LILITH kitap kapağı

1. bölüm / 1

MÜHÜR

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: MÜHÜR
  1. 1 MÜHÜR1.406 kelime · Okuduğun bölüm

Beni ilk kimin kötü diye çağırdığını hatırlıyorum. Sesindeki korkuyu değil, kendinden ne kadar emin olduğunu unutamadım. Sanki içimde ne varsa görmüş, henüz işlemediğim suçları bile tartmış ve benim adıma kararını vermişti. Sonra başkaları da aynı sözü söyledi; birbirlerinin yüzüne bakarak, zamanla daha yüksek sesle, sonunda nedenini sormaya ihtiyaç duymadan. Adımı çocuklarını susturmak için kullandılar. Arzularına yenildiklerinde beni suçladılar; bir kadın başını eğmediğinde onda benden bir parça buldular. Benim hakkımda anlatılanlarda, sevdiğim adamın yüzünü avuçlarımın arasına alıp korktuğumu söyleyebileceğim tek bir geceye bile yer yoktu. Bütün o uzun hikayelerde hep bir başkasının düşüşüne sebep oldum; kendi düşüşüm sırasında neye tutunduğumu soran çıkmadı. Şimdi size masum olduğumu söylemeyeceğim. Ellerimin kana bulanmadığını, öfkelendiğimde acımasızlaşmadığımı ya da sevgimin dokunduğu herkesi kurtardığını da söylemeyeceğim. Yalnızca, hükmünüzü vermeden önce o gün orada ne olduğunu bilmenizi istiyorum. İyiyi ve kötüyü, kötü diye anlatılandan dinlemenizin vakti geldi.
O gün, cennetin kuzey kapısında, ellerimde Azazel’in kanı vardı.
Kanının sıcaklığını hala hatırlıyorum. Parmaklarımın arasından geçip bileklerime dolanıyor, kırmızı elbisemin çoktan çamura bulanmış kıvrımlarında koyulaşıyordu. Yaraya ne kadar kuvvetle bastırırsam bastırayım akışını durduramıyordum. Başımızın üzerinde, kapının iki yanını birbirine bağlayan beyaz taş kemer ağır ağır çatlıyor; çatlağın içindeki altın damarlar, kopmak üzere gerilmiş teller gibi titriyordu. Her sarsıntıda üzerimize mermer tozu dökülüyor, Azazel’in siyah saçlarına ve kirpiklerine yerleşiyordu. Birkaç saat önce güneşin altında su gibi parlayan basamaklar, şimdi kanla ıslanmış tüylerle örtülüydü. Rüzgar avlunun içinden geçerken onları sürüklüyor, kırık sütunların diplerinde biriktiriyordu. Beyaz olanlar da vardı aralarında. Siyah olanlar da. Yerde birbirlerine dolandıklarında hangi kanattan koptuklarını anlamak mümkün değildi.
Azazel, sırtını kapının ayakta kalan sütununa yaslamıştı. Sağ kanadı omzunun üzerinden sarkıyor, ucundaki uzun telekler basamaklara değiyordu; her nefesinde o kanadın dibindeki yara biraz daha açılıyordu. Zırhına saplanan mızrağın kırık sapı, kaburgalarının altında eğri bir açıyla duruyordu. Metalin üzerine işlenmiş harfleri okuyamıyordum; baktığım yerde sabit kalmıyor, sanki gözlerimin erişemeyeceği bir yere kaçıyorlardı. Yalnızca birini tanıdım. Onun adındaki ilk harfi. İçimde yükselen korkuyu bastırıp elimi yaranın biraz daha altına kaydırdım. Azazel’in çenesi kasıldı; yine de çıkardığı sesi yuttu. Savaş boyunca bağırdığı emirlerin ardından sesinin bu kadar kısılmış olması, kanından daha kötü geldi bana.
“Bana bak,” dedim. Başını kaldırmayınca yanağına dokundum. “Azazel.”
Gözleri yüzümü bulduğunda, onu ilk kez yorgun gördüm. Öfkeli ya da yaralı olmasına alışabilirdim; yüzündeki o kısa, savunmasız dalgınlığa hazırlıklı değildim. Sol kaşının üzerindeki kesikten akan kan şakağına ulaşmıştı. Silmek için başparmağımı uzattım, fakat elimin üzerindeki kanı görünce durdum. Bileğimi yakalayıp hareketimi tamamladı. Avucumu yüzüne bastırırken gözlerini bir an kapattı; etrafımızda çarpışan demirin sesi, avlunun öte yanından yükselen çığlıklar ve taşların altında boğulan emirler arasında o küçük hareketin sakinliği neredeyse dayanılmazdı.
“Buraya gelmemeliydin,” dedi.
“Sen de yaralanmamalıydın.”
Dudaklarının bir kenarı kımıldadı. Gülümsemeye çalıştığını anladım. Sonra bakışları omzumun üzerinden geçti ve yüzü değişti. Beni belimden yakalayıp kendisine çektiği sırada arkamızdaki taş parçalandı. Yanağıma ince, sıcak bir çizik açıldı; neyin çarptığını göremeden siyah kanadı üzerime kapandı. Altındaki tüyler ter, kül ve tanıdık ten kokusuyla ağırlaşmıştı. Göğsüne çarpan elim yaraya baskı yaptığında soluğu kesildi. Ondan uzaklaşmaya çalıştım, ama kolu belimde sıkılaştı. Birkaç adım ötemizde yere düşen okun sapı hala titriyordu.
