22. bölüm / 19
LEYL (KİTAP OLUYOR!)Esir
Bölümler 19Şu an: Esir
- 1 Oyun398 kelime
- 2 İhanet8.928 kelime
- 3 Fener6.695 kelime
- 4 Umut6.165 kelime
- 5 Karakter tanıtımı621 kelime
- 6 Ateş7.541 kelime
- 7 Koku6.955 kelime
- 8 Peter7.796 kelime
- 9 Kale8.171 kelime
- 10 Gül6.777 kelime
- 11 Mühür7.113 kelime
- 12 frank6.211 kelime
- 13 Tehlikeli oyun7.418 kelime
- 14 Güzellim6.194 kelime
- 15 Orvian6.939 kelime
- 16 Müsabaka5.452 kelime
- 17 Öpücük4.565 kelime
- 18 İgor5.097 kelime
- 19 Esir4.902 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Oynamayı bilmiyorsan bizi niye uğraştırıyorsun kardeşim ya!” diye bağırdım. Elimi cips kasesine daldırırken nefis baharat kokusu burnuma doluyordu. En sevdiğim acılı cips paketini açmış, dilediğim gibi keyif yapıyordum. Odada yalnızdım, bu yüzden döküp saçmak ya da parmaklarımı yalayarak yemek kesinlikle umurumda değildi. Parmaklarımı hızla silip klavyeye yöneldim. Oyun alanından çıkıp sohbet ekranına geçiş yaptım.
“Siktiğimin piçleri o kadar iyi kamuflaj olmuşlar ki fark etmedim adamları!” Arda o kadar yüksek sesle bağırmıştı ki kulaklığın altındaki kulaklarım resmen sızladı. Ses telleri patlayacak gibi bağırmıştı.
“Bağırmasana be!” Bu defa çıldıran bendim. Ona defalarca kez bağırmadan konuşmasını, yüksek sese karşı aşırı hassasiyetim olduğunu söylesem de her seferinde heyecanına yenik düşüyordu. Yine de bu dijital dünyadayken ona fazla kızamıyordum. Çünkü bu arena gerçeklik duygusunu iliklerimize kadar hissettiren, aksiyonu bitmeyen bir evrendi. İster istemez kaybettiğimiz anlarda kendimizi avazımız çıktığı kadar bağırırken buluyorduk.
Bu evrende her loncanın kendine ait bir harita bölgesi vardı. Oyuncular sınırlarını genişletmek adına diğer bölgelere akınlar düzenliyor, stratejik alanları ele geçirmeye çalışıyorlardı. Ancak şu an turnuvanın en kritik, son etabındaydık. Büyük taarruza geçmeden önce herkes kendi planını çizmeli, devasa mühimmatlar biriktirmeliydi. Savaş esnasında ihtiyaç duyulacak tüm nadir ekipmanlar için aylarca süren çetin görevleri tamamlamak gerekiyordu. Biz de tam olarak bunu yapıyorduk.
Arda ile bu evrene adım attığım ilk gün tanışmıştım. Aslında bir bakıma mecbur kalmıştım çünkü burası tek başına oynanabilenecek bir oyun değildi. Arenaya girmek için en az iki kişilik bir birlik kurmak şarttı. Polata oynamayı teklif etmiştim ama ret etmişti. Buna şaşırmıştım çünkü onunda bu oyunu oynamak istediğini biliyordum. Sohbet kanalında Arda’nın da benim gibi bir müttefik aradığını görünce eş olma teklif etmiştim. Tek bir yoldaşla ilerlemek istediği için teklifimi hemen kabul etmişti. Beş aydır sırt sırta verip mücadele ediyorduk. Haritadaki alanımızı büyütmek, en güçlü silahları toplamak tam beş ayımızı almıştı. Bir haftadır süren büyük yarışta, sadece iki kişilik bir ekip olmamıza rağmen dördüncü sıraya kadar tırmanmayı başarmıştık.
Fakat Arda kendi tarafındaki çalılıklarda gizlenen üç düşmanı fark edemeyip elenince işler değişti. Birlik adımız olan This is İzmir, sıralama tablosunda dördüncülükten yedinciliğe kadar geriledi. Emeklerimizin böyle erimesi canımı yakıyordu. En kısa sürede kaybettiğimiz mevkiyi geri almak zorundaydık.
“Kusura bakma kızım ya. Fark etmeden sesimi yükseltiyorum.” Konuşurken gelen o boğuk tondan yine bir şeyler atıştırdığını anladım. Gözüm duvardaki eskitme saate takıldı. Akrep ile yelkovan gecenin iki buçuğunu gösteriyordu. Yarın bir iş görüşmem vardı, bu yüzden erken yatıp dinç görünmek istiyordum. Tabii sabaha karşı yatağa girmeye erken uyumak ne kadar denirse.
“Arda benim şimdi çıkmam lazım. Bu gece erken uyuyacağım, yarın yine aynı saatte gireriz. Ama bu sefer acılı şalgamcıların bölgesini kuşatacağız.” dedim.
“Hayırdır, normalde bu saatte bırakıp gitmezden sen.” diye sordu. Benim hakkımda ilk kez kişisel bir merak gösterdiği için kısa süreli bir şaşkınlık yaşadım. Aslında onunla gerçek anlamda arkadaş sayılmazdık. Birbirimizin hayatı hakkında en ufak bir bilgiye sahip değildik. İlk tanıştığımız dönemde profilinde bir resim vardı. Siyah, hafif kıvırcık saçlı, ela gözlü, oldukça çekici bir genç duruyordu o karede. Kısa süre sonra o görseli kaldırmıştı. Ben ise hesabıma hiçbir zaman kişisel bir fotoğraf eklememiştim.
“Yarın önemli bir iş görüşmem var, o yüzden erken kalkmam gerek.” diye yanıtladım.
“Anladım, kötüymüş. Evden çalışmak her zaman daha rahat.” dedi.
“Sen ne iş yapıyorsun ki?” diye sorarken buldum kendimi. Oun hayatında ki gizem perdesini biraz olsun aralamak istemiştim.
“Bir e-ticaret şirketinde yöneticiyim.” diyerek beni yanıtladı.
