7. bölüm · Maviye Kaçış

Bölüm 7

SİSU ✨

Zeytin toplamak, dışarıdan bakıldığında "doğayla iç içe bir meditasyon" gibi görünebilir. Ama benim için bu; bel fıtığına davetiye çıkaran, tırnak manikürünün canına okuyan ve cildimi güneş lekeleriyle tehdit eden bir "Survival" programıydı.

Rıza Amca’nın zeytinliğine vardığımızda, traktörün arkasından bir gazel gibi süzülerek (tamam, biraz sarsılarak) indim. Diğer kadınlar şalvarlarını çekmiş, yemenilerini sıkıca bağlamış, ağaçlara birer komando gibi dalmışlardı. Ben ise ipek eşarbımı genişçe bağlamış, gözlüklerimi takmış ve kollarımı "doğal içerikli nemlendiricim kirlenmesin" diye dirseklerime kadar sıvamıştım.

Poyraz, traktörün yanında durmuş, elindeki listeye bir şeyler karalarken bana baktı. Bakışlarında tek bir soru asılıydı: "Bakalım kaçıncı dakikada pes edip o valizlerine sarılacaksın?"

"Lara Hanım," dedi, sesi sabah serinliği kadar mesafeli ve boğuktu. "Sen şu sıradaki ağaçlardan sorumlusun. Zeytinleri zedelemeden topla. Eğer ağaçla kavga edersen, ağaç kazanır, bilesin."

"Merak etme Kaptan," dedim, belimdeki hasır sepeti sanki bir tasarım çanta taşıyormuşum gibi koluma takarak. "Zeytinlerle aramda spiritüel bir bağ kurdum. Ayrıca zedeleme konusunda endişen olmasın; hayatım boyunca hassas şeyleri yönetmekte uzmanlaştım. Mesela kendi egomu."

Poyraz bir şey demedi. Sadece dudaklarında o meşhur, "Göreceğiz" diyen yarım gülüş belirdi ve işinin başına döndü.

---

İki saat sonra...

"Aman Tanrım," diye inledim, bir ağacın altına çökerken. "Zeytin dediğin şey neden bu kadar küçük ve neden bu kadar çok? Bitmiyorlar!"

Belim kopuyordu. Üstelik bir çekirge az önce omzuma konmuştu ve çığlık atmamak için dilimi ısırmıştım; çünkü biliyordum ki Poyraz bir yerlerde beni izliyordu. Tam o sırada, elinde bir su testisiyle ağaçların arasından göründü. Beni yerde, tozun toprağın içinde ama hala o dik duruşumdan ödün vermemiş halde görünce durdu.

Testiyi uzattı. "İç. Güneş başına geçmeden."

Suyu aldım, kana kana içtim. "Teşekkürler. Bu arada, bu iş çok... monoton. İşçilere performans primi falan vermeyi düşündün mü? Verimlilik artar."

Poyraz bana öyle bir baktı ki, sanki az önce "Zeytinleri pembeye boyayalım mı?" demişim gibiydi. "Burada prim, akşam yiyeceğin taze ekmektir Lara. Şehirli fantezilerini o valizlerine geri koy. Burası gerçek dünya."

Arkasını dönüp giderken dişlerimi sıktım. Gerçek dünyayı o değil, ben ona gösterecektim.

---

Ertesi gün, pazarın kurulduğu meydanın en stratejik noktasındaydım. Zeytinlikten aldığım yevmiye ancak peynir ve ekmeğe yetmişti; ama benim daha fazlasına, yani "Lara standartlarında" bir yaşama ihtiyacım vardı. Valizimi açtım ve "feda edilebilecekler" listemi podyuma çıkardım.

Pazarda teyze-bacı-şalvar üçgeninin tam ortasında, kendi "Pop-up Mağazamı" kurmuştum. Valizlerimi şık bir standa çevirdim, üzerlerine dantel örtüler serdim ve yanımda getirdiğim son parfümü havaya sıkarak bir "koku koridoru" oluşturdular.

Tezgahta yok yoktu: Bir çift meşhur kırmızı tabanlı ayakkabı, sınırlı üretim ipek fularlar, Paris’ten alınma bir gece elbisesi, deri ceketim ve birkaç tane tasarım çanta.

"Buyurun hanımlar, beyler!" diye bağırdım, sesimi tüm meydana duyurarak. "Dünya markaları ayağınıza geldi! Bu sadece bir elbise değil, bu bir hayat tarzı! Paris’in havasını solumak isteyen, stil sahibi olmak isteyen buraya!"

