4. bölüm / 4
LEVLA04
Bölümler 4Şu an: 04
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
4. Bölüm
Gülümser misin bana?:
Kalp acıya mı sığınır?
Acıya sığınılır mı, bir insan acıya dahi bu denli sadık kalabilir mi?
Bir rüzgar itebilir mi seni derin kuytularına, buldurur mu sana kendini, benliğini çıkarır mı ortaya?
Gerçek sen kimsin, nefretin bildirir mi haddini sana?
İnsan bulamaz mı kendini bir anda, kaybolduğu ıssız sokakta, bir lambanın altında?
Sıçrayarak uyandığım üçüncü uykuydu bu. Dönüp duruyordum ama asla uyuyamıyordum. Bu sefer sebebini biliyordum. O yüzden bakmadım ne tarihe ne de saate. Çevirmedim gözlerimi, görmedim. Bilmek istemedim.
İçimde bir şey büyüyordu. Ne olduğunu adlandıramıyordum ama oradaydı ve beni kavuruyordu.
Pes ederek gözlerimi açtığımda, derin nefes almak istesem de göğsüm sıkışıyordu. Sanki biri içime oturmuştu. Titriyordum. Midem bulanıyor, içim daralıyordu, nefesim kesiliyordu.
Lavaboya yürümeye çalıştım ama yetişemedim. Kapının önünde tüm içimdekileri boşalttım.
Ellerim buz gibiydi. Dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi, kendimi yere bıraktım. Ağzım kuruyordu. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Kendimi toparlayamıyordum. Ne kadar sürdü bilmiyorum… ama her şey boşalmıştı içimdeki.
Ses yoktu, ama içimde bir çığlık yankılanıyordu. Dayanamıyordum. Her ayaklanma girişiminde yeniden yıkılıyordum.
Nefes alamıyordum. İçimde bir şey kalmayana kadar kusmuş, hâlâ titriyordum. Gözlerimi kaçırmak istesem de istemsizce saate ilişti bakışlarım. 03.57.
Ayaklanmaya çalıştım, kapının pervazına tutunarak doğruldum. Annemi çağırmam iyi olurdu. Belki de olmazdı, bilmiyorum. Ama yaşadığıma dair hiçbir anlam kuramıyordum. Bunu temizleyecek gücüm yoktu.
Adımlarım dengesizdi. Kapısını bulduğumda yavaşça tıklattım.
“Anne?” Sesim o kadar güçsüzdü ki, içimde yeniden yükselen kusma hissi dizlerimin boşalmasına neden oldu.
Bu sefer kapıyı daha sertçe vurdum. Annem açtığında, şaşkınca yerde oturan hâlime baktı.
Gücümü toplayıp tek kelime edemedim. Yalnızca elimi kaldırıp banyoyu işaret ettim.
“Özür dilerim.”
Sesim oldukça kısıktı, yerinden çıkmıyordu. Duydu mu, duymadı mı bilmiyorum… ama koluma girip beni koridordaki tekli koltuğa oturttu. Yüzüme, ölüden bir farkım yokmuş gibi bakıyordu.
“İyi misin Mira? Babana söyleyeyim mi, hastaneye götürsün seni?” dediğinde arkasını dönecekti ki kolundan tuttum.
“Gerek yok, regl’im yaklaşıyor… ondan galiba. Geçer, anne.” dedim.
“Sen böyle olmazdın?”
Doğruydu. Hiçbir zaman ağır geçmezdi. Kolay olurdu hatta… lisedeyken arkadaşlarım bu huyuma özenirdi.
“Son zamanlarda oluyor bazen… Bugün biraz daha ağır oldu. Özür dilerim, temizleyecek gücüm yoktu.” dedim, gözlerimi banyoya çevirerek.
İnanmış olmalı ki, “Sen odana git, uyu. Ben hallederim,” demişti.
Yalan söylemiştim, anne.
Bilmiyorum ne olduğunu… Bana ağır geldi. Ne olduysa içimde oldu.
O yüzden böyle oldum.
Anne, inanma, yalan söylüyorum.
Sarıl, ne olur. Taşıyamıyorum kendimi.