“Anladım, güzelmiş. Şimdi kaçmam lazım, iyi geceler Arda.” dedim.
“Umarım yarın o işe kabul edilirsin, iyi geceler Nalin.” dedi. Başımdaki kulaklığı yavaşça çıkarıp masaya bıraktım, bilgisayarı tamamen kapattım. Odada yarattığım cips kırıntılı dağınıklığı toplamaya üşenerek kendimi yatağın yumuşaklığına bıraktım. Zihnimdeki düşünceler silikleşirken ağırlaşan göz kapaklarım beni derin bir uykunun kollarına teslim etti.
Alarmın kulaklarımı tırmalayan keskin sesiyle güne gözlerimi açtım. Zihnim daha tam olarak yerine gelmemişken yataktan fırladım. Evin dört bir yanına dağılmış eşyaları, darmadağın kalmış yatak örtülerini zerre umursamadan doğruca banyoya geçip temel hazırlıklarımı tamamladım. Bugün kesinlikle derli toplu, güçlü ve kendinden emin görünmeliydim. Dolabımdan diz kapaklarıma kadar uzanan buz mavisi elbisemi çıkarıp üzerime geçirdim. Saçlarıma hızlıca fön çekip omuzlarımdan aşağı serbest bıraktım. Yüzüme ise abartıya kaçmayan ama özenildiği her halinden belli olan zarif bir makyaj uyguladım.
Üniversite kapısından içeri adım attığımdan beri paraya olan ihtiyacım katlanarak artmıştı. Kimsesiz, yapayalnız bir kızdım. Geleceğimi tırnaklarımla kazıyarak inşa etmek, ayakta kalabilmek adına kenarda birikimim olmak zorundaydı. Acilen bir iş bulmam şarttı. İnternette evime yakın sayılabilecek bir noktadaki bir mekanın garson aradığını görünce yarı zamanlı iş başvurusu yapmak üzere yola koyuldum. Tüm belgelerimin yanımda olduğundan emin olarak adımlarımı hızlandırdım.
Bahsettiğim işletme dışarıdan son derece modern ve şık görünüyordu. Renk renk saksıların dizildiği giriş alanı, kafeye inanılmaz tatlı ve sıcak bir hava katmıştı. Krem rengi tabeladaki Kaferoy yazısını görünce derin bir nefes alıp kapıyı ittim. İçeri adım atar atmaz kızıl saçlı bir çalışan belirdi karşımda.
“Hoş geldiniz.” dedi yapmacık bir tebessümle.
“Hoş bulduk. Şey, ben iş başvurusu için gelmiştim.” dedim, sesimdeki hafif gerginliği gizlemeye çalışarak. Hayatımda ilk kez bir mülakata girecektim.
“Ah, öyle mi? Ama biz alımları daha yeni tamamladık, elemana ihtiyacımız kalmadı.” dedi çalışan, oldukça soğuk bir edayla.
“Anladım, kolay gelsin o zaman.” deyip nazikçe arkamı döndüm. Çıkışa doğru süzülürken göğsümün ortasına oturmuş o tanıdık ağırlıkla üzgün adımlar atıyordum. Tam elimi kapı kulpuna uzatmışken arkadan gelen gür ve karizmatik bir erkek sesiyle duraksadım.
“Durun bir dakika hanımefendi!”
Sesin geldiği yöne hızla döndüm. Genç adam kasanın arkasından sıyrılıp kızıl saçlı çalışanın yanına doğru yürüdü. “Ne oluyor burada Ceyda?” diye sordu. Kız adamı görünce belirgin şekilde gerilmişti.
“Şey, Ali Bey, hanımefendi başvuru için gelmiş ama alımları tamamladığımızı söyledim.” dedi Ceyda.
İsminin Ali olduğunu öğrendiğim adam gözlerini kızdan çekmeden derin bir düşünceye daldı. Ben de fırsattan istifade onu süzmeye başladım. Oldukça uzun boylu ve kalıplı bir adamdı. Kısacık kesilmiş sarı saçları ona sert bir asker havası veriyordu. Buz mavisi gözleri, keskin yüz hatları duruşunu daha da güçlü kılıyordu. Bana doğru dönünce heybetli cüssesi karşısında büyülenmekten kendimi alamadım. Üzerindeki beyaz gömlek kaslı vücudunu tamamen sergiliyordu.
“Böyle durumlarda ilk bana haber vermen gerekmez mi Ceyda?” dedikten sonra derin bir nefes verdi. “Neyse, beni takip edin lütfen.” diyerek bana seslendi.
Bu durum benim için bulunmaz bir şanstı. Rahat bir nefes alıp Ceyda’nın attığı ters bakışları görmezden gelerek adımlarımı Ali’nin arkasına hizaladım. Beni soyunma alanının yanındaki küçük ama şık bir odaya götürdü. Masasına geçip oturduğunda önündeki sandalyeyi işaret etti. “Oturmaz mısınız?” diye sordu.
İtiraz etmeden gösterdiği yere geçtim. Bakışlarımız bir süre havada asılı kaldı. Ardından gözlerini kaçırıp boğazını temizleyerek sessizliği bozan ilk o oldu. Gözleri insanı adeta hipnotize edecek kadar derin bakıyordu.
“Öncelikle adınızı öğrenebilir miyim?” dedi nazikçe.
“Nalin Yılmaz.” dedim. Devletin bana tanımladığı resmi kimlik buydu.
“Peki Nalin, hangi pozisyona başvurmayı düşünüyorsun?” diye sordu elini masaya koyarken.
Yüzüme düşen saç tutamını kulağımın arkasına iterken konuştum. “İnanın hiç fark etmez. Yarı zamanlı bir iş arıyorum çünkü eğitimim devam ediyor. Ne iş verirseniz yaparım, çabuk öğrenirim.” dedim kendimden emin bir edayla.
Hafifçe gülümsedi. “Öğrencisin demek. Hangi fakültedesin?” diye sordu.
“Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi birinci sınıf öğrencisiyim.” dedim. Sesimdeki gururlu tonu saklayamamıştım. Bu başarı hayatım boyunca taşıyacağım bir onurdu.
