3. bölüm / 4
LEVLA03
Bölümler 4Şu an: 03
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
3. Bölüm
Dudaklardan dökülen sesizlik;
Mira Yalın;
Sessiz olmayı seçmiştik. İnsanlar hep sessizliği seçerdi. Ses çıkarmak, bir yere kadar dayanırdı; sonra suskunluk sarardı içimizi. Susan insan, kendine döner, kendi içinde kaybolurdu.
Belki de en büyük kayıp, kendini yitirmekti sessizliğin içinde.
Kaçan kovalanırdı.
Ama bu, yalancı bir kısır döngüydü.
Susana sormalılardı.
Ama susan insanı kimse dinlemedi.
Hep derler ki, sesi çıkan insan suçludur.
Ben sessizdim; suçsuz muydum? Hayır.
Suçlu muyum, bilmiyorum.
Bilmeyişim bile beni yuttu, karanlıkta kaybolduğum o derin kuyu oldu.
Kimse suçsuz değildi; sadece sessiz olanlar daha uzun yaşardı.
Eve vardığımda kendimi bir köşeye atıp uyumak istiyordum.
Zihnim fazlasıyla yorgundu.
Ama halletmem gereken bir iş vardı...
Ve Seda, on dakikaya gelecekti.
Annem mutfaktan çıkıp geçti yanımdan. Odada öylece oturmuş hâlimi gördü, ama yine sormadı nasıl olduğumu. Yine... Sadece geçip gitti, öylece.
Dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi.
Bir anda oradaydım ve yine görünmezdim.
Bugün, kendini benim için en ağır şekliyle belli ediyordu.
Tarihe bakma isteğiyle doluydum. İçimde yükselen yangının sebebini anlamam uzun sürmedi...
Beril'in ölüm tarihi yaklaşıyordu.
Vücudum, bu gerçeği benden önce fark etmiş gibiydi. Sıcak bir sızı aktı içime.
Öyle bir dolandı ki her yerime, beni içten içe yakıp geçti.
Ayağa kalktım. Banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. Ama geçmedi.
Geçmedi...
Beş gün sonra olacaktı. Altı yıl bile geçmiş olsa, o tarih... hâlâ kül ediyordu beni.
Kurtulmak istedim. Kusmak istedim.
İçimdekini söküp atmak... o sızıyı söndürmek istedim.
Acaba, içimde delice bir çığlık atıyor muydu o an?
Bu sızı neyin nesiydi?
Neden gitmiyordu, neden her yıl yeniden doğuyordu?
Kendimi yere öylece bırakıp soğuk zemini hissettim.
İyi gelir diye... Kapı çalana kadar oturmuştum öylece. İçimdeki sızı azalmıştı ama hâlâ kendini belli ediyordu. Gitmiyordu. "Ben buradayım," diyordu.
Öğrenememiştim. Acemiydim. Yaramla başa çıkmayı bilmiyor, her seferinde acımı katlayıp kendime zehir ediyordum.
Kan kusmamış, yutmak zorunda kalmıştım.
Ayaklanıp yüzüme hiçbir şey olmamış gibi bir ifade yerleştirdim. Kapıyı açtım. Seda, elindeki çiçek buketiyle içeri girdi. Ortanca çiçekleri getirmişti. Bayılırdım onlara.
Yüzümdeki sahte ifade, yerini gerçek bir gülümsemeye bıraktı. İçeri geçmesi için ona yol verdim.
"Hoş geldin," dediğimde buketi uzattı.
"Hoş buldum, aşkım," dedi gülerek.
Oldum olası enerjisi beni içine çekerdi. O mavi gözlerinin içi hep parlardı. Somurttuğu an çok nadirdi. Zaten çok güzel bir kızdı; dolgun pembe dudakları, al al yanakları vardı. Saçları beline kadar uzanırdı ve hep özenle bakardı onlara. Sürekli bakım yapar, bahsederdi.
Tam bir takı insanıydı, asla takısız gezmezdi. Hepsini özenle kombinlerdi. Uğraşmayı severdi. Uğraştıkça canlanırdı.
Ona baktıkça, içimde olmak istediğim hâli görürdüm.
