2. bölüm / 2
LİMBUS: On Üçüncü YansımaKırık Ayna ve Limbus Protokolü
Bölümler 2Şu an: Kırık Ayna ve Limbus Protokolü
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BAM!
Saat kulesinin tepesindeki devasa bronz çan üçüncü kez gürültüyle sallandığında, çıkan metalik yankı taş duvarlara çarpıp kulaklarımı sağır edercesine zihnimin derinliklerine kazındı. Kulenin rutubetli, soğuk havası ciğerlerimi yakıyor, zihnimde çakan o kanlı hatıranın artçı şokları dizlerimi titretiyordu.
Döngünün sonu... Yerde kanlar içinde yatışım, Kaelus’un çaresiz çığlığı ve şakaklarına doğrultulan o siyah namlu.
Gözlerim karanlığa uyum sağlamaya çalışırken, Kaelus’un omuzlarımı sıkan parmaklarının ne kadar sert olduğunu hissettim. Bedenim bir yaprak gibi titriyordu. Bakışlarımı onun ıslak, yüzüne yapışmış siyah saçlarından çekip gözlerine diktim. Az önce kafede bana bakan o donuk, yabancı adam gitmiş; yerine gözlerinde derin bir acı, tükenmişlik ve belirsiz bir umut taşıyan o tanıdık yüz gelmişti.
"Sen..." diye fısıldadım, sesim çıkan çan sesiyle birlikte titreyerek kayboldu. "Sen gerçekten oradaydın. Beni tutuyordun. Kan... Her yer kan içindeydi Kaelus."
"Buradayım Aleteia," dedi sesi pürüzlü, adeta boğazı kurumuş gibi. "Her defasında oradaydım. 13 kez can verişini izledim, her defasında seni koruyamadım. Ama şu an buradayız. Bu defa farklı. O 'Hayır' cevabı... O lanet olası kelime zaman çizgisini ilk kez bükmeyi başardı."
"Beni dinle!" dedim, panikle onun trençkotunun yakalarına yapışarak. Zihnimdeki mantık kale duvarları birer birer yıkılıyordu. "Bu bir rüya değil, değil mi? Zihnimin bana oynadığı hastalıklı bir oyun değil? Kim o adamlar? Neden her saat dokuzda ölüyoruz? Bana her şeyi anlatmak zorundasın!"
BAM!
Dördüncü vuruş, kulenin ahşap merdivenlerini sarsarak tepemizdeki tozu toprağı üzerimize yağdırdı. Kaelus başını iki yana salladı. Gözlerindeki mor halkalar karanlıkta daha da derin görünüyordu; günlerdir, belki de döngülerdir hiç uyumamış bir adamın tükenmişliği vardı yüzünde.
"Anlatacak vaktimiz yok Aleteia! Eğer zamanı anlamaya çalışırsan, zaman seni yutar," diye kestirip attı. Cebinden çıkardığı o eski, deri kaplı, kenarları yıpranmış defteri açıp kulenin zayıf sarı fener ışığına doğru tuttu. Parmakları 14. sayfanın üzerindeki karmaşık geometrik çizimlerin üzerinde gezindi.
"Bak, iyi dinle beni. Bu kule sadece bir mimari yapı değil. Limbus'un hafıza çapası burası. Her döngü sıfırlandığında, şehirdeki her ruh zihnini bu kulenin ritmine göre siler."
"Hafıza çapası mı?" diye sordum, kelimeyi algılamakta zorlanarak.
"Sistem her şeyi sıfırlamadan önce bu şehirde kendimize ait bir 'gerçeklik' bırakmak zorundayız," dedi Kaelus. Sayfadaki çizimlerden birini işaret etti. Bu, saat kulesinin merdiven boşluğuna yerleştirilmiş eski bir mekanizmanın detaylı krokisiydi.
"Her döngünün bir 'İlk Anahtarı' vardır Aleteia. Zihnimizdeki kilitleri kıracak, geçmiş hayatımızdan buraya sızmış bir nesne. Eğer saat dokuzu vurup son çan çaldığında o anahtara dokunmazsak, zaman bizi yine 21:00'deki o ilk ana sıfırlayacak ve o sokakta yeniden hedef olacağız."