“Hukuk ağır bir bölüm, zamanının çoğunu alacaktır. Yarı zamanlı olsa bile çalışabileceğinden emin misin?” diye sordu anlayışlı bir tavırla.
“Buna mecburum. İyi bir gelecek inşa etmek istiyorsam şimdiden birikim yapmak zorundayım.” dedim.
“Ailenden destek isteyebilirsin.” dedi Ali.
Bir süre yüzüne boş bakışlarla karşılık verdim. “Ailem olsaydı isterdim elbet. Ancak kimsem yok, bu yüzden her şeyi tek başıma başarmak zorundayım.” dedim.
Ali duydukları karşısında kısa bir süre tepkisiz kaldı. Ardından gözlerindeki o buzdan duvarlar tek tek kırıldı. “Anlıyorum, başın sağ olsun.” dedi. Konuyu uzatmadan devam etti. “Ders programını göster, sana uygun bir çalışma planı hazırlayalım. Garson olarak işe alabilirim seni, bir sakıncası var mı?”
Kabul edilmenin heyecanıyla gözlerim parladı. “Hiçbir sakıncası yok, aksine çok sevindim! Çok teşekkür ederim!” diyerek hemen telefonumdan haftalık ders programımı açıp ona uzattım.
Ali çalışma saatlerimi derslerime göre ayarladı. O zamanlar henüz Polat ile Lamira’dan ağır darbeler yememiştim. Ali’nin üzerimdeki takıntılı sevgisi henüz filizlenmemişti. Güzel günlerin başlangıcıydı denebilirdi. Az sürmüştü ama huzurlu günlerdi.
Zihnimin bir köşesinde baygın olduğumu biliyordum. Şu an rüyamda eski anılarımın arasında gezindiğimin bilincindeydim. En ilginç özelliklerimden biri rüyalarımda farkındalık kazanmamdı. Zihnim beni Ali belasıyla ilk karşılaştığım güne taşımıştı. Şimdi kafenin çıkışına adımımı attığım an uyanacaktım.
Tam dediğim gibi oldu, gözlerimi yavaşça araladım. Başım şakaklarımdan sarsıcı bir sızıyla zonkluyordu. Bedenimin üzerinden devasa bir tır geçmiş gibi ağır ve bitkin hissediyordum. Elimi alnıma bastırarak yatakta doğrulmaya çalıştım.
Etrafa göz gezdirdiğimde kendimi şık, tanımadığım bir yatak odasında buldum. Bakışlarımı en çok hayrete düşüren ayrıntı ise tam yatağın karşısına yerleştirilmiş devasa televizyon ekranı oldu. Kendi dünyama dönmüş olsam dahi burası kesinlikle benim o samimi, küçük odam değildi. Bambaşka bir yerdeydim. Hafızamın kıvrımlarını zorladığımda zihnimde son kareler belirdi. Gerçek kimliğinin Igor olduğunu öğrendiğim Ali, daha doğrusu o tehlikeli vampir beni bir iğneyle bayıltmıştı.
Yataktan sıyrılıp odadaki büyük pencereye yaklaştım. Dışarı baktığımda gözlerimin önüne uzanan tek şey uçsuz bucaksız, heybetli bir orman manzarasıydı. Şehrin gürültüsünden uzak, yalnız bir dağ evinde olduğumu hemen kavradım. Dışarıda lapa lapa, adeta delicesine kar yağıyordu. Ahşap kapıyı aralayıp koridora adım attım, merdivenlerden aşağıya yöneldim. Her bir adımımda ayağımın altında ki ahşap gıcırdıyordu.
Dağ evi mimarisiyle büyüleyici bir havaya sahipti. Yüksek tavanlar, kalın ahşap kirişler, taş şömine ve ortama sıcaklık katan doğal dokular kulübeye samimi bir şıklık katmıştı. Burnuma dolan nefes yemek kokusuyla adımlarımı kokunun geldiği yöne çevirdim. Kokunun izini sürerek mutfağın eşiğine vardım.
Igor mutfakta tezgahın başında, yarı çıplak vaziyette bir şeyler pişiriyordu. Üzerinde siyah bir pantolon dışında hiçbir şey yoktu. Sırtı bana dönüktü ve geniş sırtını kaplayan devasa dövme anında dikkatimi çekti. Dövmedeki detayları incelemeye başladım. Tam omurga hattında aşağıya doğru uzanan keskin, görkemli bir kılıç vardı. Kılıcın kabzasının hemen üzerinde karanlık, kapüşonlu, kanatlı bir azrail figürü yükseliyordu. Figürün baş kısmının üstünde ise etrafa ışınlar saçan mistik bir güneş ve onun tam ortasında her şeyi gören bir göz simgesi yer alıyordu. Sol omuzuna doğru yılan benzeri pullu bir ejderha kıvrılırken, kılıcın ucunda dairesel semboller tamamlanıyordu. Gerçekten ürkütücü ama bir o kadar da sanatsal bir dövmeydi.
Igor elindeki tahta kaşıkla yemeği karıştırmaya devam ederken arkasını dönmeden konuştu. “Günaydın uyuyan güzel.”
Sesiyle aniden irkildim. “Nereye getirdin beni seni lanet olası!” diye bağırdım.
Tavayı ocaktan çekip dolaptan iki tabak çıkardı. “Seni ait olduğun yere, dünyana geri getirdim güzelim.” diyerek tabakları masaya bıraktı.
Kendimi sakin tutmaya gayret ederek sordum. “İzmir değil burası, beni hangi şehre getirdin?”
Tavadaki dumanı tüten mis kokulu menemeni tabaklara aktarırken yanıtladı. “Doğru bildin, burası İzmir değil. Seni Bolu’daki dağ evime getirdim.”
“Beni kaçırmandaki amacın ne Ali? Bana mantıklı bir açıklama yapsan iyi olur yoksa seni öldürmeyeceğimin garantisini veremem!” Dediklerimin ardından masaya yaklaştım ve sandalyeye oturdum. Midem açlıktan kazınıyordu. Masadaki taze ekmekten dev bir parça koparıp menemene daldım, hızla yemeye başladım. Uzun zamandır kendi dünyama ait lezzetlerden uzak kaldığım için basit bir menemenin bile tadının ne denli muhteşem olduğunu tamamen unuttuğumu fark ettim.
