11. bölüm · Kusurlu
11. Bölüm
Blair, nedenini bir türlü kavrayamadığı bir hisle uykusundan aniden sıyrıldı. Bu kez ne onu kan ter içinde bırakan bir kabusu vardı ne de odada yankılanan yabancı bir ses. Sadece zihni, sanki birisi şalteri indirmiş gibi bir anda berraklaşmıştı. Gözlerini tavandaki karanlığa dikti. Odanın içindeki sessizlik o kadar yoğundu ki, kendi kalp atışlarını duyabiliyordu. Yan dönüp komodindeki saate baktı; akrep henüz dördü yeni geçmişti.
Yatakta bir o yana bir bu yana döndü, ipek çarşafların hışırtısı odada devasa yankılar yapıyordu. Gözlerini sıkıca yumup uykuya geri dönmeye çalıştı ama nafileydi; zihni bir kez uyanmıştı ve çarklar dönmeye başlamıştı. Pes ederek yataktan kalktı, çıplak ayaklarının soğuk parkeyle temasından ürpererek çalışma masasına geçti. Telefonunu eline aldı; mavi ışık karanlık odada yüzünü aydınlatırken sosyal medyada amaçsızca gezinmeye başladı. Beğenilen fotoğraflar, anlamsız videolar, sahte hayatlar... Yarım saat sonra bunun sadece vaktini öldürdüğünü ve içindeki o huzursuz enerjiyi dindirmediğini fark etti.
Bakışlarını pencereden dışarıya, henüz tam aydınlanmamış, puslu New York sabahına çevirdi. "Zaman böyle de geçmeyecek," diye mırıldandı. Aniden gelen bir kararla ayağa kalktı. "Uzun zamandır spora dair aktivitem sıfır... Umarım içten içe çürümemişimdir." Kendiyle dalga geçerek gardırobuna yöneldi. Hafif kalın, vücudunu saran siyah spor taytını ve üzerine gri kapüşonlusunu geçirdi. Saçlarını tepeden sıkı bir at kuyruğu yaptı. Malikanedeki kimseyi, özellikle de her adımını takip eden David’i uyandırmamaya özen göstererek, parmak uçlarında merdivenlerden indi ve ön kapıdan dışarı süzüldü.
Dışarının serin ve nemli havası Blair’in yüzüne çarptığı an, ciğerlerine dolan o taze oksijenle ürperdi. O bunaltıcı, yapış yapış sıcakların aksine bu şafak serinliğini seviyordu; insanı ayıltan, gerçekliğe döndüren bir tarafı vardı. Devasa, bakımlı bahçenin içinden geçip malikanenin dışındaki sokağa adım attı. Burası şehrin en lüks, en güvenli caddesiydi; her adım başı bir kamera, her köşede bir güvenlik kulübesi vardı. Bu yüzden bu saatte güvenlik konusunda bir endişesi yoktu. Kulaklıklarını taktı, listesinden orta tempolu bir şarkı seçti ve ısınmak için yürümeye başladı.
Yürürken zihni, az sonra başlayacak olan günün muhakemesini yapıyordu. Parti yaklaşıyordu, baskı artıyordu. Tam o sırada telefonundan bir hatırlatıcı bildirimi geldi: 'Psikolog randevusu ve Moda Evi ölçü alımı'
Bildirime bakarken omuzları çöktü. Gün daha tam başlamadan yorgun hissetmişti. "Şu parti mevzusu bir bitsin, yemin ederim kendime bir haftalık tatil ilan edeceğim," diye söylendi kendi kendine. Bu boğucu düşüncelerden kurtulmak için adımlarını hızlandırdı ve koşmaya başladı. Aslında Blair hayatı boyunca sporla hiç barışık olmamıştı. O her zaman zekâsını fiziksel gücünden üstün tutan biriydi. Okulda beden eğitimi derslerinden nefret ederdi; o anlamsız koşuşturmalar, terlemek, ciğerlerinin yanması... Fizik gerektiren her şeyden kaçardı. Ama şimdi, bu sessiz sokakta koşarken durum farklıydı. Evet, bacakları yanıyordu ama zihni hiç olmadığı kadar berraktı. Koşarken kendi kendine kalabiliyor, kimseye cevap vermek zorunda kalmadan kendi iç sesini dinleyebiliyordu.
