9. bölüm · MAHZEN

9.BÖLÜM

Buket Arslan

9.BÖLÜM

Soğuktan her zaman nefret ederdim ama son zamanlarda daha çok nefret ediyordum. Eskiden sadece bedenim üşürdü ama son bir yıldır ruhumda üşüyordu. Ruhumu sıkıca saran, onu sıcak tutan ailem artık yoktu ve ben bu saf soğuk ile nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum.
Kabuslar da soğuk ile dost olmuş gibiydi ve beni düşmanları olarak görüyorlardı. Ya bana acı çektirmeye çalışıyorlardı ya da benimle dost olmaya çalışıyorlardı ama canım yanmaya devam ederken onlarla dost olamazdım.
İlaçların etkisi ile son zamanlarda daha iyi uyuyor gibiydim en azından uyuyabilirsem kabus görmüyordum ama şimdi göz kapaklarımın üzerindeki ağırlık uzun bir zaman sonra ortaya çıkan tatlı bir ağırlıktı. Soğuk hep benimle olurdu ama şimdi bedenim sıcaklık ile çevrilmiş gibi hissediyordum. Belki de rüya görüyordum ama eğer bu bir rüyaysa da uyanmak istemiyordum. Uzun zaman sonra ilk kez uyuyabilmiş gibiydim.
Saç diplerimde hafif bir gezintiye çıkan parmakları hissedebiliyordum ama gözlerimin üzerindeki tatlı ağırlığa direnmek de istemiyordum bu yüzden yüzümün yastığıma biraz daha sokulmasına izin verdim.
''Meyra.''
Adımı bir huzurlu bir sis bulutunun ardından duymuş gibiydim. ''Birazcık daha.'' Diye mırıldandım. Saçlarımın arasındaki parmaklar geriye çekildiği zaman gözlerim kapalı olsa bile üzerimdeki gölgeyi hissedebiliyordum ama yine de gözlerimi açmadım. Uyku beni uzun bir aradan sonra güzelce kucaklamışken, bu kolların arasından çıkmak istemiyordum.
''Ben de uyumaya devam etmek isterdim ama kahvaltı edip kendi evimize gitmeliyiz.''
Dağılan sis bulutu ile her şey anlam kazanmıştı. Bedenimi saran sıcaklığı hissediyordum çünkü Ulaş ile birlikte uyumuştuk. Deli dolu yatan biri değildim hoş olsam da omzum böyleyken pek hareket edemiyordum o yüzden bu sıcaklığın yorgan yüzünden olmasını ümit ederek gözlerimi açtım. Tavanı görmeyi beklerken bakışlarım siyah kazak ile buluştu ve her şey bir kez daha anlam kazandı. Bedenimi saran kollar uykuya değil Ulaş'a aitti ve başımın onun göğsüne nasıl yaslandığını bilmiyordum.
''Günaydın uykucu.'' Dediği zaman sırt üstü dönerek ondan uzaklaştım ama sanırım bu pek de iyi bir fikir değildi çünkü omzumu unutmuştum ve ani hareketim ile canım acımıştı. Dudaklarımı ısırarak sesimin çıkmasına engel oldum.
''Benim dibimde ne işin var?'' diye sorarken başımı ona doğru çevirdim. ''Asıl benim üzerime çıkan sensin. Uyandım bir baktım, başın göğsümde.''
Muhtemelen uyurken ona sırnaşan bendim, haklıydı ama bu kabul edeceğim anlamına gelmiyordu. ''Bu omuzla yatarken kendimi senin üzerine atmam imkansız.'' Dediğimde dudakları hafifçe iki yana kıvrıldı. ''Demek ki imkansız değilmiş.''
Ona itiraz edeceğim sırada odanın kapısı hızla açıldığı için susmak zorunda kalmıştım. ''Babacım!''
Mihre büyük bir heyecanla içeri girmişti ve koştuğu için soluk soluğa kalmış bir şekilde yatağın hemen yanında durdu, kollarını kaldırdı. Ulaş onu kucağına alarak sıkıca sarıldı sonra da ikimizin ortasına onu oturttu. Yeni uyanmış olmalıydı çünkü kıvırcık saçları kabarmıştı. Ulaş, onun kokusunu içine çekerek bir yanağına bir öpücük bıraktı. ''Asıl şimdi gün aydı.'' Dediği zaman kendisi de yanağına bir öpücük alabilmişti.
