12. bölüm · KURTBOĞAN

10. Bölüm

Elif Polat

10. BÖLÜM — GÖLGENİN SAHİBİ

Babamın ayakkabıları kapının önünde yoktu.

Bu ayrıntı, eve girdiğim anda gözüme çarptı. Çünkü bazı eksiklikler, varlıklardan daha gürültülüdür. Ayakkabılar hep orada olurdu. Yan yana. Birbirine paralel. Babam düzen severdi. En azından dışarıdan bakıldığında.

Kapıyı kapattım. Kilidin sesi evin içinde yankılandı. Sanki ev, beni içeri kabul ettiğini ama aynı zamanda izlemeye başladığını söylüyordu.

Salon karanlıktı. Perdeler kapalıydı. Gün ortası olmasına rağmen ışık girmiyordu. Annemin sevmediği bir şeydi bu. “Evin içi nefes alsın,” derdi hep. Babam ise ışığı gereksiz bulurdu. Perdeleri kapatır, lambaları yakmazdı.

Bu ev…
Onun eviydi.

Çantamı koltuğun üzerine bıraktım. Ayakta kaldım. Oturmak istemedim. Çünkü oturursam, buraya ait olduğumu kabul etmiş olacaktım.

Masaya baktım.

Bir bardak vardı. İçinde yarım kalmış çay. Soğumuş. Üzerinde ince bir çay tabakası oluşmuştu. Yanında bir peçete. Peçetenin kenarı yırtılmıştı.

Babam peçete yırtmazdı.

Elimi masaya koydum. Bardak hâlâ hafif sıcaktı. Demek ki çok zaman geçmemişti. Babam ya yeni çıkmıştı ya da… evin içinde bir yerdeydi.

“Baba?” dedim.

Sesim bana ait değildi. Daha derinden gelmiş gibiydi.

Cevap yoktu.

Koridora yöneldim. Yatak odasının kapısı açıktı. İçerisi düzenliydi. Fazla düzenli. Sanki biri, arkasında iz bırakmamaya çalışmıştı.

Komodinin çekmecesi yarı açıktı.

Babam çekmeceleri yarı açık bırakmazdı.

Yavaşça yaklaştım. Elimi uzattım. Çekmeceyi açtım.

İçinde eski bir saat vardı. Babamın yıllardır takmadığı, kayışı kopmuş saat. Altında bir tomar kâğıt. Resmî evrak değil. Sararmış notlar. El yazısı.

Kendi el yazısı.

Sayfalardan birini aldım.

Tarihler vardı. Saatler. Mekân isimleri. Hepsi şehir içindeydi. Bazıları tanıdık. Bazıları değildi. Ama bir şey dikkatimi çekti: Tarihlerden biri… ilk cinayetin olduğu geceydi.

Kalbim hızlandı. Ama ellerim titremedi.

Bir sayfa daha çevirdim.

Bir isim.

Tanımadığım bir kadın adı.

Yanında tek bir kelime yazıyordu:

“Geç kaldım.”

Bu bir itiraf değildi. Ama bir mazeret gibiydi. Kime söylenmişti, bilmiyordum. Ama kendine söylenmiş olamazdı. Babam kendine açıklama yapmazdı.

Çekmeceyi kapattım. Her şeyi eski yerine koydum. Çünkü bir şeyi erken bulmak, bazen onu kaybetmektir.

O sırada kapıdan bir ses geldi.

Anahtar.

Nefesimi tuttum. Koridorda durdum. Kaçmadım. Saklanmadım.

Babam içeri girdi.

Üzerinde koyu renk bir ceket vardı. Normalden farklıydı. Gözleri yorgundu ama bu yorgunluk bedensel değildi. Daha çok… zihinsel bir yük gibiydi.

Beni görünce durdu.

“Eve erken geldin,” dedi.

“Sen de.”

Bir anlık sessizlik oldu. O sessizlikte ikimiz de birbirimizi tarttık. Eskiden böyle bakmazdık. Eskiden, bakışlarımız arasında güven vardı. Şimdi ise ölçü vardı.

“Bir yere mi gittin?” diye sordum.

Soruyu doğal sordum. Sıradan. Ama içimdeki dikkat kesilmişti.

“Bir işim vardı.”

“Ne işi?”

Bu sefer gözlerini kaçırdı. Çok kısa bir an. Ama kaçırdı.

“Eski bir arkadaş.”

Annemin “arkadaş” dediği adam geldi aklıma. İçimde bir öfke kabardı ama yönünü şaşırdı. Anneme mi, babama mı, yoksa bu eve mi?

“Beni izliyorlar mı?” dedi birden.

Şaşırdım. Bu soru…
Onun sorması gereken bir soru değildi.

“Kim?” dedim.

“Polis.”

İlk kez, kelimeyi bu kadar net söyledi.

“Niye izlesinler?” dedim.

Omuz silkti.
“Bu olaylar yüzünden.”

O an içimde bir şey netleşti.
Suçlu olanlar, polis kelimesini kullanmaktan çekinmez.
Masumlar ise polisten bahsederken hep dolanır.

“Anne nerede?” dedim.

Bu soru, ikimizin de kaçındığı bir soruydu.

Babamın yüzü sertleşti.
“Bilmiyorum.”

Yalandı.

Ama yalanın kendisi değil, yalan söyleme biçimi canımı acıttı.

O akşam birlikte yemek yemedik. Aynı evdeydik ama farklı yerlerdeydik. Ben odama çekildim. Babam salonda kaldı. Televizyon açıktı ama ses yoktu.

Telefonum titreşti. Alp’ti.

Açmadım.

Defterimi çıkardım. Yazdım.

Babam beni korumuyor.
Kendini koruyor.

Bu cümle, her şeyden daha ağırdı.

Gece ilerledi. Ev sessizleşti. Ama uyuyamadım. Saatlerce tavana baktım. Çatlak aynı yerdeydi. Ama artık bana başka bir şey söylüyordu:

Bazı çatlaklar…
tamir edilmez.

Gece yarısı, salonun ışığı kapandı. Ayak sesleri geldi. Babam odasına gidiyordu.

Kapı kapandı.

O anda telefonum tekrar titredi.

Bilinmeyen numara.

Açtım.

Nefes sesi.

Sonra bir fısıltı:

“Baban seni kurtaramaz.”

Telefon kapandı.

O an anladım.

Bu oyun artık sadece benimle oynanmıyordu.

Bu oyunda…
Babam da bir taş haline gelmişti.

Ve ben…
Hangi tarafta duracağımı seçmek zorundaydım.

Aşkların yeni bölüm geldi ve yorum atın