tebessüm aniden kayboldu. Gözlerinde şimşek çakar gibi tehlikeli bir ışık belirdi. Saçımdaki elini sertçe çekip, bu kez iki eliyle birden omuzlarımdan kavradı ve beni arkamdaki duvara sertçe yasladı. Sırtım duvarın soğukluğuyla ürperirken, onun sıcak ve öfkeli nefesi yüzümü kapladı.

Aciz öyle mi? diye tısladı dişlerinin arasından. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, dudakları neredeyse her kelimede tenime değiyordu. Eğer aciz olsaydım, şu an bu odada, benim karşımda bu halde olmazdın. Senin o zavallı hayatını tek bir parmak hareketiyle mahvedebilirim. Yarın o okula adım attığında, arkandan fısıldayan her seste benim adımı duyacaksın. Herkes seni benim kölem sanacak ve en acısı ne biliyor musun? Sen buna ses çıkaramayacaksın. Çünkü gidecek hiçbir yerin, sığınacak tek bir insanın bile olmadığını ikimiz de çok iyi biliyoruz.

Göz yaşlarım durmaksızın akarken kafamı iki yana salladım.

Beni alt edemeyeceksin İsmail... Beni daha fazla kıramazsın. Ben zaten en dipteyim.

Öyle mi düşünüyorsun? dedi, sesi aniden fısıltıdan da öte, neredeyse bir yılan gibi zehirli ve yumuşak bir tona büründü. Sağ elini omuzumdan çekip yavaşça yanağıma indirdi. Baş parmağıyla gözümden akan yaşı sertçe sildi, tenimi tahriş edercesine bastırdı.

Daha seninle yeni başlıyoruz. Dipte olduğunu sanıyorsan, seni o dipte nasıl boğacağımı izle. Yarın sınıfa girdiğinde, benim yanıma oturacaksın. Derin’in gözlerinin içine baka baka elimi tutacaksın. Herkes senin ne kadar 'temiz' olduğunu konuşurken, sen içten içe benim kirli oyunumun bir parçası olduğun için kendine lanet edeceksin.

Elini yanağımdan indirdi, üzerime giydiğim tişörtünün yakasını kavrayıp beni kendine doğru çekti. Aramızdaki mesafe tamamen kapandığında, kalbimin göğüs kafesimi delmek istercesine atışı odanın sessizliğinde yankılanıyor gibiydi. Gözleri dudaklarıma kaydı, bir anlığına duraksadı. O an içindeki o karanlık karmaşayı, o dizginleyemediği nefreti ve belki de kendine bile itiraf edemediği o saplantılı çekimi gördüm.

Benim yanımdayken ağlamaya alışsan iyi edersin, diye fısıldadı tam dudaklarımın üzerine. Çünkü sana vaat ettiğim tek şey bu.

Beni aniden serbest bıraktı. Arkasını dönüp kapıya doğru yürürken, odadaki hava sanki onunla birlikte çekilip gidiyordu. Kapıyı açtı, koridorun ışığı odayı son kez aydınlattığında durdu ama arkasına dönmedi.

Yatakta uyu, dedi buz gibi, emir dolu bir sesle. Yarın sabah seni kapıda bekliyor olacağım. Geç kalırsan, o koridorda neler olacağını tahmin bile edemezsin.

Kapıyı arkasından sertçe kapattı. Karanlığın ortasında, duvarın kenarına yavaşça çöktüm. Hıçkırıklarım bu kez sessizdi, içime akıyordu. İsmail haklıydı. Sığınacak kimsem yoktu ve ben, beni tamamen yok etmek isteyen bu adamın cehennemine kendi ayaklarımla yürümüştüm.

Gecenin geri kalanı, odanın tavanındaki karanlığı izlemekle ve kalbimin ritmini düzene sokmaya çalışmakla geçti. İsmail’in dediği gibi yatağa uzanmıştım ama çarşaflardan tenime sızan o tütün ve çam kokulu parfüm, boğazıma dolanan bir ilmek gibi nefesimi kesiyordu.

Gözlerimi her kapattığımda annemle babamın hayali ve hemen arkalarında beliren İsmail’in o acımasız, tepeden bakan yüzü canlanıyordu...

Sabahın ilk ışıkları odanın stor perdelerinin arasından sızarken, gözlerim sızlıyordu. Aynaya bakmaya cesaret edemedim, zira ağlamaktan şişmiş gözlerimi ve ruhumun o darmadağın halini görmek, beni tamamen çökertecekti.

Gardırobun önünde duran okul formamı üzerime geçirdim. İsmail’in o devasa beyaz tişörtünü katlayıp yatağın üzerine bıraktım.

Aşağı indiğimde ev sessizdi. Mutfak tezgahındaki cam kırıkları temizlenmişti ama yerdeki o soğuk, gergin hava hâlâ solunabiliyordu. Tam dış kapıya yönelecekken, kapı benden önce açıldı.

İsmail, üzerinde her zamanki gibi kusursuz duran okul üniformasıyla karşımdaydı. Saçları özenle taranmıştı, gözlerinde geceki o sarhoş, darmadağın adamdan eser yoktu. Tamamen toparlanmış, maskesini yeniden yüzüne geçirmişti. Beni baştan aşağı süzdü... gözlerimin şişliğine bakan alaycı bir gülüş yerleşti dudaklarına.

Harika görünüyorsun sevgilim, dedi, sesindeki o sahte kibarlık tüylerimi ürpertti. Tam da canı yanmış, aşkından yataklara düşmüş bir kız imajı. Rolüne sadık kalmana bayıldım.