"Ne arıyoruz?" diye bağırdım, sesimi beşinci çan sesine duyurabilmek için yükselterek. "Kulede yüzlerce yıllık ahşap ve taştan başka ne olabilir Kaelus?"
Kaelus feneri merdiven boşluğunun altına, nemli ve yosun tutmuş duvarların birleştiği o dar açıya doğru tuttu. "Kendi geçmişini ara Aleteia. Bu simülasyona, bu kurguya ait olmayan bir şey. Zihnin sana oyunu bozman için bir kapı bıraktı. Onu bulmak zorundasın."
Zihnim karmakarışıktı ama vücudumdaki adrenalin kontrolü eline almıştı. Merdivenlerin altına, kırık ahşap sandıkların, paslı demir çarkların ve yılların biriktirdiği toz tabakasının arasına diz çöktüm. Soğuk ve ıslak taş dizlerimi yakıyordu. Ellimle tozu ve pisliği kenara iterek aramaya başladım.
BAM!
Altıncı vuruş. Metalik ses dalgası kulenin içinde devasa bir rüzgar estirdi sanki. Zaman adeta parmaklarımızın arasından bir kum tanesi gibi kayıp gidiyordu.
"Bir şey bulmalısın," diye mırıldandı Kaelus, gözleri sürekli dışarıya, kemerli geçidin karanlık girişine kayıyordu. "Zaman daralıyor ve İzleyiciler bu kadar uzun süre kör kalmaz."
Parmaklarım taş duvarın dibinde, ahşap bir zemin kaplamasının altındaki bir çatlağa takıldı. Bir şey vardı orada. Soğuk, pürüzsüz ve bu kulenin yüz yıllık paslı dokusuna tamamen yabancı bir nesne. Elimi çatlağın içine soktum.
Tırnaklarım ahşabı zorlarken canım yandı ama umursamadım.
Nesneyi çekip çıkardığımda, avcumun içinde beliren şeye donakaldım.
Küçük, gümüş çerçeveli, içi kurumuş karanfil kokan gümüş bir cep aynası. Aynanın camı tam ortadan ikiye ayrılmış, derin bir çatlakla bölünmüştü. Aynaya baktığımda, kendi yüzümün ikiye bölündüğünü gördüm; bir yanım korku içindeki Aleteia, diğer yanım ise o karanlık geçmişin gölgesiydi.
"Bu..." diye fısıldadım. "Bu benim. Bunu hatırlıyorum. Annemin hediyesiydi..."
Kaelus yanıma diz çöktü. Avcumdaki gümüş aynaya bakarken yüzünde ilk kez hafif bir rahatlama belirdi.
"İlk anahtar," dedi fısıltıyla. "Zihninin gerçekliğe tutunduğu ilk demir çapa. Onu sıkı tut Aleteia. Çünkü saat dokuzu vurduğunda, o ayna senin zihnini bu döngünün silinme dalgasından koruyacak tek şey."
BAM!
Yedinci vuruş kulenin içinde yankılandı. Ama bu kez sesin hemen ardından, kulenin dışındaki ıslak sokaktan gelen ritmik, ağır adımların gıcırtısı duyuldu. Siyah paltolu adamlar kulenin kapısındaydı.
BAM!
Sekizinci vuruş, kulenin devasa taş gövdesini bir deprem gibi sarstı. Tepemizdeki ahşap kirişlerden dökülen asırlık tozlar, fenerin zayıf ışığında altın rengi zerreler gibi süzülüyordu. Ancak kulaklarımdaki çınlamayı bastıran şey, çanın o ürpertici gürültüsü değildi. Kulenin kemerli alt girişinden gelen, taş zemine basan ıslak çizme sesleriydi.
Tık. Tık. Tık.