Gözlerimden dökülen iki damla yaşı hemen yok ettim. Ve sadece annemin temizlemesini izledim. Gece gece onu uykusundan etsem de, odama gidecek hâlim yoktu. Koltukta oturduğumu fark ettiğimde, zaten artık yapacak hiçbir şeyimin kalmadığını da anladım.
Koltukta sızmış olmalıydım ki, babamın evden çıkarken kapattığı kapı sesiyle uyandım. Eğer hemen kalkmazsam kuruma geç kalacaktım. Hızla kendimi duşa attım. Çıktığımda aynadan kendimle göz göze geldim ve sararmıştım resmen. Duş almama rağmen zihnim hâlâ kendine gelememişti. İçimde dolaşan bir zehir vardı sanki, zerrelerimde dolanıyordu.
Gözlerimi kendimden kaçırarak aynanın başından uzaklaştım ve giyinmek için odama geçtim. Bugün işe gitmemeyi düşünmüştüm ama çok uğraştığım uğraştığım röportaj bugüneydi. Bu fırsatı kaçırmak istemiyordum, en son isteyeceğim şey olurdu.
Hızla giyindim, kahverengi saçlarımı salık bıraktım. Aynada tekrar kendime baktığımda, ela gözlerimin feri gitmiş gibiydi. Gerçekten ölü gibiydim. Önümdeki masadan güneş kremini alıp yüzüme sürdüm, biraz canlanmak adına. Gözlerime ise yapacak hiçbir şeyim yoktu.
Evden çıkıp otoparka inip arabama ilerlerken Leman Hanım’a, dün gece yaşadığım olayla ilgili mesaj attım. Sebebini sormak istedim. Biliyordum aslında… Yarın Beril’in ölüm yıldönümüydü. Ama bu şekilde ilk kez bir şey yaşıyordum, o yüzden merak etmiştim.
Leman Hanım’dan kısa sürede cevap geldi:
Leman EREL: Panik atak geçirmişsin Mira. Daha önce böyle bir şeyden bahsetmemiştin.
Daha önce bu kadar ağır yaşadığım bir an olmamıştı.
Leman EREL: Anladım Mira. Bugün saat 17:30'da seni terapi için bekliyorum. Üzerine konuşmamız iyi olur.
Leman EREL: Müsaitsen tabii.
Müsaitim, gelirim.
Mesajlaşmayı kapattım ve arabaya bindim. Dün arabamı almam gerçekten iyi olmuştu. Bugün toplu taşımayla uğraşacak gücü kendimde bulamazdım, emindim.
Önce kuruma uğrayıp birkaç dosyayı düzenleyecek, ardından saat 14:00’te kadınla sözleştiğimiz gibi evine gidip röportaj yapacaktım. Çıkışta doğrudan Leman Hanım’ın kliniğine geçeceğim. Oradan sonra iş saatim bitmiş olsa da, kuruma dönüp biraz çalışmak istiyorum. Kafa dağıtmak için iyi olabilirdi.
Şimdilik gün planım kafamda kaba taslakla çizilmişti.
Kuruma vardığımda, havanın yazın ortasında gri bir hâle bürünmesi hoşuma gitmemişti. Her ne kadar içimde kara bulutlar toplanmış olsa da, dışarıda her şeyin normal olduğunu bilmek bile zihnimi bir nebze iyiliğe sürüklüyordu.
Kurumdan içeri girdiğimde, on dakika geç kaldığım için içerisi resmen doluydu. Doğrudan kendi masama gidip kimsenin beni görüp soru sormamasını umarak kafamı yerden kaldırmadım. Her ne kadar kimseyle yakın olmasam da, bazı insanların sadece dedikodu malzemesi bile olabileceğimi biliyordum.
Başarılı bir şekilde masama yerleştiğimde direkt işime gömüldüm ve öğle saatine kadar başka hiçbir şeyle ilgilenmedim. Herkes öğle molasına çıkarken, ben de bölüm koordinatörüne röportaja gideceğim bilgisini verip çıktım.
Kahvaltı dahi etmemiştim ama etmek istediğimi de sanmıyorum. Midemde geceden kalan tatsız bir karışıklık vardı. Daha kötü olmaması adına bir şey yemek istemedim; zaten iştahım da yoktu.
Otoparka inip, doğrudan kadının—yani Melek Yılmaz’ın—evine gitmiştim. Kapıyı tıklattığımda bir süre açan olmadı. Tekrar tıklattığımda ise kapı açıldı ve arkasında ürkek bir şekilde duran bir kadınla karşılaştım.