Ve bu yüzden... ona bayılırdım.
Elindeki buketi alıp teşekkür ettim. Öyle güzel kokuyorlardı ki, ruhumdaki acıyı unutup bir anlığına iyi olmak istedim. Fakat içten içe hâlâ kavruluyordum. Önemsemedim. Bunun için kendime kızmak da istedim ama biliyordum ki, sırası değildi. Belki sonra.
"Yine bakıyorum, bülbül gibi şakıyorsun," dedim, onu baştan aşağı süzerek.
"E napayım, sizin gibi ruhsuz ruhsuz mu dolanayım?"
"Kim ruhsuzmuş? Gayet yerinde ruhumuz," dedim. Daha demin ruhum kendini bir sızıyla hatırlatmıştı zaten.
"Çok da iyi bir ruh değil sanki?" dediğinde gözlerimin içine, sorgular gibi baktı.
"İdare eder. Ve o da yeter," dedim.
Kabullendi sadece. "Öyle diyorsan."
"Kahve mi, çay mı istersin?" dedim, oturduğum yerden kalkıp mutfağa yürürken.
"Kahve çok iyi olur. Toplantı için erken kalktım, felaket uykum var."
"Tamam. Ben kahveyi yapıyorum. İstersen mutfağa geçebilirsin ya da masada başlarsın, ben gelirim. Aldığım notu da iletiyorum şimdi."
Elim telefona uzandı, notu hemen paylaştım. Seda da yerinden kalkıp masaya geçmişti bile.
Annem mutfak balkonunda oturmuş, sigarasını içiyordu. İçinde aklar barındıran kahverengi saçlarına baktım. Tıpkı benimkiler gibiydi. Sadece beyazlara sahipti artık saçları. Bu onu çirkinleştirmemiş aksine zerafet vermişti. Beyaz saç yaşanmışlığın bedeli olduğundan mı bilmem hep hoş gelirdi gözüme.
Gözlerimi ondan aldım ve kahveyi makineye koyup beklemeye başladım. O sırada anneme çalışacağımızı söylemenin iyi olacağına karar verdim. Yanına gittim.
Kapıya çevrilmiş bakışlarını fark ettim. Sigara kokusu yüzümü buruşturmama sebep oldu. Nefret ederdim.
"Anne, Seda geldi. Bir işimiz var, yazacağız beraber. Haber vermek istedim."
Başını salladı. "Tamam. Kolay gelsin size," dedi.
Annem, Seda'yı tanıyordu. Daha önce birlikte çok kez iş yaptığımız için kim olduğunu sorgulamadı. Ben de içeri geçip kahveleri fincanlara doldurdum ve Seda'nın yanına gittim.
Kahvesini yanına bıraktığımda bilgisayarımı açtım, o sırada daha daha önce maille gönderdiğim taslağıma bakıyordu.
"Mira, taslağı inceledim ama sanki biraz kişisel ve fazla iç dökücü noktalar var gibi," dedi.
Kafamı klavyeden kaldırıp ona çevirdim.
"Bu çok normal, çünkü toplumu yansıtmaya çalışıyoruz Seda. Bizim işimiz zaten duyulmayan sesleri duyurmak. Toplumun sesi olmak zorundayız. Yoksa burada işimiz ne ki?"
"Haklısın Mira ama... belediyeye yaptığın atıf başımızı belaya sokmasın?" dedi. Eleştirmekten ziyade biraz temkinliydi. Bu kadar doğrudan olmaya gerek var mıydı, onu tartıyordu belki de.
"İlla bu şekilde yazacağım demiyorum. Varsa bir önerin, ona da yönelebiliriz tabii." Normalde yazdıklarımı değiştirmekten pek hoşlanmazdım ama yasal olarak kurumun çizdiği sınırları da aşmamak gerekiyordu.
"Benim taslağı da oku, sonra ikisinin ortasını buluruz. Seni yargılamadığını biliyorsun. İyi bir iş çıkması için uğraşıyorum," dedi.
Kafamı sallayıp önündeki dosyaya döndüm. "Biliyorum," dedim gülümseyerek.
