9. bölüm / 15
Liselim Benim~İsFad9
Bölümler 15Şu an: 9
Merhabaaa. Keyifli okumalarrrrrr
𐙚⋆°。⋆♡𐙚⋆°。⋆♡𐙚⋆°。⋆♡𐙚⋆°。⋆♡𐙚⋆°。⋆♡
Koçari Konağı’nın taş duvarları o sabah her zamankinden daha soğuk, tavanları daha basıktı. Fadime, pencerenin pervazına tutunmuş, dışarıdaki hırçın Karadeniz’e bakarken kalbinin atışlarını karnında hissediyordu. Artık vakit daralıyordu. Üç ay bitmiş, dördüncü aydan gün almaya başlamıştı. Bol feraceler, kat kat hırkalar bir yere kadardı; vücudu artık ona ihanet ediyor, sakladığı mucize her geçen gün "Ben buradayım" diye haykırıyordu.
Mutfaktan gelen tıkırtılar, Esme Yenge’nin gizli hıçkırıkları ve Eleni’nin kitap sayfalarını hırsla çevirişi sessizliği bozuyordu. Fadime kararını vermişti. Bu konakta kalmak, hem bebeği hem de kendisi için bir idam fermanıydı. Gitmeliydi. Ama Adil gibi Nuh deyip peygamber demeyen, töreyi ve namusu her şeyin üstünde tutan bir adamı nasıl ikna edecekti?
Akşam yemeğinde sofraya çöken o ağır sessizlik, fırtına öncesi sessizliği gibiydi. Adil, elindeki ekmeği koparırken gözlerini Fadime’nin üzerinde gezdirdi. "Yine bir lokma yemedin," dedi sesi gürleyerek. "Rengin kireç gibi. Eleni, ne diyor bu tıp kitapların? Bu kız neden kurumuş dal gibi kaldı?"
Eleni boğazını temizledi, elleri titriyordu. "Baba, buranın havası... Fadime ablama iyi gelmiyor. Biliyorsun, o Fransa’daki eğitiminden sonra buraya tam alışamadı. Bünyesi zayıf düştü, anemi ilerliyor. Burada imkanlar kısıtlı."
Fadime derin bir nefes aldı. Bu onun son şansıydı. "Abi," dedi, sesi titrese de kararlıydı. "Ben İstanbul’a gitmek istiyorum."Adil, elindeki kaşığı sofraya sertçe bıraktı. "Ne İstanbul’u? Ne saçmalıyorsun sen? Fransa’ya gönderdik, okudun, geldin. Otur oturduğun yerde. Dizimin dibinde, namusunla yaşayacaksın. İstanbul dediğin kurtlar sofrası."
"Abi, üniversitedeyken de böyle demiştin," dedi Fadime, geçmişin verdiği o ince cesaretle. 'Gidemezsin, yapamazsın' demiştin. Ama gittim, okudum, Koçari ismini oralarda temsil ettim. Şimdi ise... Şimdi ruhum daralıyor. Burada nefes alamıyorum. İstanbul’da yarım kalan akademik çalışmalarım var, kütüphanelere, arşivlere ulaşmam lazım. Eğer burada kalırsam, gerçekten hastalanacağım."
Adil güldü, ama bu gülüşte hiç neşe yoktu. "Kitapmış, arşivmiş... Sen bizi ne sanıyorsun Fadime? Elalem ne der? 'Koçari’nin kızı , tek başına koca şehirde ne yapar?' demezler mi? Otur yerinde!"
O an devreye Esme Yenge girdi. Elindeki bezle masayı silerken durdu, Adil’in gözlerinin tam içine baktı. Esme, bu sırrı bilen tek kişi olarak Fadime’nin canının tehlikede olduğunu biliyordu.
"Adil," dedi Esme, sesi alışılmadık bir otoriteyle. "Kız haklı. Bak yüzüne, feri sönmüş. Sen onu burada hapis mi edeceksin? Eğer başına bir iş gelirse, hastalanıp yataklara düşerse vicdan azabından kurtulamazsın. Hem... Eleni de gitsin yanında."
Eleni şaşkınlıkla annesine baktı, bu planın bir parçasıydı ama annesinin bu kadar açık destek vermesini beklemiyordu. "Evet baba! Ben de İstanbul’daki hastanelerde staj yapmak istiyorum. Buradaki sağlık ocağı bana yetmiyor. Fadimeyle birbirimize yoldaş oluruz. Hem iki Koçari kızı yan yana olunca kim ne diyebilir? Ben ona göz kulak olurum, o da bana."