''Meyra.'' Dedi Mihre ve sırtını babasının koluna yaslayarak tamamen bana doğru döndü. ''Halam dedi ki, omzun hasta olmuş. Sarılayım mı? Ama hangi omzun hasta söyle ki yanlışlıkla çarpmayayım.''
''Çocuk! Yerim seni! Gel yanaklarını öpücüklere boğacağım!''
Sevgi dolu ani yükselişimi ne ben ne de onlar beklemiyorduk. Onu yaklaşık on gündür görmediğim için özlemiştim ve tatlı tatlı yüzüme bakarak konuşurken kendime engel olamamıştım. Mihre yüzünü yaklaştığı zaman yanaklarına sırasıyla birkaç kez öpücük bıraktım. Gülümseyerek yüzüme baktı. ''Sarılayım mı?'' diye sorduğunda başımı olumlu anlamda aşağı yukarı salladım. ''Bebeğim, sağ omzuma dikkat et.'' Dediğimde başını sol omzuma yasladı, ağırlığını tamamen sol tarafıma vererek kucağıma çıktı. Saçlarını üzerine bir öpücük bıraktım.
Çocuksu kokusu burnumun direğini sızlatmıştı. Çocuklar, huzur kokardı ama benim Nil'im artık huzur değil ölüm kokuyordu.
Mihre sağ tarafıma doğru eğildi ve yavaş bir şekilde omzumun üzerine bir öpücük bıraktı. ''Tüm ağrılarım gitti.'' Dediğimde utandı ama yüzündeki gülümseme hala vardı.
''Baba, ben de kreşe gitmek istiyorum.'' Dedi Mihre.
Ulaş şaşırmıştı, kızından böyle bir şey duymayı beklemiyordu. ''Bu da nereden çıktı?''
''Orada herkes oyun oynuyormuş. Ben evde çok sıkılıyorum. Hep tek başıma oyun oynuyorum.''
Ulaş'ın bakışlarındaki tedirginliği görmüştüm. Yaptığımız işler, hayatımıza huzurla devam etmemize engel oluyordu ama Mihre de küçük bir çocuktu. Yaşıtları ile oyun oynamaya, iletişim kurmaya ihtiyacı vardı. Büyükleri ile bir yere kadar vakit geçirebilirdi.
Ulaş'ın olumsuz bir cevap vereceğini fark ettiğimde, ''Çok haklısın. Bende senin yaşlarındayken sıkılırdım. Sana çok seveceğin bir kreş bulacağız. Değil mi, babası?'' diye sordum.
Alnına doğru düşen saçlarını düzelttikten sonra sıkıntılı çıkan sesi ile ''Evet.'' Dedi. Emrivaki yapmam hoşuna gitmemişti ama o da Mihre'nin isteğinin mantıklı olduğunu biliyordu. Dört yaşındaydı ve gün içinde birkaç saat kreşe gidip yaşıtları ile vakit geçirmek ona iyi gelecekti. Sürekli bizimle birlikte işe gelemezdi.
''Ben acıktım? Siz acıkmadınız mı? Hem babaannem şu kabaklı olan kızartmadan yapacaktı.''
Ulaş ayağa kalkarken, ''Mücver.'' Diyerek kızını düzeltti.
Üçümüz birlikte kahvaltı için aşağı kata indiğimiz zaman omzumdaki sızı da tamamen geçmişti ve bir iki saatte olsa uyumak kendimi daha iyi hissettirmişti. Bizim geldiğimizi ilk fark eden Selin olmuştu. ''Günaydın.'' Dediğinde Ulaş ile aynı anda ''Günaydın.'' Dedik ve masadaki boş yerlere geçtik. Mihre, halasının yanına oturmuştu. ''Meyra, daha iyi misin?''
Asude Hanım'ın ilgili çıkan sesiyle başımı önümde boş bir şekilde duran tabağımdan kaldırarak ona baktım. Dudaklarımın hafifçe iki yana kıvrılmasına izin verdim. ''İyiyim, ağrım da yok.''
''En başında biz de kalacaktınız, bebekler gibi bakılırdın. Dikişlerine de bir şey olmazdı.''
Çayımdan bir yudum almadan önce, ''Kocam da bebekler gibi baktı aslında.'' Dedim. Dudaklarımın arasından çıkan kelimeler ile hemen yanımda oturan ve kahvaltı tabağına bir şeyler dolduruyor olan Ulaş birkaç saniyeliğine şaşkınlıktan duraksamıştı.