Ben rol yapmıyorum İsmail, dedim, sesim pürüzlü ve kısıktı. Senin aksine, benim hissettiğim her şey gerçek.
Yüzündeki o alaycı ifade bir anlığına kasıldı. Adımını içeri atıp kapıyı arkasından kapattı. Beni antrenin dar duvarına doğru geriletirken gözlerindeki o karanlık, tekinsiz parıltı yeniden uyandı. Elini kaldırıp çenemi kavradı parmaklarını dün gece morarttığı ve hırpaladığı yerlerin üzerinde yavaşça gezdirdi....

Gerçekler can yakar Fadime, diye fısıldadı, yüzü yüzüme yaklaşırken. Senin gerçeklerin, benim iki dudağımın arasında. Şimdi dışarı çıkacağız ve o arabaya bineceksin. Okula girdiğimiz an, herkes senin bana ait olduğunu görecek. Eğer tek bir falso verirsen, eğer o küçük gözlerinden tek bir damla yaş dökülürse... Dün geceki merhametimi mumla ararsın.

Senin merhametin yok ki, dedim gözlerinin içine bakarak. İçimdeki o korku, bir kez daha o tehlikeli cesarete bırakmıştı yerini. Hiç olmadı.
Çenemi sertçe bırakıp arkasını döndü.

Güzel. Bunu unutmaman senin yararına olur. Yürü.

Okul kapısından içeri girdiğimizde, zaman adeta durdu. İsmail, arabayı her zamanki gibi en dikkat çeken yere park etmişti. Arabadan indiğimizde, bahçedeki yüzlerce gözün anında bize döndüğünü hissettim. Fısıltılar bir çığ gibi büyüyor, dalga dalga üzerimize geliyordu. İsmail yanıma geldi, hiç tereddüt etmeden elini omzuma attı ve beni kendine sertçe çekti.

Koridora adım attığımızda manzara tam da onun planladığı gibiydi. Derin, merdivenlerin başında arkadaş grubuyla duruyordu. Gözleri anında İsmail'in omzumdaki eline, ardından benim üzerimdeki okul formama kaydı. Dün gece o evde, İsmail'in tişörtüyle gördüğü kızın bugün onun yanında, okulun en güçlü çocuğunun koruması altında yürümesi Derin'i deliye döndürmeye yetmişti. Gözlerindeki o kibirli nefret, yerini saf bir kıskançlığa ve hırsa bırakmıştı.

İsmail adımlarını yavaşlattı. Tam Derin’in önünden geçerken, omzumdaki elini indirip benim titreyen elimi kavradı. Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirip elimi sımsıkı kenetledi. Elinin sıcaklığı ve gücü karşısında ne yapacağımı bilemedim. Dışarıdan bakıldığında beni dünyadaki her şeyden korumak isteyen bir sevgili gibiydi ama o elin sahibinin, ailemi toprağa gömen insanların kanını taşıdığını bilmek içimi paramparça ediyordu.

Derin bir adım öne çıktı, tam önümüzde durdu. Gözleri yaşarmıştı ama sesini dik tutmaya çalışıyordu.

İsmail... Bu rezilliğe gerçekten devam mı edeceksiniz? Herkes biliyor bu kızın kim olduğunu. Kimsesiz, zavallı bir ezik! Sırf benim canımı yakmak için bu yerden bitmeyle-"

Cümleni tamamlamana izin vermeyeceğim Derin, dedi İsmail. Sesi koridorda buz gibi yankılandı. Elimi daha da sıkı tuttu, adeta canımı acıtırcasına bastırdı.

Fadime hakkında konuşurken kelimelerini doğru seç. O benim sevgilim. Senin gibi... geçmişte kalmış birinin onun adını ağzına almasına tahammülüm yok. Şimdi önümüzden çekil.

Derin, aldığı bu darbeyle sarsılarak bir adım geri gitti. Etraftaki öğrencilerin kıkırdamaları ve fısıltıları koridoru doldururken, İsmail beni sınıfa doğru sürükledi.

Sınıfa girip en arka sıraya, onun her zamanki yerine oturduğumuzda hala elimi bırakmamıştı. Sıraya oturduğumuz an elimi hızla geri çektim. Sıranın altında ellerimi dizlerimin üstünde birleştirip titremelerini gizlemeye çalıştım. Gözlerimden akan yaşları durduramıyordum, hıçkırıklarımı bastırmak için alt dudağımı kanatana kadar ısırdım.

İsmail sıraya yayıldı, tek kolunu arkama, sıranın arkalığına attı. Dışarıdan bakıldığında bana sarılıyor gibiydi ama kulağıma doğru eğildiğinde dökülen kelimeler yine o zehirli oklardan fırlamıştı.

Ağla Fadime, dedi, gözlerini sınıftaki diğer öğrencilerden ayırmadan, yüzünde o şeytani tatmin duygusuyla.

Herkes senin aşkından, mutluluktan ağladığını sanacak. Ama ikimiz de biliyoruz... Sen şu an benim yanımda, aileni elinden alan ailenin oğlunun gölgesinde yavaş yavaş ölüyorsun ve işin en güzel tarafı ne biliyor musun? Buradan kaçışın yok. Sen benim oyuncağımsın ve bu oyun ben sıkılana kadar bitmeyecek.

Kafamı sıraya gömdüm, hıçkırıklarım montumun kumaşında boğulurken onun o kibirli, acımasız nefesini saçlarımın arasında hissetmeye devam ettim...