Sokağın sonuna doğru yaklaşırken, normalde sessiz olan bu saatte bir kargaşa gördü. Dev nakliye kamyonları bir evin önünde durmuştu. İşçiler büyük koliler taşıyor, bir kargaşa yaşanıyordu. Uzun zamandır boş duran o görkemli komşu evi sonunda sahiplerini bulmuştu. Blair adımlarını yavaşlattı, hafifçe soluklanırken taşınan eşyalara baktı. "Demek yeni komşularımız olacak ha?" diye mırıldandı.
Tam o anda, omzunda hissettiği ani bir baskıyla dünyası başına yıkıldı. Blair, o anlık refleks ve korkuyla bir çığlık atıp arkasına dönmeden, darbeyi kimin vurduğunu bile görmeden tüm gücüyle savurduğu yumruğunu karşısındakinin karnına indirdi.
"Ah! Tanrım... İnsanlara böyle mi günaydın diyorsun Blair?"
Blair korkuyla geriye zıpladı, kalbi ağzında atarken kulaklıklarını kulağından çekip aldı. Karşısında karnını tutan, hafifçe iki büklüm olmuş ama yüzünde hala o sinir bozucu, alaycı gülümsemesiyle duran Gideon’u gördü. Gideon’un yapılı vücudu bu darbeyle sarsılacak gibi bir vücud değildi ama o durumu dramatikleştirmeye bayılıyordu.
"Gideon! Ödümü patlattın! Asıl sen insanlara bu saatte arkadan yaklaşarak mı günaydın diyorsun?"
Gideon doğruldu, eli hala karnındaydı. "Birkaç defa 'Blair' diye seslendim ama dünyayla bağını öyle bir koparmışsın ki, fiziksel müdahale şart oldu," dedi dalga geçerek.
O sırada nakliye ekibinden 4-5 tane siyah giyimli, iri yarı adam Blair’in çığlığını duyup endişeyle yanlarına doğru koştu. İçlerinden uzun boylu ve sert bakışlı olanı öne çıktı, Gideon’a şüpheyle bakarak, "Hanımefendi iyi misiniz? Bir sorun mu var?" diye sordu. Gideon ellerini havaya kaldırıp "Sakin olun beyler, asıl darp edilen benim burada," dedi sırıtarak.
Blair gözlerini devirdi, hala titreyen ellerini kapüşonunun cebine soktu. "Ah, hayır hayır, bir sorun yok. Sadece bu arkadaşın saçma sapan bir şakası yüzünden sesim biraz fazla çıktı. Siz işinize devam edebilirsiniz efendim, teşekkürler." Adamlar hala tam ikna olmamış bir şekilde Gideon’u süzdüler ama Blair’in sakin tavrıyla geri çekildiler ve topluca evin önüne geri döndüler sonrasında ise, kapının önünde dikilen ve işçilere göre daha genç duran, evin sahibi olmak için de fazla genç olan bir çocukla konuşmaya başladılar.
Adamların yanlarından ayrılmasından sonra ise Gideon ve Blair yan yana yürümeye başladılar. Gideon, Blair’in terlemiş yüzüne bakarak "Bu saatte dışarıda ne işin var Blair? Yoksa evden falan mı kaçıyorsun , ya da yine birilerini mi takip ediyorsun?" diye sordu, sesi şaka ile ciddiyet arasındaydı.
"Spor yapmaya çıkmıştım Gideon, başka ne olabilir?"
"Yıllardır her sabah bu saatte koşuya çıkarım ama seni ilk defa seni görüyorum," dedi Gideon, tek kaşını kaldırarak.
"Her şeyin bir ilki vardır. Hem biliyorsun, rutinler değişmek içindir."
Gideon bir kahkaha attı. "Okulda beden eğitimi dersinde koşmamak için revirden sahte rapor alan biri için fazla iddialı konuşuyorsun."
Blair bu lafı duymazdan geldi, bakışlarını karşıya dikti. "Günüm seni görene kadar aslında harika geçiyordu Gideon."
Gideon kaotik bir şekilde güldü, saatine baktı. "Sanki evlere dağılma vakti geldi. Biraz daha burada durursak okula yetişemeyeceksin."
Blair sırıtarak malikanenin kapısına yöneldi. "Sana o zaman kolay gelsin Gideon." Kapıyı açıp bahçeye girdiğinde Gideon arkasından "Hey! Ne demek istedin şimdi?" diye bağırdı ama Blair ona cevap vermeden, bahçenin görkemli ağaçları arasında süzülerek gözden kayboldu.
