17. bölüm · MAHZEN

17.BÖLÜM

Buket Arslan

17.BÖLÜM

Başlangıçlar, sonlardan doğardı. Her bir bitiş kendini yeni bir yola atar ve sona ulaşmaya çalışırdı, ulaşınca da başka bir yola sapardı. Ölüm ve yaşam arasında ölçülü ama birbirine oldukça yakın derin bir çizgi vardı. Adımların sık sık tökezler ve sırayla iki farklı yola da yaklaşırdın. Bazen ayağına takılan o taşların üzerinde büyük bir ahenkle bir yere sapmadan yürüyebilecek kadar şanslı olurdun, bazen de şanssızlığın seni o yollardan birine iterdi. Kaderin, senin kalbine göre değil başka insanların merhametine göre ilerlerdi ve senin elinden hiçbir şey gelmezdi.

Başka insanların merhametsizliği, benim ailemi şanssız olan yola itmişti ve ölümün sonsuz, geri dönüşü olmayan yoluna itmişti. Her bir adım, önceki adımın yerini yıktığından aramızda sadece ulaşılmaz uçurumlar vardı. Benim her bir adımım ile uçurumun kenarına gelmekten bile uzaklaşıyordum ama kalbim, o uçurumun içine çoktan düşmüş, yarasını almış ve bir şekilde kanaya kanaya atmaya devam ediyordu. Beni hayatta tutuyordu.

Kader ise birazda olsa yüzüme gülmeyi seçmişti. Sanki acım onu da derin bir ızdıraba sürüklemişti de Ulaş’ın kalbinin de zihninin de beni sevgiyle benimsemesini istemişti. Mihre’nin ise içimdeki anlamlandıramadığım boşluğu doldurması için uğraşmış gibiydi.

Canım acıyordu çünkü taşların üzerine dikenler eklenmişti. Ayaklarımın altı yara bere içindeydi ve geçmişin ağırlığı kendi kanımda boğularak, yüreğime ızdırap veriyordu.

Parmaklarımın arasındaki soğuk toprak sadece acımın somut kanıtıydı oysaki soyut şeylerin daha çok can yaktığını ve acısının da geçmeyeceğini bir yıl önce öğrenmiştim. ‘’Ben geldim.’’ Derken boğazım düğümlenmişti. Sesim titrek çıkıyordu. ‘’Uzun bir süredir gelmediğim için özür dilerim. Bana küsmediniz değil mi?’’

Göz yaşlarım, onların kuru toprağının üzerine art arda akıyordu ama soğukluğu geçmiyordu. Onlar da benim gibi üşüyor muydu?

‘’Baba… gelmeye korktum. Tekrar yaşıyor gibi hissetmeye başladım eğer buraya gelirsem… devam edemezdim. Anne, bana küsmediniz değil mi?’’

Cevap sessizlikti oysaki onların sesini canlı bir şekilde duymayı çok özlemiştim. Kaybedilen her şey çok değerli olurdu.

Göz yaşlarımla birlikte onlara biraz daha içimi döktüm. Her zamanki gibi anneme nazlandım, babama ise sığındım. Onun yanındayken hiçbir şey için endişelenmemem gerektiğini söylerdi. Sadece onun yanındayken güçsüz durmaya o kadar alışmıştım ki bu üç ayın acısını çıkarmak ister gibi ağlıyordum. Hıçkırıklarım bazen nefesimi bile kesiyordu.

‘’Baba, rüyamda bile olsa bana sarılamaz mısın?’’

Titreyen dizlerimle birlikte ayağa kalktım. Anne ve babamın mezarı birbirine bitişikti hatta aynı mezarın içinde bile sayılabilirdi. Onları kimsenin ayırmasına müsaade etmemiştim. Bedenleri bile yan yana çürümeliydi çünkü onlar birbirlerini çok seviyorlardı. Nil ise onlardan sadece iki adım uzaktaydı. Mezarı da kendisi gibi küçücüktü ve dizlerim beni iki adım bile taşıyamadı. Yere düşer gibi oturduğumda ellerimi onun mezar taşına yasladım. ‘’Ablacığım,’’ derken sanki büyük bir yumru boğazımın ortasına oturmuştu, yutkunamıyordum. Aldığım nefesler kesik kesikti. Kalbim ağrıyordu. Sanki biri kalbimi avuçlarının arasına almış, her yerine sivri iğnesini batırıyordu.

‘’Bana küsmedin değil mi? Ben seni asla unutmam, canımın içi. İnsan hiç canını unutabilir mi? Mihre, senin yerini asla doldurmaz. Kimse dolduramaz. Onun da senin de yerin ayrı ama onu seviyorum diye bana küsme, olur mu?’’

‘’Seninle uyumak istiyorum.’’ Diye mırıldanırken kendimi o kısa iki adımlık mesafenin kapladığı yere bıraktım. Sert zemin sırtımı acıttı ama umursamadım çünkü canımı daha çok acıtan şeyler vardı. Ayaklarımı da uzattığım zaman göz yaşlarım artık yan bir şekilde akıyordu, kirpiklerim gözlerime batıyordu ama umursamadım. Bir elim Nil’in mezarındayken diğer elim anne ve babamın mezarına uzanmıştı. ‘’Birlikte uyuyalım.’’ Diye mırıldandım. Ağlamaklı çıkan sesimle, ‘’Nil,’’ dedim. Sanki bedenimin üzerine ağır taşlar bırakmışlardı, canım yanıyordu, tüm bedenimi ele geçiriyordu. ‘’Doğum günün kutlu olsun, ablacığım.’’

Gökyüzü içimdeki karanlık ızdıraba dayanamamış gibi en parlak yıldızlarına görüş açıma sokmuştu ama hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini bilmiyordu. Orada ağlayarak ne kadar süre uzandım bilmiyorum ama kapalı gözlerime rağmen bana doğru yaklaşan adım seslerini duyabilmiştim ama endişelenmedim. Ailemin mezarlarının yanındaydım, bana daha hiçbir şey zarar veremezdi.

Adımlar hemen yanı başımda durdu. Ağır bir iç çekme sesi işittiğim zaman dudaklarımı birbirine bastırdım. Gelen kimse Ulaş gibi iç çekmişti ve bu kalbimde hafif bir ritim bozukluğu yarattı. Onun iç çekiş şeklini bile mi ezberlemiştim? Düşündüğümden daha çok kalbime girmişti de fark edememiştim.

Duyduğum hışırtı sesleri ile gelen kişinin yanıma oturduğunu anladım. Gözlerimi hala açmamıştım. ‘’Meyra,’’ diyen ses Ulaş’a aitti. Omuzlarımdan tutarak beni kaldırdığı zaman gözlerimi kısıkça araladım. ‘’Burada ne işin var?’’ diye sordum. Saatlerce hıçkırarak ağlamış olduğum için boğazım tahriş olmuş gibiydi. Hem sesim çok çatallı çıkmıştı hem de boğazım ağrıyordu.

‘’Ben seni getirirdim. Neden bana söylemedin? Gece gece evden çıktığını söylediklerinde ne kadar korktum biliyor musun?’’ dediğinde onu endişelendirmiş olduğum için kendimi suçlu hissetmiştim. ‘’Özür dilerim.’’ Diye mırıldandığımda yerde daha fazla tahammülü yokmuş gibi beni kucağına çekmişti oysaki kendisi de yerde oturuyordu. Parmakları yanağımdaki yaşları silerken, ‘’Özür dileme.’’ Dedi ve buz tutmuş bedenime sıkıca sarıldı. ‘’Çok üşümüşsün, gidelim.’’ Dediğinde itiraz etmedim zaten itiraz edecek bir halimde yoktu. Kalbim ağrıyordu, omuzlarım sanki bir sürü yükün altında kalmış gibi çöküktü ve bedenimin neredeyse buzdan farkı yoktu. Bacaklarım bile ihanet etmişti bana.

Ayağa kalktığı zaman kollarımı gevşek bir şekilde boynuna sardım, başımda omzuna yaslıydı. ‘’Burada olduğumu nasıl bildin?’’ diye sordum. ‘’Evden ağlayarak çıktığını söylediler, tahmin etmek zor olmadı.’’

‘’Sen neden evde yoktun?’’ diye sorarken huzursuz olmuştum. Geceleri evde olmasına çok alışmıştım ama son zamanlarda geç döndüğü günler oluyordu ya da Mihre uyuduktan sonra gidiyordu. ‘’Yoksa başka bir kadın mı var?’’ diye sorduğumda güldü.

‘’Seni seviyorum diyorum ne başka kadını.’’ Dediğinde duraksayan taraf bu sefer ben olmuştum. ‘’Beni seviyor musun?’’ diye sorarken kelimeler dudaklarımdan birer fısıltı gibi çıkmıştı ama mezarlık o kadar sessizdi ki, on beş adım uzakta olan biri bile duyabilirdi.

Yüzünü hafifçe eğdi, dudaklarına şakağıma değdirdi. Benden hoşlandığını söylemekten asla çekinmemişti. Gizli kapaklı işler yerine bana karşı kartları hep açık olmuştu aksine benim de kendisi gibi olmamı istemişti ama bu imkansız sayılırdı. Beni sevdiğini ise ilk defa resmen onun dudaklarından duyuyordum.

