1. bölüm · Kusurlu

1. Bölüm

Glsahmaran N

Evdeki hava, fırtına öncesi sessizlik gibiydi; ağır, rutubetli ve her an patlamaya hazır. Babamın geldiğini kapı kilidinin zorlanmasından değil, annemin omuzlarının ansızın çöküşünden ve mutfaktaki bardağın titreyişinden anladım. Babam ne zaman eve dönse, alkolik kendisini değil, cehennemi de getirirdi. Biz o cehennemin içinde yanmaya alışmış iki gölgeydik.

"DONNA! HEMEN KAPIYI AÇ!"
Sesi, koridorda yankılanan bir gök gürültüsü gibiydi. Annem bana döndü. Gözlerindeki o saf korkuyu hayatım boyunca unutmayacaktım; o bakışta hem beni hemde kendini bu cehennemden nasıl koruyacağını Kara Kara düşünen fikirler vardı. "Lane, çabuk odana git ve saklan!" diye fısıldadı. Sesi titriyordu ama elleri beni korumak istercesine kararlıydı. Beni hafifçe koridora doğru itti. Ayaklarım geri geri gidiyordu, onu o canavarla baş başa bırakmak ruhumda telafisi imkansız bir yara açıyordu.

Koşarak odama gittim ve kapıyı kilitledim. O ince tahta kapının babamı durduramayacağını biliyordum ama insanoğlu çaresizken en zayıf sığınaklara bile inanmak istiyordu. Odam boştu, ruhum gibi. Tek sığınağım yatağın altındaki karanlıktı. Oraya doğru süründüm, dizlerimi karnıma çekip cenin pozisyonu aldım. Ellerimle ağzımı kapadım; nefesim bile bir ihanet gibi geliyordu o an. Eğer duyulursam, yok olurdum. Babamın öfkesi, duyulmayan her sesle daha da bileniyordu.

Diğer odadan bir şeyin duvara çarpma sesi geldi. "Ah, yapma Carl!" Annemin çığlığı yarıda kesildi. Ve sonra o korkunç sessizlik başladı. Annemin sesinin olmadığı bir dünya, benim için dünyanın sonu demekti. Orada, tozlu zeminde yatarken sanki zamanın akmayı bırakmış gibiydi. Kalp atışlarım kulaklarımda bir davul gibi gümlemeye başladı. Zeminden gelen soğukluk kemiklerime işlerken, babamın ağır adımlarının yaklaştığını duydum.

Her bir adım, yer çekimini biraz daha artırıyor, göğsümü eziyordu nefes almak her saniye daha da zorlaşıyordu. Kapımın önünde durdu. "Lane, ben daha fazla sinirlenmeden şu kapıyı aç," dedi, sesi zehirli bir sakinlikteydi. Bekledi. Cevap vermediğim her saniye öfkesinin demlendiğini biliordum.

"TAM ANNESİNİN KIZI!"

Kapıya inen ilk darbeyle menteşeler sarsıldı. Her yumruk kalbime iniyordu. Sonunda ahşabın çatırdama sesini duydum. Kapı kırılmıştı. İçeri girdiğini, ağır botlarının zemindeki gıcırtısından anladım. "Lane, cici kız, neredesin?" diye alay etti. Perdeleri hışımla çekti, dolabı devirdi. Ve sonra... o yavaşça eğilişi. Göz göze geldik. O an, bir babanın gözlerinde sevgi yerine sadece saf nefreti gördüm. Beni neden sevmiyordu? Ben onun biricik kızıydım. Ama o gözlerde gördüğüm tek şey, elimden alınmış bir hayatın faturasıydı.

Bacağımı kavrayıp beni dışarı sürüklediğinde canım yanmıyordu; çünkü ruhum çoktan bedenimi terk etmiş, tavanın bir köşesinden bu sahneyi izliyordu. Yüzüme inen ilk tokatla dünya bulanıklaştı. İkincisiyle de her şey karanlığa gömüldü. Karnıma yediğim o son tekmeyle birlikte içimdeki bir şeylerin kırıldığını ama aynı zamanda uyandığını hissettim. Sanki bedenim bir anlığına ağırlaştı, sonra tamamen yok oldu. Karanlık beni içine çektiğinde, babamın küfürleri uzak bir uğultuya dönüştü. Ben bunları hakedecek ne yapmış olabilirim ki...