Melek hanım beni tanımadığı için sorgular bi ifadeyle yüzüme bakarken kendimi tanıtmak yeni aklıma gelmişti.
"Mira Yalın ben Gazeteciyim bugün sizle röportaj yapmak için konuşmuştuk hatırlarsanız?" dediğimde yüz ifadesi rahatlamış ve beni içeri almıştı.
"Hoşgeldiniz buyrun oturun. " Diyip koltuklardan birini gösterdiğinde oturmuştum. O da karşımda ki koltuğa oturmadan önce "Bir şey içer misiniz?" diye devam etmişti cümlesine.
"Hoşbuldum Melek hanım. Hayır teşekkür ederim." dediğimde karşıma oturdu. Kendisinde olan o geri durma durumuna anlam verebiliyordum. Sonuçta savaşmak için çıktığınız yolda sessizleştirilmiş, karalanmışsanız adımlarınız geri durmaya mahkum olurdu o da aynı şeyi yaşıyordu.
“Nasılsınız Melek Hanım?” dediğimde gözlerini halıdan çekip gözlerimin içine baktı. Nasıl olayım, demek ister gibiydi bakışları, ama buna tezat bir şekilde sadece
“Çok şükür, siz nasılsınız?” dedi.
“Teşekkür ederim,” dedim yalnızca.
Telefonumdan ses kaydetmek için açtığım uygulamanın kırmızı tuşuna bastım, sonra tamamen ona döndüm.
Tedirgin duruşu, belki de henüz tam olarak hazır hissetmediğini gösteriyordu. Zorlamamak adına yumuşak bir ses tonuyla konuştum:
“Hazır hissettiğinizde başlayabiliriz, zor geldiğinde de durabiliriz. Hiç endişe etmeyin ve kendinizi zorlamayın.”
Bir süre sessiz kaldı.
Ellerini dizinde büzülen eteğine götürdü ve sıktı. Oldukça alımlı bir kadındı. Başına taktığı eşarp yüzünde sanki bir ışık bırakmış gibiydi.
Boyu uzundu, fiziği de gayet yerindeydi. Eğer bu zor hayatın içine düşmemiş olsaydı çok daha iyi bir yaşamı olabilirdi diye düşündüm.
Kaderin mahkûmlarındandı o da.
“Ben aslında bu kadar kolay anlatabilir miyim, bilmiyorum,” dedi sessizliği bölerek.
“Kolay değil, eminim,” dedim. “İçinizdeki fırtınalara göğüs germek sizin için en zoru olacaktır.”
Gözleri dolmuştu.
“Anlatmak zor, çok zor. Ben ilk zamanlarda sustum. Bir kere sesim çıksın istedim, o zaman da susturuldum.” Ellerini yine eteğine götürdü, bu sefer parmak boğumları beyazlayana kadar sıktı. Sesi titriyordu ama konuşmaya devam etti. “Korktum, Mira Hanım. Çevrem ne der, kocam ne söyler, inanırlar mı? diye...
Hep korktum. Sustum.”
Kendisiyle kavga edermiş gibi söylüyordu bunları. Eteğini bıraktı, yüzüme baktı.
“Birinin sadece dinlemek için burada olması… Anlamaya çalışması… bu bana çok garip geliyor.”
O an içimde bir şey kırıldı. Sanki kalbim burkuldu.
“Şu an burada olma sebebim bu; sizin sesiniz olmak. Emin olun, şu an karşımda oturuyor olmanız bile bir şeyleri aştığınızın göstergesi.
Ya da o yolda olduğunuzun.”
Gözlerinden bir damla yaş süzüldü, elinin tersiyle sildi. Bu sefer sesinde başka bir ton vardı kararlılık.
“Beni susturmalarına artık izin vermeyeceğim,” dedi. İçindeki çatışmada kırılgan noktayı bulmuş gibiydi. O noktaya sırtını dönmüştü.
Dudaklarımda oluşan gülümsemeyi fark ettiğinde onun yüzüne de bir cesaret geldi.
“Sesim ne kadar kısık çıkarsa çıksın, duysunlar diye çabalayacağım.
Sadece kendim için değil, tüm kadınlarımız adına bunu yapacağım.”