''Kocasına da laf söyletmezmiş.'' Dedi Selin ve Mihre'nin kahvaltı tabağını hazırlamaya başladı. Herkes kahvaltısına başlamışken benim sadece çay içiyor olmam Asude Hanım'ın dikkatini çekmişti. Ulaş da Mihre de bu halime alışkındı. Kahvaltı yapmayı eskisi gibi sevmiyordum genelde birkaç şey atıştırır bırakırdım ama bazı sabahlar midem o birkaç lokma yiyeceği bile istemezdi.
''Sen neden kahvaltı etmiyorsun?''
Benim yerime Mihre çoktan cevap vermişti bile, ''Meyra abla sabahları kahvaltı yapmayı sevmiyor.''
''Olmaz öyle, sevmesen bile yemen gerek. Kahvaltı çok önemlidir.'' Dedi ve benim için tabağıma birkaç şey bıraktı. Mahcup bir şekilde yüzüne bakarken , ''Teşekkür ederim.'' Dedim.
Tabağımdaki kahvaltılıkları sakin bir şekilde yerken Mihre'nin biz yokken neler yaptığını anlatmasını dinliyorduk. Çok şanslı bir çocuktu. Ailesi için o kadar çok değerliydi ki, bu sevginin ve değerin onu ne kadar sıkıca sarıp koruduğundan henüz haberi yoktu. Umarım bir gün kaybetmezdi ve bunu öğrenmek zorunda kalmazdı.
Mücverden bir ısırık aldığım zaman damağıma yayılan tat gözlerimin nemlenmesine sebep oldu. Annem yapmış gibiydi. Boğazımdan giden her bir lokma, yükünü kalbimin üzerine bırakıyordu. Dilimin altında ezilen her bir parça, geçmişin paslı tadını bırakıyordu.
Zoraki bir şekilde tabağımdaki mücverleri bitirdim ama yanımda oturan Ulaş , üzerimdeki gerginliğin farkındaydı. ''Meyra, beğendin mi? Ben çok severim. Sen de sevdin galiba, kahvaltı etmeyi sevmesen bile yemişsin.''
Bitmek üzere olan çayımdan bir yudum aldım. ''Evet, çok beğendim. Ellerinize sağlık.''
''Afiyet olsun.'' Dedi. Tabağımdaki her şeyi bitirmemden memnun olmuş bir şekilde bakıyordu. En nihayetinde bir anneydi. Kaç yaşına gelirsek gelelim etraflarındaki herkese, yüreklerindeki şefkat ile yaklaşıyordu.
Kahvaltıdan sonra Mihre'nin eşyalarını toparlamış ve eve geri dönmüştük. ''Yeni oyuncaklarıma yer bulmam lazım.''
Mihre elindeki oyuncak poşeti ile odasına giderken Ulaş ile birlikte salona geçmiştik. İkimizde kahvaltıdan beri sessizdik ancak bu beni rahatsız etmemişti. Üzerime sinen hastane kokusundan kurtulmak için duş almak istesem de dün geceden sonra tek başıma bunu yapabilecek cesaretim yoktu. Derin ise iş yerindeki yoğunluk yüzünden birkaç gün gelemeyeceğini dün akşam söylemişti. Birkaç gün böyle kalma düşüncesi beni rahatsız ettiğinden sıkıntıyla iç çektim. ''Ne oldu?'' diyerek aramızdaki sessizliği bozdu.
''Duş almak istiyorum.'' Dedim ve başımı ona doğru çevirdim. ''En azından saçlarımı yıkayabilir misin? Vücudumu kendim yıkayabilirim.''
Çok yakın olmadığım birisinden, bir şeyler istemeyi hiç sevmiyordum. Gururlu ama kırılgan biri olmayı ben seçmemiştim.
''Anlaşmalı bir şekilde evlenmiş olsak da biz evliyiz. Hayatlarımızı, planlar ile birleştirdik ve benden bir şeyler isterken sanki gururunu yakıp yok etmişim gibi bakmana gerek yok. Birbirimize yardım da edeceğiz , birbirimizi koruyacağız da.''
Bu evliliğin bir sonu olacaktı ama Derin haklıydı belki de, duvarları tamamen yıkamıyor olsak da onlara küçük küçük bir sürü çivi çakarak, nefes alabilirdik.