Kapıyı açıp içeri girdiğinde, evin içindeki o alışıldık curcuna çoktan başlamıştı. Hizmetliler parti hazırlıkları için koşturuyor, David ise her zamanki gibi kapının eşiğinde, elinde tabletiyle onu bekliyordu. Blair içeri girerken yol üstünde gördüğü herkese yorgun ama nazik bir selam verdi. David’in yanına ulaştığında "Günaydın David," dedi ve hızla merdivenlere yöneldi. David peşinden gelerek bugünkü programını saymaya başladı.
"Küçük hanım, bugün bayan Kate ile randevunuz var ve sonrasında moda evi-"
Blair odasına girip kapıyı kapatırken "Biliyorum David, biliyorum!" diye seslendi.
Vücuduna yapışan o yapış yapış terden kurtulmak için kendini banyoya attı. Sıcak suyun altında o uzun koşunun yorgunluğunu atmaya çalıştı. Hızlı bir duşun ardından odasına döndü. Bugün okulu asıyordu; yapması gereken çok daha önemli işleri vardı. Gardırobundan sade ama son derece şık, gündelik bir elbise seçti. Yüzüne sadece renk verecek kadar ince bir makyaj yaptı. Aynadaki aksine baktığında, son birkaç günün o depresif havasının dağıldığını gördü. Bugün garip bir şekilde enerjikti.
Aşağıya kahvaltı için indiğinde David, masanın başındaki neşeli halini görünce gülümsedi. "Küçük hanım, bugünkü bu mutluluğunuzun sebebi nedir acaba? Adeta ışık saçıyorsunuz bu sabah."
Blair şakacı bir şekilde kaşlarını kaldırdı, çayından büyük bir yudum aldı. "Her sabah öyle değil miyim David" diyerek sırıttı ardında da "Bilmem... Belki sabah koşusu iyi gelmiştir. Belki bundan sonra rutin olarak yaparım, kim bilir?" Dedi ve çayının son yudumunu içti.
Kahvaltısını yaparken çevresindeki parti hazırlıklarını izledi. Artık ev yavaş yavaş bir savaş alanından çok bir sanat galerisine dönüşüyordu. Yemeği bittikten sonra ayağa kalktı ve dışarıda onu bekleyen arabaya doğru yürüdü. Jack, o daha yanına gelmeden arabanın kapısını büyük bir nezaketle açtı. Blair içeri binerken şoförüne gülümsedi. Araba hareket edip sabahki evin önünden geçerken Blair camdan dışarı baktı; kamyonlar gitmiş, eşyalar içeri taşınmıştı.
"Jack, acaba buraya kim taşınıyor bir fikrin var mı?" diye sordu merakla.
Jack dikiz aynasından Blair’e bakıp olumsuz anlamda başını salladı. "O ev bayadır boştu efendim. Satılığa çıkarıldığını da hiç görmedim. Belki de gerçek sahipleri yıllar sonra dönmeye karar vermiştir."
Blair başıyla onayladı ve telefonuna geri döndü. Sosyal medyaya girdiğinde, en yakın ama en "baş belası" arkadaşı Helena Nightray’in bir hikaye paylaştığını gördü. Helena geçen sene eğitim için yurt dışına gitmişti. Havalimanından bir fotoğraf atmıştı ve "Bekle beni New York!" yazıyordu. Blair bunu gördüğü an başına hafif bir ağrı girdi. Helena’yı seviyordu ama o tam bir tipik zengin kızıydı; her anı bir dram, her anı bir gösterişti. Onunla vakit geçirmek bazen dünyadaki en yorucu iş olabiliyordu. Yine de, bu kurtlar sofrasında Helena güvenebileceği tek isimdi.
Araba, geniş ve göğe doğru uzanan dev bir binanın önünde durdu. Blair arabadan çıkıp her tarafı bembeyaz, steril ve biraz da rahatsız edici olan kliniğin kapısının önünde durdu. Blair içeri girerken her zamanki gibi "Burası neden bu kadar beyaz olmak zorunda ki? Çok huzursuz edici," diye düşündü.
Danışmaya doğru yürüdü. Orada daha önce hiç görmediği, oldukça genç ve toy duran bir kız vardı.
"Günaydın," dedi Blair mesafeli bir naziklikle. "Blair Valenmore. Bugün için randevum vardı."