Şaşkınlığımdan ona cevap vermeyişimi anladı ama üzerime gelmedi. Ulaş zaten ona karşılık vermem konusunda hiçbir zaman ısrarcı bir adam olmamıştı. ‘’Son zamanlarda yer altında da işler yoğun. Sadece son iki yıldır ortaya çıkmış yeni bir Rus mafyası var. Yakın zamanda Türkiye’ye gelecek ve muhtemelen onunla iş yapacağım. O yüzden hem biraz araştırma hem de biraz önlem alıyorum.’’ Diyerek bana açıkladığı zaman başımı belli belirsiz salladım.

Babamın, beni kendi yerine başa geçirmesini bu yaşıma kadar sadece kadın olduğum için bakışları ile beni aşağılayan, güçsüz olduğumu düşünen adamları bozguna uğratmak için istemiş ve bunun içinde biraz çalışmıştım ama aslında içten içe biliyordum ki onların ellerine de zihinlerine de bulanan kan, bana göre değildi. Ölüm meleği rolü oynayamazdım. Ben sadece onların gölgesinde onlarla ilerlerdim.

‘’Çok tehlikeli biri mi?’’ diye sorduğum zaman gözlerimin içine baktı ama arabanın yanına gelmiş olduğumuz için bakışlarını çekmek zorunda kaldı. Arabanın kapısını açarak beni bindirdi ardından da emniyet kemerimi benim yerime bağladığı için üzerime doğru eğilmişti ve aramızda sadece milimetreler vardı, çok yakındık. ‘’Çok tehlikeli ama korkmana gerek yok. Bize hiçbir şey yapamaz.’’

Kapıyı kapattığı zaman arabanın sıcaklığı bedenimi sarmaya başlamıştı bile. Tüm kaslarım soğuktan o kadar kasılmıştı ki bedenim bile ağrı çekiyordu. Ulaş da sürücü koltuğuna bindiği zaman klima açık olsa bile biraz daha açtı ve yönünü tamamen bana çevirdi. Arabayı daha rahat kullanmak için kabanını çıkardığını sansam da sanki bir battaniyeymiş gibi benim üzerime örtmüştü. ‘’Buz gibisin, eve gidince sıcak su ile banyo yapman gerek. Sana şimdiden ilaç da verelim, hasta olma.’’

Karşı çıkmadım ya da inatlaşmıştım sadece ‘’Tamam.’’ Dedim.

Eve gelene kadar sessizdik. Ulaş, bahçenin ortasına arabasını bırakırken korumalardan birinin gelip park edeceğini biliyordum çünkü benim arabamı da onunla gelen korumalar getirmiş ve garaja yönelmişlerdi.

‘’Mihre’yi evde tek bıraktım, özür dilerim. O an bir şey düşünemedim, sadece gitmek istedim.’’ Dediğimde yolculuk boyunca bedenime çarpan sıcaklık, kaslarımın biraz da olsa çözülmesine sebep olmuştu. Emniyet kemerimi çıkartırken kabanını da ona vermek yerine giydim. Birkaç adım ile üşüyeceğini sanmıyordum ama ben gerçekten üşüyordum. ‘’Birkaç adımla da üşümezsin diye düşünüyorum, kabanını giydim.’’

‘’Üşümem.’’ Dedi ama ben ondan daha fazlasını bekliyordum. Mihre’yi evde tek bırakmama kızmış olduğunu bilecek kadar onu tanımaya başlamıştım ama sanırım başlarda sözleri ile beni ne kadar yaraladığını o da biliyordu ki, tekrar dilindeki zehri bana akıtmamak için susmayı tercih etmişti.

Evin içine girdiğimizde ısındığımı sansam da aslında mezarlıktaki halimden bir farkım olmadığını uyuşan parmaklarımdan anladım. Ellerimi birbirine sürttüm ama titremeyi durduramadım. “Donmuşsun.”

Sesi sakindi ama içinde bastırılmış bir endişe vardı. Üzerimdeki kabanını almasına izin verdim Montumun fermuarını açmaya çalıştım ama parmaklarım o kadar hissizdi ki metal parçayı bile tutmak zor geliyordu. Bir saniye sonra büyük sıcak elleri benimkilerin üzerindeki yerini aldı “Dur,” dedi yumuşak bir sesle.

Benim yerime fermuarı aşağı indirdi. Mont omuzlarımdan kayıp düştü. Onu almak için eğilmek istedim ama dizlerim biraz titredi. Ulaş bunu hemen fark etti. Her şeyi fark ediyordu zaten. Çok dikkatliydi.

Adımlarımız peş peşeydi çünkü benim yavaş ve sarsak adımlarım onu tetikte bekletiyor gibiydi ve birkaç dakika içerisinde benim odama gelmiştik.

‘’Seni ben yıkayayım.’’ Dedi. Parmaklarım birkaç saniye havada kaldı. ‘’Ne münasebet? Çocuk muyum ben?’’ diye sorduğumda yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyorum ama onu keyiflendirmiş gibiydi. ‘’Çocuk değilsin de , soğukta o kadar uzun süre kaldın ki doğru düzgün elini bile kaldıramıyorsun. Sadece karıma yardımcı olmak istedim.’’

‘’Tamam, yardımcı ol.’’ Dediğimde şaşırma sırası ondaydı. Hemen kabul etmemi beklemiyordu çünkü her zaman onunla inatlaşırdım. Söylediği hiçbir şeyi hemen kabul etmezdim.

Odamdaki banyonun içine girdiğinde kapının yanında durmuş onu izliyordum. Duşakabinin içine girerek musluğu açtığında sessizliği, suyun sesi doldurmuştu. Garip hissediyordum.

Beni mezarlıktan alıp getirmişti. Saat kaçtı bilmiyordum. Sadece gece yarısını çoktan geçtiğini biliyordum. Ama o tamamen sakin görünüyordu. Kızını gecenin bir yarısı evde tek bırakmıştım, kimseye haber vermemiştim ve evden gitmiştim ama bana kızmamıştı bile oysaki bu eve geldiğimiz ilk zamanlar benden bir anne olmayacağını bile söylemişti. O adam ve şu an karşımda duran adam arasında fark vardı. Sanki benim zayıflıklarım ya da kırık parçalarım artık onun için bir sorun değildi de onun da bir parçasıydı, bu yüzden kızmıyordu.

İç çekerek başımı eğdim. ‘’Mihre’yi tek bıraktığım için üzgünüm.’’

Omzunun üzerinden bana kısa bir bakış attı ama suyu ayarlamaya devam ediyordu. ‘’Sorun değil, hem tek bırakmadın. Evin etrafında yüzlerce koruma var. Uyansaydı ve bizi göremeseydi bahçeye giderdi. Eren, onunla ilgilenirdi.’’

İçimi rahatlatmaya, vicdanımda ki yükü azaltmaya çalıştı ama yine de bu sorumsuz davranışımı biraz bile olsa mantıklı ya da affedilir bir hale getirmiyordu. ‘’Bu kadar basit değil, yapmamalıydım. Bir daha da yapmam.’’ Dediğimde bir şey söylemedi çünkü kendimi ikna edecek kişinin ben olduğumu ikimizde çok iyi biliyorduk.

Kısa süreliği sessizliği, ‘’Bugün Nil’in doğum günü. Dört yaşına girdi.’’ Dedim. Kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz kalbim sıkıştı ama alışıktım. Acıya da ağrıya da alışmıştım. Ulaş’ın bedenin kasıldığını görebilmiştim, başını bana doğru çevirdi. Suyu da kapatmıştı. Dudaklarım titrerken gözlerim tekrardan dolmuştu.

‘’Sesini artık silik silik duyuyorum,’’ derken ağlamaya başlamıştım bile, kendimi tutamamıştım. ‘’Unutmaktan korktuğun için silik duyduğunu sanıyorsun.’’ Dedi ve bana doğru attığı adımları ile aramızdaki mesafeyi kapattı. Avucunu yanağıma yasladı, göz yaşlarım artık onun avuçlarında birikiyordu ama ıslaklığı sorun etmiyor gibiydi. Önce alnıma bir öpücük bıraktı sonra dudakları şakaklarıma kaydı sonra da dudağımın kenarına… Kelimeler ile beni teselli edemeyeceğini bildiğinden birkaç ufak öpücüğü tenime bırakmıştı, acımı biraz da olsa alabilmek için.

‘’Nil’ e dair hiçbir şeyi unutmayacaksın, korkma Meyra. Seninle birlikte onu yaşatacağız, tamam mı? O senin kalbinde büyümeye devam edecek.’’ Dediğinde titreyen parmaklarımı bileğine sardım. Akan burnumu ise utanmadan sertçe çektim. ‘’Teşekkür ederim.’’ Dediğimde dudakları hafifçe iki yana kıvrıldı.

Boştaki eli ile yavaşça kolumu tuttu. ‘’Gel, daha fazla üşüme.’’ Dedi ve beni duşa kabinin önüne getirdi. ‘’Kıyafetlerini çıkaralım.’’ Dediğinde geri çekilmek isterim sandım ama onun yanında kıyafetlerimin üzerimde olmamasının beni utandırmadığını fark ettim. O yanımdayken kendimi güven dolu hissediyordum ve hiçbir şey beni rahatsız hissettirmiyordu. Ondan da bana bir zarar gelmez gibi hissediyordum. Benim bir yıldır bir evim yoktu ama Ulaş, ne kadar kabul etmek istemesem de ev hissine yakın hissettiriyordu beni.