🫀
Yaklaşık iki buçuk saatlik bir konuşmanın ardından Melek Hanım’ın evinden ayrılmıştım. Onun sesini duyurmak için elimde artık yeterince bilgi vardı. Susturulan dava hakkında da önemli detaylar öğrenmiş, elinden tutacağıma dair söz vermiştim.
Yazacaklarımı toparladıktan sonra onun için bir avukat bulacak, davayı yeniden açabilmek adına elimden geleni yapacaktım. Kurumun bağlı olduğu hukuk danışmanları vardı ve onlara danışmak, atılacak ilk adım için oldukça yerinde olacaktı.
Çıkarken bana öyle içten sarılmıştı ki, hiçbir şey yapmasam bile artık onun umuduna sırt çevirmek bana zalimlik gibi gelirdi. Böyle bir ihtimali bile düşünemezdim.
Sonrasında Leman Hanım’ın kliniğine gidecektim ama bunun şu an doğru bir fikir olup olmadığını sorguluyordum. Zihnim zaten yeterince doluydu; röportajda duyduklarım, yaşanan hikâye... Hepsi omuzlarıma görünmeyen ağırlıklar gibi binmişti.
Kaçma, Mira. Oraya zaten yükünü hafifletmek için gidiyorsun.
İçsesim kaçtığım gerçeğini yüzüme tokat gibi vurunca başka bir şey diyemedim. Direksiyonu kliniğe doğru çevirdim.
Geldiğimde, Leman Hanım’ın asistanı beni hiç bekletmeden odaya aldı. Kapıdan içeri girdiğimde Leman Hanım ayağa kalktı, her zamanki gibi yüzünde o yumuşak, sarsılmaz gülümsemeyle “Hoş geldin, Mira.” dedi.
Dünya başıma yıkılsa, onu arayıp dünyanın yandığını söylesem bile, eminim yine bu şekilde gülümserdi. Bu bir sığınaktı. Kıymeti bilinecek, hatta bir gün kaybetmekten korkulacak türden bir sığınak.
“Hoş buldum,” dedim ben de ona bir gülümseme sunarak. Eliyle koltuğu işaret etti, oturmam için.
Derin bir nefes aldı, o da yorgun görünüyordu. Belki beden diliyle değil ama bakışlarıyla sarkmıştı omuzları.
Bir an düşündüm: Sahi, onun hiç derdi yok muydu? Her gün onlarca insanın yükünü taşıyordu ama kendini nereye bırakıyordu?
“Nasılsınız?” dedim, o bana sormadan. Bu sefer içimden gelmişti.
Eminim derdi olsa bile söylemezdi, ama belki birinin sormasına ihtiyacı vardı.
“Biraz yorgunum,” dedi, dudak kenarlarını yumuşak bir tebessümle yukarı kıvırarak.
Bu kadarını bile söylemesi, bence fazlaydı onun için. Yorgunluğunun izleri zaten yüzündeydi.
“Biraz öyle görünüyorsunuz... Keşke günümü beklemiş olsaydım, size eziyet etmemiş olurdum,” dedim. İçimi hafif bir pişmanlık sardı. Kendimi bir yük gibi hissettim.
Kaşlarını aniden çattı. Korkutacak gibi değildi ama kararlıydı.
“O ne demek şimdi, Mira? Seni ben çağırdım. Lütfen böyle düşünme. Lütfen kendini yük gibi hissetme.”
Başımı hafifçe salladım.
“Sen nasılsın peki?” diye devam etti.
“Yorgun... ve biraz da karmaşık.”
İşte o an, terapi gerçekten başlamıştı.
Leman Hanım, önündeki not defterini kenara itti. Gözlerimin içine baktı.
“Nasıl bir karmaşıklık?” diye sordu.
Farkında olmadan nefesimi tutmuştum. Geceden kalan bulanıklık midemde yeniden kendini belli etti. İçimde bir şey kıpırdadı, yüzüm istemsizce buruştu.
“Bilmiyorum,” dedim sessizce, bakışlarımı ona çevirerek.
Sorunum tam olarak buydu zaten. Zihnimde ne döndüğünü ben de bilmiyordum. Anlamlandırmaya çalıştığımda, bulduklarım canımı daha da yakıyordu.