''Haklısın.'' Dedim ve ayağa kalktık. Odama geldiğimiz zaman banyodan çıktıktan sonra giyeceğim kıyafetleri yatağımın üzerine bıraktım ve beni banyomda bekleyen Ulaş'ın yanına çekingen adımlar ile gittim. Altıma kısa bir şort giymiştim. Pansumandan dolayı onun karşısında sütyenim ile durmaya alışmıştım, ilk günler ki gibi utanmıyordum.
''Terlikleri sen giy.'' Dediğinde başımı belli belirsiz salladım. Ayağımın kayarak başıma başka bir iş açması, en son isteyeceğim şey bile değildi. ''Su geçirmez bandaj takmışlardı ama duştan sonra duruma göre değiştiririz.'' Dedi ve ılık suyun başımdan aşağı akmasını sağladı. Tenime çarpan her bir su damlası ile, sanki yüklerimin ağırlıkları siliniyordu. Saçlarımın yeterince ıslandığına karar vermiş olmalı ki, avucuna biraz şampuan döktü. Saçlarımı yıkarken aramızdaki boy farkı kendini daha çok belli etmişti. Rahat bir şekilde saçlarımı yıkıyordu. Ona baktığımı fark ettiği zaman bakışları saniyelik olarak yüzüme kaydı. ''Bu bebek şampuanı değil, gözünü yakar.''
''Bakmamdan rahatsız mı oldun?'' diye sorduğumda ''Hayır.'' Dedi ama gözlerim çoktan kapanmıştı bile. Saç diplerime masaj yaparak yıkıyordu ve burada şimdi uyuyabilirdim. Saçımı tam iki kez yıkadı ve duruladı. Saçımda şampuan kalıntısı kalmadığına emindim. Mor lifime uzandığı zaman bileğini tuttum. ''Vücudumu ben yıkarım.''
Lifimi alarak ıslattı ve ardından da sabunla köpürttü. ''İki dakika da yıkarım, sen şimdi yarım saat çıkamazsın.'' Dediğinde bir şey demedim. Saç diplerime yaptığı masaj, mayışmama sebep olmuştu ve muhtemelen duştan çıkar çıkmaz uyuyacağımı bildiğimden itiraz etmedim. Söylediği gibi yavaş hareket ettiğim için yarım saatten önce çıkmazdım.
Saçlarımı öne doğru itti ve ilk önce sırtımı yıkamaya başladı. Köpükler omzumdan aşağı kayarken gergindim.
''Meyra.''
Gerginliğim artarken kısık çıkan sesimle konuştum. '' Ne oldu?''
''Nefesini tutuyorsun.''
''Farkında değilim.'' Diye mırıldandım ama içimi büyük bir utanç ele geçirmişti. Cesur bir kadın sayılırdım ve böyle şeylerin utanılacak şeyler olduğunu düşünmüyordum ama bu adam benim ayarlarım ile oynuyordu. Onunlayken cesaretim azalıyordu.
''Dudaklarına eziyet etme.'' Dediğinde aniden şaşırmıştım. Dişimle, dudağımı soymayı bırakırken arkamda olmasına rağmen bunu yaptığımı nasıl anladığını bilmiyordum.
''Benden etkileniyorsun diye dudaklarına eziyet etmene gerek yok.''
Öne doğru bir adım attığım zaman yanlışlıkla suyun altına girmiştim ve boğazıma kaçan su ile aynı anda konuşmaya çalıştığım için öksürmeye başladım. ''Ne,''
''Etki-''
''Bende aynı şeyi söylüyorum. Benden etkilendiğini.'' Dedi ve bedenimi suyun altından aldı. Saçıma bulaşan köpükleri durularken elleri yavaştı ve bunu bilerek yaptığını biliyordum. ''Bitti.'' Dedi ve sırtımı tekrar yıkadı.
Durulanmak için sırtımı suya doğru döndüğüm zaman irkildim ve öne doğru kaçtım, alnım göğsüne çarpmıştı. Kolunu belime sardı. ''Ne oldu?'' diye sordu.
''Su çok sıcak.'' Dediğimde elini suyun altına yaklaştırdı. ''Sıcakmış.'' Dedi ve suyun ayarıyla biraz daha oynadı. Bedenimi suyun altına tekrar yönlendirmeden önce eliyle suyun ısısını kontrol etti. ''Şimdi iyi.'' Dedi.