İlk önce üzerimdeki kazağı çıkardı sonra da altımdaki eşofman altını, iç çamaşırlarımı çıkarmadığı için kendimi daha rahat hissediyordum ayrıca vurulduğum zaman da beni bir kez yıkamıştı sadece o zaman duygusal olarak kendimi bu kadar çok açmamış ve ona bu kadar çok yaklaşmamıştım. Saç tokamı da çıkardığı zaman uzun siyah saçlarım omuzlarımdan aşağı uzanıyordu.

Suyun altına girerken adımlarım dengesizdi ve baldırım musluğa çarpmıştı, başımdan aşağı dökülen sıcak su irkilmeme sebep olmuş sanki tenime ucu sivri küçük iğneler batıyordu.

Ulaş, elini omzuma koyarken ‘’Yavaş.’’ Dedi. Su yavaş yavaş üzerime akarken titremem biraz azaldı. Ulaş duş başlığını aldı. Suyu omuzlarımdan aşağı doğru yönlendirdi.

‘’Eğer yine gitmek istersen bana söyle. Saat önemli değil.’’ Dediğinde gözlerimi kapatmıştım. ‘’Ve eğer kendini kaybolmuş gibi hissedersen de, bana söyle. Seni birlikte buluruz.’’

‘’Kaybolmadım.’’ Dediğimde ‘’Hımm,’’ dedi. İnanmamıştı. Gözlerimi açtığım zaman görüşüm birkaç saniyeliğine su yüzünden bulanıklaşmış olsa da düzelmişti. ‘’Gerçekten.’’ Dedim inanması için.

“Eğer yine böyle kaybolursan,” dedi sakince, “bana söyle.”

Ulaş kaşını hafifçe kaldırdı. ‘’Mezarlıkta yaklaşık üç saat durmuşsun. Bedenin değil de ruhun kaybolduğu için oradaydın ve tek başına bulmana gerek yok. Ben varım.’’

Her bir kelime sanki bir cümle sonuymuş gibi dudaklarından dökülmüştü. Açıklamaya gerek yoktu, her şey netti ve kimse o netliği bozamazdı. Ulaş elini saçlarıma götürdü. Şampuanı aldı ve avucuna döktü.

“Başını eğ.”

“Emir mi veriyorsun?”

“Evet.”

“Çok kabasın.”

“Yine de dediğimi yapıyorsun.”

İtiraz etmedim.

Saçlarımı yıkarken parmakları yavaş ve dikkatliydi. Beklediğimden daha nazik.
Bu adamın aynı ellerle birini öldürebileceğini düşünmek tuhaftı.

“Ulaş,” dedim sessizce.

“Hmm?”

“Ben… bazen ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”

Parmakları saçlarımın arasında kısa süreliğine duraksadı.

“İş konusunda mı?”

“Duygular konusunda.”

Saçlarımı durulayana kadar konuşmadı, ikimizde sessiz kalmıştık. Saçlarımın tamamen şampuandan arındığından emin olduktan sonra, ‘’Gözlerini açabilirsin.’’ Dedi. Sanki dakikalardır ondan bu emri bekliyormuşum gibi gözlerimi hemen açmıştım.

‘’İlk defa yaşıyorsun,’’ dediğinde ilk başta ne söylemeye çalıştığını anlamlandıramadığım için gözlerinin içine saf saf baktım. Bu halim onu gülümsetti. Islanmış olmamı umursamadan eğilerek yanağıma bir öpücük bıraktı. ‘’Bu hayatı sen de ilk defa yaşıyorsun, herkes gibi ve bu sorun değil . Herkes ne yaptığını bilmiyor. Kendimizle olan savaşımız da bu yüzden zaten. Onun peşinden giderek öğreneceğiz her şeyi.’’

Parmağıyla kalbimin olduğu yeri işaret etti. “Bununla baş etmeyi hislerinin peşinden gidecek kadar cesur biri olursan öğrenebilirsin.’’

Bir an kalbim gerçekten daha hızlı attı. Gözlerimi kaçırdım. Lifime uzandı ve duş jelini üzerine boşalttı. Ellerinin arasından köpüren lif ile tenimi yıkarken rahatsız olmamdan korkar gibi hareketleri hızlıydı ki zaten dün duş almıştım. Bugün tekrardan detaylı bir banyo yapmama gerek yoktu. Sadece kaslarım gevşesin ve bedenim de ısınsın diye buradaydım. Köpük saran vücudumu suyun altına ittiği zaman kısa bir süre içerisinde her yerim köpükten arınmıştı. Duşu kapattı. Sıcak su yüzünden banyoyu buhar doldurmuştu.
Ulaş bir havlu aldı saçlarıma sardı. Bornozumu da omuzlarımın üzerine bırakmıştı.

“Şimdi yatağa.”

“Ben çocuk değilim.”

“Şu an biraz öylesin.”

“Çok kabasın.”

“Yine de haklıyım.”

Beni yatak odasına götürdü ve omuzlarımdan tutarak hafifçe kıyafet dolabına doğru itti “Üzerine hızlıca bir şeyler giy.’’ Dedi. Arkasını döndüğünde emin olduğum zaman hızlı bir şekilde hem vücudumu kuruladım hem de üzerime yeni bir iç çamaşır takımı ile birlikte kalın bir pijama takımı geçirmiştim. ‘’Giyindim.’’ Dediğimde bakışları üzerimi giyerken başımdan düşen havluya kaydı. Saçlarım hâlâ ıslaktı. Ulaş saç kurutma makinesini aldı.
“Buraya otur.”

Sandalyeye oturdum. Fön makinesini çalıştırdı. Ilık hava saçlarımın arasından geçti.
Ulaş parmaklarıyla saçlarımı ayırıyordu bir yandan da saç diplerimi masaj yapıyordu. Bu kadar basit bir hareketin bu kadar rahatlatıcı olabileceğini bilmiyordum.

“Ulaş.”

“Hmm?”

“Teşekkür ederim.”

Fön makinesinin sesi arasında birkaç saniye cevap gelmedi. ‘’Önemli değil, güzelim.’’ Dediğinde kalp ritmimde üzüntüden değil de değişik ama güzel bir his , duygularımı adlandırma konusunda hala kötüydüm, yüzünden değişiklik olmuştu.

Hareketlerimiz sessiz bir anlaşma gibi birbirine uyumluydu. Saç kurutma makinesini yerine koyarken bende yorgun bir şekilde yatağıma uzanmıştım. Ulaş da gece lambasını yakarak yanımdaki boşluğa uzandı. İkimizde sessizdik, bir süre boyunca konuşmadık ama bu sessizliği ben bozdum. “Ulaş?”

“Evet?”

“Eğer ben yine… böyle saçma şeyler yaparsam,’’ derken duraksadım. Ona doğru döndüğümde zaten bana bakıyordu. Küçük bir çocuk gibi yatağın içinde küçülebildiğim kadar küçüldüm, omuzlarımdaki yorganın altına daha çok sığındım. ‘’Seni arayabilir miyim? Beni gelip alır mısın?’’ diye sordum. Babam ya da annem dışında bir şey olduğu zaman beni alması için arayabileceğim kimse yoktu. Bir yıldır zaten istesem de arayacak birini bulamamıştım. Bir şeylerin elimden alınmasına alışmak zorunda kalmıştım.

Güçlü biri gibi davranıyordum. Dışarıdaki insanların dilinde; soğuk, her zaman ciddi, iş kolik ve güzel bir kadındım. Herkes mükemmel bir hayatım var sanıyordu çünkü kimse eksiklikleri görmek istemezdi. Her zaman çok iyi rol yapmıştım ama artık yorulduğumu hissediyordum. Kendime karşı bile rol yapamıyordum, dışarıya karşı hala başarılıydım ama insan devam edebilmek için kendini de kandırmalıydı. Ve ben artık kendimi de kandıramıyordum. Birine yaslanmak istiyordum. Kalbimdeki sevgi daha fazla baskı istemiyordu, özgür kalmak istiyordu ama özgür kaldığında da ne yapacağını bilmiyordu çünkü hapsolmaya alışmıştı.

Ulaş da bana doğru döndü. Tek elini yüzüme doğru uzattı. Sıcak parmakları tenimde yavaşça gezindi sonra başıma doğru uzandı. Saç tutamlarımın arasına karıştı.

‘’Aramana gerek kalmaz çünkü ben zaten yanında olurum ama eğer ararsan da her zaman geleceğimi bil, ne olursa olsun gelirim.’’

Gözlerim dolduğunda tekrar savunmasız kalmış bir şekilde karşısında duruyordum ama bu sefer kendimi kötü hissetmedim çünkü kendimi aciz biri gibi hissetmemiştim. Göğsüne yaslanayım diye kolunu kaldırırken, ‘’Gel.’’ Dedi. Bunu bekliyormuş gibi hemen ona doğru sokuldum. Başım, göğsüne yaslandığında iç çektim. ‘’Geldim.’’ Diye mırıldandım kısık bir sesle ve bana sarılmasına izin verdim.