Elini uzatıp yanağımdan makas aldığında ikimiz de sırıttık. Ardından onun taslağını okumaya başladım. Yazdıklarımız zaten benzer temalardaydı. Zaten Seda'yla iş konusunda benzer yönlerimiz çoktu; defalarca birlikte çalışmıştık. Fikir ayrılıklarımız olsa da o zıtlıkları bir araya getirip daha güçlü cümleler kurmaya alışkındık.
O da birkaç genç kızla yaptığı bir konuşmadan yola çıkarak bir şeyler yazmıştı. Gençler, taksi gibi alternatiflerin daha güvenli ve rahat olduğunu ama öğrenci oldukları için maliyetinin toplu taşımayı zorunlu kıldığını anlatmışlardı. Aslında iki yazının da merkezinde bir kırılganlık, bir mecburiyet vardı. Birleştirirsek gerçekten etkileyici bir haber çıkarabilirdik ortaya.
Yaklaşık iki saat boyunca uğraşmış, sonunda cümlelerimizi toparlayıp ortaya gerçekten güzel bir haber çıkarmıştık.
Başlık olarak "İnsanların Mecburiyeti: Toplu Taşımada Kalan Korku" demiştik. Konu başlığı altında hem artan taksi ücretlerine değinmiş hem de arızalı araçlardan, düzenli kontrol edilmeyen şoför sağlıklarına kadar pek çok noktayı ele almıştık. Gencinden yaşlısına kadar herkesin bu problemlerle yüzleştiğini, en sade ve gerçek haliyle anlatabildiğimizi düşünüyordum.
Seda, işimize odaklanmışken ne zaman taktığını fark edemediğim dinlendirici gözlüklerini gözünden çıkarıp masanın köşesine bıraktı. Kolunu masaya yasladı, kafasını kolunun üzerine koydu.
"Çok yoruldum," dedim, uzun süredir süren sessizliğin ardından çıkan kısık sesimle.
"Bir de bana sor," dedi gülerek.
"Yoruldun mu?" diye sordum.
"Hem de nasıl," dedi gülümseyerek.
Ben de ona katıldım, kısa bir kahkaha attım. Ardından gözlerimi saate çevirdim. 20.20 olmuştu. Gün benim için hem yorucu hem de karamsar geçmişti ama çıkardığımız sonuç tüm bu çabaya değerdi. Bilgisayara tekrar dönüp dosyayı editörümüz İsmail Bey'in asistanına - yani dolaylı olarak kendisine - maille gönderdim. Sabah onunla tekrar gözden geçirirsek tamamlanmış olacaktı.
"Kızlar!" Babamın sesiyle irkildik, başlarımızı ona çevirdik.
"İşiniz bitmiş görünüyor. Hâle yemeği hazırladı, gelin de karnınızı doyurun," dedi.
Seda hemen ayağa kalktı. "Hiç kibarlık ayaklarına girmeyeceğim, açım!" dediği anda ikimizi de güldürdü.
Beni güldüren pek insan olmazdı, ama onun enerjisi her zaman içime işlerdi. Bazen buruk bir tebessüm de olsa, ondan gelince iyi gelirdi.
"Hadi sen git, ben buraları toparlayıp geliyorum," dedim. Kafasını sallayıp babamla birlikte mutfağa ilerledi.
Ben de masayı toparladım, ardından mutfağa geçtim.
"Afiyet olsun hepinize," diyerek masaya oturdum.
🫀
Sabahın erken saatlerinde kuruma gelmiş, İsmail Bey ile haberi gözden geçirmiştik. O da onay verdiğinde, haber yayınlanması için ilgili birime mail olarak gönderildi.
Seda yerine geçerken ben de kafeye yöneldim. Dün gece iyi bir uyku çekmiştim, ama alışkanlık sebebiyle şu an vücudum kahve ihtiyacıyla dolup taşıyordu.
Kafeye inerken, kurumun içindeki her noktayı dikkatle gözlemliyordum. Daha önce defalarca burada çalışmıştım ama Zemin Haber Ajansı'nın ne kadar büyük ve karmaşık bir yapıya sahip olduğunu her seferinde yeniden fark ediyordum.