Sırtımdaki sabunlardan arındıktan sonra elimi ona doğru uzattım. ''En azından üstümü kendim yıkayayım.'' Dediğimde itiraz etmedi. Yaralı olan omzuma dikkat ederek vücudumun üst bölgesini yıkadım. O da bacaklarımı az öncenin aksine hızla yıkadı. Tenime değen parmakları bana kalbimin yerini hatırlatıyordu ama ona bunu belli etmemek için kendimi kasıyordum ama sanırım pek başarılı olamamıştım.
''Üşüdün mü?'' diye sorduğunda başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. ''Uyumak istiyorum.'' Dediğimde suyu kapatarak kapının arkasındaki bornozumu getirdi. Ceket gibi giymek yerine omuzlarıma atarak beni sardı. Saçlarımı da getirdiği havlu ile sardı. Banyonun içerisinin çok sıcak olduğunu çıkana kadar anlayamamıştım. ''Ama şimdi üşüdün.'' Dediği zaman, ''Evet.'' Demiştim.
''Rengin yerine gelmiş.'' Dediğinde ''Banyoda nefes alamadım bir ara ya nefes alınca rengim yerine gelmiştir.'' Dedim.
Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi ama daha fazla üzerime gelmedi.
''Sen altını giy, üstü ben giydiririm.'' Dedi ve arkasını döndü. Bakmadığından emin olarak elimden geldiğince hızlı bir şekilde ıslanan çamaşırımı değiştirerek siyah eşofman altımı giydim.
''Giydim.'' Dediğim zaman bana doğru dönmüştü. Yatağın üzerindeki kazağı aldığı zaman iç çektim. ''Bunu çıkartırken gözlerini kapat.'' Dedim ve elimle üzerimdeki yarım atletin askısını tuttum. Gözlerini kapattığı zaman omzumu zorlamayarak ıslanan yarım atleti de onun yardımıyla çıkardım. Kazağı başımdan geçirdiği zaman gözlerini açmıştı. ''Sakın aşağı doğru bakma. Gözlerini oyarım.'' Dediğimde gülümsedi. ''Yaparsın, şaşırmam.'' Dedi.
Kollarımı yavaş bir şekilde giydikten sonra kazak, çıplak tenimi de kapatmıştı. Saçlarıma sarmış olduğu havluyu alarak ellerinin arasına tutuşturdum. ''Saçımı taramıyoruz da kurutmuyoruz da ve ben uyuyorum. Tartışmaya kapalı.''
...
Çölde günlerce susuz kalmış gibi kuruyan boğazım yüzünden uykumdan uyandığım zaman esneyerek odamdan dışarı çıktım. Koridorun ışığı açıktı ve bu demek oluyordu ki Mihre çoktan uyumuştu.
Merdivenleri yavaş bir şekilde inerken, attığım her bir adım ile konuşma sesleri daha yakından geliyordu. Ulaş'ın salonda yalnız olmadığını anladığım zaman yanında kim olduğunu merak etsem de susuzluğum daha ağır bastı. O yüzden önce hızlı bir şekilde su içtim ve bardağıma biraz daha su doldurduktan sonra adımlarım salonda son bulmuştu. Ulaş, Eren ile yan yana oturuyordu ve ortadaki sehpanın üzerine bırakmış oldukları dosyaları inceliyorlardı.
İkisin de geldiğimi fark ettiğini biliyordum ama Ulaş'ın yanında durana kadar başını kaldırıp da bana bakmadı. Elindeki kağıdı, açık dosyanın üzerine bıraktıktan sonra başını kaldırdı. ''Ne yapıyorsunuz?'' diye sorarken göz ucuyla Eren'e de bakmıştım. Ulaş'ın sağ koluydu ve onunla bir yandan da çok yakın arkadaş gibiydiler. Yaklaşık iki aylık olan evliliğimizde bunu gözlemlemiştim.
Sehpanın üzerindeki kağıtlara elimi uzatacağım sırada Eren hızla kağıtları toparlamaya başladı. ''İşimiz bitmişti zaten ben nöbet değişiminde adamların başında durayım, abi.''
Bu hareketi ile benden neyi gizlemeye çalıştıklarını anlamak için kağıtlara daha da dikkatle bakmaya çalışsam da Eren düşündüğümden de hızlıydı. ''Yarın dosyaları Yiğit'e gönder.'' Dedi Ulaş.
Eren, salondan bahçeye açılan aralık kapıdan dışarı çıktığı zaman iç çekerek yavaşça bacağımı Ulaş'ın dizine çarptım. ''Yana kaysana, oturacağım.'' Dediğim zaman hafifçe yana doğru kaydı. Yanına oturduğum zaman suyumdan bir yudum aldım. ''Benden ne saklıyorsunuz?'' diye sorduğum zaman kolunu koltuğun arkasına yaslamıştı. ''Sakladığımız bir şey yok sadece şu an öğrenmeni gerektiren bir durum değil.''