Gözlerimi kapatırken uzun bir aradan sonra ilk defa yalnız hissetmiyordum.

Uyandığım zaman hissettiğim ilk şey bedenimi sarmış olan sıcaklıktı. Gözlerimi açmak bile bir anlığına zor geldi. Boğazım kurumuştu. Nefes aldığımda göğsümde ince bir sızı geziniyordu. Birkaç saniye boyunca algılarım kapanmış gibiydi, nerede olduğumu zihnim kavrayamamıştı.

Elimi üzerinde hissettiğim ağırlık ile başımı çevirdiğim zaman yanımda yatan Ulaş’ı gördüm ve dün gece olanlar zihnimdeki sis bulutunun içerisinde belirginleşmeye başladı.

‘’Ulaş.’’ Dedim ama sesim çok cılız çıkmıştı. Yine de uyanmıştı. Hafifçe hareket etti. Başını bana doğru çevirdiği zaman kaşları hemen çatıldı. Bakışlarındaki uyku mahmurluğu anında kaybolmuştu. ‘’Meyra?’’

Elini alnıma koydu. Soğuk teni , tenime değdiği an dudaklarımın arasında çok kısık da olsa bir inilti çıktı. Avcu çok soğuktu. ‘’Yanıyorsun sen.’’ Dedi ve başımı hafifçe çevirdi. ‘’İyiyim.’’ Diye mırıldandığımda sesim kendime bile inandırıcı değildi. Ulaş da cevap vermedi.

Yatağın kenarına oturdu, elini tekrar alnıma koydu. İç çekerek elini geri çekti. ‘’Mihre.’’ Diye seslendiğinde çok kısa bir süre içerisinde kapının hemen dışında küçük adımların yaklaşan sesi geldi birkaç saniye sonra da kapı aralandı. Kahverengi bukleleri uykusunda iyice dağılmış ve kabarmıştı. ‘’Baba?’’ dedi uyku mahmuru çıkan sesiyle.

‘’Bebeğim, bana odandaki ateş ölçeri getirir misin? Bir de köşedeki açılmamış su şişelerinden birini.’’

Mihre’nin bakışları hemen bana kaydı. Yatağın içerisinde yorgun bir şekilde yatıyordum ve muhtemelen de çok iyi görünmüyordum. Küçük yüzü hemen ciddileşti. ‘’Meyra hasta mı?’’ diye sordu.

Ulaş başını hafifçe salladı. “Biraz.” Dediğinde Mihre hemen odadan çıkmıştı. Göz kapaklarımın bile ağırlığını hissettiğim için gözlerimi kapadım. Başım da ağrıyordu.

Ulaş’ın eli saçlarımın kenarına geldi. “Mezarlıkta üç saat oturmanın sonucu bu.”

“Bir saat ,” diye mırıldandım zorlukla.

O an gözlerim kapalı olsa bile dudaklarının köşesinde çok küçük bir gülümseme belirdiğini hissettim.

“Şimdi bunun tartışmasını yapacak durumda değilsin.”

Kapı tekrar açıldığında bende gözlerimi açtım. Mihre elindeki ateş ölçer ve küçük su şişesi ile geri dönmüştü. Ellerinin arasındaki her şey de kendisi gibi küçüktü. ‘’Getirdim.’’

‘’Teşekkür ederim.’’ Dedi Ulaş.

Mihre yatağın kenarına tırmandı. Küçük eli yorganının üzerinden koluma dokundu.
“Meyra çok sıcak.” endişeli yüzünü görünce onu aksine inandırmak ister gibi zorla gülümsedim. “Biraz ateşim var,” dedim Mihre üzüntüyle dudaklarını büzdü.

Ulaş ateş ölçeri kulağıma yerleştirdi. Birkaç saniye sonra cihaz bipledi.
Ekrana baktı. Yüzü daha da ciddileşti.

“Otuz dokuz.”

“Harika.”

Ulaş yorganı biraz açtı. “Harika değil.”

Bir süre boyunca soğuk bezler, ilaçlar ve suyla geçen bulanık bir zaman dilimi oldu.
Ama ateşimin düştüğünü hissettirmiyordu. Bir süre sonra zihnimde bulanıklaşmaya başladı. Görüntüler değişmeye başladı. Kardeşimin mezarı. Annemin sesi. Babamın gülüşü.

“Anne…”

Sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi. Ulaş hemen yanımdaydı.

“Meyra.”

“Gitmeyin…”

Gözlerim kapalıydı ama gözyaşlarımın yanaklarıma aktığını hissediyordum.

“Lütfen gitmeyin…”

Elim havada bir şey aradı ama elimi sıkıca tutanın Ulaş olduğunu biliyordum.

“Buradayım.”

Ama ben onu duymuyor gibiydim. “Ailemi istiyorum.”

“Ben yalnız kalmak istemiyorum…”

Sessizlikte sadece nefesimin düzensizliği vardı. Sonra kelimeler ağzımdan kendi kendine döküldü. “Ulaş…” O an elimi daha da sıkı tuttuğunu hissettim.

“Ben…”

Sesim çok zayıftı.

“Ben senden hoşlanıyorum ama,’’ boğazım düğümlendi, ‘’korkuyorum çünkü herkes gidiyor.’’ Gözyaşları şakağımdan yastığa süzüldü. “Bir kez daha kaybetmek istemiyorum.”

Uyandığımda arabadaydım ve hareket ediyordu. Başım Ulaş’ın omzundaydı. Arabanın içi loştu. ‘’Nereye?’’ diye fısıldadım. Ulaş hemen başını eğerek bana baktı. “Hastaneye gidiyoruz.”

“Gerek yok.”

“Gerekiyor.” Dedi keskin bir şekilde, itiraza da tartışmaya da yer yoktu. Yanında oturan Mihre’yi bana doğru eğildiğinde fark etmiştim. ‘’Meyra, iyileşecek misin? Hemen iyileş.’’ Dedi. Onun gözlerindeki endişeyi görünce kalbim sıkıştı.

“Hemen iyileşeceğim.” Dediğimde Ulaş’ın kucağında oturuyor olduğumu yeni fark etmiştim. Başım da onun omzuna yaslıydı.

Eren arabayı park ettiğinde iç çektim. Hastaneleri herkes gibi bende sevmezdim. Beni hep geriyordu.

Hastaneden içeri girdiğimiz zaman her şey hızlı ilerlemişti. Muayene, kan tahlili, serum…

Saatler geçmiş gibi geldi ama aslında çok uzun sürmemişti. Serumun serinliği damarlarıma yayılırken ateşim de yavaş yavaş düşmeye başladı. Ulaş bütün zaman boyunca yanımdaki sandalyede oturdu. Mihre’de Ulaş’ın kucağından hiç kalkmamıştı, uyuya kalmıştı zaten. Babasının kolunu yastık gibi kullanıyordu.

Günün çoğunu hastanede geçirmiştik, akşamüstü de eve döndük. Kendimi hala biraz halsiz hissediyordum ama en azından ateşim yoktu. Mihre, eve girer girmez elimi tuttu ve beni de kendi ile birlikte içeri götürdü. ‘’Biz birlikte oturalım. Babam çorba yapacak, çorba önemli.’’ Dediğinde cümlelerini heyecanla uzatmamış, çocuksu sesinden uzaklaşmıştı. Ulaş ise mutfağa gitmişti ve birkaç dakika sonra mutfaktan tıkırtılar gelmeye başlamıştı. Mihre yere değmeyen ayaklarını sallıyordu. ‘’Babam çorba yapıyor.’’

Her şeyi biliyor olsam bile ona ayak uydurmayı tercih ettim. ‘’Gerçekten mi? Güzel yapıyor mu bari?’’ diye sorduğumda çocuksu bir şekilde kıkırdadı. ‘’Evet ama bazen tuzu kaçırabiliyor yine de güzel yapıyor. Baba çorbası tüm hastalıklara iyi gelir.’’ Dedi bilmiş bir şekilde. Yüreğimin ortasına bir şey oturur gibi oldu. O dört yaşındaydı ben de yirmi altı yaşındaydım ama ikimizin de yarası aynı yerdendi. Bana hasta olduğumda hep annem çorba yapar, bana bir bebekmişim gibi bakardı. Babama da küçük bir çocuk gibi nazlanırdım.

Mihre ise annesini hiç tanıyamamıştı bile ve hasta olduğunda ona hep babası bakmıştı. Onun hayatındaki eksiklik hep boştu ve bunun eksikliğini çekiyordu. Şu an küçük olduğu için her şeyi tamamen kavrayamıyor olsa bile büyüdükçe her şeyi daha iyi anlayacaktı.

Benim hayatımda ise yirmi beş yıl boyunca hiç o boşluk olmamıştı. Benim elimden zorla almışlardı ve o boşluk yüreğimin tam ortasındaydı, canımı yakıyordu.