“Doğu duvarında bir geçit var,” diye fısıldadı kulağıma. “Sarnıçlara iniyor. Neria yolu biliyor.”
“Neria’yı ben gönderdim.”
Kolunun gevşediğini hissettim. Kanadını geri çektiğinde yüzüne bakıyordum. Söyleyeceği şeyi beklemeden devam ettim: “Hayatta kalanları topluyor. Yaralıları da alacaklar. Burada tutunacak bir yer kalmadı.”
Azazel gözlerini avluya çevirdi. Bakışını izleyince, kırılmış havuzun çevresinde hala çarpışanları gördüm. Meleklerinden ikisi sırt sırta vermişti; birinin kanadı yerlerde sürünüyor, diğeri kılıcını kaldırmak için yaralı kolunu gövdesine dayıyordu. Az ilerilerinde, yarattığım cinlerden biri dizlerinin üzerinde bir bedeni çekmeye çalışıyordu. Taşların arasına takılmış ayağı kurtarmak için eğildiğinde, omzuna saplanan mızrağı gördüm. Elimi istemsizce kaldırdım. Aramızdaki mesafeyi aşacak sözcük dilimin ucuna geldi, ama daha söyleyemeden göğsümün içinde bir yer yırtıldı.
Azazel beni tuttu. Nefes almaya çalıştım; boğazıma başkasına ait bir korku dolmuştu. Bir anlığına taş basamakları değil, yüzüme doğru eğilen bir askeri gördüm. Burnunun kenarında eski bir yara izi vardı. Beni görmüyordu. Yerde can veren çocuğuma bakıyordu. Sonra görüntü karardı ve kendi bedenime döndüğümde dişlerimi Azazel’in zırhına bastırdığımı fark ettim.
“Lilith.”
Adımı söyleyişinde ne istediğini anladım. Benden uzaklaşmamı, daha az hissetmemi, aramızdaki bağı kesmemi istiyordu. Bunu daha önce de istemişti. Yarattıklarımın ölümünü içimde taşımaya başladığım ilk gece, sabaha kadar yatağımın yanında oturmuştu; ben her yeni kayıpta uykumdan sıçrarken hiçbir şey söylemeden elimi tutmuştu. Şimdi de aynı şeyi yapıyordu. Başparmağı avucumun içindeki eski kesik boyunca hareket etti. O kesiği cinlere ilk nefeslerini verdiğim gece açmıştım. Yara kapanmış, izi kalmıştı. İçinden çıkanların hepsi, bir yerlerde hala bana bağlıydı.
“Yapamam,” dedim.
“Biliyorum.”
Bu kadar kolay anlamasına kızdım. Bana karşı çıkmasını, beni zorlamasını istedim; çünkü anladığında, verdiğim kararın bütün ağırlığı yeniden benim üzerime kalıyordu. Avluya bakmamak için yüzümü ona çevirdim. Gözlerinin altında daha önce görmediğim ince bir gölge vardı. Elim hala yarasının üzerindeydi. Parmak uçlarım uyuşmaya başlamıştı.
“Bu mızrağı çıkaracağım.”
“Hayır.”
“Çıkarmadan yarayı kapatamam.”
“Üzerindeki yazıyı gördün.”
“Gördüm.”
“O zaman neden hala bunu konuşuyoruz?”
Cevap vermedim. Mızrağın sapına dokunduğum anda metal tenimi yaktı. Elimi çekmedim. Azazel bileğimi öyle sert kavradı ki kemiklerim sızladı; başımı kaldırdığımda ilk kez bana gerçekten öfkeyle baktığını gördüm.
“Onun yaptığı şeyi kendi bedenine alma.”
Gözlerim elimdeki yanığa kaydı. Derimin altında ince, altın bir çizgi ilerliyordu. Azazel’in parmakları çizginin önüne kapandı ve anlamadığım bir sözcük söyledi. Yanık söndü. O ise yüzünü yana çevirip kan tükürdü. Taşın üzerinde yayılan koyuluğa baktım; sonra yeniden ona. Söyleyecek bir şey bulamadım. Bunca sözcük biliyordum. Kapıları açan, kemikleri birleştiren, ölü toprağa hareket veren sözcükler. O an hiçbirinin bana yardımı olmadı.
Avludaki çarpışmanın sesi yavaş yavaş azaldı. Bu sessizlik, gürültüden daha korkutucuydu. Birbirine çarpan kalkanların ardından ağır adımlar duyuldu; insan askerleri kırılmış havuzun iki yanında açılıyor, kılıçlarını indirmeden birine yol veriyordu. Azazel doğrulmaya çalıştı. Ağırlığının bir kısmını omzuma aldım ve birlikte kapının sütunundan ayrıldık.
Adem, basamakların altında durdu.