''Depodaki adam konuştu mu?'' diye sorduğum zaman başını olumsuz anlamda iki yana salladı. ''Yani hala silahlı saldırıyı kimin yaptığını bulamadın? Bu kadar yavaş çalıştığını bilmiyordum.''
''Kimin yaptığını biliyorum ama kanıta ihtiyacım var.'' Dediği zaman omzuma dikkat ederek yan bir şekilde oturdum. Merakla gözlerine baktığımda istemeyerek de olsa konuştu. ''Halit Çakı.''
''Bu kadar ileri gitmiş olamaz.'' Dedim. Karahan ailesine tamamen bulaşacak kadar cesur bir adam değildi.
''Bazen korkak adamlar, aptal hamleler yapar. Halit'in yaptığı bu ve muhtemelen araba kazasına bizim sebep olduğumuzu anlamıştır.''
O günü hatırlıyordum. Şirkette beklemediğim bir anda yanağıma indirdiği darbe cezasız kalmamıştı. Ulaş, onun trafik kazası yapmasına sebep olmuştu ve Halit de muhtemelen böyle karşılık vermişti.
''Bunu bile bile seninle iş yapmaya nasıl devam edecek?''
''İkimizde üç maymunu oynayacağız ama kanıt bulduğum ilk an, ölümü olacak.''
Evin içerisinde yankılanan zil sesini beklemediğim için hafifçe irkilmiştim. ''Birini mi bekliyordun?'' diye sorduğumda başını olumsuz anlamda iki yana salladı ve ayağa kalktı. ''Ben bakarım, sen burada kal.'' Dedi ve salondan çıktı. Onun sözünü tabi ki de dinlemedim ve peşine takıldım. Bahçedeki korumaları geçebildiğine göre tanıdığımız biri gelmiş olmalıydı. ''Seni bir de kulak doktoruna götürmem gerek.'' Dediğinde gözlerimi devirdim. ''Seni de fizik tedaviye götürmek lazım, bu kadar yavaş hareket etmenin sebebini öğrenelim. Belki de yaşlılıktan kasların zayıflamıştır.''
''Kaslarımın zayıflayıp zayıflamadığını sana gösterirdim de şoka girme diye göstermiyorum malum hastaneden daha bu sabah geldik.''
''Terbiyesiz.'' Dediğimde eli kapının koluna uzanmak üzereyken omzunun üzerinden bana baktı. ''Hangimiz daha terbiyesiz söylemek ister misin?'' diye sorduğunda gülümsedim. ''Sen.'' Dediğimde dudakları iki yana kıvrıldı. ''Terbiyesiz hem de çok terbiyesiz bir kedi olan sensin. Bana karşı olan bakışlarını farkında değilim mi sanıyorsun?'' dediğinde boğazıma oturan koca yumru ile ona bakıyordum. Bakışlarımı kaçırdım. ''Kapıyı açsana, ağaç oldu gelen kişi birazdan meyvelerini yeriz hatta.''
Kapıyı açtığı zaman karşımızdaki korumalardan biriydi. ''Abi, kapıda bir kurye var. Yengeye biri çiçek yollamış.''
''Çiçeği getirin.'' Diyerek emir verdiğinde başka bir koruma kuryeden aldığı çiçeği getirdi. Kırmızı karanfillerden oluşan bir çiçek buketiydi.
Ulaş, çiçekleri almak yerine üzerindeki kartı aldığı zaman merakla bende bakmaya çalıştım ama rahatça okuyabilmek için kolunu tutarak hafifçe öne doğru eğilmek zorunda kalmıştım.
Hastaneye ziyaretine gelemedim, vurulduğunu da yeni öğrendim. Çok geçmiş olsun, eski müstakbel nişanlım. Hala nişanlım olabilirsin. Beni nerede bulabileceğini biliyorsun.
Baran AKYILDIZ
Ulaş, elindeki kartı buruşturarak yere attı. Çiçek buketine uzanarak yere attı ve öfkesinin getirdiği hiddetle sertçe çiçeklerin üzerine basarak onları ezdi, renklerini yağmurun yere bırakmış olduğu ıslaklık ile soldurdu.