‘’Meyracığım, canın acıyor mu?’’ diye sorarken sesi üzgün çıkmıştı, dudakları büzülmüştü. Bakışları da elimin üzerindeki serum için açılmış olan damar yolundaydı. Tenim hassas olduğu için en ufak bir şey bile morarıklığa sebep olabiliyordu. Ona cevap vermeme fırsat tanımadı. Uzanarak elimin üzerine bir öpücük bıraktığında içim gitmişti. Geri çekilmesine fırsat tanımadan saçlarının üzerine bir öpücük bıraktım. ‘’Sen öpünce geçti.’’ Dediğimde yüzünde büyük bir gülümseme belirdi. Neşesi yerine gelmişti.

Daha iyi olduğuma inanmış olmalı ki son birkaç gündür kreşte olan biten her şeyi bana tek tek anlatmıştı. Bende onu ilgi ile dinlemiştim. Bir süre sonra Ulaş elinde bir kaseyle geldi. Mihre neşeyle söylendi. ‘’Baba çorbası geldi! Meyra şimdi hemen tamamen iyileşecek.’’

Ulaş’ın elinden kaseyi almaya niyetlendim ama vermedi, yanıma oturdu. ‘’Ben içebilirim.’’ Dediğimde omuz silkti. ‘’Biliyorum ama ben içirmek istiyorum.’’

İlk kaşığı ağzıma götürdü. Çorba sıcaktı ve tadı da beklediğimden iyiydi, dürüst olmak gerekirse çok güzeldi ama bunu onun bilmesine gerek yoktu.

“Fena değil,” dedim. Ulaş kaşını kaldırdı. “Bu büyük bir iltifat sayılır.”

Mihre gururla gülümsedi. “Babam iyi yemek yapar.”

‘’Makarna yapamıyormuşum.’’ Diyerek kızına takıldı Ulaş ve bu beni gülümsetti. ‘’Ben dururken senin yemeklerini beğenecek değil herhalde çocuk. Sadece karnı doysun istemiyor, lezzetli şeyler yemek istiyor.’’ Dedim ve çenemle kaşığı işaret ettim. Bir kaşık daha uzattı. ‘’Sanırım tadı kötü olduğu için böyle iştahla yiyorsun.’’ Dediğinde omuz silktim.

Sessizliğe alışkındım ama bu evde her zaman ses olurdu. Geçen yıla kadar sessizliğin içinde huzur olurdu ama artık sadece tehlike gizlenmişti ve huzur bulduğum yer, kendimi en huzursuz hissettiğim yerdi.

Koltukta yarı uzanmış haldeydim. Üzerimde bir battaniye vardı. Ateşim dünden beri tekrar çıkmamıştı ama bedenimdeki ağırlık hala varlığını koruyordu. Kemiklerim yorgunluktan sızlıyordu. Ulaş, beni tek bırakmak istemese de işe gitmişti ama erken gelmeye çalışacağını söylemişti. Gitmeden önce de tezgahın üzerine benim için bir şeyler bırakmıştı. İlaçlar, meyve, vitamin hapları ve dünkü çorbadan.

Mihre’yi de işe giderken anaokuluna bırakmıştı ama hasta olduğum için onu almaya Eren gidecekti. Bende Mihre eve gelene kadar vakit öldürmek için peş peşe bir iki film izlemiştim ama o kadar çok sıkılmıştım ki uyku bastırmaya başlamıştı bu yüzden gözlerim yarı kapalı sayılırdı ve tam o anda dış kapının açıldığına dair tıkırtılar duydum. İlk önce Eren’in sesi geldi. ‘’Bir şey olursa ben buradayım, cimcime. Yanıma gelirsin, hadi içeri gir de üşüme. Anahtarı da şuraya bırak.’’

‘’Tamam Eren abiciğim,’’ diyen sesini duyduğum zaman istemsizce gülümsedim. Çok tatlı bir kızdı ve onu sevmemek imkansızdı. Birkaç dakikanın sonunda, muhtemelen montunu ve ayakkabılarını çıkarmıştı, salona yaklaşan hızlı ayak seslerini duymuştum. ‘’Ben geldim!!’’ dedi enerjik bir şekilde.

Başımı yavaşça kaldırdım. Sırtında pembe çantası vardı. Saçları yine biraz dağılmıştı ama yüzü gün boyu yaşadığı bütün küçük maceraları heyecanla anlatmaya hazır görünüyordu. Beni görünce yüzündeki gülümseme silinir gibi oldu. “Meyra?”

“Sen hâlâ hasta mısın?”

Gülümsedim.

“Biraz.”

Mihre çantasını yere bıraktı ve dikkatli adımlarla yanıma geldi. Küçük eli battaniyenin üzerinden koluma dokundu.

“Artık çok sıcak değilsin.”

“Doktor da öyle dedi. İlaçlarımı da içiyorum yarına iyileşmiş olurum.’’ Dediğimde sözlerimin gerçekliğini kavramak ister gibi bir süre beni inceledi. Sonra da başını belli belirsiz salladı ve yere bıraktığı çantasının yanına geri döndü. Çantasının fermuarını eğilerek açtı ve içinden çıkardığı kağıtlar ile ayağa kalktı. ‘’Bugün ödevim var, hem de bir sürü.’’ Dedi ve elindeki kağıtları ortadaki sehpanın üzerine yaydı. ‘’Öğretmenimiz, baba ya da anneniz… ile yapın dedi.’’ Derken sesi sonlara doğru çekingen bir şekilde kısılmıştı. ‘’Babam işte, şey benim de annem yok ama sende büyüksün, seninle yapalım mı?’’ diye sorduğunda üzerimdeki battaniyeyi kenara koyarak ayağa kalktım. Bakışları bile titriyordu ama yine de gözleri dolmamıştı.

Şefkatle saçlarına dokundum. ‘’Yapalım ama önce saçlarını toplayalım mı? Dağılmış görünüyorlar.’’

Başını olumlu anlamda salladı. ‘’Olur.’’ Dedi ve arkasını döndü. Saçlarını düzgün bir şekilde topladığım zaman yere oturmayalım diye kağıtları aldım. ‘’Kalemliğini al ve masaya gel, bebeğim.’’ Dedim.

Masaya geçtiğimiz zaman kağıtları incelemeye başladım. Yuvarlaklar, kareler, üçgenler… Şekilleri öğreniyor olmalılardı. ‘’Önce çizgilerin üzerinden geçecekmişiz sonra da boyayacakmışız. Bir de şu kağıttakiler sayılarmış. Ben saymayı biliyorum ama yazı da görünce bilmiyorum.’’

‘’Ben sana öğretirim.’’ Dedim ve kalemliğin içinden siyah kalemi çıkardım. ‘’Önce çizgilerin üzerinden geç bakalım.’’

Mihre büyük bir dikkatle çizgilerin üzerinden geçmeye başladı, hata yapmak istemediği için yavaş bir şekilde ilerliyordu. Aramızdaki sessizlik sadece birkaç saniye sürdü.
“Bugün kreşe yeni bir çocuk geldi.”

“Öyle mi?”

“Adı Bora.”

Kalemi çizginin dışına taşırmak üzereyken duraksadı ve düzelterek devam etti. “Biraz ağladı.”

“Niye?”

“Annesi gitti diye .” Bunu çok doğal bir şekilde söyledi, önündeki işe dikkatini vermeye devam etti. Ben ise annesi kelimesinde takılı kalmıştım. Ulaş’ın, onun anlayabileceği bir şekilde basitçe annesinin öldüğünü açıkladığını biliyordum ama bugüne kadar onun için hep sevgi dolu insanlarla vakit geçirmişti. Hep el üstünde tutulmuştu. Şimdi orada kendisi gibi küçük olan insanlarla iletişim kuruyor, vakit geçiriyor ve herkesin farklı olduğunu daha yakından gözlemlerken annesi olmamasını onda ne gibi bir iz bıraktığını anlamak zorlaşıyordu. Çünkü yavaş yavaş kendi hislerini de fark etmeye başladıkları zamanlardaydılar ve çocukların dilleri şeffaftı. Zihinlerinden geçen her şeyi söyleyebilirlerdi ve bu durum beni bazen korkutuyordu. Annesi yok diye onu kırmalarını istemiyordum.

“Ben ilk gün ağlamadım.”

“Cesursun demek ki .”

“Babam benim hep çok güçlü ve cesur bir kız olduğumu söylüyor.” Dediğinde ben de onun gibi gülümsedim. ‘’Bence de öylesin.’’

Mihre başını önündeki kağıttan kaldırıp bana baktı. “Sen de güçlü ve cesur musun?”
Soru o kadar beklenmedikti ki birkaç saniye cevap veremedim. Sonunda hafifçe omuz silktim. “Bazen.” Dedim. Kendini belli kalıplara sokmasını, etrafına mükemmel duvarlar örerek büyümesini istemiyordum. Kimse mükemmel değildi, olamazdı da ve bunu bilsin istiyordum.

“Ben de bazen.” Dedi ve çizgilerle işi bitmiş olduğu için boyamaya geçti. “Meyra?”

“Hmm?”

“Sen küçükken kreşe gittin mi?”

Başımı salladım.

“Evet.”

“Sen de ağladın mı?”

“Biraz.”

“Bora da biraz ağladı. Ben de onunla oynadım.”

“Bu çok güzel bir şey. İlk gününde kendini yalnız hissetmemiştir.’’