Ali benim bu iştahlı halime hafifçe gülümseyerek tam karşımdaki sandalyeye oturdu. “Öncelikle seninle bir konuda anlaşalım. Benim adım Igor, Ali değil.”
Ağzım dolu halde ona baktım, gözlerimi devirdim.
“Aslında seni buraya sen bana bir açıklama yap diye getirdim Nalin.” dedi ciddi bir tavırla. “Basit bir kavga yüzünden işi bırakıp gittin. İstifa dilekçeni bırakacağını söyledin ama dört gün boyunca hiç gelmedin. Telefonunu da açmıyordun. En sonunda dayanamayıp evine gittim. Kapını kırıp içeri girdiğimde seni yine bulamadım. Ancak tüm eşyaların, telefonun evde duruyordu. Tam aklımı yitirmek üzereyken üzerinde seleskis büyüsü yapılmış olan DVD’yi buldum. İşte o an nereye gittiğini anladım.”
Ağzımdaki lokmayı zorlukla yutup araya girdim. “Evime niye zorla giriyorsun be!”
Igor gözlerini devirerek derin bir nefes aldı. “Gerçekten takıldığın şey bu mu Nalin? Sen boyut değiştir diye resmen sana tuzak kurmuşlar. Zaten aslında böyle bir şeyin yaşanacağını biliyordum.”
Lafını keserek sordum. “Nasıl biliyordun?”
“Senin kafeye geldiğin ilk günden beri aslında bu dünyaya ait olmadığını biliyordum. Bunu bana kanının kokusu gösteriyordu.”
Tekrar lafını kestim. “Bilmece gibi konuşmayı bırak! Kanımın kokusundan nasıl bu dünyaya ait olmadığımı anlayabilirsin ki?”
“Ben Cavorsi hanedanlığının safkan vampir kralıyım. Vampirler arasında kan okuma gücü vardır. Fakat bu gücü en yetkin şekilde kullanabilenler sadece safkan olanlardır.”
Elimdeki su bardağını masaya sertçe bırakıp bilmiş bir edayla sordum. “Bir kanı nasıl okuyabilirsin ki?”
“Her kan kendine has bir koku salar. Bu kokuların oluşturduğu bir aura vardır. Mizaçları birbirleriyle uyumlu olan kişiler yan yana geldiklerinde auraları, yani renkleri birbirine karışır, bir bütün halini alır. Fakat birbirine zıt kişilerin auraları kendi aralarında adeta bir savaş başlatır. Sen kafeye ilk girdiğin an kanının kokusu ile rengi o kadar güçlüydü ki birkaç saniye şaşkınlıkla ne yapacağımı bilemedim. Senin bu dünyada olmana imkan yoktu. En ilginç olan şey ise yanıma geldiğin an senin auran benim neredeyse hiç var olmayan auramı buldu, onunla kenetlendi. Bunun gerçekleşmesini ne kadar çok beklediğimi tahmin bile edemezsin Nalin. Bu benim için bir mucizeden çok daha fazlası.”
Derin bir nefes alıp geriye doğru yaslandım. Zihnimdeki parçaları birleştirmeye çalışırken gözlerimi Igor’un yüzüne diktim. “Sen kendinin bir vampir kralı olduğunu söylüyorsun ve bu evrene ait değilsin. Peki o zaman senin burada ne işin var Igor? Kralsan eğer neden kendi krallığının başında değilsin de İzmir’de küçük bir mekan işletiyorsun?” diye sordum.
“Aslında ben tam olarak bu evrene aitim Nalin.” dedi gözlerindeki koyu parıltıyla. “Biz vampirler her zaman bu topraklara aittik. İnsanlar var olmadan çok önce bu sınırlar bizim hakimiyetimiz altındaydı. Ancak daha sonra tanrılar insanları yarattı, buraya yerleştirdi. Bizler doğuştan avcıydık. İnsanları avlayıp taze kanlarıyla adeta sarhoş olurduk. Tanrıların koyduğu kuralları bir bir ihlal ettik. Güçlü olanları kendimize dönüştürdük, zayıf olanların kanını kuruttuk. Dünyada bir avuç insan kaldığında tanrılar müdahale etmek zorunda kaldı. Bizim yüzümüzden küçük bir kıyamet kopmuştu. Bu yüzden bizi insanlardan ayırıp büyücülerin, farklı güçlere sahip varlıkların yaşadığı öte evrene sürgün ettiler. Orada avcı konumundayken birden av durumuna da düştük.”
Anlattıklarını pürdikkat dinlerken araya girmedim. Mutfaktaki sessizliği onun derin sesi dolduruyordu.
“Halkımın arasında bir gelenek başladı.” diye devam etti. “Veliaht prensler tahta çıkmadan önce iradeli bir hükümdar olabileceğini kanıtlamak adına sizin dünyanıza gönderilmeye başlandı. Verilen süre boyunca tek bir damla insan kanı içmeden durabilen prens tahta geçmeye hak kazanırdı. Çünkü kral, halkı arasındaki en güçlü iradeye sahip olmak zorundaydı. Ben de bir veliaht prenstim. Tahta oturmak istiyorsam insan gibi yaşamak durumundaydım. Öyle de yaptım. Özellikle Nalin, senin yanındayken kanının kokusuyla nasıl sarhoş olduğumu tahmin bile edemezsin. Dişlerimi tenine geçirip bedeninde tek bir damla kalmayana dek seni tüketmek, tamamen benim kılmak istiyordum. Senin için çıldırıyordum. Gerçi hâlâ çıldırıyorum güzelim.”
Igor elimi nazikçe tutup parmaklarımı okşadı. Ardından gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı, kokumu içine çekti. Boynunda beliren belirgin damarlarından kendisini zor tuttuğunu net bir şekilde görebiliyordum. Elimi ters çevirip avucumu açtı. Burnunu tam nabzımın attığı noktaya bastırdı. Bir yandan da elimi sıcak yanağına yerleştirdi. Bu küçük temas bile kendinden geçmesine yetmişti.