Gözlerimi açtığımda dünya hala dönüyordu ama daha yavaştı. Annem başucumdaydı. Yüzünde taze morluklar, elinde titreyen bir bardak su vardı. Seslenmeye çalıştım ama boğazım sanki cam kırıklarıyla doluydu. Sadece elbiselerinden tuttum, sanki bırakırsam buhar olup uçacakmış gibi. O an fark ettim ki, annemin gözlerinde artık korku yoktu; sadece korkunç bir kararlılık vardı.
"Lane, beni dinle," dedi annem. Sesi hiç olmadığı kadar berraktı. "Vaktimiz yok. Baban şuan baygın ama her an uyanabilir."

"Anne, sen..." diye fısıldayabildim. Gözlerimle ona benimle gelmesi için yalvarıyordum.
"Ben gelemem Lane. Eğer ikimiz birden gidersek bizi bulur. Ama seni... seni bulamaz." Elime buruşuk bir kâğıt parçası ve bir bilet sıkıştırdı. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. "Bu cehennemden en azından birimiz kurtulmalı. Aşağıda bir taksi bekliyor. Şoföre bu kâğıdı ver. O seni Ray adında birine götürecek. Ona güvenebilirsin; o, güvenebileceğim tek eski dostum."

Beni ayağa kaldırdı. Her kemiğim sızlıyordu, karnımdaki sancı nefesimi kesiyordu. Beni arka kapıya, normalde babamın çivilediği ama annemin bugün için gizlice açtığı o paslı yangın merdivenine götürdü. Soğuk gece havası yüzüme çarptığında gerçekliğin çıplaklığı canımı yaktı. Annemi o canavarın kollarına bırakıyordum.

"Hayır, anne gel! Lütfen!" diye hıçkırdım.
Annem yüzümü ellerinin arasına aldı. Avuçları sıcaktı, teni hala sevgi kokuyordu. Alnımdan uzunca öptü. "Seni seviyorum Lane. Sakın arkana bakma. Sadece koş ve sakın durma." Beni merdivenlere doğru sertçe itti ve kapıyı içeriden kapattı. O an, kapının arkasından gelen sürgü sesini duyduğumda, hayatımın geri kalanında duyacağım tüm kapıların sonsuza dek kapandığını hissettim. Merdivenlerden inerken bacaklarımın titremesine engel olamıyordum. Her basamakta annemden, çocukluğumdan ve bildiğim her şeyden biraz daha uzaklaşıyordum.

Sokağın köşesinde bekleyen siyah taksiye kendimi attığımda hıçkırıklarım boğazıma dizilmişti. Taksici aynadan bana baktı; yüzünde acıma yoktu, sadece derin bir hüzün vardı. "Ray’e mi?" diye sordu sadece. Başımı salladım. Arkama, o gri binaya baktım. Işıklar sönüktü. Annem oradaydı, karanlıkta. O geri gelecekti dimi beni. Babamın elinden kaçıp yanıma gelecekti annem beni tek başıma birakamazdi değil mi. Ama içimdeki hiç bir ses bu düşüncenin doğruluğuna inanmıyordu sanki artık tutunacak hiçbir yerim, hiçbir köküm kalmamıştı gibi.

Terminalde beni bekleyen o büyük, gürültülü otobüs sanki beni başka bir boyuta götürecek bir gemi gibiydi. Yolculuk boyunca camdaki yansımama baktım. Kimdim ben? Kimsesiz, morluklar içinde bir çocuk. Camın soğukluğu tenime işlerken, Ray denilen adamın kim olduğunu düşündüm.

New York’a vardığımızda şehir üzerime yıkılacakmış gibi hissettirdi. Dev binalar, bitmek bilmeyen siren sesleri... Ve sonra Ray çıktı ortaya. Uzun boylu, koyu renk paltosunun içinde vakur bir duruşu vardı. Yüzü sert hatlara sahipti ama gözlerinde babamın aksine tuhaf bir şefkat parlıyordu.

