8. bölüm · KURTBOĞAN
6. Bölüm
6. BÖLÜM — GÖLGELERİN SESSİZLİĞİ
(Elvan’ın ağzından)
---
O gece uyumadım.
Uyumaya çalıştım ama gözlerimi her kapattığımda karanlıkta bir şey hareket ediyordu. Ev sessizdi. Fazla sessiz. Sanki duvarlar bile nefesini tutmuştu.
Babam salondaydı.
Bunu biliyordum çünkü ışığı kapatmamıştı. Loş bir sarılık odaya yayılıyor, gölgeleri daha da uzatıyordu. Arada bir öksürüyor, sonra uzun süre hiç ses çıkarmıyordu. Sanki varlığını unutturmaya çalışıyordu.
Yatağımdan kalktım.
Koridora çıktığımda ayaklarımın altındaki parke hafifçe gıcırdadı. O an salondan bir hareket oldu. Babam hızla doğruldu. Göz göze geldik.
Bir an.
Sadece bir an.
Bakışlarında tanımadığım bir şey vardı.
Ne öfke…
Ne suçluluk…
Hazırlık.
“Uyumadın mı?” dedi.
“Sen de,” dedim.
Cevap vermedi. Sadece koltuğun kenarına oturdu. Montu hâlâ üzerindeydi. Bu tuhaftı. Babam eve gelince montunu çıkarırdı. Hep.
Bakışlarım montunun koluna kaydı.
Koyu bir leke vardı.
Kurumuş gibi… ama tam değil.
Işık vurdukça rengi değişiyordu.
“Kolun kirlenmiş,” dedim.
Bir anda eliyle kolunu arkasına çekti.
“Önemli değil.”
Bu kadar hızlı tepki vermesi…
Babam böyle değildi.
Sessizlik uzadı.
Sonra fark ettim.
Ayakkabılarının altı tozluydu.
Islak değildi.
Ama… sanki bir yere basıp çıkmış gibiydi.
“Dışarı mı çıktın?” diye sordum.
“Hayır.”
Bu sefer çok hızlı cevap verdi.
Düşünmeden.
Kalbim hızlandı.
Tam geri dönecektim ki burnuma tanıdık bir koku geldi.
Acı… keskin… boğucu.
Kurtboğan.
Boğazım düğümlendi.
“Bu koku…” dedim istemsizce.
Babam ayağa fırladı.
“Elvan!” dedi sertçe. “Yeter!”
İlk defa bana bu tonda bağırıyordu.
Ama sesi… korkudan titriyordu.
O an kapı çaldı.
İkimiz de irkildik.
Babam bana bakmadan konuştu:
“Odamda kal.”
Ama kapıya yöneldim.
Alp’ti.
Yanında Mert.
Alp beni görünce derin bir nefes aldı.
“İyi misin?”
Başımı salladım ama iyi değildim.
Babam arkamdan geldi.
Alp’e bakışı…
Keskin ve ölçücüydü.
“Bu saatte ne istiyorsunuz?” dedi.
Mert araya girdi.
“Olay yerindeki ses kaydı çözüldü.”
Babamın eli istemsizce yumruk oldu.
Alp bunu fark etti. Ben de.
“Katil,” dedi Alp, “bazı detayları çok iyi biliyor.”
Babam gülümsedi.
Ama bu gülümseme… boştu.
“Bazen insanlar fazla dikkatli olur,” dedi.
“Özellikle geçmişleri varsa.”
Alp’in kaşları çatıldı.
“Geçmişinizden bahsediyorsunuz.”
Babam gözlerini bana çevirdi.
“Elvan, odana çık.”
“Hayır,” dedim.
İlk kez karşı çıktım.
O an babamın yüzünde bir şey kırıldı.
Kontrol mü?
Sabır mı?
Alp devam etti:
“Katil olay yerlerine hep kasabanın eski yollarından ulaşıyor.”
Babamın gözleri bir an parladı.
“O yolları artık kimse kullanmaz,” dedi.
“Ancak kasabayı çok iyi bilen biri.”
Bu cümleyi…
Fazla doğru kurmuştu.
Mert bana yaklaştı.
Fısıldadı:
“Elvan… baban olay saatinde neredeydi?”
Kalbim durdu.
Babam bunu duydu.
“Yeter!” diye bağırdı.
“Bu evden çıkın.”
Alp sakin ama sertti.
“Henüz değil.”
Babam Alp’e doğru bir adım attı.
Aralarındaki hava ağırlaştı.
Ve tam o anda…
Salonun köşesinde, halının kenarında bir şey gördüm.
Mor.
Eğildim.
Ezilmiş bir kurtboğan yaprağı.
Babam aynı anda fark etti.
Ama çok geçti.
“Elvan—” dedi.
Yaprağı elime aldım.
Tazeydi.
“Bu evde… neden bu var?” diye fısıldadım.
Babam cevap vermedi.
Alp’in bakışları sertleşti.
Mert nefesini tuttu.
Babamın gözlerinde bir anlık bir şey belirdi.
Korku değil.
Yakalanma.
O an içimde bir şey netleşti:
Katil evime girebiliyordu.
Çiçeği bırakabiliyordu.
İz bırakmadan çıkabiliyordu.
Ya da…
Hiç çıkmıyordu.
Babam sessizce konuştu:
“Elvan… her şey senin için.”
Bu cümle beni rahatlatmadı.
Aksine…
İlk defa gerçekten korktum.
Çünkü katiller de bazen
“senin için” derdi.
Biraz geç attım özür dilerim