Adımlar kusursuz bir senkronizasyon içindeydi. İki kişiydiler ama ayak sesleri tek bir devasa makinenin dişlileri gibi aynı anda kalkıp aynı anda yere iniyordu. Ne bir duraksama vardı ne de insani bir acele. Sadece avını köşeye sıkıştıracağından emin olan bir avcının soğukkanlı, mekanik yürüyüşüydü bu.
Kaelus anında panikle hareket geçti. Güçlü eliyle bileğimi kavrayıp beni merdiven boşluğunun karanlığından yukarıya doğru çekti.
"Sesi kes," diye fısıldadı kulağıma. Nefesi sıcak ama titrekti. "Nefes alışını bile kontrol et Aleteia. Bizi henüz görmediler, sadece izimizi takip ediyorlar."
Sol elime sıkıca kenetlediğim o gümüş aynanın kırık camı avcuma batıyordu. Acıyı hissetmiyordum bile; zihnimdeki korku paniğin önüne geçmiş, duyularımı aşırı bir keskinliğe ulaştırmıştı. Kulenin dar, helezonik ve çürümeye yüz tutmuş ahşap merdivenlerini tırmanmaya başladık.
Her adımımızda basamaklar inliyor, sanki kulenin kendisi varlığımızı aşağıdakilere ihbar etmek istiyormuş gibi gıcırdıyordu.
"Hızlı ama hafif bas," diye mırıldandı Kaelus, beni önün geçirerek. Kendisi arkamda kalmış, gövdesiyle beni korumaya çalışıyordu.
Aşağıdan, kemerli girişin içinden derin, madeni ve insan tınısından tamamen yoksun bir ses yükseldi. Seste hiçbir duygu, öfke ya da heyecan yoktu. Sanki bir bant kaydı veya sentezlenmiş bir frekans gibiydi:
"Veri sapması tespit edildi. Konum: 4. Cadde Çan Kulesi. 14. Döngü Parametreleri bozuldu. Denek Aleteia ve Denek Kaelus... Teslim olun."
Ses taş duvarlarda yankılanırken sırtımdan aşağı buz gibi bir ter boşaldı. Denek mi? Zihnimdeki kilitler tek tek zorlanıyordu. Bana bir insan gibi değil, bir laboratuvar faresine hitap eder gibi sesleniyorlardı.
"Kaelus..." dedim fısıltıyla, tırmanmaya devam ederken başımı hafifçe arkaya çevirip. "Onlar... onlar ne diyor öyle? Bize denek dediler!"
"Dinleme onları!" diye hırladı Kaelus. "Bakışlarını yukarıya ver! Merdivenlerin sonundaki saat mekanizması odasına ulaşmamız lazım. Eğer bizi bu dar merdivenlerde yakalarlarsa kaçacak hiçbir yerimiz kalmaz."
Tık. Tık. Tık.
Aşağıdaki adımlar merdivenlerin ilk basamağına ulaştı. Ahşabın gıcırtısı bu kez hemen altımızdan geldi. İzleyiciler kulenin içine girmişti. Şemsiyelerinden damlayan suyun taş zemine tıp tıp damlayışı bile kulağıma geliyordu.
Deri kokusu, ıslak yün kokusu ve genzi yakan tuhaf, kimyasal bir ozon kokusu kuleye yayılmaya başladı. Bu, ölüme ve steril bir laboratuvara ait bir kokuydu.
Merdivenler yükseldikçe daralıyor, tavan basıklaşıyordu.
Yağmurun dışarıdaki çatı kaplamalarına vuran uğultusu artmıştı. Rüzgar, kulenin dar mazgal pencerelerinden içeri sızıyor, yüzümüzü donduruyordu. Parmaklarım duvarlardaki nemli, yosun tutmuş taşlara tutunurken soğuktan uyuşuyordu.
"Biraz daha hızlı," diye baskı yaptı Kaelus. Cebinden o siyah deri defteri tekrar çıkarıp dişlerinin arasına kıstırdı. İki eliyle de beni yukarıya doğru itekliyordu.