Yanıma geldiğinde dizlerinin üzerine çöküp benimle aynı boya geldi. "Korkma Lane," dedi, sesi beklediğimden çok daha yumuşaktı. "Annen bana haber verdi. Artık güvendesin. Kimsenin sana elini kaldırmasına izin vermeyeceğim." Elini omzuma koydu; bu el babamınki gibi yakıcı değil, aksine koruyucu bir kalkan gibiydi.

Arabayla gri, devasa bir binanın önünde durduk. Hollow Creek Yetimhanesi. Ray elimi tuttu. "Biliyorum, burası bir eve benzemiyor ama duvarları sağlamdır Lane. Ben hep buralarda olacağım, sık sık seni ziyarete geleceğim."
Kapı açıldığında bizi Bayan Crawford karşıladı. Üzerinde ütülü, gri bir elbise vardı ve saçları kusursuz bir topuzla toplanmıştı. Bakışları keskin ve disiplinliydi, bir askeri andıracak kadar ciddi bir yüz ifadesi vardı . Ama Lane'in yüzündeki morlukları gördüğünde o sert ifadesi bir anlığına sarsıldı, dudakları hafifçe titredi.
"Yeni gelen bu mu Ray?" diye sordu. Sesi bir emir kadar netti ama içinde gizli bir merhamet barındırıyordu.

"Evet Eileen. Ona iyi bak," dedi Ray.
Bayan Crawford yanıma gelip elimi tuttu. Eli kuru ve sertti ama beni sıkmıyordu. "Biliyorum şuan her şey sana farklı geliyor ama seninde burada bilmem gereken bazı kurallar var.burada bir düzenimiz var küçük hanım. Bu düzen seni dışarıdaki karmaşadan korumak için var. Saatinde uyanacak, yemeğini yiyecek ve eğitimini alacaksın. Eğer kurallara uyarsan, burası senin için dünyanın en huzurlu yeri olur," dedi. Beni içeri alırken Ray'e bir kafa selamı verdi. Ray uzaklaşırken arkasından bakakaldım ama Crawford'un omzumdaki eli, gitmeme izin vermeyecek kadar kararlı, beni koruyacak kadar güvenliydi.

Beni uzun koridorlardan geçirdi. "Korkmanı istemem ama disiplini severim. Düzen, zihni temiz tutar Lane. Burada herkes birbirine saygı duyar, kimse kimsenin canını yakamaz."
Beni 12 numaralı odaya soktu. "Yatağın sağdaki ranza. Temiz kıyafetlerin dolapta. Şimdi dinlen," dedi ve kapıyı nazikçe kapattı. Karanlıkta öylece dururken, odanın diğer ucunda bir hareketlenme hissettim.

Kapı hafifçe aralandı. Dışarıdan sızan koridor ışığıyla içeri iki gölgenin girdiğini gördüm.
"Yeni biri mi?" diye sordu bir ses. Odaya giren sarışın çocuğun yüzünde tuhaf, meraklı bir ifade vardı. "Ben Max."
Onun arkasında duran, elindeki feneri yere tutan daha uzun boylu bir çocuk vardı. Siyah saçları alnına düşmüştü ve bakışları Max’e göre çok daha mesafeliydi. "Alex," dedi Max arkasındaki çocuğu işaret ederek. "O pek konuşmaz. Biz sadece yeni geleni yani seni merak ettiğimiz için gelmiştik" dedi ve sırıttı

Alex beni baştan aşağı süzdü. Gözlerinde ne bir alay ne de aşırı bir ilgi vardı; sadece bir durum tespiti yapar gibiydi. "Morlukların var," dedi Alex düz bir sesle. "Crawford onları görünce kremleri hazırlar. Yarın canın daha az yanar."
İkisinese cevap vermedim. Sadece köşeme daha çok çekildim.

Max , Alex in sözlerinde sonra bana doğru baktı. "Sadece kurallara uyarsan Crawford seni rahat bırakır. Şimdilik sen uyu dinlen biz tanışmak için daha sonra tekrar geliriz." Dedi ve Alex in kolundan tutup onu kapıya doğru yönlendirdi alex ise son bir kez feneri yüzüme tutup sonra söndürdü ve sanki orada hiç yokmuş gibi karanlığın içinde kayboldular