Tam dişlerini geçirip tenimi parçalamasını beklerken beni yine şaşırttı, dudaklarını nazikçe nabzıma bastırdı. Korkuyla hızla elimi geri çektim. Bu tepkime karşılık vampir dişlerini sergileyerek hafifçe gülümsedi. O an yeni yeni kendime geliyordum. Dağ başında, tenha bir evde bir vampirle yalnız başımaydım. Beni yok etmek istese bu sadece saniyelerini alırdı.
Konuşacak gücü kendimde bulamadığımı fark eden Igor anlatmayı sürdürdü. “Bana verilen sürenin bitmesine çok az kalmıştı, bu yüzden seni bulmaya hemen gelemedim güzelim. Bunun için gerçekten özür dilerim. Tahta geçtiğim an seni araştırmaya başladım. Kötü kraliçenin aniden sürpriz şekilde bir kızı olduğunu öğrendim. Üstelik erkek kardeşim Frank bu kızın yakın korumalığını yapıyordu. Sonra seni akademide bir suikastçıyla mücadele ederken gördüm. Büyüleyici bir performanstı. Ben de seni yanıma çekmek için bir plan hazırladım. Akademinin koruma kalkanını kırıp jurionları serbest bıraktım. Sen de kendi adımlarınla bana geldin.” dedi pişkin bir edayla sırıtarak.
Anlaşılan jurion krizinde boşu boşuna kargayı suçlamıştım. Ama o da sanki tüm felaketi kendi yaratmış gibi davranmıştı. Ah sanırım şimdiden benim küçük suikastçı bozuntumu özlemiştim.
“Dur bir dakika, ne dedin sen?” diye sordum yaşadığım şaşkınlığı saklama gereği duymadan. “Frank senin kardeşin mi?”
“Evet, o asi şerefsiz benim kardeşim.” dedi. Kardeşinden bahsederken dilinde acı bir tat kalmış gibi yüzünü ekşitti.
Şimdi Frank’ı gördüğüm ilk andan itibaren yüzünün bana neden bu kadar tanıdık geldiğini çok iyi anlıyordum. İki kardeşin yüz hatları inanılmaz derecede benziyordu.
“Ama o hiç vampir gibi değildi. Benimle birlikte defalarca kez yemek yedi. Gerçi sen yemiyorsun ama seninde önünde yemek var.”
“Çünkü o bir melez. Annesi normal bir insan babası yani benimde babamda olan eski kral Zavski. Bu yüzden normal insanlar gibi yemek yiyebiliyor ama insanlar kadar lezzet alamıyor. Ve hayattı boyunca hiç insan kanı içmediği için gerçek bir vampir bile sayılmaz. Ben ise sana eşlik etmek için önüme yemek koydum ama tabiki de yiyemem. ” Dedi
“Bir de hem onun hem senin hiç vampir dişlerinizi görmedim onları nasıl saklamayı başarabiliyorsunuz?”
“Çok basit azı dişlerimizi uzatıp sonra kısaltabiliyoruz. Bu her vampirde olan bir özellik.” Dedi ve ağzını açıp bana nasıl dişlerini uzatıp sonra kısaltığını gösterdi.
Igor masaya biraz daha yaklaşıp bakışlarını gözlerime sabitledi. “Şimdi sen benim sorularıma yanıt ver Nalin. Gerçekten kraliçenin kızı sen misin, seni bu yüzden mi hedef aldılar?”
Ona hiç düşünmeden “Evet benim” dedim. Yalan söylemeyi seçmiştim çünkü böylesi daha güvenli gelmişti. “Kraliçenin kızı benim, Porsiana da benim krallığım. Annem beni güvende tutmak için bu dünyaya gönderdi. Ama benim gerçek evim her zaman Porsiandı. Şimdi artık gerçeği öğrendiğine göre beni akademiye geri götür hemen.” dedim elimi masaya sertçe vurarak.
“Hım anladım.” Diye mırıldandı İgor. Gerçekte kim olduğumla veya kimin kızı olduğumla hiç ilgilenmiyor gibiydi. “Ama seni şimdi geri götüremem, en azından daha seni ikna etmemişken olmaz” dedi parmaklarıyla dudaklarını okşarken. Şuan çekici görünmesi gerekirken gözümde oldukça tehlikeli duruyordu. Ayağa kalktı ve kaslı gövdesiyle bana adeta bir şölen sundu. Dövmeleri sadece sırtında, kollarında ve boynunda vardı, gövdesinde bir tane bile yoktu. Tam önümde durduğu için altılı karın kası gözlerimin önündeydi. Her birine tek tek dokunmamak için kendimi zor tutuyordum. Ne yapabilirdim ki, düşmanıma ait olsalar bile benim seksi karın kaslarına karşı zaafım vardı.
Damarlı elini masaya koydu. Elinin üzerinde tek şerit halinde bir şeyler yazıyordu. Bu eski kadim vampir diliydi. Bana Frank bu dili göstermişti ama daha öğrenmemiştim. Gözlerimi onun elinden çekip bana doğru eğilen yüzüne baktım. İşte buz mavisi gözleri beni yine hipnotize etmeye başlamıştı. Öyle bir bakıyordu ki elimi kaldırıp yeni çıkmaya başlayan sakallarına sürmemek için kendimle amansız bir savaş vermek zorunda kalmıştım.
"Benim kraliçem olmanı istiyorum güzelim," dedi. Elini çeneme koyup parmağını dudağıma sürdü. Birkaç saniye ne dediğini anlamadım, sonra fark ettiğim şeyle hemen onu üzerimden itip ayağa kalktım.
"Sen ne diyorsun ya?" dedim ondan birkaç adım uzaklaşırken.
"İstediğim şey açık Nalin. Benimle evlenip krallığımın mutlak kraliçesi, her şeyden önemlisi benim kraliçem olmanı istiyorum," dedi.
O bana yaklaştıkça ben mutfak tezgahının öbür ucuna geçtim. "Senin ne dediğini kulağın duyuyor mu? Bu asla olmayacak. Seninle asla evlenmeyeceğim," dedim.