Tam o sırada, bastığım eski ahşap basamak büyük bir çatırtıyla kırıldı!
"Ah!"
Ayağım boşluğa düşerken dengemi kaybettim. Sol elime tuttuğum gümüş ayna neredeyse elimden kayıp gidecekti. Kaelus son bir refleksle belime sarıldı ve beni güçlü bir çekişle bir üst basamağa fırlattı. Ancak kırılan ahşap parçası devasa bir gürültüyle aşağıya, karanlık boşluğa doğru yuvarlandı.
Pat! Pat! Pat!
Ahşap parçalarının aşağıda bıraktığı yankı kulede patladı.
Sessizlik çöktü. Birkaç saniyeliğine aşağıdaki adım sesleri kesildi.
"Hedeflerin yeri saptandı," dedi o ruhsuz, mekanik ses tekrar. "Aşama iki temizlik protokolü başlatılıyor."
Bu cümleden hemen sonra adımlar hızlandı. Artık ritmik değil, amansız ve kaza yapmayacak bir makinenin ivmesiyle yukarıya doğru koşuyorlardı. Ahşap basamaklar arkamızdan adeta ezilerek inliyordu.
"Lütfen hareket et Aleteia! Koş!" diye bağırdı Kaelus artık fısıldamayı bırakarak.
Adrenalin bacaklarıma taze bir güç pompaladı. Basamakları ikişer ikişer tırmanmaya başladım. Ciğerlerim patlayacak gibiydi, nefesim tıkanıyordu. Yağmurun, soğuğun ve korkunun birleşimi zihnimi felç etmek üzereydi ama içimdeki yaşama güdüsü beni yukarıya çekiyordu.
Nihayet merdivenlerin sonuna ulaştık. Ağır, demir kuşaklı ahşap bir kapı yolumuzu kesti. Kapının arkasından devasa pirinç çarkların, tıkırdayan dişlilerin ve mekanik zincirlerin sesi geliyordu: Saat Mekanizması Odası.
Kaelus öne atıldı. Omuzlarıyla kapıya yüklendi. Paslı kilit gıcırdadı ama açılmadı.
"Yardım et!" diye bağırdı.
İkimiz birden gövdelerimizi kapıya vurduk. Bir, iki... Üçüncü darbede paslı kilit pes etti ve kapı büyük bir gürültüyle içe doğru açıldı. Kendimizi odanın içine attık. Kaelus anında arkasını dönüp ağır ahşap kapıyı kapattı ve yan taraftaki devasa demir sürgüyü yerine itti.
Gümmm!
Sürgü oturduğu an, merdivenlerin hemen dışından gelen adımlar kapının önünde durdu.
İçeride, saat kulesinin devasa mekanizmasının tam ortasındaydık. Yüksekliği metreleri bulan pirinç çarklar, birbirine geçen devasa dişliler ve sarkacın amansız sallanışı odanın içindeki havayı titretiyordu. Odanın ön tarafında, caddeden görünen devasa cam kadran duruyordu.
Dışarıdaki fırtına ve yağmur, cam kadranın arkasından büyüleyici ve ürpertici bir gölge oyunu yaratıyordu.
Kapının dışından o soğuk ses duyuldu. Bu kez ses kapının ahşap dokusunu aşıp doğrudan zihnimizin içine nüfuz ediyor gibiydi:
"Zamanı geciktiremezsiniz Denek Kaelus. 14. Yansıma bir hatadır. Kapıyı açın. Hafıza sıfırlaması kaçınılmazdır."
Kaelus sırtını kapıya dayadı. Göğsü hızla kalkıp iniyordu. Yüzünden süzülen ter ve yağmur damlaları çenesinden ahşap zemine damlıyordu. Bana baktı. Gözlerinde saf bir meydan okuma ve tükenmek üzere olan bir direnç vardı.
"Bu kapı onları sadece birkaç dakika tutabilir," dedi fısıltıyla. "Dişlilerin arasına bak Aleteia. Zaman sıfırlanmadan önce 'Limbus Protokolü'nü kırmamız lazım."