“Yarın... Beril’in ölüm yıldönümü,” dedim sonunda.
O an, tüm savunmalarımı bırakmış gibi hissettim. Cümlemle birlikte içimdeki ağırlık ortaya dökülmüş, teslim olmuştum sanki.
İçimde bir bilinmezlik yatıyordu sanki. Bir yanım hiçbir şeyi bilmiyor, diğer yanım her şeyin farkındaymış gibi hissediyordu.
Leman Hanım gözlerini benden ayırmadı. Başını usulca sallayarak beni dinlediğini belli etti. Ben de devam ettim:
"Ama bu yıl… içimde yaşadığım şey farklı." dedim. "Dün gece uyanıp kusmaya başladım. Son zamanlardaki rüyalarım da çok karışık, ama dediğim gibi... hem bugün hem bu yıl kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum."
Sesim giderek azaldı, boğazıma oturan o yumru konuşmamı zorlaştırıyordu.
“Dün gece yaşadıklarının bir panik atak olduğunu söylemiştim,” dedi Leman Hanım. “Daha önce bu kadar ağır bir şey yaşadın mı?”
"Hayır. Her yıl yaşıyorum ama bu farklıydı... Sanki ben değildim. Uyandığım an, benimle birlikte başka biri daha uyanmış gibiydi.” Tüm gün kendime bile itiraf edemediğim duygularım ilk kez dökülmüştü dudaklarımdan.
"Beril rüyalarımda hep kızgın," dedim. "Bana nefretle bakıyor, hiç yaklaşmıyor. Sanki beni affetmemiş, affetmeyecekmiş gibi."
Bu rüyaları hatırlamak gözlerimi doldurdu. O bakışlar, her gece biraz daha ağırlaşıyordu üzerimde.
“Sence seni neden affetmesin, Beril?”
Ses tonu yumuşaktı. Ama sorduğu soru zihnimin en kuytusunda yankılandı.
Cevap veremedim. Gözlerimi yere indirdim, boşluğa baktım bir süre.
“Sebebini ben bilmiyorum,” dedim. “Ama o biliyor. Annem biliyor. Babam biliyor. Ben… sadece hatırlamak istemiyorum. Bilsem bile kaçıyorum. Onlar benden kaçtığı için, ben de kendimden kaçıyorum sanki.”
“Kendine yakalanmak istedin mi hiç? Kendini anlamak?”
Başımı belli belirsiz salladım. Bu bile belirsizlikti benim için.
“Beril’e bir mektup yazarak içini biraz görmeye ne dersin Mira?” dediğinde, anlam veremeyen bakışlarla yüzüne baktım.
“Sana bir ödevim olsun o zaman,” diye devam etti. “Duyguların üzerine daha konuşacağız ama... eve gidince, her ne olursa olsun, bugün Beril’e, yarın ulaştıracakmışsın gibi bir mektup yazmanı istiyorum.”
Mektup mu?
Ne yazacaktım ki?
Yapamazdım. O kadar yüzüm yoktu.
“Yapamam ki,” dediğimde, kendimi bir kez daha umutsuz bir vaka gibi hissettim. Sürekli kendimi bir kılıfa sıkışmış gibi hissediyordum. Bunu nasıl aşacaktım ki?
“Yapmak istersen yaparsın. İtiraz istemiyorum. Dediğim gibi bu bir ödev,” dedi.
Sesindeki o yumuşak ama kararlı ton karşısında başka bir şey diyemezdim. Yapacaktım. Ya da... en azından deneyecektim.
🫀
Leman Hanım’la yaklaşık bir saat kadar konuşmuştuk. Kendimi mükemmel hissettiğim söylenemezdi ama en azından daha rahat nefes alıyordum.
Koltuktan kalktığımda, o da benimle birlikte ayağa kalktı. Gözüm, masasının üstünde duran isimliğe takıldı. O an zihnimde beliren soruyu sormaktan çekinmedim:
“İrem ve Yiğit Erel’i tanıyor musunuz?”
Büyük ihtimalle tanıyordu. Soyadları aynıydı ve onları ilk kez bu kliniğin önünde görmüştüm. Tesadüf olamazdı, değil mi?
Yüzünde geniş bir gülümseme belirdi. Başını salladı. “Kardeşlerim oluyor ikisi de,” dediğinde az biraz afalladım. Bu kadar yakın olduklarını tahmin etmemiştim.