Ben geri gittikçe peşimden geliyordu, bu artık küçük bir kovalamacaya dönüşmüştü. "Seni vampire dönüştürmeme izin ver. Sen de uzun bir yaşama ve sınırsız bir güce sahip olmayı istemez misin?" dedi. Adımları benimkine göre oldukça sakindi, hatta bu durum onu eğlendiriyor gibi duruyordu.
"Ha bir de vampire dönüştüreceksin beni öyle mi? Ben Bella değilim, avucunu yalarsın anca Edward efendi. Ayrıca sonuna kadar team Jacob destekliyorum. Kurt adam olsaydın bu teklifini belki düşünebilirdim ama hayır, değilsin. O yüzden benim cevabım belli yani no," dedim. Ne yapacağımı bilemediğim zamanlarda saçmalamaya başlardım ve bu da tam öyle bir zamandı.
"Ne Edward'ından ne Jacob'ından bahsediyorsun sen? Bak güzelim, senden istediğim tek şey seni sonsuza kadar sevmeme izin vermen. Tamam vampir olma, sorun değil ama yine de benim kraliçem olacaksın," dedi.
"Dünyada başka vampir kadın mı kalmadı ya? Eminim teklifini kabul edecek birçok kadın vardır. Niye illa bana taktıysan?" Yaşanan küçük koşuşturma yüzünden nefes nefese kalmıştım ama İgor'da değişen hiçbir şey yoktu.
Beni birden kollarımdan sertçe tutup duvarla kendi arasında sıkıştırdı. Derince nefes alarak yüzünü yüzüme kadar indirdi, dudaklarımızın arasında birkaç saniye kala durdu. "İlla bana bunu söyleteceksin, değil mi kadın? Seviyorum lan işte seni. Aşığım sana. Senin kanın benim nefesim, güzelim. Kokunu aldığım an aklımda başka hiçbir şey kalmıyor. Gözüm senden başkasını görmüyor, gönlüm de görmek istemiyor. Seni öyle bir istiyorum ki, bu artık aşk mı yoksa üzerime çöken bir lanet mi bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var. Seni kaybetmektense sonsuza kadar sana esir kalmayı seçerim," dedi.
Yaptığı aşk itirafı yüzünden yutkunamamıştım. Belki o da henüz bana olan duygularının bir takıntı mı yoksa aşk mı olduğunu bilmiyordu. Ama anlaşılan bu umurunda değildi, tek istediği şey bendim. Her ne olursa olsun beni yanında tutmaya kararlı gibi duruyordu. Yüzümde küçük bir tebessüm oluşmasına engel olamamıştım. İgor'un gözleri anında gülüşüme takıldı, benim aksime dört diş gülümsedi ve geri çekilerek bana alan bıraktı.
"Sen teklifimi kabul edesiye kadar buradayız. Üst kattaki yatak odasını sana hazırladım, içeride ihtiyacın olan her şeyi bulabilirsin," dedi.
Ona hiçbir şey söylemeden resmen koşar adımlarla bana verdiği yatak odasına girdim. Kapıyı rahatlıkla kırıp içeriye girebileceğini bilsem de kapıyı kilitledim. Elimi hızla atan kalbime koyup derin derin nefes almaya başladım. Yatağın köşesindeki aynadan kendimi görünce resmen irkildim, kesinlikle güzel bir duş almam gerekiyordu.
Odadaki dolaba ilerleyip kapağını açtım ve gördüklerimle sevinmeden edemedim. Evet elbise ve korse giymeyi çok seviyordum ama artık onlardan çok fena sıkılmıştım. Şimdi yünlü bir kazak ile tayt giyebilecektim. Dolaptan kahverengi uzun bol bir kazak ve siyah tayt aldım. İç çamaşırı olarak da sadece külot aldım. Sütyen giymek istemiyordum çünkü artık memelerimin de biraz özgürlüğe ihtiyacı vardı. Hızla duşa girip elimdekileri yere koydum. Üzerimdeki elbiseyi çıkarıp direkt çöp kovasına fırlattım. Duşakabine girip kendimi sıcak suyun kollarına bıraktım.
Akan sıcak su kaslarımı gevşetirken aklımı toparlamaya çalıştım. Biraz rahatladıktan sonra artık bir plan yapmam gerektiğini fark ettim. İgor yıllar sürse bile kendisinin karısı olmamı kabul edesiye kadar beni bu dağ evinde tutsak etmeyi kafasına koymuş gibi duruyordu. Tek sevineceğim şey bunu kendi irademle kabul etmemi istemesiydi. Diğer türlü çoktan beni emcükleyip vampire dönüştürebilirdi. Ama her şeyi kendi rızamla yapmamı istiyordu.
Ona büyülerimle saldırabilirdim ama henüz gücümün üzerinde yeterli hakimiyeti kuramamıştım ve yaptığım en küçük hatada kendimi de öldürebilirdim. Ona fiziksel olarak saldırmam da imkansızdı, beni bir kez ısırsa işim biterdi. Frank bana daha önce safkan vampirlerle ilgili bilgi vermişti. Isırdıkları kişi vampir olursa hayatlarının sonuna kadar onu ısıran kişiye bağlı olurlar ve kendisini ısıranı efendisi olarak kabul ederlerdi. Bu yüzden beni asla ısırmaması gerekiyordu.
Önümde tek bir seçenek kalıyordu, birisi beni kurtarmaya gelesiye kadar İgor'la iyi geçinmek zorundaydım. Onu kızdırmaktan kaçınmalı ama yavaştan sanki ondan hoşlanmaya başlamış gibi davranmam gerekiyordu. Bu durum birileri beni kurtarmaya gelesiye kadar bana zaman kazandırırdı.