Üç katlı binanın her katında farklı bir dünya kuruluydu:
Zemin katta, ajansın en hareketli bölümleri yer alıyordu. Multimedya ve Dijital İçerik Departmanı, Gündem ve Toplumsal Nabız Masası ile İdari ve İnsan Kaynakları burada konumlanmıştı. Aynı zamanda giriş katındaki büyük kafeterya, çalışanların biraz soluklanabildiği nadir yerlerden biriydi.
Orta kat, daha çok yaratıcılığın ve analizin buluştuğu bir alandı. Kültür ve Yaşam Departmanı, Ekonomi ve Finans Haber Masası, Uluslararası Haberler Masası ve Araştırmacı Gazetecilik Birimi burada yer alıyordu. Her odanın içinde küçük bir dinlenme alanı bulunuyordu.
Üçüncü kat ise yönetim ve karar mekanizmasının olduğu yerdi. Hukuk ve Siyaset Masası, Editoryal ve Redaksiyon Ekibi, Haber Koordinasyon Ekibi ile birlikte editör İsmail Bey'in odası bu katta bulunuyordu. Aynı zamanda Araştırmacı Gazetecilik Birimi'ne ayrılmış iki özel oda da yine bu katta yer alıyordu; sadece yetkili kişilerin girebildiği, kilitli, sessiz ve ağır kapılarla korunmuş bir alan. Ve elbette ajansın en kritik kararlarının alındığı, cam tavanlı özel toplantı odası vardı.
Burası bir haber ajansıydı.
Belki çocukluğunda haber izlemekten etkilendiği için izlemeyen insanların çoğu, artık o haberlerin içinde yaşıyordu. Hayat böyleydi; ne getireceği bilinmezdi. Korktuğun ve dayanamadığın şeyleri ya zamanla severdin, ya da ihtiyacın olduğundan katlanırdın.
Ben işimi fazlasıyla seviyordum.
Bu bölümü isteyerek okumuştum ve hiçbir zaman pişmanlık duymamıştım. Şu an Gündem ve Toplumsal Nabız Departmanı'nda olsam da, asıl istediğim yer Araştırmacı Gazetecilik kısmıydı.
Orası, o daha bilinçli, daha gizli olan tarafı... beni hep meraklandırır, hırslandırırdı.
Bulunduğum departman beni hayatla iç içe tuttuğu için severek çalışıyordum ama her insanın, benim gibi daha iyisini istediği şeyler vardır.
Aldığım kahveyi yudumlarken sosyal medyada gezdiriyordum bakışlarımı.
Gündemi takip edip incelemek ve bir şeyler bulmak her zaman işimize yarardı.
En son otobüs olayını araştırdığım için, karşıma sürekli aynı konu çıkıyordu. Ama bundan rahatsız olmamış, aksine ne kadar doğru bir alanda, doğru yazılar yazdığımıza sevinmiştim.
Bu beni gülümsetti.
O sırada telefonumun ekranına Seda'dan düşen bildirim, gülümsememin daha da genişlemesine sebep olmuştu. Yazının onaylandığını ve basılacağını haber vermişti. İşimizi iyi yapmanın kıpırtıları içimi sarmıştı.
Kafamı kaldırdığımda karşımda beni izleyen Buğra'yla göz göze geldim. Onu daha önce fark etmediğim için irkildim.
"Bir sorun mu var, Buğra?"
"Yok, kahve içmeye gelmiştim de seni öyle gülümserken görünce merak ettim... Malum, pek sık göremiyoruz."
Yüzümdeki tebessüm kendini yavaşça yok ederken, yaslandığım tezgahtan doğrulup konuştum:
"İşle ilgili bir habere sevinmiştim."
Kafasını salladı ve kendine Americano hazırlamaya koyuldu.
Ben de gitmek için hareketlenmiştim ki, onun sesi beni durdurdu:
"E, nasıl gidiyor?"