Mihre gururla gülümsedi. “Ben ona büyük legoları da gösterdim.”
Sonra kalemi bırakıp bana yaklaştı. “Biliyor musun?”

“Neyi?”

“Bazen kreşe anneler geliyor.” Sesi biraz daha alçaldı. “Çocuklarını almaya.”

Kalbim hafifçe sıkıştı. Ama yüzümde hiçbir şey göstermemeye çalıştım.

“Evet.”

Parmağıyla kağıdın kenarını çizdi. “Benim annem yok, hiç gelmeyecek.” Onun sözleriyle benim kalbim kırılmıştı. ‘’Benim de annem yok.’’ Dedim kendisini kötü hissetmesin diye. ‘’Senin de mi annen hem bulutlarda hem de yıldızlarda hatta bazen de güneş ve ay da ?’’ diye sorduğunda buruk bir şekilde gülümsedim. ‘’Evet, seninki gibi. Onlar aslında bizi görüyor ve çok seviyor. Biz de onları burada,’’ diyerek elimi kalbimin üzerine koydum. ‘’Seviyoruz ve hep bizimle olduklarını hissediyoruz. Mihre, aslında yalnız değilsin. Anneni kalbinde taşıyorsun, o hep seninle.’’ Dediğimde gülümsedi. ’’Tamam.’’ dedi ve kalemlere geri döndü. ‘’Şimdi üçgeni boyayacağım. Adını doğru söyledim değil mi?’’ diye sorduğunda elimi sandalyesinin arkasına yasladım. ‘’Evet, doğru söyledin.’’

Dikkatle boyamaya başladı ama bu sefer daha da yakınıma sokulmuştu.
Küçük omzu koluma değiyordu. Ben de farkında olmadan elimi saçlarına götürdüm.
Nazikçe düzelttim. Bir süre sadece kalemlerin kağıt üzerinde çıkardığı ses vardı.

‘’Bitti.’’ Derken kağıdı iki eliyle havaya kaldırıp gururla gülümsedi.

Ben de başımı kaldırıp dikkatlice inceledim. Bazı çizgileri taşırmış olsa bile beklediğimden daha güzel bir şekilde yapmıştı. “Bence öğretmenin çok beğenecek.”

Heyecanla gözlerini kocaman açtı. “Gerçekten mi?”

“Gerçekten.” Dedim sakin bir şekilde.

Başını bileğimdeki saate uzattığında gülümseyerek daha rahat görebilsin diye ona yaklaştım. ‘’Küçük olan beşte, yemek saatine az mı kalmış?’’ diye tatlı tatlı sorduğunda, ‘’Acıktın mı?’’ diye sordum.

‘’Şu an değil ama babam gelene kadar yemek yapalım mı? O zaman bende acıkmış olurum.’’ Dediğinde yeşil harelerinde büyük bir istek vardı. ‘’Yapalım.’’ Dedim ve masanın üzerindeki kalemlerini toplamasına yardım etmeye başladım. ‘’Ne yapalım?’’ diye sorduğumda düşünür gibi işaret parmağını dudağının kenarına yasladı ve birkaç saniye sessizce bakışlarını yere indirdi. ‘’Çorba yapalım, daha çabuk kendini iyi hissetmiş olursun.’’ Dediğinde tatlılığı karşısında yanaklarını ısırmak ve öpmek istiyordum ama onu da hasta etmek istemediğim için sıkıştıra sıkıştıra onu sevemiyordum. ‘’Çorbamız daha bitmedi.’’ Dedim.

Başını belli belirsiz salladı. ‘’Olsun, babam yapmıştı. Baba çorbası o, biz de o zaman bezelye yapalım mı? Ben çok seviyorum. Sen de seviyor musun?’’ diye sorduğu zaman hazır bir şeyler dışında, sulu yemek istemesi beni hem şaşırtmıştı hem de biraz sevindirmişti. Yemek konusunda çok zorluk çıkaran bir çocuk değildi, her şeyi yiyordu ama bir şeylere karşı itiraz etmemek huyu olduğu için böyle olduğunu sanıyordum.

‘’Bende seviyorum hatta yanında turşu ile daha çok seviyorum.’’ Dediğimde heyecanla gülümsedi. ‘’Ben de!’’

Yavaşça ayağa kalktım. Hala biraz halsizdim ama düne göre daha iyiydim. Elimi uzattığım zaman tutarak indi, ‘’Gidelim.’’ Mutfağa doğru çekiştirdi beni.

Mutfağa girdiğimizde batmak üzere olan güneşin turuncu ışıkları pencereden içeri süzülüyordu. Tezgâhın üzerinde Ulaş’ın sabah bıraktığı şeylerin bazıları hâlâ duruyordu.
Mihre, babasının onun için almış olduğu birkaç basamaktan oluşan merdiveni hemen tezgahın yanına çekiştirerek sandalyenin üzerine çıktı. “Ben de yardım edeceğim.”

“Tamam, bugün şef sensin. Emirlerini bekliyorum.’’

Buzdolabından sebzeleri çıkardım. Mihre havucu rendelemeye çalışıyordu ama bıçak kısmına yaklaşmasına izin vermedim.

“Bunu ben yapacağım.”

“Ben de karıştırırım.”

“Bu çok önemli bir görev.”

Mihre ciddiyetle başını salladı. Bir süre mutfakta sadece bıçak sesi ve tenceredeki suyun hafif kaynama sesi vardı. Mihre arada sırada karıştırma kaşığını tencereye sokuyor, sonra gururla bana bakıyordu. Tam o sırada kapı zili çaldı. Mihre hemen başını kaldırdı.

“Kim o?”

“Bilmiyorum.” Dedim çünkü Ulaş’ın gelmesi için henüz erkendi. Bugün yediden önce gelemeyeceğine dair mesaj atmıştı. ‘’Sen burada beni bekle ama ocağa da fazla yaklaşma, tamam mı?’’ dediğim zaman uysal bir şekilde başını olumlu anlamda aşağı yukarı salladı.

Kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açtığımda karşımda duran Selin’i görünce bir an duraksadım. Uzun koyu saçları omuzlarına dökülüyordu. Üzerinde rahat ama şık bir kıyafet vardı. Gözlerinde canlı bir ifade vardı. Beni görünce gülümsedi. ‘’Selam!’’ dedi neşeli bir şekilde. Mihre’nin bazı tepkilerini ona çok fazla benzetiyordum. ‘’Selam, hoş geldin.’’ Dedim sesimi onun kadar canlı tutmaya çalışarak ve içeri girmesi için kenara çekildim. İçeri girerken biraz mahcup bir şekilde yüzüme baktı. ‘’Haber vermeden geldim, kusura bakma. Yakınlarda işim vardı, bir uğrayayım dedim.’’

‘’Sorun değil, burası abinin evi. İstediğin zaman gelebilirsin.’’ Dediğimde ayakkabılarını çıkarmıştı bile. ‘’Şimdi sen de böyle dersen yengeciğim, yüzsüz gibi sürekli burada olabilirim.’’ Dediğinde gülümsedim. ‘’Benim için sıkıntı yok.’’ Dedim.

‘’Hasta mısın? Solgun ve yorgun görünüyorsun.’’ Dediğinde başımı olumlu anlamda hafifçe salladım. ‘’Evet ama bir iki güne toparlarım.’’

‘’İstersen seni hastaneye götürebilirim.’’ Dediğinde, ‘’Teşekkür ederim ama gerek yok. Dün zaten gittik.’’ Dedim ve hala elimin üzerinde olan morarıklığı gösterdim. Sanki kendi tenine iğne batmış da canı yanmış gibi yüzünü buruşturdu. ‘’Geçmiş olsun.’’

‘’Meyra, bu çok fokurduyor! Patlar mı?’’ diye biraz korku dolu sesle, içeriden seslendi. İkimiz de onun bu tepkisine güldük. Mutfak kapısına geldiğimiz zaman bizi fark etmişti. Hemen yanımda duran Selin’i gördüğü zaman korkusu yerini heyecana bıraktı. ‘’Hala!’’ derken basamakları inmeye başlamıştı bile, Selin’de ona kollarını açtı. ‘’Sürpriz!’’

Onlar hasret giderirken bende ocağın başına geri dönerek, yavaş bir şekilde karıştırmaya başladım.

‘’Yemek yapıyoruz biz.’’ Dedi. Selin, sesine merakının yansımasına özen göstererek, ‘’Menü de ne var, küçük şef?’’ diye sordu.

‘’Çorba, bezelye ve turşu!’’ dedi.

‘’Off, çok güzelmiş. Bende acıkmıştım.’’ Dedi ve Mihre’yi kucağına alarak yanıma geldi. ‘’Yardım edebilirim. Pilav yapayım mı bende?’’ diye sorduğu zaman, ‘’Olur.’’ Dedim.

