4. bölüm · Maviye Kaçış

Bölüm 4

SİSU ✨

Kasabada üçüncü günümde, artık resmen "Lara Duru Sönmez Cumhuriyeti"ni ilan etmiştim.

Sabah kahvemi almak için meydana indiğimde, manzara görülmeye değerdi. Fırıncı çırağı benim için en taze kruvasanı (aslında poğaçaydı ama ben kruvasan demeyi tercih ediyordum) ayırıyor, manavın oğlu "Abla eriklerin en kütürü sana feda olsun" diye bağırıyor, kahvehanedeki amcalar ben geçerken gazetelerini indirip saygı duruşuna geçiyordu.

İlgi manyağı mıydım? Asla. Sadece kalitenin fark edilmesi hoşuma gidiyordu. Güneş gözlüklerimin üzerinden onlara o meşhur, hafif mesafeli ama vaatkâr gülümsememi atıp yoluma devam ediyordum. Kimseye yüz vermiyordum tabii ki. Benim standartlarım, bu kasabanın rakımından çok daha yüksekti.

Ama bir kişi... Ah, o bir kişi hariç.

Poyraz.

O, bu krallıkta bana boyun eğmeyen tek asi kabile reisiydi. Ve bugün, o reisin kalesini –yani o döküntü teknesini– fethetme günüydü.

Öğle sıcağı bastırıp herkes siestaya çekildiğinde, planımı devreye soktum. Nalburdan (evet, hayatımda ilk kez bir nalbura girmiştim ve içerisi talaş kokuyordu) zorla bulduğum, "Abi bu pembe değil, bu yavruağzı" diye adamla on beş dakika tartıştığım, en sonunda içine biraz kırmızı kattırıp zorla elde ettiğim "Flamingo Rüyası" rengindeki yağlı boya tenekesi elimdeydi.

Üzerimde ne mi vardı? Tabii ki "operasyon" kıyafetim. Siyah, vücudumu saran tayt tulumum, belime bağladığım neon pembe rüzgarlık ve başımda, saçlarım boya olmasın diye taktığım ipek bir eşarp. Bir hırsızdan çok, Vogue dergisinin "Suç Mahalli Şıklığı" kapağından fırlamış gibiydim.

Liman sakindi. Sadece martıların çığlıkları ve dalga sesleri vardı. Poyraz'ın teknesi –adı Karayel'miş, ne kadar da orijinal(!)– iskelenin en ucunda bağlıydı.

Tekneye yaklaşırken etrafı kolaçan ettim. Kimse yoktu. Topuklu spor ayakkabılarımın (evet, dolgu topukluydu) avantajını kullanarak, zarif bir panter gibi teknenin güvertesine atladım.

"İşte başlıyoruz," diye fısıldadım. Boya kutusunu ve fırçayı, teknenin arka tarafındaki, brandayla kaplı küçük depolama alanına sakladım. Planım basitti: Orada pusuya yatacak, ortalık tam sakinleşince çıkıp güverteyi pembeye boyayacak ve arkamda "Sevgilerle, Lara" notu bırakıp kaçacaktım.

Brandanın altına, halatların ve ağların arasına gizlendim. Biraz balık kokuyordu ama yanımda getirdiğim Chanel No.5'i havaya sıkarak ortamı yaşanabilir kıldım.

Tam boya kutusunun kapağını tornavidayla açmaya çalışıyordum ki, bir ses duydum.

Ağır adımlar. Ve bir ıslık sesi.

Poyraz.

"Lanet olsun," diye mırıldandım, brandanın altına daha çok büzülerek. "Erken geldin Kaptan. Çok erken."

Şimdi gitmesini beklemeliydim. Muhtemelen bir şey unuttu, onu alıp gidecek diye düşündüm.

Ama sonra... O korkunç ses duyuldu.

Motor çalıştı.

Gözlerim dehşetle açıldı. Tekne sarsıldı. Halatların çözüldüğünü, teknenin iskeleden ayrıldığını hissettim.

"Hayır," dedim sessizce. "Hayır, hayır, hayır! Bu planda açıklara açılmak yoktu!"

Çıkıp "Dur!" diye bağırmak istedim ama o anki gururum buna engel oldu. Lara Sönmez, "Yanlışlıkla tekneye bindim, lütfen beni indirin" demezdi. Bu çok... avam dururdu.