Adil ayağa kalktı, odanın içinde bir aslan gibi volta atmaya başladı. "Olmaz! İki kız başınıza, o koca şehirde... Furtunalar orada, düşman orada! Ya başınıza bir iş gelirse?"
Fadime ayağa kalktı, abisinin önüne geçti. "Abi, ben senin kardeşinim. Bana güvenmiyor musun? Fransa’da onca zaman tek başıma kaldım, başını öne eğecek bir şey yaptım mı? Şimdi de yapmam. Eleni’nin geleceği için, benim sağlığım için... Bırak gidelim. Söz veriyorum, her hafta arayacağız, her şeyden haberin olacak."
Adil uzun süre sustu. Konağın içindeki saat tık tık işlerken Fadime’nin kalbi duracak gibiydi. Sonunda Adil, pencereye dönüp dışarıya baktı. "Tamam," dedi kısık bir sesle. "Gidin. Ama bir yanlışınızı duyarsam,." Dedi Adil "hayır duymiycaksın baba" dedi Eleni
Aradan beş ay geçmişti...
İstanbul’un gri gökyüzü, Karadeniz’in hırçın mavisinden çok farklıydı. Kadıköy’deki eski ama yüksek tavanlı bir apartman dairesinde, zaman bambaşka akıyordu. Fadime artık sekiz aylık hâmileydi.
Evin içi bebek hazırlıklarıyla doluydu. Eleni, okuldan arta kalan zamanlarında bebek kıyafetleri alıyor, bir yandan da tıp bilgisini konuşturarak Fadime’nin kontrollerini gizlice evde yapıyordu.
Bir akşamüstü, Fadime pencerenin önündeki sallanan koltukta otururken, elini devleşmiş karnının üzerine koydu. Bebeğin tekmeleri artık dışarıdan izlenebiliyordu. "Çok az kaldı," diye fısıldadı. "Küçük Furtuna... Az kaldı."
Eleni içeri girdi, elinde taze sıkılmış meyve suyu vardı. "Yine mi daldın Fadik? Babam aradı bugün. Görüntülü konuşmak istedi, 'İnternet çekmiyor' diyerek kapattım. Daha ne kadar saklayacağız? Doğuma şurada bir ay kaldı."
Fadime yorgun bir gülümsemeyle cevap verdi. "Saklayabildiğimiz yere kadar Eleni. Doğunca... Doğunca bir çaresine bakacağız. Belki 'evlat edindim' derim, belki başka bir yalan. Ama ona bakınca... Gözleri şimdiden İsmail gibi bakacakmış gibi geliyor. Burnumun direği sızlıyor."
"İsmail..." dedi Eleni, sesi kederliydi. "Hala yazıyor mu?"Fadime komodinin üzerindeki telefonuna baktı. Yüzlerce okunmamış mesaj, onlarca cevapsız arama... İsmail onu hiç bırakmamıştı. Karadeniz’in her köşesinde onu aramış, bulamayınca İstanbul’a geldiğini bir şekilde öğrenmişti ama evin adresini henüz bulamamıştı.
"Yazıyor," dedi Fadime. "Her gün... 'Neredesin, sesini duyayım, öleceğim meraktan' diyor. Bilmiyor ki, içinde onun canı büyüyor. Bilse... Bilse bu şehri yakar Eleni."
Birden dairenin kapısı, sanki menteşelerinden sökülecekmiş gibi yumruklandı. Fadime ve Eleni korkuyla birbirlerine baktılar. Eleni, titreyen elleriyle kapı dürbününe baktığında rengi kireç gibi oldu. "Fadime... Babam!" diye fısıldadı.
Kapı açıldığında Adil Koçari, üzerinde Karadeniz’in sert rüzgarını taşıyan ağır paltosuyla içeri daldı.
Gözleri çakmak çakmaktı. "Aylardır telefonları açmıyorsunuz, 'internet çekmiyor' yalanlarıyla beni mi uyutuyorsunuz?" diye gürledi. Ancak salonun ortasına adım attığında, koltuktan zorlukla destek alarak ayağa kalkan Fadime’yi gördü.
Gözleri, kardeşinin karnındaki o inkar edilemez gerçeğe takıldı.