Kız, acemi hareketlerle bilgisayara gömüldü. Blair’in ismini aratırken elleri titriyordu. "İsminizi bir kez daha söyler misiniz?"
Blair bir şeylerin ters gittiğini anladı ama sabırla ismini tekrarladı. Kız bilgisayara, sonra Blair’e baktı. "Efendim, isminiz listede yok. Doğru tarihte geldiğinizden emin misiniz? Randevuyu ne zaman almıştınız?"
Blair kaşlarını kaldırdı. "Randevuyu ben almadım ama birkaç gün önce netleşmiş olmalı."
Kız hafif iğneleyici bir tavırla gülümsedi. "Efendim, çok üzgünüm ama Bayan Kate’den birkaç gün önceden randevu alamazsınız. Şu an bile randevu almak isteseniz en az birkaç ay sonrasına gün verebiliriz. Belki başka bir psikologla karıştırıyorsunuzdur."
Blair kızın sergilediği tavırdan hiç hoşnut olmaz kızın çözüm bulmak yerine suçlayıcı tavrı Blair'in sabrını taşırdı. Gözlerini devirdi ve hiçbir şey demeden doğrudan koridorun sonundaki Kate’in odasına doğru yürümeye başladı. Kız arkasından "Hey! Hanımefendi, oraya giremezsiniz!" diye bağırarak peşinden koşsa da Blair onu kâle almadı. Kapıyı bir kez tıklattı ve cevap beklemeden içeri daldı.
Kate masasının başında oturuyordu. Blair içeri girip karşısındaki koltuğa yayıldığında, peşindeki kız nefes nefese içeri daldı. "Efendim, çok özür dilerim, tutamadım, randevusu yoktu-"
Kate, Blair’in yüzündeki ifadeyi görünce hafifçe gülümsedi ama çalışanı Beth’e döndüğünde bakışları bir anda buz kesti. "Sen çıkabilirsin Beth. Bunu seninle sonra konuşacağız." Beth, yanlış taşa çarptığını fark ederek kıpkırmızı bir halde odadan çıktı.
Kate, Blair’e döndü. "Merak etme Blair, bugünümü sadece sana ayırdım. Sistemde bir hata olmuş olmalı, isimler karışmış olabilir. Bir daha böyle bir hata olmasına izin vermeceğim."
Blair hafifçe omuz silkti. "Sanırım baya popülersin Kate, aylar sonrasına randevu vermeler falan..."
Kate güldü. "Senin için her zaman müsaitim. Ee, anlat bakalım. Uzun zamandır yoktun, her şeyin iyi gittiğini umuyordum ama tekrar beraberiz?"
Blair derin bir nefes aldı. "Bir süredir ilaçlar sayesinde çok iyiydim. Ama son bir haftadır... Her şey başa sardı. Yine o kabuslar, o his..." Blair, Miller ile olan görüşmesini anlatamazdı, bu yüzden rüyanın sadece "yakalanma" kısmından bahsetti. Okuldaki gerginliklerden, ve özellikle en yakın zamanda olan amcasıyla olan taht kavgasından, holdingi geri alma sürecinin yarattığı o muazzam stresten söz etti.
Kate onu sakince dinledi, notlar aldı. "Başına gelenler senin yaşındaki biri için çok ağır Blair. Vücudun bu stresi artık taşıyamıyor ve sana değişik şekillerde uyarı veriyor. Ayrıca ailenin ölüm yıldönümü yaklaşıyor; bu da travmaları tetikleyen en büyük unsurdur. Sana eski ilacından bir kutu daha yazacağım. Bir süre daha buna devam etmeliyiz."
Seans bittiğinde Blair odadan çıktı. Kapıdaki kız Beth, Blair geçerken başını öne eğip özür diledi. Blair sadece hafifçe başını salladı. Kliniğin dışına çıktığında o soğuk hava tekrar yüzüne vurdu. "Ahh... Sonunda yaşadığımı hissediyorum."
O hava ona ne kadar iyi gelsede sonrasında hasta olmamak için koşarak arabaya bindi. Jack dikiz aynasından ona baktı. "Şimdi nereye efendim?"
Blair başını kaldırdı, gözlerinde kararlı bir ışık vardı. "Moda evine gideceğiz Jack. Bakalım şu meşhur zırhımı nasıl dikecekler."