''Bu puşt kim oluyor da benim karıma çiçek yoluyor bir de üzerine böyle bir not yazıyor! Kim getirdi bu çiçeği?''
''Nöbet yerine dön!''
Koruma hızlı adımları ile yerine giderken Ulaş da sertçe kapıyı kapatmıştı. ''Sessiz olsana Mihre uyanacak.'' Dediğimde salona doğru hızla yürüyordu. Arkasından ''Biraz sakin mi olsan?'' dediğimde durdu ve ben aramızdaki mesafeyi hesaplayamadığım için alnımı sırtına çarptım. Düşmeyeyim diye bana doğru dönerken bileğimi tuttu. ''Sakin mi olayım? Puştun biri benim için önemli olan insanlara silahlı saldırı düzenleyip karımın vurulmasına sebep olur bir diğeri de çiçek yollar ve gel benimle evlen der. Sakin olması gereken ben miyim?''
''İki ay önce benimle evleneceğini sanıyordu ama şu an seninle evliyim. Hırsını alamadı ve bizim de zarar görmemizi istiyor.''
''Geçmişin önemi yok, Benimle evlisin ve kimse benim karıma çiçek yollayamaz. Ayrıca bu kadar sessiz kalması da mantıklı değil. Bir haltlar karıştırıyor.''
''Onlar öfkenle hareket edip hata yapmanı istiyor ve görüyorum ki başarılı olmak üzereler.''
Başımı kaldırdığım zaman öfkeli bakışlarının altında olmak istemediğimi fark ettim. Öfkesi, karanlık ve attığın her bir adım ile ya kolunun ya da ayağının kuru dallar ile sertçe çizildiği, çıkışı olmayan bir ormanın içerisinde çaresizce yürümek gibiydi.
''Sabır, en tehlikeli ve güçlü silahtır. Öfke ise hemen patlayan ve etrafa sebepsizce zarar vermekten başka bir işe yaramayan bomba.''
Ellerimi kollarına yasladım. ''O yüzden sakin olacaksın ve en mantıklı hamlemiz için sabırla bekleyeceksin.''
''Bir hafta sonra toplanacak masa.'' Dediğinde başımı olumlu anlamda yavaşça aşağı yukarı salladım. ''Baban, ne zaman seni resmen Karahanların başına geçirecek?''
''Dedem ne zaman isterse.''
Tarık Karahan'ın bakışları da kalbi de güç hırsı ile dolup taşmıştı. Yaşından dolayı resmen işlerin içerisinde olmasa da Cihan Karahan en son onayı babasından alırdı ve Ulaş'da onlara bağlı olmak zorundaydı. Benimle evlenmeyi kabul etmesinin sebebi kimseye bağlı olmak istememesiydi ve dedesine karşı artık elinde güçlü bir koz vardı. Demirhanlar'ın varisi ile evlenmişti.
''Mihre için bir kreş buldum.'' Diyerek konuyu değiştirdiğim zaman biçimli kaşları hafifçe çatıldı. ''Hemen kaşlarını çatma, rastgele bir yer değil. Nil de evde çok sıkıldığı için onu birkaç saatliğine de olsa sosyalleştirmek amacı ile geçen yıl zaten kreşleri araştırmıştım.'' Dediğimde boğazıma küçük eller sarılmış gibiydi. Sıkmıyordu ama ellerinin ağırlığı, nefesime darbeler indiriyordu.
''Yani güvenlik için endişelenmene gerek yok. Orada güvende olacak hem sadece dört saatliğine gitmiş olacak.''
''Yarın kayıt işini hallederim.''
Salona geldiğimiz zaman yine yan yana oturuyorduk. Sırtımı yumuşak yüzeye yasladığım zaman iç çektim. ''Vurulmam da Baran'ın da payı sence var mı?'' diye sordum.
''Bugün çiçek yollayan yarın bir mermi de sıkabilir. Bizim dünyamızda böyle şeyler normal.''
''Benimle evlenmek isteyen biri neden bana zarar versin ki?''
Ölüm onun bir işine yaramazdı.
''Çünkü sen benim karımsın ve onunla nişanlanmak üzereyken bana geldin. Onun için onur kırıcıydı ve hırs, insana her şeyi yaptırabilir. Mantıklı olması gerekmiyor. Amacı seni öldürmek değil, canını yakmak.''
Beni sahiplenişi ve bunu hayatının zaten hep bir parçasıymışım gibi doğal bir şekilde söylemesi kalbimi kısa bir süreliğine sendeletti.