“Sanırım, arabasını çizdikleri o kız da sen oluyorsun, ha?”
Ne arabaymış arkadaş...
“Evet, ben oluyorum.” dedim, gülümseyerek. O da kıkırdadı, hoşuna gitmişti bu itiraf.
“Bahsetmişlerdi senden, tarif edince hemen anlamıştım. Şimdi sen de onaylamış oldun zaten,” dedi.
Sonra keyifli bir sır verir gibi devam etti:
“Biliyor musun, iddiaya bile girdik. Benim danışanım mıdır, değil midir diye. Bugün gidip ikisini de kölem yapacağım!” Gözlerindeki yorgunluk o an yerini çocukça bir heyecana bırakmıştı.
“İddiaya mı girdiniz?” diye sordum, şaşkınlıkla.
“Ya öyle, kafa dağıtmak için. Karan'ın—diğer kardeşim—fikriydi. Eğer ben kazanırsam yemekleri onlar yapacak, onlar kazanırsa ben. Ve tabii ki kazanan ben oldum. Şimdi sıra geldi çalıştırmaya!”
Kıkırdaması iyice artmıştı.
Ne kadar çok kardeşlerdi böyle...
Ben bir tanesine bile sahip çıkamamışken, Leman Hanım üç kardeşine birden güçlü bir abla gibi sarılmıştı. İçimden geçirdim; hep böyle mutlu olsunlar.
“Anladım. Şans sizden yana olmuş.” dedim gülümseyerek.
Başını eğip teşekkür etti.
“Bugün için teşekkür ederim Leman Hanım.”
Fazladan zaman ayırmıştı, ve bu önemliydi benim için.
“Önemli değil Miracım. Ödevi unutma ve kendine iyi davran.” dedi.
Sesindeki sıcaklık yine içimi yumuşattı.
“Görüşürüz,” diyerek odadan çıktım ve dışarı adımladığımda bileğimde ki saate baktım. Saat 18.42.
Kuruma dönmem lazımdı. En azından bugün yaptığım röportajla ilgili kısa bir taslak çıkarabilir, zihnimi biraz toparlayabilirdim.
Arabaya biner binmez müzik açtım. Uzun zamandır dinlemiyordum.
Oysa eskiden, bir haber öncesi ya da sonrasında mutlaka bir şeyler dinlerdim; sanki iyileşmek için önce o melodilere sığınır, sonra kelimelere dönerdim.
İnsan büyüdükçe kendine bile vakit bulamıyor. Kaçıyor… sonra da hiçbir yere sığamıyor.
Arabanın direksiyonuna uzandığımda, ilk kez elime geçtiği günü hatırladım. Babam almıştı. On sekizime bastığım gün. Nasıl sevinmiştim... O günden sonra her yere bu arabayla gittim. Üniversiteye, ilk staja, bu işe..
Kuruma vardığımda içerisi neredeyse boştu. Yine de üç dört kişi hâlâ çalışıyordu. Demek ki tek kalan ben değildim.
Önce kafeteryaya gidip bir sandviç ve çay aldım. Sabah hiçbir şey yemediğim için başım ağrımaya başlamıştı bile.
Masama dönüp biraz atıştırdıktan sonra kulaklıklarımı takıp Melek Hanım’la yaptığım ses kaydını Word dosyasına aktarmaya başladım. Sorduğum sorular ve aldığım cevaplar artık taslak olarak önümdeydi. Şimdi yapmam gereken, bu cevapları bir yapı içine oturtup neyi nasıl yazacağıma karar vermekti.
Melek Hanım o kadar açık ve netti ki, bana yardımcı olmak için kendini hiç geri çekmemişti. Aldığım notlarla birlikte yazıya dökülmesi gerekenleri toparlamaya devam ettim. Ertesi güne sadece fikir üretme ve anlatımı şekillendirme kısmını bırakacaktım.
Etrafıma baktığımda içeride benden başka kimsenin kalmadığını fark ettim. Saat 23.15’ti. Hava çoktan kararmıştı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım.