Kapıya ağır bir darbe indirildi. Gümmm! Demir sürgü esnedi.
İzleyiciler kapıyı kırmaya başlamıştı. 21:00'e sadece iki vuruş kalmıştı ve kaçacak başka hiçbir yerimiz yoktu.
Gümmm!
Ahşap kapıya indirilen devasa darbe, kapının üzerindeki paslı demir sürgünün inlemesine ve duvardaki harç kırıntılarının dökülmesine sebep oldu. Ancak içerideki ses, kapının dışındaki tehditten çok daha baskındı.
Saat mekanizmasının kalbindeydik. Devasa pirinç çarkların birbirini ısıran dişlileri, ağır bir yağ ve yanık metal kokusu yayarak gürültüyle dönüyordu. Sarkacın ritmik savruluşu, odadaki hava basıncını her geçişinde değiştiriyor, caddeden görünen devasa cam kadranın üzerindeki akrep ve yelkovanın gölgesini duvara kasvetli bir canavar gibi düşürüyordu.
"Vakit doluyor Aleteia! Ara dediklerimi!" diye bağırdı Kaelus.
Güçlü sırtını var gücüyle dayadığı kapı, dışarıdan gelen ikinci bir darbeyle tekrar esnedi. Ahşabın çatırtısı kulakları tırmalıyordu. İzleyiciler kapıyı balyoz benzeri ağır bir kütleyle zorluyordu.
"Ne arıyorum Kaelus? Bana ne aradığımı söylemiyorsun ki!" diye çığlık attım. Sol elime kenetlediğim gümüş aynanın kırık camı avcuma daha da battı, hafif bir kan şeridi bileğime doğru süzüldü ama acıyı zihnimin arkasına ittim.
Kaelus cebindeki o yıpranmış, siyah deri kaplı defteri çıkarıp dişlerinin arasına kıstırdı. Ardından tek eliyle ceketinin iç cebinden küçük, pirinçten yapılmış silindir şeklinde bir anahtar tüpü çıkardı. Bana doğru fırlattı. Silindir ahşap zeminde yuvarlanarak ayaklarımın dibine geldi.
"Defterdeki 14. sayfa!" diye haykırdı Kaelus, kapıya gelen üçüncü darbeyle sarsılarak. Ahşap kapının ortasında uzun bir çatlak oluşmuştu bile. Kapının arkasındaki o karanlık, silüetimsi gölgelerin hareketini çatlağın arasından görebiliyordum.
"Soru sormayı bırak ve defteri aç! Zihnindeki mantık duvarlarını yıkmak zorundasın, yoksa o duvarların altında kalıp öleceksin!"
Eğilip ahşap zemindeki pirinç tüpü ve Kaelus’un fırlattığı defteri aldım. Ellerim o kadar şiddetle titriyordu ki sayfaları çevirmekte zorlanıyordum.
Sayfalar dolusu haritalar, karmaşık şifreler, üzeri kırmızayla çizilmiş isimler ve tarihle dolu notlar parmaklarımın arasından kaydı. Nihayet 14. sayfaya ulaştım.
Sayfanın en üstünde, koyu siyah bir mürekkeple yazılmış ve altı iki kez çizilmiş o ifade duruyordu:
LİMBUS PROTOKOLÜ.
Sayfanın ortasında ise saat kulesinin devasa ana dişlisinin son derece detaylı bir teknik çizimi vardı. Çizimin tam merkezinde, iki devasa çarkın kesiştiği yerde dairesel bir yuva işaretlenmişti. Yanına Kaelus’un el yazısıyla şu not düşülmüştü:
'Limbus, bir mekan değil, bilincin hapsedildiği sentetik bir simülasyon döngüsüdür. Her sıfırlamada (21:00) hafıza silme sinyali ana çarkın frekansından şehre yayılır. Denek Aleteia'nın zihni bu sinyale duyarlıdır. Sinyali kesmek için İlk Anahtar (Gümüş Ayna) ve Çapa Tüpü mekanizmanın kalbine yerleştirilmelidir. Uyarı: Protokol kırılırsa, simülasyon çöker ve gerçekliğin fiziksel yıkımı başlar.'