Mutfağın içini büyük bir sıcaklık sarmıştı ama bu daha çok maneviydi. Selin ile düşündüğümüzden daha da iyi anlaşıyorduk. Birkaç kez daha onunla vakit geçirme fırsatım olmuştu, onların aile yemeklerine de katılmıştım. Bana karşı asla ön yargılı olmamıştı aksine beni hayatlarına daha çok dahil etmek için her yere çağırıyordu. Yaşlarımız da birbirine yakındı aramızda sadece iki yaş vardı. Üniversiteyi bitirmiş olmasına rağmen yüksek lisans yaptığını, bugün de tezi için okula gittiğini dönüşte de buraya uğradığını anlatmıştı. Başka başka bir sürü şey daha anlatmıştı. Mihre ile birlikte tüm sohbeti taşıyorlardı ve onlara kolayca uyum sağlıyordum. Benden bir şey beklemedikleri içinde kendimi yanlarında daha rahat hissediyordum. Yemekler neredeyse hazır olmak üzereyken kapının açıldığında dair ses duymuştuk.

‘’Babam geldi!’’ dedi ve elindeki kaşığı tezgahın üzerine bıraktı. Mihre’nin yüksek çıkan sesiyle , adım sesleri mutfağa yaklaşmıştı. Ulaş mutfağın kapısında durduğunda önce bizi, sonra tezgâhı, sonra önümüzdeki tencereleri gördü. Biraz şaşırmıştı. Sık sık yemek yapan biri değildim ve o da buna alışmıştı. Genel olarak sadece eve yemek yapmak için gelen bir çalışan vardı, ben sadece ara sıra Mihre bir şeyler isterse mutfağa giriyordum. “Burada ne oluyor?” diye sordu. Mihre ellerini birbirine çırptı. ‘’Yemek yaptık, bak halam da geldi.’’ Dedi sanki Ulaş, koskocaman kadını görmüyormuş gibi ve bu onu güldürdü.
Yanımıza doğru adımlarken bakışları bendeydi ama önce Selin’in şakağına bir öpücük bıraktı. ‘’Hoş geldin, abiciğim.’’ Dedi. ‘’Hoş buldum abi.’’

Sonra da Mihre’nin yanaklarına sert birer öpücük bırakarak bana yöneldi. Bakışları büyük bir dikkatle yüzümde gezindi. ‘’Neden kendini yoruyorsun? Doktor, dinlenmen gerektiğini söyledi.’’

‘’Yorulmadım ki,’’ dediğimde önce avucunu alnıma yasladı sonra da yanaklarıma. ‘’Ateşin yok. Bir yerin ağrıyor mu? İlaçlarını da içtin mi?’’ diye sordu.

Küçük bir çocuk gibi, ‘’Dünden beri ateşim çıkmadı. İlaçlarımı içtim, yorulmadım. Karnım da tok.’’ Derken sonlara doğru sesim alaylı çıkmıştı. Yanağımı parmaklarının arasına alarak sıkıştırdığında afallamıştım, bir an duraksadım. ‘’Dalga geçme.’’ Dedi.

‘’Geçmiyorum ki,’’ dedim ve gülümsedim. ‘’Hadi üzerini değiştir gel, yemekler sıcak.’’ Diyerek kibar bir şekilde onu mutfaktan kovdum. Ulaş gelene kadar biz de masayı hızlı bir şekilde hazırlamıştık. Ben ve Ulaş yan yana otururken, Selin ve Mihre’de yan yana oturuyordu. Yavaş bir şekilde yemeğimizi yerken bakışlarım kısa bir an hepsinin üzerinde gezindi.

Son bir yıldır, yalnızlığa ve sessizliğe o kadar çok alışmak zorunda kalmıştım ki aynı masada birden fazla kişi ile yemek yemek bile içimin huzurla kaplanması sebep oluyordu.

Hayat, bazen bizi nefes alabildiğimiz için bile şükredebilecek hale düşürürdü. Büyük resme bakmak yerine küçük karelere bakmam gerektiğini acı çekerek öğrenmiştim ama her şeyin kıymetini anlayabilecek kadar canım yanmıştı. Kalbimin bir yerlerinde hala kırık parçalar vardı ama bu sefer daha tedbirliydim, en ufak şeye bile şükretmem gerektiğini biliyordum.

Kulağımdaki kulaklıklar yavaş bir şekilde çıkartılana kadar etrafımdaki hiçbir şeyin farkında değildim sanki zaman bile havada asılı kalmıştı. Elimdeki kalemi önümdeki kağıdın üzerine bırakırken başımı kaldırmama fırsat kalmadan önüme hala dumanı tüten bir kupa bırakılmıştı.

Ulaş, kalçasını masamın kenarına yaslayarak üstten bakışları ile bana bakmaya başladı. ‘’Yatağında olman gerekiyordu.’’ Dediğinde ona istediği cevabı vermek istemedim. ‘’Bana bitki çayı mı yaptın?’’ diye sorduğumda iç çekti. ‘’Ihlamur yaptım, boğazlarına iyi gelir. Ağrıdıklarını biliyorum.’’ Dediğinde kaşlarım hafifçe çatılmıştı. Başımı kaldırdığım zaman omzuma ince bir sızı girdi ama göz ardı etti. ‘’Nereden biliyorsun ki?’’ diye sordum.

‘’Parmakların sanki masaj onları rahatlatacakmış gibi istemsizce boğazının üzerinde geziniyor.’’ Dediğinde, kendi hareketlerimin bile farkında değildim.

‘’Teşekkür ederim yani ıhlamur için.’’ Diyerek gereksiz bir heyecanla saçmaladım ve önümdeki kupadan bir yudum aldığım zaman düşündüğümden de sıcak olduğu için dilim yanmıştı. ‘’Dilim yandı,’’ diye söylenirken arkama yaslandım. ‘’Hala sıcak olduğu belliydi, sabırsız.’’ Dedi.

‘’Sabırsız değilim.’’ Dediğim zaman yüzünde silik de olsa bir gülümseme vardı. ‘’Ne çiziyorsun?’’ diye sorduğu zaman bakışlarımı ondan çekmeden, ‘’Bilmiyorum.’’ Dedim.

Kaşları hafifçe çatılmış, alnının ortasında bir çukur oluşmuştu. ‘’Bilmiyor musun?’’

‘’Kağıda çizim yaparken sanki gözlerimin önüne bir perde iniyor. Zihnim parmaklarımı yönlendiriyor ama bitirene kadar ne çizdiğimi bilmiyorum.’’ Dedim ve ne çizdiğimi bende merak ettiğimden kağıdı elimi aldım.

Kağıdı tutan parmaklarım karakalem ile çizilmiş yüzü gördüğü zaman kasılmıştı. Boğazımdaki koca yumru şimdi yüreğimin ortasına oturmuştu. Nil’in yüzü tüm çocuksuluğu ve detayıyla karşımdaydı. Ulaş da değişen yüz ifademi görmüş olmalı ki elimdeki kağıda uzandı ve alarak kendine doğru çevirdi.

Resmi incelerken sertçe yutkunmuştu, hareket eden ademelmasından anlamıştım. ‘’Dört yaşına girdi, değil mi?’’ diye sorduğu zaman, ‘’Evet.’’ Dedim. ‘’İstersen bunu portre gibi çerçeveletebilirim.’’ Dediğinde başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. ‘’Gerek yok.’’ Dedim ve oturduğum sandalyeyi geriye doğru iterek ayağa kalktım. Masanın üzerinde duran kupayı da almıştım.

‘’Yarın şileye gidecek miyiz?’’ diye sordum. Konuyu değiştirmeme ayak uydurdu. ‘’Eğer kendini iyi hissediyorsan, gidebiliriz.’’

‘’Yarın Cuma, gitmişken üç dört gün kalabilir miyiz?’’ diye sordum. ‘’Kalırız.’’ Dediğinde ıhlamurdan az öncekine göre daha temkinli bir şekilde küçük bir yudum aldım. ‘’Bu gece, ben uyuyana kadar başımda bekleyebilir misin?’’ diye sorarken sesim kısık çıkmıştı. Duymadıysa bir daha sormayacaktım. Ondan bir şey isteme sınırımı kaldırmıştım ama yine de bu konuda tamamen cesur değildim. Yine de kısık sesime rağmen duysun ve ben uyuyana kadar başımda dursun istiyordum çünkü o yanımdayken zihnim kalbim ile bir savaşa girmiyordu ve uykuya daha kolay dalıyordum.

‘’Beklerim.’’ Dediğinde gülümseyerek yüzüne baktım ve bir adım atarak ona yaklaştım. Merakla ne yapacağımı beklerken parmak uçlarımda yükselerek yanağına bir öpücük bıraktım. Yeni çıkmış olan sakalları dudaklarıma battı ama benim için bir sorun değildi. Sesli bir şekilde teşekkür edemediğim için ufak bir öpücüğü ona hediye etmek istemiştim.

Hayatın en garip ama bir yandan da gerçek olan şeyi, dünyanın her şeye rağmen hiçbir zaman durmamasıydı. Nefesin seni terk ettiğinde, kalbin atmayı bıraktığında, bakışlar soluklaştığında, insanlar yok olduğda… Gökyüzü parlak güneşi ve maviliği ile kalır, rüzgar her şeyi götürür gece ise ay ile birlikte soluk bir şekilde parlamaya devam ederdi.

Hayat, birinin yokluğunu fark edecek ama gülmeye devam edebileceğin kadar acımasızdı. İnsan, kaybettiklerinin üzerine bir şeyler inşa etmeye devam ederek yaşamaya devam etmek zorunda kalırdı. Bir mezar taşının önünde durduğunda bunu daha iyi anlardı. Çünkü o taşın altında yatan şey sadece bir beden değildir. O taşın altında saklanan şey; yarım kalmış kahkahalar, söylenememiş cümleler, büyüyememiş yaşlar, yaşanamamış ihtimallerdir. Bir hayatın en ağır tarafı ölüm değildir belki de.