Tekne hızlandı. Dalgalar gövdeye çarptıkça midem de aynı ritimde çalkalanmaya başladı. Brandanın altı gittikçe ısınıyordu. Yaklaşık yarım saat boyunca, o daracık, ağ kokulu yerde, kucağımda pembe boya kutusuyla, bir mülteci gibi seyahat ettim.

Sonunda motorun sesi yavaşladı ve durdu. Derin bir sessizlik oldu. Sadece su sesi.

"Şimdi," dedim içimden. "Ya şimdi çıkıp 'Sürpriz!' diyeceğim ya da burada oksijensizlikten öleceğim."

Tam brandayı aralamaya karar vermiştim ki, branda dışarıdan bir el tarafından sertçe çekildi.

Güneş ışığı gözlerimi kamaştırdı. Elimle gözlerimi siper ettim.

Ve karşımda onu gördüm.

Poyraz, elinde bir kova, ağzında sönmüş bir sigara, şaşkınlıktan donmuş bir şekilde bana bakıyordu. Üzerinde sadece bir şort vardı ve güneşten bronzlaşmış vücudu... Neyse, konumuz bu değildi.

Ben, kucağımda boya kutusu, elimde fırça, başımda ipek eşarp ve güneş gözlüklerimle, ağ yığınının üzerinde oturuyordum.

Birkaç saniye, sadece birbirimize baktık. Martılar bile susmuştu sanki.

"Sen..." dedi Poyraz, sesi şaşkınlıktan çok öfkeye meyilliydi. "Senin benim teknemde ne işin var?"

İstifimi hiç bozmadım. Yavaşça ayağa kalkmaya çalıştım (ki sallanan teknede bu zordu ama zarafetimden ödün vermedim). Güneş gözlüklerimi burnumun ucuna indirdim.

"Asıl senin ne işin var?" dedim, suç bastıran bir tonda. "Ben burada sanatsal bir çalışma yapmaya hazırlanıyordum, bir anda tekneyi hareket ettirdin. Bu yaptığın resmen insan kaçırma! Avukatımı arasam, hayatının geri kalanını hapiste çürüyerek geçirirsin."

Poyraz elindeki kovayı yere bıraktı. Ellerini beline koydu. O meşhur, sinir bozucu gülüşü yüzüne yayıldı.

"Sanatsal çalışma?" Gözleri kucağımdaki boya kutusuna kaydı. "O ne? Pembe boya mı?"

"Adı 'Flamingo Rüyası'," diye düzelttim. "Ve evet, bu kasvetli tekneye biraz hayat enerjisi katacaktım. Feng Shui'ye göre gri renk depresyon yapar. Sana iyilik yapıyordum."

Poyraz kahkaha attı. Ama öyle böyle değil, başını geriye atarak, içten bir kahkaha. İlk defa onu böyle gülerken görüyordum. Dişleri bembeyazdı ve gözlerinin kenarları kırışmıştı. Lanet olsun, gülerken daha da yakışıklı oluyordu.

"İyilik yapıyordun ha?" dedi gülmesi bitince. Bana doğru bir adım attı. Tekne hafifçe sallandı. "Kaçak yolcu, şu an kıyıdan beş mil açıktayız. Ve sen, benim iznim olmadan teknemdesin. Deniz kanunlarına göre şu an benim esirim sayılırsın."

"Esir mi?" Omuz silktim, elimdeki fırçayı bir asa gibi salladım. "Ben esir olmam Kaptan, ancak misafir olurum. O da eğer hizmetini beğenirsem. Şimdi, derhal rotayı limana çevir. Güneşte cildim kuruyor."

Poyraz başını iki yana salladı. "Yok öyle yağma Prenses. Balığa çıktım ve ağları toplamadan dönmem. Madem buradasın..." Eğildi ve yerdeki bir çift kalın, lastik eldiveni bana doğru fırlattı.

Eldivenler kucağıma düştü. İğrenerek baktım.

"Bunlar ne?"

"İş kıyafeti," dedi Poyraz, motorun başına geçerken. "Madem tekneyi renklendirmek istiyorsun, işe balıkları ayıklayarak başlayabilirsin. Kırmızı mercan balıkları pembedir, senin 'Flamingo Rüyası'na uyarlar."