Ama gerçi kim beni kurtarmaya gelirdi ki? Karga mı? Onunla ilişkim çok garipti. Aslında kendisi benim düşmanım değildi çünkü ben kraliçenin kızı değildim ama beni kendisine düşman olarak görüyordu. Yine de kendisini bana karşı çekilirken buluyordu sürekli. Onunla ilişkim çok tuhaftı, beni kurtarmaya gelir miydi emin değildim. Bana karşı hoşlanmaya başladığı kesindi ama bu beni kurtarmaya gelecek kadar güçlü müydü bilmiyordum. Mortias ise kraliçesinin sözünden çıkmazdı. Ama kraliçenin beni vampirin elinde bırakacağını zannetmiyordum. Benim kraliçe olup uzun bir yaşama kavuşmam kraliçenin en son istediği şey kesinlikle olamazdı. Bu yüzden en büyük umudum kraliçenin beni bulmasıydı. Kraliçe veya bir başkası beni bulasıya kadar zaman kazanmam gerekiyordu, orası kesindi. İgor'la flört etmem gerekiyorsa bile bunu kesinlikle yapacaktım.
Suyu kapatıp kurulandım ve aldığım rahat kıyafetleri üzerime geçirdim. Saçlarımı havluyla kabaca kuruladıktan sonra aynadaki yansımama baktım. Yanaklarıma renk gelmişti fakat gözlerimde hala o karmaşık ifadenin izleri vardı. Sütyen takmamıştım ama kazak sayesinde bu pekte belli olmuyordu. Odadan çıkıp merdivenlere doğru ilerlerken kalbim tekrar hızlanmaya başladı. Aşağı indiğimde İgor şöminenin karşısındaki tekli koltukta oturuyordu. Elindeki kadehi hafifçe sallarken ateşin kızıl parıltısı yüzüne vuruyordu. Bacaklarını rahatça iki yana açmıştı.
Adım seslerimi duyunca başını bana doğru çevirdi. Üzerimdeki bol kazağı ve rahat halimi görünce gözlerinde çapkın bir pırıltı belirdi. "Özüne dönmüşsün. Gerçekten çok muhteşem görünüyorsun güzelim," dedi alaycı ama bir o kadar da hayran bir ses tonuyla. Kadehindeki sıvıdan bir yudum alıp ayağa kalktı.
"Lütfettiniz efendim," dedim hafifçe gözlerimi devirerek. Mutfak tezgahına doğru yürüyüp kendime bir bardak su doldurdum. Bardağı dudaklarıma götürürken bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Ona doğru dönüp tezgeha yaslandım. "Madem buradayız ve senin tabirinle ben ikna olana kadar gitmiyoruz, şartlarımı bilmen gerek."
İgor tek kaşını kaldırarak bana doğru birkaç adım attı. Aradaki mesafeyi korumaya çalışarak dik durdum. "Şartlar mı? Tutsak olan sensin sanıyordum ama dinliyorum," dedi gülümseyerek.
"Beni zorlamak yok. Bana yaklaşırken sınırlarımı aşmayacaksın. Ve en önemlisi, güçlerini üzerimde beni yönlendirmek için kullanmayacaksın. Eğer bir gün senin teklifini kabul edeceksem, bu tamamen kendi isteğimle olmalı. Büyüyle ya da baskıyla değil," dedim sesimin kendinden emin çıkmasına gayret ederek. Bu söylediklerim hem ona yakınlaştığımı hissettirecek hem de bana alan kazandıracaktı.
İgor yanıma kadar gelip tam karşımda durdu. Elini kaldırıp kazağımın yakasından taşan saç tutamımı nazikçe kulağımın arkasına itti. Dokunuşu tenimi yakan bir elektrik dalgası gibiydi. "Kabul," dedi fısıltıyla. "Seni kendi isteğinle kollarıma alacağım gün için asırlarca bekleyebilirim. Ama sen de benim sabrımı çok fazla sınama küçük cadı."
Gözlerinin içine baktım. Buz mavisi derinliklerde kaybolmamak için kendimi zor tutarken gülümsedim. Bu tehlikeli bir oyundu fakat hayatta kalmak için oynamaktan başka şansım yoktu.
"Anlaştığımıza sevindim o zaman," dedim ve mutfaktan çıkıp salona geçerek rahatça oturdum. İgor kadehini eline alarak mutfaktan çıktı. "Beni takip et Nalin," dedi sakince. Nereye gittiğini merak ederek hemen peşine takıldım.
Alt kattaki koridorun sonunda yer alan odaya kadar yürüdük. Kapıyı açtıktan sonra çekici bir gülümsemeyle "Hanımlar önden," dedi. İçeride ne göreceğimi merak ederek vakit kaybetmeden girdim. Burası sevimli, küçük bir kütüphaneydi. Duvarın iki yanında raflar dolusu kitaplıklar vardı. Tam ortadaki duvarda ise baştan sona cam kaplı harika bir mimari yükseliyordu ve dışarıdaki orman manzarasını son derece net görebiliyordum. Camın önünde son derece rahat olduğu her halinden belli olan büyük, siyah renkte bir minder duruyordu.
"Burada kaldığın süre boyunca canın sıkıldığında gelip vakit geçirmen için sana kütüphane yaptım," dedi. Tam cevap verecekken konuşmama izin vermedi. Elini alnına dökülen saçlarına daldırarak "Aslında bir bilgisayar odası yapmayı istemiştim ama burada, özellikle bu havada internet çekmediği için kütüphane yapmak daha mantıklı bir seçenek gibi geldi," diye ekledi. Bu süreçte adamla iyi geçinmek zorundaydım. Bu yüzden ters bir cevap vermek yerine "İyi düşünmüşsün, teşekkür ederim," dedim. Bana küçük, samimi bir gülümseme sundu ve odadan çıktık.
Merdivenlerin önüne geldiğimizde birden durdu. "Sana kendi odamı da göstereceğim," dedi içindeki çocuksu bir heyecanla. Kaşlarımı hafifçe çatarak "Hayır, gerek yok," dedim. Yapma ama der gibi elimi tuttu. "Hadi gel benimle, odamı çok seveceğine eminim," dedi ve yanıt beklemeden beni de peşinden sürükleyerek hızla merdivenleri tırmandı.