Şu an onunla sohbet etmek istemiyordum. Gerçi oldum olası onun bu meraklı ve tuhaf davranışlarını hiç hoş karşılamazdım. Bu yüzden de pek yakın olmamaya özen gösterirdim. Çünkü bu tarz insanlara verdiğiniz küçük izinler, bir gün gelip tepemize çıkmalarına sebep olabilirdi.
"İyi gidiyor, teşekkür ederim," dedim. Ona sormamıştım çünkü merak etmiyordum.
Yapım sert bir insan değildi. Fakat sınırlarımı, insanların davranışlarına ve hissettirdiklerine göre çizerdim.
"Sormadığın için sağ ol sen de," dedi alaycı bir tebessümle.
Umurumda olmadı. Sahteliği bariz bir tebessümle karşılık verdim ve departmanıma doğru ilerledim.
Bugün gündemle biraz daha ilgilenmek, yeni neler çıkarabileceğime bakmak iyi olacaktı. Kolumdaki saate bakmayı ihmal etmedim. Saat 10.50'ydi. Gün henüz yeni başlıyordu ve uzun bir mesai beni bekliyordu.
Sandalyeme yerleşip, gündemin nabzına düştüm.
Uzun bir süre kaydırdığım sosyal medyada en çok ilgimi çeken olay, bir tecavüz davasıyla ilgiliydi. Bu haberi daha önce görmüştüm fakat sonra birden sessizleşmişti. Nedenini anlamadığım biçimde, sosyal medyada "parayla şahit, avukat ve savcı susturma" gibi bir durum olduğu yazıyordu.
Bu durumun gerçekten mümkün olabilme düşüncesi zihnimi kurcalarken, kısa notlar alıp nasıl bir iz süreceğimi düşündüm. Belki kadına ulaşıp onun sesini alır, sahip çıkarak bir haber yazarsam davanın yönünü değiştirebilirdim. Çünkü aksi halde, mahvolan bir hayatın yanında para ile hiçbir şey olmamış gibi davranılacak ve bununla övünülecekti. Bu durum, hoşuma hiç gitmemişti.
Geriye yaslanıp parmaklarımı şakaklarıma bastırdım. Ekran karşısında ve toplumun içinde olmanın kötü yanı, bir şeylere kafa yormaya çalışmak ve gündemin haliyle psikolojik olarak yoruluyor olmaktı.
Öğle yemeği saati gelmiş ve geçmişti. Ben, odaklandığım için mola verip akışımı kaybetmek istememiştim. Bu yüzden şu an bir şeyler atıştırmanın ve zihnimi dinlendirmenin iyi olabileceğini düşündüm.
Kendimi binadan dışarı atmıştım. Saçlarımda ve tenimde hissettiğim rüzgâr, irkilmemi sağlasa da bana bir sızının hatırlatıcısı olmuştu. Aklımda dönüp duran bu düşünce, kendimden nefret etmemi sağladı. Sanki evren izin verse dahi, zihnim izin vermeyecekti iyi hissetmeme. Öylece yaşamama...
Bana hep bir eziyeti olacaktı.
Binanın karşısındaki restorana gelmiştim. Uzağa gitmek istememiştim; hem zaten buranın ev yemekleri çoğu yerden daha samimi ve sıcaktı. Kendime salata ve makarna almış, bir masaya kurulmuştum. Bir de... sızının içimde kaybolmasını istediğim için sevmeme rağmen buz gibi bir kola almıştım.
Yavaş ve sessiz bir şekilde yemeğimi yiyor, aynı zamanda içerideki insanları izliyordum. Pek kalabalık olmasa da tek tük insanlar vardı. Herkesin telaşı başka, sakinliği bambaşkaydı.
Benimki nasıldı?
Nasıl bir telaş içerisindeydim, nasıl bir dinginlikteydim?
Herkesi incelerken, gün boyu unuttuğum kendime ilk kez dönmüştüm.
Leman Hanım böyle bir şey yaptığımı duysa eminim ki o gülümseyen yüz ifadesini siler, çatık kaşlarını sunardı bana. Öyle ki... bu durum beni tedirgin ederdi. Onun bana karşı hep gülümseyen hâli bir an olsun yok olduğunda, geri gelmeyecekmiş gibi korkuturdu.