Zaman durdu. Adil’in yüzündeki öfke, yerini derin, buz gibi bir dehşete bıraktı. "Fadime..." dedi sesi titreyerek. "Bu... bu ne?"
Fadime, artık kaçacak yeri olmadığını biliyordu. Elini karnına sıkıca bastırdı, gözlerinden yaşlar boşalsa da bakışlarını kaçırmadı. "Bu benim canım abi. Benim mucizem."
"Kimin?" dedi Adil, sesi bu sefer derinden, bir uçurum uğultusu gibi geliyordu. "Hangi şerefsiz namusumuza el uzattı? Söyle, ocağını söndüreceğim!" Fadime derin bir nefes aldı. Gerçek, bir hançer gibi dudaklarının arasından döküldü: "İsmail... İsmail Furtuna."
Adil duyduğu isimle sarsıldı. Duvara tutunmasa yere kapaklanacaktı. "Furtunalar mı?" diye kükredi. Sehpanın üzerindeki vazoyu bir vuruşta yere indirdi. "Düşmanımın dölünü mü taşıyorsun karnında? Bizim kan davalı olduğumuz, babamızın katil bildiği adamların kanını mı getirdin Koçari konağının şerefine?"
Eleni ağlayarak araya girmeye çalıştı: "Baba, yapma! Fadime çok hasta oldu, çok zorlandı..." "Sus Eleni! Senle daha sonra konuşcağız" dedi Adil, parmağını Fadime’ye sallayarak. "Sen benim kardeşim değilsin artık. Sen o can düşmanının oyuncağı olmuşsun. Hemen hazırlanıyorsun, Trabzon’a dönüyoruz. O çocuk... o çocuk asla doğmayacak ya da o konaktan içeri girmeyecek!"
Fadime ilk kez abisine karşı bu kadar dik durdu. "Hayır abi! Hiçbir yere gelmiyorum. Bu çocuk ne bir düşman ne de bir günah. O sadece bir bebek. İsmail’i de beni de sen ne kadar nefretle büyüttüysen, biz o kadar sevgiyle tutunduk birbirimize. Eğer onu benden alacaksan, önce benim canımı al!"
Adil, öfkeden deliye dönmüş halde odayı birbirine kattı, bağırdı, çağırdı. Ancak bir an geldi ki, yorgunluktan bir sandalyeye çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Odadaki o ağır sessizlikte Fadime yavaşça abisinin dizinin dibine çöktü. "Abi," dedi usulca. "Sen beni Fransa'ya gönderirken 'Gözün arkada kalmasın' demiştin. Şimdi de bırakma. Ben burada, bu şehirde, kimsenin gölgesi olmadan bu çocuğu büyüteceğim. Trabzon’da bu çocuk bir hedef olur, bir dava olur. Burada sadece bir evlat olacak."
Adil uzun süre konuşmadı. Göz ucuyla kardeşinin şişmiş ayaklarına, solgun yüzüne ve karnındaki o kıpırtıya baktı. O sert kabuğunun altında, babasız kaldıklarında Fadime’ye hem babalık hem abilik yapan o adamın kalbi sızladı. Kardeşine kıyamadı. Kan davası büyüktü ama kardeş canı daha büyüktü.
"Burada kalacaksın," dedi Adil, sesi nihayet yatışmıştı ama hala kırıktı. "Trabzon'a dönmeyeceksin. Ama o Furtunalılar burayı bilmeyecek. Bu çocuğun babasıda benim dayısda .Kimseye muhtaç olmayacaksınız. Bebeğin bezinden okuluna, iğnesinden ipliğine her masrafını ben karşılayacağım. Koçari’nin torunu kimseye el açmayacak."
Fadime abisinin eline sarılıp öptü. "Sağ ol abi... Sağ ol."O gece Adil, İstanbul’un yabancı olduğu bu küçük dairesinde, bir koltukta sabahladı. Sabaha karşı Eleni’nin getirdiği battaniyeyi üzerine çekerken, içinden "Bir Furtuna... Benim yeğenim bir Furtuna olacak," diye geçirdi. Ama biliyordu ki, o bebek doğduğunda her şey değişecekti.
Ertesi sabah, erkenden yola çıkmak için hazırlandı. Kapıdan çıkmadan önce Fadime’ye döndü, cebinden bir deste para çıkarıp masaya bıraktı. "Kendine iyi bak Fadime. Yeğenimede iyi bak."dedi Adil
Bölüm etkileşimi