Okuduğum satırlar zihnimde devasa bir deprem yarattı. Başım öyle şiddetle döndü ki duvardaki paslı bir demir çubuğa tutunmak zorunda kaldım.
"Sentetik... simülasyon mu?" diye fısıldadım. Sesim mekanizmanın gürültüsünde kayboldu. Başımı kaldırıp Kaelus’a baktım. Yüzünden süzülen terler, kapının çatlağından sızan yağmur suyuyla karışıyordu.
"Kaelus... Bu ne demek? Şehir, yağmur, bu kule... Hiçbiri gerçek değil mi? Biz... biz kimiz?"
Kaelus gözlerini kapattı. Göğsü bir körük gibi kalkıp iniyordu. Yüzündeki acı ifadeden, bu gerçeği bana açıklamak zorunda kaldığı her saniye ruhunun kanadığını hissedebiliyordum.
"Gerçek dünyada..." dedi Kaelus, sesi pürüzlü ve kırıktı. "Gerçek dünyada ağır bir komadasın Aleteia. Bir kaza... Karanlık bir gece ve senin vicdanının kaldıramadığı devasa bir travma. Zihnin kendini yok etmesin diye seni Limbus adını verdikleri bu nörolojik kapsüle bağladılar. Ben seni o komadan uyandırmak için sisteme dışarıdan sızdım!"
Zihnimdeki baraj duvarı devasa bir çatırtıyla yarıldı. Bir an için, bu kulesinin, yağmurun ve pirinç çarkların ötesinde bir görüntü çaktı gözlerimin önünde: Beyaz, steril bir oda. Kalp monitörlerinin ritmik dıt-dıt sesleri. Yatağın kenarında oturup elimi tutan, gözleri ağlamaktan kızarmış bir Kaelus... Ve başımızda bekleyen, beyaz önlüklü ruhsuz doktorlar.
"Sana her 'Beni tanıyor musun?' diye sorduğumda," diye devam etti Kaelus, gözlerinden süzülen bir damla yaşı silmeden. "Sistem beni seni manipüle eden bir zararlı kod olarak algılıyordu. Sen 'Evet' dediğin an, zihnindeki savunma mekanizması devreye girip seni korumak için sistemi sıfırlıyordu. O siyah paltolu adamlar, sistemin güvenlik yazılımları! Seni öldürmüyorlar Aleteia, senin uyanmanı engellemek için zihnini yeniden başlatıyorlar!"
"On üç kez..." dedim, dehşetle dizlerimin üzerine düşerek. "On üç kez beni uyandırmaya çalıştın."
"Ve her seferinde başarısız oldum!" diye bağırdı Kaelus. Kapıya bir darbe daha geldi. Gümmm! Demir sürgünün bir çivisi yerinden fırlayıp duvara çarptı.
"Her seferinde kanlar içinde kollarımda can verdin ve ben ertesi gün o kafede seni baştan beklemek zorunda kaldım! Ama bugün... 'Hayır' dedin. Şifreyi kırdın Aleteia. Artık sistemi içeriden çökertebiliriz!"
Gözlerimdeki yaşlar görüşümü bulandırıyordu ama zihnim ilk kez bu kadar berraktı. Elimdeki gümüş aynaya ve pirinç tüpe baktım. Artık korkmuyordum. Ya da korkum, arkasındaki devasa gerçekliğin yanında küçücük kalmıştı.
Saat mekanizmasının merkezine doğru süründüm. Yağlı ahşap zemin giysilerimi kirletiyor, devasa çarkların yarattığı rüzgar saçlarımı yüzüme savuruyordu. İki devasa pirinç çarkın birleştiği o tehlikeli noktaya yaklaştım. Dişlilerin arasına düşecek tek bir kumaş parçası bile bir insanı saniyeler içinde ezebilirdi.