Muhtaç mıydım küçük bir gülümsemeye dahi?
Belki de öyleydim...
Kendime döndüğümde, kimsenin göremediği sessiz fırtınamın farkındaydım ben. Öyle sakin, öyle yavaş ama bir o kadar telaşlı, sessiz ve çığlık çığlığa. Bastırılmış bir dilin etkisi altına alamadığı bir zihinden ibarettim. Dudaklarımdan çoğu zaman dökülen sessizliğin kalıntısıydım.
🫀
Mesai saatinin sonuna gelmiştik, saat 18.00'di ve herkes yavaş yavaş kurumdan çıkıyordu. Ben de ayağa kalkıp çantamı toparladım ve çıkmak için hareketlendim. Bedenim kendini dışarı atmak istiyordu; düşünceler eşliğinde geçen bir gün gerçekten yormuştu beni.
Lobiye indiğimde, kapı önünde dikilen sarı saçlı kız dikkatimi çekti. Biraz inceledim kendisini, tam olarak tanımak için... O da bakışlarını bana çevirdi. Göz göze geldiğimizde ona doğru yaklaştım.
Yaklaştığım an, aklıma düşmüştü... Terapi çıkışında arabamın çizildiğini gördüğümde bana kartını veren adamın yanında bulunan kızdı bu.
Ne diyeceğimi merak ediyormuşçasına, kulağındaki kulaklığın tekini çıkardı ve gözlerime merakla baktı.
"Şey... Tanıdık gelmiştin de, o yüzden bakmıştım," dediğimde elini uzattı.
"İrem Erel. Geçen, arabanız çizildiğinde abimin yanındaydım."
"Mira, ben de. Memnun oldum, hatırladım," dediğimde gülümsedi. Ve o günkü çekingenliği sanki tekrar can buldu.
"Burada seni daha önce görmemiştim," diye merakla sordum. Gerçekten daha önce görmemiştim; neredeyse üç yıla yakındır buradaydım.
"Ben bu dönem başladım, staj yapıyorum. Dijital İçerik Departmanı'nda... Görmemeniz normal, o yüzden," dediğinde kafamı salladım, anladım anlamında.
"Aramadınız abimi?" Kaşlarım çatılmıştı. Bu sorusuyla, gerçekten arayacağımı mı düşünmüşlerdi?
Kaşlarımı çatmış olmam onu endişelendirmiş olmalı ki aceleyle konuştu:
"Yanlış anlama, aramayacağım dediğini biliyorum. Ama abim bu tarz olaylarda borçlu kalmayı sevmediği için... Sormuştum."
"İhtiyaç duymadım. Önemli değildi," dedim. Kaşlarım eski hâline dönmüştü.
Bu utangaçlığının sebebi aklımı kurcalarken dayanamayıp sordum:
"Seni daha önce gördüğümde de şimdi ki kadar olmasa da çekingen gördüm. Haddime değil ama... bir sorun mu var?"
Sorduğum soru beni pişman etmişti. Aklımdan kendime kızarken, o gözlerini kaçırıp cevapladı.
Söyleyip söylememek arasında tereddüt eder gibiydi; ağzını açtı, kapattı. Sonra konuşmaya karar vermiş olacak ki,
"Arabanızı o gün çizen bendim aslında... Yani, sizi daha önce burada da hep ciddi bir şekilde gördüğümden kaynaklı biraz tereddüt etmiştim. O yüzden öyleydim. Şimdi de bunun suçluluğuyla yüzleşiyorum biraz. Özür dilerim," dedi.
Yaptığı itiraf beni şaşırtsa da gülümsedim.
"Tanıyor muydun beni? Hiç görmemiştim seni. Ve ayrıca... gerçekten, araba önemli bir sorun değil. Çekinmene gerek yok."
"Hayır, tanımıyordum. Ama görmüştüm. İnsanları incelemeyi severim biraz... Seni de Seda ablayla birkaç kez toplantı zamanlarında görmüştüm. Ama tanımıyordum. Hatta burada çalışmadığını düşünüyordum."
Sanırım evden çalıştığım için böyle bir kanıya varmıştı.