Kurumun, böyle çalışmak isteyenlere saat sınırlaması koymaması hoşuma gidiyordu. Zaten burası, üniversitede bu mesleği okumaya karar verdiğimden beri hayalini kurduğum yerdi. İlk başvuruda kabul edilmiştim, bu büyük bir şanstı. Başka bir yerde olsam belki işimi yine severdim ama buranın verdiği güven, başka bir şeydi.
Kafamı masaya yaslayıp gözlerimi kupama diktim. Boştu.
Yorulmuştum. Hem zihinsel hem duygusal olarak…
Daha fazla çalışmayı kaldıramayacak olduğumu bildiğimden kafamı kaldırdım ve ayaklandım. Masamı toparlayıp üzerindeki çöpleri çöpe attım, kupayı da kafeteryaya götürüp yıkadım. Bir bardağın burada kalmasına gerek yoktu.
Kurumdan dışarı çıktığımda serin hava yüzüme yüzüme vuruyordu. Saat gerçekten geç olmuştu. Yola çıktığımda hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Zihnim bugün zaten yeterince kalabalıktı.
Bir de Leman Hanım'ın dediği mektup işi vardı. Yazsam mı yazmasam mı, kararsızdım. Düşünmek istemedim. Anlık duygularım ne isterse, öyle yapacaktım.
Eve vardığımda, binanın önünde kendime kısa bir mola verdim. Kaldırım kenarına çöküp oturmak istedim. Hava esiyordu ama hoş bir esintiydi. Apartmanın tüm ışıkları kapalıydı, kendini karanlığa teslim etmişti. Saat 00.06’ydı ama çoğu kişi uyumuştu bile.
Çantamı alıp apartmana girdim. Kapıya geldiğimde anahtarla açıp içeri girdim… Annemi orada görmeyi beklemiyordum. Kafasını kapıya çevirip bana baktı.
“Neredeydin Mira?”
Sesi meraklı değil, sorgular gibiydi. Bu biraz tuhaf hissettirdi.
“Kurumdaydım, anne.”
Gözlerimi etrafta gezdirip tekrar ona döndürdüm.
“Sen neden uyumadın?”
Derin bir nefes aldı, bakışlarını sertçe benden çekip önüne çevirdi.
Ve net bir sesle konuştu:
“Ben altı yıldır doğru düzgün uyuyamıyorum Mira. Uyku tutmuyor. Bugün tam altı yıl oldu.”
Söylediği şey beni kalbimin tam ortasından vurdu.
Sessiz kaldım. Ne desem bilemedim.
Oturduğu koltuğa gidip sessizce oturdum yanına. Annemin söylediği cümle, zihnimi öyle bir korkuya sürüklemişti ki… Bunca zaman sadece bakışlarında sakladığı suçlamayı şimdi dile getirecek diye titriyordum farkında olmadan.
"Özür dilerim." dedim.
Bakışları bir anda bana döndü.
Uzun bir süre hiçbir şey demedi, ben de devam etmedim.
Sadece gözlerimin içine baktı.
Bariz bir suçlama ve suçluluk vardı bakışlarında.
O bakışlar içimi titretirken, dudaklarımdan kırık nefesler dökülüyordu yalnızca.
Suçlamayı anlamıştım. Ama suçluluğu… ona bir anlam verememiştim.
Üzerine düşünemedim bile.
Bu sessizliğin içinde ne sorabildim, ne o bir şey söyledi.
Sonra yavaşça kalktı yerinden.
"Yat artık Mira." dedi.
Arkasını dönüp odasına yürüdü.
Ben öylece ardından bakakaldım.
Ne kadar oturdum bilmiyorum.
Sadece sessizliğe teslim ettim kendimi.
Sonra yavaşça ayağa kalktım, odama geçtim.
Masamın üzerindeki küçük deftere gözüm takıldı.
Gözlerim dolmuştu.
Gözlerimi kırpıştırdığımda, düşen yaşla birlikte oturdum ve kapağını açtım.
Belki de gerçekten yazmak işe yarardı.
Belki önce Beril’e, sonra kendime bir fırsat verirdim...
Kalemi elime aldığımda, bulanık görüşüme aldırmadım.
Bir kelime bile olsa yazacaktım.
Kalemim defterin üzerinde gidip gelirken gözyaşlarım sayfaya düşüyordu…
𓇢𓆸
Merhaba küçüğüm;
Nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Ne yazmalıyım, neyi yazabilirim... Bilemiyorum.