Beyaz zırhının önünde, nereden geldiğini bilmediğim büyük bir kan lekesi vardı. Sol kolunu vücuduna yakın tutuyor, kılıcını sağ elinde taşıyordu. Onu tanıdığım zamanlardan kalan bir alışkanlıkla başını hafifçe yana eğdi. Eskiden bir şeyi anlamaya çalışırken öyle yapardı. Şimdi bana bakarken aynı hareketi görünce, bir zamanlar aramızda konuşulabilecek şeyler bulunduğunu hatırladım. Bu hatıra, içimdeki öfkeyi azaltmadı. Yalnızca onu taşımayı zorlaştırdı.
“Daha fazla sürmesine izin verme,” dedi.
Rüzgar, kırmızı elbisemin yırtılmış eteğini basamakların üzerinde sürükledi. Kumaşın altın işlemelerine küçük taşlar takılmıştı; sabah Azazel’in parmakları o işlemelerin üzerinde dolaşmıştı. Şimdi aynı parmaklar, ayakta kalabilmek için omzuma tutunuyordu. Adem’in bakışı o ele kaydı. Ardından yüzüme döndü.
“Ordunu geri çek,” dedim.
“Silahlarını bıraksınlar.”
“Seninkiler de bırakacak mı?”
Arkasındaki askerlerden biri yer değiştirdi. Kalkanının kenarı taşa sürtündü. Adem cevap vermeden önce o kısa sesi duydum; nedense aklımda en çok o kaldı. Söylenecek sözün etrafında açılan küçücük boşluk.
“Onlar benim emrimde,” dedi.
“Benimkiler de bana güveniyor.”
Bakışları arkamızdaki kapıya yükseldi. Kemerin üzerinde kalan üç mühür halkası ağır ağır dönüyordu. İçlerinden biri her dönüşünde eksiliyor, çizgilerinin arasından gökyüzü görünüyordu. Azazel’in omzu omzuma değdi. Soluğundaki değişimden onun da gördüğünü anladım. Kapı düştüğünde aşağıdaki geçitler açığa çıkacaktı. Neria’nın herkesi çıkarmak için ne kadar zamana ihtiyacı olduğunu bilmiyordum. Yalnızca henüz yeterince zaman geçmediğini biliyordum.
Elimi Azazel’in belinden çekip avucumdaki kanı başparmağımla yaydım. Adem hareketi gördü.
“Lilith,” dedi, bu kez daha alçak sesle. “Ne yapıyorsun?”
Azazel bana döndüğünde ilk çizgiyi tamamlamıştım. Kan, derimin üzerinde durmak yerine açtığım şeklin içine çekildi. Ayaklarımızın altındaki mermerin derinlerinden ince bir uğultu yükseldi; eski, kapalı bir kuyunun ağzına yaklaşmışım gibi içime soğuk doldu. Yedi halkalı işareti daha önce yalnızca bir kez görmüştüm. Yasaklandığı için saklanmış bir sayfada, kenarları kararmış bir çizim olarak. O zaman anlamadığım boşluklarını şimdi kendi kanımla dolduruyordum.
Azazel elimi yakaladı.
Yüzüne baktım. Mührü tanımıştı.
“Bunu nereden öğrendin?”
“Şimdi sırası değil.”
Kendi sözünü ona geri vermek istememiştim. Söyler söylemez yüzündeki ifadeyi gördüm; öfkesi bir anlığına dağıldı. Parmakları elimin etrafında kapandı. Aşağıda Adem askerlerine bir emir veriyordu, fakat sesi artık toprağın altından yükselen uğultunun gerisinde kalmıştı. Saçlarım yüzüme savruldu. Azazel onları yana çekti; parmakları yanağımda, yarasının kanı bileğimdeydi.
“Bana bak,” dedi.
Baktım.
“Mührü tamamladığında geri alamazsın.”
Başımı salladım. Bildiğimden değil; onunla geçirebileceğim son anı yalan söyleyerek harcamak istemediğimden sustum. Gözleri yüzümde dolaştı. Beni tanıyordu. Neyi bilmediğimi de anladı.
Kapının üzerindeki halkalardan biri söndü. Mermer kemer, içeriden kırılan bir kemik gibi ses çıkardı.
Azazel alnını alnıma dayadı. Nefesi dudaklarıma değdiğinde elimdeki son çizgiyi hissettim; tamamlanmak için parmaklarımın hareketini bekliyordu. Bir an, savaşın bütün gürültüsü arasında yalnızca onun soluyuşunu dinledim. Onu bu kadar yakınımda tutabilirsem, dünyanın geri kalanının bize ulaşamayacağına inanmak istiyordum.
“Nerede olursan ol,” dedim.
Gözlerini kapattı.
“Seni bulurum.”
Son çizgiyi çektim.
Ayaklarımızın altındaki taş açılmaya başladığında Azazel’in kolu belime dolandı. Başımızın üzerinde ışık büyüdü; Adem’in yüzünü, askerlerin kaldırdığı kalkanları, havada asılı kalmış gibi görünen beyaz tüyleri son kez gördüm. Sonra kapının gölgesi üzerimize kapandı ve birlikte düştük.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…