Oda benim kaldığım yerin hemen yanındaydı. İçeriye geçip birkaç adım attıktan sonra şaşkınlıkla ne yapacağımı bilemedim. Ardından gür bir kahkaha patlattım. Kendisine bilmeden resmen Edward Cullen odası yapmıştı. Bir yanda ormana açılan tahta çerçeveli devasa cam kapılar, ahşap detaylar ve tavana kadar uzanan beyaz kütüphane rafları vardı. İçerisi plaktan kasete kadar tam bir müzik arşivi gibi düzenlenmişti. Odada rahat bir uzanma koltuğu, orta sehpanın üzerinde üst üste yığılmış kitaplar ve köşelerde duran antika radyolar yer alıyordu. Twilight setinden fırlamış gibi duran bu ortamda Edward'ın odasından farklı olan tek detay ise köşeye tavandan asılmış devasa bir kum torbası ve etrafındaki ağır spor aletleriydi.
İgor neye güldüğüme anlam verememiş gibi bakıyordu ama neşelenmiş olmamdan gayet memnun bir hali vardı. Gülmekten ağrıyan karnımı tutup iki büklüm eğilerek "Kendine gerçekten Edward'ın odasından mı yaptırdın?" diye sordum.
Çatık kaşlarıyla bana bakıp "Kim bu siktiğim Edward? Sürekli o piçten bahsedip duruyorsun," dedi. Cebinden telefonunu çıkarıp bir şeyler yazdıktan sonra cihazı havaya doğru kaldırdı. Sanırım şebekenin çekmesi için uğraşıyordu. İnternet bir anlığına çekmiş olacak ki ekrana tiksinerek baktı. "Gerçekten beni bu piçe benzetmiyorsun değil mi?" diyerek telefonu kendi yüzünün yanında tutup bana doğru çevirdi.
Onun bu halini görünce kahkahalarım iki katına çıktı. En sonunda öksürük krizine girip gülüşümü güçlükle durdurdum. Gözümden akan yaşları silerken "Tahmin ettiğimden bile çok ortak noktanız var," dedim.
İgor bu konudan sıkılmış gibi derin bir nefes vererek "Sikerim o piçi, neyse boş verelim onu. Burada bir sürü müzik kaseti var, istediğin zaman gelip dinleyebilirsin. Sana bunu söylemek için getirdim," dedi. Gerçekten de tıpkı Twilight sahnesi gibiydi ama tek farkla. "Senin odanda devasa bir yatak varken onun odasında yoktu. Sahi, siz vampirler uyuyamıyorsunuz değil mi? O halde bu yatağın burada işi ne?" diye sordum gayet masum bir tavırla.
Çapkınca gülümseyerek bana doğru yaklaştı. "Yatağın tek kullanım amacı uyumak değil, farkındasın değil mi? Farklı şeyler için de yatak kullanmam gerekiyor," dedi. Bahsettiği ima yüzünden gözlerimi kocaman açarak hemen geriledim.
"Seni pis herif!" dedim tepki göstererek. İgor bu halime neşeyle kahkaha attı. "Merak etme, burada kimseyle sevişmedim. Bir vampir dışında bir kadınla birlikte olmam çok tehlikeli çünkü kanını bile akıtmadan onu altımda öldürebilirim. Ve bu verdiğim zevk dışında oldukça sert bir ölüm olur," dedi kaslı göğsünde kollarını birleştirirken.
"Her neyse," deyip omuz silktim. "Seninle sevişmeyi düşünmüyorum, o yüzden bu durum benim sorunum değil."
İgor gözleriyle beni adeta çiğ çiğ yerken "Şimdilik güzelim, şimdilik sorun değil," diye fısıldadı. Karşımdaki adam gerçekten inanılmaz derecede yakışıklıydı. Ona sadece yakışıklı demek yetersiz bir iltifat bile kalabilirdi ama Karga'nın yanındayken hissettiğim o kontrolsüz cinsel çekimi bunda hiç hissetmiyordum. Karga yüzündeki maskeyi çıkarmasa bile onunla saatlerce vakit geçirebilirdim. Vücudum onun yanındayken tutkuyla doluyordu ve bu hissi başka hiçbir erkeğin yanında yaşamıyordum.
"Her neyse," dedim bakışlarımı kaçırarak. "Ben odama gidiyorum, uyuyacağım. Akşam yemeği hazırladığında beni uyandırırsın." İgor kan içmesine rağmen garip bir şekilde harika bir aşçıydı. Burada kaldığım süre boyunca ona lezzetli yemekler yaptırmakta kararlıydım.
Önümde saygıyla eğilerek "Sen nasıl istersen kraliçem," dedi.
"Güzel," dedim ve içten olmasını umduğum bir tebessümle hemen odama kaçtım. İçeri girer girmez yatağın içine sokuldum. Alt katta devasa bir şömine yandığı için orası sıcacıktı fakat üst kat oldukça soğuktu. Yorganı çeneme kadar çektim.
Kendimi uykunun huzurlu kollarına teslim etmeden önce aklıma o tanıdık altın hareler düştü. Karga. Onu ne kadar çok özlediğimi hissettim. Kim bilir onu bir daha ne zaman görecektim? Ona hangi ara bu kadar kuvvetli bir şekilde bağlandığımı ben bile bilmiyordum. Şu an olmak istediğim tek yer onun güvenli kucağıydı. İçimden bir ses beni bulamadığı için çıldırdığını söylüyordu. Gözlerimi kapatırken dışarıdaki rüzgarın sesine doğru fısıldadım.
"Beni bul Karga, ben sadece senin esirin olmak istiyorum."
☠️☠️☠️☠️☠️☠️☠️☠️☠️☠️☠️☠️☠️☠️☠️
SELAMLARRRRRR
LEYL SERİMİZİN 2. KİTABININ 1. BÖLÜMÜNE HOŞGELDİNİZZ 🥳🥳🥳
BU BÖLÜMÜ NASIL BULDUNUZZZ? YORUMLARINIZI OKUMAK İÇİN SABIRSIZLANIYORUM 🥹🥹🥹
BÖLÜME EKLEDİĞİM ŞARKIYI DİNLEMEYİ UNUTMAYIN LÜTFEN. BU ARALAR BU ŞARKIYLA RESMEN KAFAMI BOZDUM DA 🤧🤧
NOT: BUNDAN SONRA ARTIK YENİ BÖLÜMLER PAZAR GÜNÜ GELECEK !!!!!
Bölüm etkileşimi