Çünkü şu an sadece kaçmak istiyorum. Yok olmak. Sana gelecek, sana bakacak yüzü kendimde bulamıyorum.
Belki de sebebi, rüyalarımda bana öyle nefretle bakmandır. Her seferinde yaklaştığımda uzaklaşman… Özür dilememe bile izin vermemen…
Seni suçlamıyorum, canımın içi. Ama anla beni; ben kendime bile sığamıyorum artık.
Keşke… Keşke nefretle bakmasan da kapansam ayaklarına. Yalvarsam. “Bir şey de. Kurtar beni,” desem. Ama olmuyor.
Belki de bu acıyı hak ediyorum, güzelim.
Sessizim. Gerçekten, tek sözüm yok. Nasıl istiyorsan öyle olsun…
Sanki sadece birbirimize küsmüşüz de, bu mektubu barışalım diye yazıyormuşum gibi hissettim bir an. Ve dudaklarımdan bir “keşke” daha düştü.
Defalarca bıraktığım “keşke”lerin aksine…
Bu defaki, gerçekten ne istediğimi bildiğim bir izden doğdu.
Affettin mi beni?
Ne hissediyorsun bana karşı, güzel gözlüm?
O gözlerinde hâlâ nefret mi var gerçekten?
Ne zaman sevgiye dönecek?
Annem bile o günden sonra sessiz bir kırgınlıkla bakıyor bana, biliyor musun?
Sen gittikten sonra bu ev suskunlaştı. Herkes sustu. Kimse kimseye sarılmıyor artık. Sarılsa bile senin sıcaklığın gibi değil.
O zamanlar kıymetini bilemedim belki. Ama şimdi çok arıyorum seni. Emin ol…
Seni kaybetmenin cezasını çok ağır ödüyorum. Hem de her gün.
Senin acın bana kar kalmaz, kalamaz.
Çünkü buna ilk başta ben izin vermem.
Yarın altı yıl olacak, sensiz geçen. Ve ben… Bugün öyle bir korku ve tetikte yaşadım ki Beril’im…
Sanki zaman gerideymiş gibi.
Sanki seni kurtarabilecekmişim gibi…
Her adımda, senin varlığının sızısıyla kavruldum.
Her gün böyleyim ama bu günler yaklaştıkça sızı büyüyor.
Beni daha da derinlere hapsediyor.
Bunu sen mi istiyorsun, bilmiyorum. Ama hatırlıyorum…
Küçüktün. Bana demiştin ki:
“Cennete gidersem, beni üzen herkesin azap çekmesini isteyeceğim.”
O zaman arkadaşların için demiştin…
Ama şimdi… Sanki ben senin için ağır bir cezaya dönüştüm.
Bana da çektiriyorsun, biliyorum.
Ama hiç kızmıyorum.
Nasıl iyi hissediyorsan, öyle olsun miniğim.
Çok özledik seni Beril.
Sadece ben değil, hepimiz…
Az önce annemle konuştuk.
Aslında çok sustuk ama… Anlaştık.
Gözlerinde gördüm o özlemi.
Ben seni… Annemi… Babamı…
Aile olabilmeyi…
Çok özledim.
Seni çok seviyorum. Bir gram azalmadı içimdeki sevgi.
Hatta…
Seni ne kadar sevdiğimi ancak gidince anladım.
Ve o andan itibaren bir an bile azalmadı.
Azalmaz da.
Annemin bizi ilk kez çektiği o fotoğraf var ya...
Kucağımda oturmuş, bana gülümsediğin…
Hâlâ kilit ekranımda.
Bir kez daha bana öyle güler misin rüyalarımda?
Ne olur...
𓂃𓂃
Bu bölümün de sonuna geldiğimize göre soruyorum nasıl buluyorsunuz akışı?
Şu ana kadar ilk başlarda olduğumuz için hikayeyi kavrayın diye biraz ağır bölümler okuduk ama zamanla bu değişecek.
Bir teoriniz var mı ne olduğu hakkında?
Bazı sahneleri yazarken o kadar Mira oluyorum ki hissettiklerini hissediyorum resmen...
Bu arada bölümler her hafta cuma günü gelecektir öyle karar verdimmm.
Soruları olanlar ile yorumlarda konuşabilirizz 🫀
Bölüm etkileşimi