Defterdeki krokide gösterilen dairesel yuvayı gördüm. Tam iki ana dişlinin birleştiği milin üzerindeydi.
Elimdeki pirinç tüpü yuvaya soktum. Oturdu. Sıra ikinci parçadaydı: Kırık gümüş ayna.
"Kaelus! Yuvayı buldum!" diye bağırdım.
Tam o sırada, kapı devasa bir gürültüyle patladı!
Ahşap parçaları odanın içine savruldu. Demir sürgü ikiye bükülerek yere düştü. Toz, duman ve kapının dışından sızan buharın içinden, bileklerine kadar uzanan siyah paltoları ve yüzlerini örten koyu gölgeleriyle iki İzleyici içeri girdi.
Ellerinde hiçbir insani silaha benzemeyen, uçlarında mavi elektrik kıvılcımları çakan metalik çubuklar vardı.
"Tehdit seviyesi: Kritik," dedi öndeki İzleyici. O soğuk, mekanik ses odanın içinde çınladı. "Denek Aleteia uyanış fazına geçti. Prosedür 14: İnfaz ve tam sistem formatı."
Kaelus yerden kaptığı ağır bir demir çark parçasıyla öne atıldı. "Aleteia! Aynayı tak! ŞİMDİ!"
Kaelus ilk İzleyici'nin üzerine çullanırken, ben aynayı elimde sıkıca tutup çarkların tıkırdayan dişlilerine doğru uzandım.
BAM!
Saat kulesinin çanı dokuzuncu kez vurdu. Son vuruktan önceki o tek saniye... Zaman sanki tamamen durdu.
Saat tam dokuzdu. 21:00.
O an, evrenin dokusu üzerimizden sıyrılır gibi tuhaf bir duraksama yaşandı. Odaya dolan ıslak rüzgar ansızın dondu, havada savrulan Ahşap kıymıkları ve toz taneleri yerçekimine meydan okuyarak asılı kaldı. Dışarıdaki caddeden gelen yağmurun sesi pat diye kesildi; yerini kulakları tırmalayan, mekanik bir cızırtıya bıraktı. Zaman, akmayı bırakan koyu bir mürekkep gibi donmuştu.
"Aleteia! Durma!" Kaelus’un sesi kırık bir plaktan çıkıyormuşçasına yavaşlamış, derinden geliyordu.
İkinci İzleyici, elindeki mavi kıvılcımlar saçan metalik çubuğu Kaelus’un göğsüne doğru savururken, Kaelus yerden aldığı ağır demir çarkı adama doğru fırlatmıştı.
Ama her ikisinin de harekete geçtiği o an, zamanın buzdolabı soğukluğundaki duraksamasına takılmıştı. İzleyici’nin paltosunun kıvrımları, Kaelus’un yüzündeki o hırslı damarlar... Her şey sanal bir simülasyonun dondurulmuş tek bir karesine dönüşmüştü.
Tek hareket edebilen bendim. Sol elimde sımsıkı tuttuğum gümüş ayna, parmaklarımın arasında garip bir sıcaklık yayıyor, beni bu zamansal donmanın dışında tutuyordu.
Avcumdaki kan gümüş çerçevenin üzerine akmış, çatlak camın girintilerini doldurmuştu. Eğildim. Pirinç çarkların devasa dişlileri milim milim, inleyerek dönmeye çalışıyordu. Mekanizmanın merkezindeki o dairesel yuvaya doğru elimi uzattım. Pirinç tüp zaten oradaydı. Gümüş aynayı, üzerindeki kanla birlikte tüpün hemen üstündeki özel girintiye yerleştirdim.
Ayna yuvaya oturduğu an, kule adeta canlı bir organizma gibi çığlık attı.
Aynanın çatlayan camından dışarıya doğru keskin, morumsu beyaz bir ışık huzmesi fışkırdı. Işık, odadaki devasa pirinç çarklara vurdu, oradan saat kulesinin dışındaki devasa cam kadrana yansıdı. Işığın çarptığı her bir dişli, yıllardır
Bölüm etkileşimi