Ağzım açık kaldı. "Sen delirdin mi? Ben! Lara Duru Sönmez! Balık mı ayıklayacağım? O eldivenler benim elime değemez bile!"

"O zaman oturup beklersin," dedi umursamazca. "Ama uyarayım, dönüşümüz akşamı bulur. Ve yanımda yiyecek olarak sadece kuru ekmek ve soğan var."

Kollarımı göğsümde birleştirdim ve burnumu havaya diktim.

"Beklerim," dedim inatla. "Açlıktan ölsem de o vıcık vıcık şeylere dokunmam. Ayrıca senin kuru ekmeğine kalmadım. Ben fotosentez yaparak da hayatta kalırım."

Poyraz tekrar güldü ve işine döndü. O, kaslı sırtı güneşte parlayarak ağları çekerken, ben teknenin ucuna, en temiz bulduğum yere oturdum.

Güneş tepemdeydi. Deniz pırıl pırıldı. Ve ben, "Flamingo Rüyası" boyamla birlikte, dünyanın en inatçı, en sinir bozucu ama kabul etmek istemesem de en çekici adamıyla denizin ortasında mahsur kalmıştım.

Telefonumu çıkarıp fotoğraf çekmek istedim ama sonra hatırladım; telefonum 3310'du ve kamerası patatesten halliceydi.

"Hey!" diye seslendim Poyraz'a, rüzgarın sesini bastırmaya çalışarak.

Poyraz dönüp baktı.

"Bari bir şemsiye falan yok mu? Yanacağım burada!"

"Var," dedi, teknenin kamarasına işaret ederek. "İçeride. Ama girmeden önce ayakkabılarını çıkar. Yeni sildim."

"Hah!" dedim. "Senin sildiğin yer benim ayakkabımdan daha pistir be!"

Yine de kamaranın kapısına gittim. İçeri girdiğimde şaşırdım. Dışarısının aksine, içerisi inanılmaz düzenliydi. Küçük bir yatak, kitaplarla dolu bir raf ve duvarda eski haritalar... Burası bir balıkçı teknesi değil, entelektüel bir sığınak gibiydi.

Ve rafta duran bir kitap dikkatimi çekti.
Dostoyevski - Yeraltından Notlar.

"Vay canına," diye mırıldandım. "Bizim kaba Kaptan okuma yazma biliyormuş. Hem de klasikleri."

Kitabı elime aldığımda, içinden bir fotoğraf düştü. Eğilip aldım. Fotoğrafta Poyraz vardı, daha genç, sakalsız hali. Ve yanında... yanında sarışın, çok güzel bir kadın vardı. İkisi de gülüyordu.

"O fotoğrafa dokunma."

Ses arkamdan geldi. O kadar soğuktu ki, dışarıdaki güneş bir anda sönmüş gibi hissettim.

Döndüm. Poyraz kapıda duruyordu. Yüzündeki gülümseme tamamen silinmişti. Gözleri, denizin en karanlık, en fırtınalı haline dönmüştü.

"Ben... sadece düştü," dedim, ilk defa sesimdeki o kendinden emin tonu kaybederek.

Poyraz elimden fotoğrafı sertçe çekti. "Dışarı çık," dedi. Sesi fısıltı gibiydi ama bağırmasından daha korkutucuydu. "Çık ve sakın bir daha özel eşyalarımı karıştırma."

Kamaranın dışına çıktığımda kalbim küt küt atıyordu. Az önceki o neşeli atışma, yerini ağır, boğucu bir gerilime bırakmıştı.

Yerime oturdum. Boya kutusuna baktım. Artık tekneyi pembeye boyamak o kadar da komik bir fikir gibi gelmiyordu. Bu adamın içinde, o sert kabuğunun altında, kimsenin dokunmasına izin vermediği çok derin bir yara vardı.

Ve ben Lara Sönmez, ilk defa birinin yarasını deşmenin verdiği o rahatsız edici suçluluk hissiyle tanıştım.

Güneş batarken, hiç konuşmadan limana döndük. Ben sessizdim, o ise sadece ufka bakıyordu. Savaş devam ediyordu belki ama artık cepheler değişmişti.