"Evden çalışıyordum da... artık kuruma geçtim," dedim.
Kafasını salladığı sırada, yanımızda beliren adama döndük. İkimiz de sohbete o kadar dalmıştık ki, ajansın boşalmış olduğunu fark etmemiştik.
"İrem, neredesin? Dışarıda seni bekliyorum."
Bunu söyleyen, o gün kartını veren adamdı: Yiğit Erel.
"Şey... abi, sohbete dalmışım, unutmuşum. Özür dilerim," dediğinde adamın bakışları bana döndü. Kaşları çatılmıştı. Sanki beni tanımış gibiydi.
"Mira... Arabasını çizdiğim kız. Burada çalışıyor olabilir demiştim ya, karşılaştık. "
Aramızda kısa bir bakışma oldu. Koyu kahverengi gözleri doğrudan gözlerime kilitlenmişti; sanki kardeşinin yanında bir tehdit olup olmadığımı tartıyordu. Gelişi ve ses tonu o kadar sertti ki, korumacı biri olduğu ilk andan belliydi.
Bakışmayı sonlandırarak elini uzattı.
"Yiğit ben," dedi.
"Mira. Memnun oldum."
Elini kısa bir an sonra çekmiştim, ama bu ani hareket bir şaşkınlık yaratmıştı.
Bu, çoğu erkekte benzer bir tepkiye neden oluyordu. Beni rahatsız eden şey aslında geçmişte yaşanmış, belirli bir travma değildi. Ama içimde hep o tanımsız huzursuzluk vardı. Sebebini biliyordum bir zamanlar hayatıma aldığım bir adamın, güven kavramını tamamen yerle bir etmesinden kaynaklıydı.
"Özür dilerim. Rahatsız olacağını tahmin edemedim," dedi.
Gerçekten içten bir ses tonuyla söylemişti bunu.
"Sorun değil. Sizlik bir durum yok. Elektrik çarptı da bir an..."
Ne saçmalıyordum ben, Allah aşkına?
Kafasını hafifçe sallayarak onayladı. "Araba-" demeye başlamıştı ki, sözünü kestim.
"Gerçekten önemli değil. İrem'e de söyledim," dedim.
Bu konuyu gereğinden fazla ciddiye alıyorlardı.
"Bu durumda kendimi borçlu hissetmek istemiyorum. Eğer hâlâ yaptırmadıysanız, ben halletmek isterim," dedi.
Sesindeki kararlılık ve sakinlik, birçok sorunun altından kalkabilecek biri olduğunu hissettiriyordu.
Simsiyah saçları ve belirgin kaşları, yüz ifadesine asil bir duruş katıyordu.
"Yaptırdım ben," dedim.
Üstelemedi.
"Nasıl isterseniz," diyerek İrem'e döndü ve birlikte uzaklaştılar.
Ben de yavaşça otobüs durağına doğru yürüdüm.
İrem'in o utangaç ama etrafına yaydığı tatlı enerjinin aksine, abisi Yiğit fazla kararlı, net ve otorite sahibi gibi duruyordu.
Kardeş olmak, zıt olmak demek olabilir miydi?Sürekli bu denli İrem'in yanında Yiğit'in bitmesi de gerçekten değer verdiği anlamına geliyordu sanırım.
İlk izlenimlerime göre tatlı bir kardeş-abi ilişkisine sahip olduklarını düşündüm. Bu beni gülümsetti.
Onun aksine, kafama yerleşmiş olan bu yersiz karşılaşmaların bizim için kaderdeki karşılığını da merak etmiyor değildim...
Sadece üç dört kelimeye anlam bağlamak, benim yapabileceğim bir şey değildi fakat bu defa farklı hissettirmişti.
Daha fazla kurcalamak istemedim. Neydi, ne olacaktı bilmiyorum...
Ama akışa güvenip, belki de bir daha asla görmeyeceğim ya da aynı şekilde hayatımda olacağı birini önemsememeyi seçtim.
Zihnimi kurcalamasına izin vermediklerimin yanına, bugün bir yenisini daha koydum. Sonra da yoluma devam ettim.
Bölüm sonu
Bölüm etkileşimi