En ağır tarafı, geride kalanların yaşamaya devam etmek zorunda oluşudur. Yarım kalışlar, her şeyden daha ağır bir şekilde yüreğine yerleşirdi ve ne olursa olsun, onu söküp atsan bile sadece tenine de değil ruhuna da işlemiş olduğu için asla silinmezdi. Ölüm gibi sessizdi. Bağırmazdın, gideceğin bir yerin olmazdı, kapısını çalabileceğin biri bile olmazdı. Sadece ruhu değil bedeni de seni terk ederdi, göremez ve dokunamazsın. Ve bir anda her şeye rağmen devam ettiğini, kalbine sinsi bir şekilde süzülerek giren, ruhuna karışmaya çalışan mutluluk ve heyecan ile anlardın ve bu sana ihanet ediyormuş gibi hissettirirdi.

Mezarlıkta ölümün kendine has olan o çaresiz sessizliği vardı. Konuşsan bile sesin duyulmazdı. Her şey yavaşlar, acı ortaya daha belirgin bir şekilde çıkar ve soğuk sadece ölü bedenleri değil, senin hala yaşayan bedenini de sarardı. Arabadan indiğim zaman bu soğuklukta sessizlikte ilk defaymış gibi bedenimi sardı oysaki defalarca kez gelmiştim. Kalbim her zamanki gibi huzursuzlukla sıkıştı. Ölüm en çok da huzura en ağır darbesini bırakır ve giderdi. Kaybetmiş olması da kazanmış olması da önemli değildi. Ufacık tek bir darbe bile yeterliydi.

Bakışlarım etrafta dolaşırken elimi sıkıca kavrayan el, gerçek olamayacak kadar sıcaktı.
‘’Dün,’’ dedi Ulaş, ses tonuna dikkat ediyordu. Beni kırmak istemiyor gibiydi ama bir yandan da herhangi bir olumsuz tepkiye hazır gibiydi. ‘’Onun doğum günüydü ve biz kutlayamadık. Şile’ye gitmeden önce kutlamamızın iyi olacağını düşündüm.’’ Dedi. Ayaklarımın altındaki toprağın kaydığını hissediyordum ama elimi o kadar sıkıca tutuyordu ki, bana bir şey olmayacağını biliyordum ve bu nefesimi keser gibi oldu. Yutkunmaya çalıştım ama boğazım düğümlenmiş gibiydi.

Yaşasaydı dört yaşında olacaktı.
Belki düşmeden koşmayı yeni öğrenmiş olacaktı.
Belki saçları daha uzun olacaktı.
Belki bazı kelimeleri hala yanlış söylüyor olacaktı.

Belki…

İnsanın kalbini bazen en çok bu kelime kırardı çünkü belki; gerçekleşmeyecek ihtimallerin tabutuydu. Sevgi, üzerine toprak atılmasına engel olurdu ama bu onun bir mezar olduğu gerçeğini değiştirmezdi. Sevgi ölmezdi ama ihtimaller ölürdü.

Kalbim, göğüs kafesime daha sert bir şekilde çarpmaya başladı. Gözlerim hızla yaşlarla doldu. Elindeki pastane paketini havaya hafifçe kaldırdığı zaman yaşlar yanaklarımdan bir bir süzülmeye başladı.

Ulaş, elindeki poşeti hemen yanımızda duran ve merakla etrafa bakan Mihre’nin eline tutuşturduktan sonra beni kollarının arasına alarak sıkıca sarıldı. ‘’Ulaş,’’ ismi kısık sesli acı dolu bir inilti gibi dudaklarımın arasından çıktığında yüzünü eğerek yüzümü görmeye çalıştı. Göz yaşlarımla ıslanmış yüzümün her bir noktasına ufak ufak öpücükler bıraktı. ‘’Nil, doğum gününde ağlamanı istemezdi. Hem daha pastasına mum dikeceğiz, dört tane.’’

Kısa bir süre sessizce, kollarının arasında ağladım. Sakinleşmemi sabırla bekledi. Mihre’yi de korkutmak istemediğim için kendimi zor da olsa toparladım. İç çekerek kollarının arasından çıktım ama elini sıkıca tutmayı bırakmadım.

Hemen arkamızdaki arabadan Eren elindeki çiçek buketi ve ufak bir poşet ile indi. Çiçekleri Mihre’nin kucağına bırakırken poşeti de Ulaş’a vermiş ve hiçbir şey demeden arabaya geri dönmüştü. Sessiz bir şekilde ailemin mezarın yanına vardığımızda iç çektim ve dizlerimin üzerinde iki mezarın ortasına oturdum. ‘’Yine ben geldim umarım benden bıkmamışsınızdır.’’ Dediğimde elindeki çiçek buketi ile Mihre yanıma yaklaştı. Sesi çekindiği için kısık çıkıyordu. ‘’Meyracığım, onlar senin ailen mi?’’ diye sorduğu zaman önce elimle büyük mezarı gösterdim. ‘’Burada anne ve babam var,’’ diğer elimle de küçük mezarı gösterdim. ‘’Burada da Nil.’’ Dedim.

Ulaş da benim gibi yere oturduğu zaman Mihre’nin boyu bize anca yaklaşabilmişti. ‘’Onları özlediğin için mi ağlıyorsun?’’ diye sorarken sesi üzgün çıkmıştı. Küçük parmakları yanaklarımın üzerinde yaşlarda gezindi. ‘’Sen ağladığın için bende ağlamak istiyorum, üzüldüm.’’ Dediğinde onu hızla kollarımın arasına çekerek sarıldım. ‘’Sen ağlarsan ben daha çok üzülür ve ağlarım hem… buraya doğum günü kutlamaya geldik.’’ Dediğimde şaşırmıştı. ‘’Kimin doğum günü?’’ diye sordu masum bir şekilde.

‘’Nil’in doğum günü.’’ Diyen Ulaş’tı. Merakla, ‘’Kaç yaşına girdi?’’ diye sordu. Titreyen sesimle, ‘’Dört.’’ Dediğimde başını babasına doğru çevirdi ve bu hareketi ile omzuma yaslanmış oldu. ‘’Baba, ben de dört yaşındayım değil mi?’’ diye sordu. ‘’Evet, babacığım. Senin gibi Nil de dört yaşında.’’

‘’Kucağımdaki çiçekleri ona verelim, doğum günü ya.’’ Dediğinde dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım. ‘’Verelim.’’ Dedim ve ona yardımcı oldum. Papatyaları, soğuk toprağının üzerine bıraktık.

‘’Baba, pasta almadık. Pasta alalım Nil için.’’ Dediğinde Mihre, sessiz bir şekilde ağlıyordum. Kendimi daha fazla tutamamıştım. Ulaş elini yavaşça sırtımda gezdirdi. ‘’Aldık, bak bu poşetin içinde. Şimdi mum da yakacağız onun için.’’ Dedi ve elini çekti.

Küçük pastayı poşetinden çıkardı. Bembeyaz bir pastaydı ve üzerinde üzerin de meyveler vardı, meyvelerin ortasında ise ufak ufak melek figürleri vardı. Dört tane mumu dikkatli bir şekilde pastanın üzerine yerleştirdi. ‘’Ağlarken hepsini aynı anda söndüremezsin.’’ Dedi Ulaş.

Zorlukla yutkundum. ‘’Ben söndürmek istemiyorum. Mihre, Nil için mumları üflemek ve dilek tutmak ister misin?’’ diye sorduğum zaman başını omzumdan kaldırdı. ‘’İsterim.’’ Dedi buruk bir hevesle. Şimdi üçümüzde yan yana Nil’in mezarında duruyorduk Mihre ikimizin ortasındaydı, Ulaş pastayı dikkatle tutuyordu mumları da yakmıştı. Üçümüzün de bakışları Nil’in mezar taşındaydı.

Ulaş ‘’İyi ki doğdun Nil,’’ dediğinde titreyen sesimle bende ona eşlik etmeye başladım. Mihre de gözlerini kapatarak sessiz bir şekilde dileğini tuttu. Gözlerini açtığı zaman başını bana doğru çevirdi. Ona cesaret vermek için ağlıyor olmama rağmen gülümsedim. Önüne döndü ve mumlara doğru nefesini verdiğinde hepsini söndürmüştü. ‘’İyi ki doğdun Nil.’’ Dedi.

Ulaş yere bırakmış olduğu poşetin içinde birkaç şey çıkardığı zaman anlamaz bir şekilde ona bakıyordum. Elini omzuma yasladı. ‘’ Doğum günü hediyesi olarak unutma beni çiçeği dikmemizin güzel olacağını düşündüm. Her doğum gününde, her bir yaşı için gelip dikeriz. Büyümeye devam edecek. Onu sadece sen değil, biz de unutmayacağız.’’

Sadece insanlar değil onların yaşayacakları anılar da ölürdü. Ve biz o anıların yasını tutardık. Yarım kalan anılar, kırılan kalpler ve umutlar…