Kasabaya gelen turistler ve birkaç meraklı yerli başıma toplandı.

"Kız bu ayakkabının altı niye kırmızı? Boyası mı çıkmış?" dedi bir teyze.

"Teyzeciğim," dedim nazikçe. "O kırmızı, özgüvenin rengidir. Bununla yürüdüğünde geçtiğin yerlerde çiçekler açar. Bu bir ayakkabı değil, bir statü sembolü!"

O sırada kalabalığın arasından Poyraz geçti. Elinde balık ağlarıyla limana gidiyordu. Durdu. Gözleri tezgahımdaki o lüks yığınına, sonra da elinde ipek fularımla pazarlık yapan turiste baktı. Bakışlarında bir anlık bir donma oldu. Muhtemelen bu kadar çok eşyayı elden çıkarmamı, "o hayata" dair bu kadar çok parçayı bir çırpıda satmamı beklemiyordu.

"Ne yapıyorsun sen?" dedi, sesi hayret doluydu. "Hepsini mi satıyorsun?"

"Buna 'Portföy Optimizasyonu' deniyor Kaptan," dedim, turiste fuları 200 Euro'ya kakalarken. "Atıl duran varlıklarımı nakde çeviriyorum. Hem bak, kasabanın moda vizyonu genişliyor. Fena mı?"

Poyraz bir süre sustu. Gözleri satılan o pahalı kıyafetlerde gezindi. Onu rahatsız eden bir şeyler vardı ama adını koyamıyordu. Belki de bu kadar kolay pes etmemem onun kafasındaki "şehirli süslü kız" şablonuna uymuyordu.

"Geri dönemeyeceğini anladın herhalde," dedi, sesi bu kez iğneleyici değil, tuhaf bir şekilde sorgulayıcıydı. "Gemileri değil, gardırobu yakıyorsun."

Gülümsememi bozmadım ama gözlerimdeki o neşeli pırıltı yerini çelik gibi sert bir bakışa bıraktı.

"Ben gemileri çoktan yaktım Kaptan," dedim, sesimi sadece onun duyacağı bir seviyeye indirerek. "Şimdi sadece küllerinden yeni bir imparatorluk kuruyorum. Ben hayatta kalmak için ne gerekiyorsa onu yaparım. Gerekiyorsa ipeklerimi satarım, gerekiyorsa zeytin toplarım. Ama asla geri bakmam."

Poyraz’ın o sarsılmaz önyargı duvarında büyük bir çatlak açıldığını hissettim. Bir şey söyleyecek gibi oldu, dudakları kıpırdadı ama sonra vazgeçti. O ketum duruşuna geri döndü, omuzlarını dikleştirdi ve hiçbir şey demeden limana doğru yürüdü.

Akşam olup pazar dağıldığında, cebimde hatırı sayılır bir nakit, ayaklarımda ise inanılmaz bir ağrı vardı. Ama başım dikti. Eve yürürken limanın yanından geçtim. Poyraz’ın teknesi Karayel, karanlıkta usul usul sallanıyordu.

İçeriden hafif bir klasik müzik sesi geliyordu. Durdum, kulak kabarttım. Bu adam her geçen gün daha da tuhaflaşıyordu.

Kendi evime girdiğimde, mutfaktaki bisküvi paketini çöpe attım. Dolaba en pahalı peyniri ve en taze meyveleri koydum. Bu gece bir kraliçe gibi yemek yiyecektim.

Yemekten sonra yeni hattımı elime aldım. Hala hiç kimseye cevap vermemiştim. Ekran kararmış, geçmişim sessizliğe gömülmüştü. Babamın, Cenk’in ve o kaçtığım her şeyin beni bulamayacağı tek yer burasıydı.

Lara Duru Sönmez, zeytin ağacından düşebilir, ipeklerini pazarda satabilir, topukluları çamura saplanabilirdi. Ama Lara Sönmez asla kaybetmezdi.

Yatağa uzandığımda Poyraz’ın o sinir bozucu ama bir o kadar da merak uyandıran yüzü zihnimde canlandı. Lacivert gözlerindeki o anlık şaşkınlık...

"Greceğiz Kaptan," dedim karanlığa karşı. "Sıradaki hamlemde bakalım ne yapacaksın."

*******

Arkadaşlar okuduğunuzu belki edip yorum yaparsanız mutlu olurum.

Ne kadar çok yorum gelirse bölümler de o kadar hızlı gelir