Sadece kağıt üzerinde evliyiz ve birbirimize hiçbir anlam ifade etmiyoruz demek istedim ama yapamadım. Bana engel olan bir şey vardı. Bu yüzden sadece, ''Anlaşmalı olarak evliyiz. Senin gerçekten karın değilim ve burada oyun oynamamız gereken biri yok.''
''Sen Karahanlar'ın varisisin ve ben de Demirhanlar'ın başıyım. Bu evlilik, bir intikam ve bağımsızlığın anlaşması.''
''Bir de hayatta kalman için.'' Dedi ve yan bir şekilde oturarak beni göz hapsine aldı. ''Hayatın hakkında daha fazlasını bilmem gerek. Baran bir kez daha benim evime, benim karıma çiçek göndermeyecek. Kimse göndermeyecek.''
''Normalde sana karşı çıkmam ve hiçbir şeyi anlatmak zorunda olmadığımı söylemem gerekiyor ama hiç öyle hissetmiyorum. Sinir bozucu değilsin.''
''Sinir bozucu değilsin? Ketum bir adam gibi mi duruyorum?'' diye sordu, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılmıştı.
''İnatçı, kendi istediği yapılsın isteyen, sinir bozucu bir adamsın ama bu söylediklerin öyle hissettirmedi işte.'' Dedim ve masanın üzerine bırakmış olduğum bardağı alarak dibindeki suyu içtim. ''Hayatımda kimse olmadı. Kapıya başka çiçek yollayacak kimse yok. Ailem ve kariyerim her zaman benim için öncelikliydi. Baran'ın bana karşı olan tutumu da küçük bir çocuğa istediği oyuncağı almayınca gösterdiği inattan başka bir şey değil. Fiziken bir zarar vereceğini sanmıyorum.''
''İnatçı ve egosu parçalanmış bir adam tehlikeli olabilir.'' Dediğinde başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. Akyıldız ailesinin başına kimin geçeceği belli değildi çünkü Baran kadar kuzeni olan Sinan da bu işlere ilgiliydi ve kendi ailesinin içinde hazırda bir güç savaşı vardı. Amcamın ve onun babasının planladığı evlilik de bu yüzdendi. Benim sayemde ailesinin de başına geçmiş olacaktı.
''Kendi içlerinde de çekişmeler var bu yüzden bizim için bir tehlike olamaz. Aksine iş birliğine açık olacaktır.''
''Baran ile anlaşma mı yapmak istiyorsun?'' derken her ne kadar normal bir şekilde konuşmaya çalışsa da öfkesini hissedebiliyordum. Bunu saklamakta pek iyi değildi ya da bunu bana göstermek istiyordu.
''Hayır, isteseydim zaten onunla evlenirdim. Sadece öfken ile hareket edip ani bir şey yapma diye diyorum.''
''Tamer Demirhan, senden hiçbir şeyi gizlemedi değil mi? Bu dünyadan korunmadın, içinde yaşadın. Gölgen hep oradaydı.''
Başımı olumlu anlamda aşağı yukarı salladım. ''Hiçbir şey bilmeyen, bir erkeğin korumasına muhtaç biri olmak istemedim. Bu ataerkil düzeni tek başıma değiştiremeyeceğimi biliyorum. Adamların, benim sözümü senin gibi dinlemeyeceklerini de biliyorum ama beni saymalarını istiyorum. Eğer bana saygı duyarlarsa bir şeyler kolaylaşabilir.''
''Artık her şeyi omuzlarına yıkmana gerek yok çünkü senin için buradayım. Seni bir daha kimse vurmayacak.'' Dedi, ciddi bir şekilde.
''Senle anlaşma imzalayan herkese bunları söylüyor musun?''
''Hayır.''
''Bu cümleler,'' dedim ve sesimin titreyeceğini fark ederek duraksadım. Kafamı çok karıştırıyordu ve ben netliği severdim. Karışıklığı değil. ''Anlaşmamız da duygusal maddeler olduğunu hatırlamıyorum.''
''Anlaşmayı belki de güncellememiz gerekiyordur.'' Dedi ve yüzümde doğru düşen perçemimi kulağımın arkasına sıkıştırdı. Bir şey söyleyemedim. Gözlerim onun gözlerine takılıydı.
Bu evlilik sadece kağıt üzerindeki bir anlaşmaydı ve daha fazlası olmamalıydı çünkü ben sahip olduğum şeyleri korumayı bilmiyordum sadece kaybediyordum.