11. bölüm · Kural dışı

11. Bölüm

Nurdelal Demir

Açılan Kapı
"Bazı kapılar dışarıdan kırılmaz. İçeriden açılır."
Atlas'ın sesi telsizden yankılanırken hepimiz olduğumuz yerde donup kaldık. "Merkez salonunun kapısı içeriden açıldı." Sanki zaman bir anlığına durmuştu. Koridorun içinde yankılanan alarm sesi, tavanda yanıp sönen kırmızı ışıklar ve uzaktan gelen silah sesleri bile birkaç saniyeliğine anlamını yitirmişti. Miraç'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Az önce soğukkanlılığını koruyan adam gitmiş, yerini gözlerinde keskin bir kararlılık taşıyan lider almıştı. Bana ya da diğerlerine bakmasına gerek bile kalmadan tek kelime söyledi. "Koşun!" O kelimeyle birlikte hepimiz aynı anda harekete geçtik. Dar metal koridorlarda yankılanan ayak seslerimiz birbirine karışıyor, her adımda içimde büyüyen kötü his nefes almamı zorlaştırıyordu. Ne kadar hızlı koşarsak koşalım, içimde sürekli aynı düşünce dönüp duruyordu. Geç kalmıştık. Nedenini bilmiyordum ama bunu bütün benliğimle hissediyordum.
Merkez salona yaklaşırken burnuma ağır bir barut kokusu geldi. Birkaç metre ileride, koridorun tam ortasında yerde yatan birini gördüğüm an istemsizce yavaşladım. Kod Dışı'nın siyah üniformasını giyen genç bir adam sırtüstü uzanıyordu. Elindeki silah birkaç metre uzağa savrulmuş, gözleri tavana sabitlenmişti. Hayatım boyunca ölüm haberleri duymuştum, televizyonda çatışmalar izlemiştim, gazetelerde fotoğraflar görmüştüm ama ilk kez ölen bir insana bu kadar yakındım. Midem düğümlendi. Nefesim boğazımda kaldı. Gözlerimi ondan alamıyordum. Miraç yanıma geldi, omzuma hafifçe dokundu ve alçak ama kararlı bir sesle, "Bakma." dedi. Başımı çevirmeye çalıştım ama yapamadım. Sanki ayaklarım yere çivilenmişti. Bu savaşın gerçek olduğunu ilk kez o an anladım. Eğitim salonlarında vurulan hedefler yere düşmüyor, kanamıyor ve sessizce tavana bakmıyordu. Miraç bu kez daha sert bir sesle ismimi söyledi. "Meliz." İrkilerek ona baktım. Gözlerindeki ifade yumuşamamıştı. "Devam et." Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım ve bütün gücümü toplayarak yeniden koşmaya başladım.
Koridorun sonundaki ağır çelik kapı sonuna kadar açıktı. İçeriden yükselen gri duman salonun dışına kadar taşmıştı. Miraç ilk giren kişi oldu. Hemen arkasından Ayaz ve Evren içeri daldılar. Ben birkaç saniye sonra eşikten geçtiğimde ise nefesim tamamen kesildi. Birkaç dakika önce insanların çalıştığı, bilgisayar seslerinin yükseldiği ve haritaların duvarları kapladığı o büyük salon artık tanınmayacak hâldeydi. Masalar devrilmiş, bilgisayar ekranları parçalanmış, holografik sistemlerin camları yere saçılmıştı. Duvarların neredeyse tamamında kurşun izleri vardı. Salonun farklı köşelerinde yaralı insanlar birbirlerine yardım etmeye çalışıyor, sağlık ekibi kan kaybedenleri kurtarmak için zamanla yarışıyordu. Havaya karışan barut kokusu, duman ve kanın ağır kokusu nefes almayı bile zorlaştırıyordu. Gözlerim bütün bu karmaşanın içinde Defne'yi buldu. Salonun ortasında diz çökmüş, yerde yatan genç bir kadının nabzını kontrol ediyordu. Bizi görünce yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde panik yoktu. Öfke de yoktu. Sadece insanın içine işleyen derin bir yorgunluk vardı. Dudaklarını aralayıp sessizce, "Geç kaldınız." dedi.
Miraç hiç vakit kaybetmeden salonu gözleriyle taradı. Her köşeyi kontrol ediyor, olası bir tehdidi arıyordu. Sonunda Defne'ye döndü. "Neredeler?" Defne birkaç saniye konuşmadı. Gözlerini salonun en arkasındaki kalın çelik kasaya çevirdi. Hepimiz istemsizce aynı yöne baktık. Kasa sonuna kadar açıktı. İçi tamamen boştu. O an Atlas hızla öne atıldı. Neredeyse koşarak kasanın yanına geldi ve ellerini metal kapağa koydu. Parmaklarının titrediğini ilk kez görüyordum. Yüzünün rengi tamamen solmuştu. Dudaklarının arasından güçlükle tek bir kelime döküldü. "Hayır..." Miraç onun yanına yaklaştı. "Ne vardı içinde?" Atlas derin bir nefes aldı ama konuşmakta zorlanıyordu. Sonunda başını kaldırıp önce Miraç'a, ardından bana baktı. "Protokol 0'ın orijinal dosyaları..." dedi kısık bir sesle.
Salondaki herkes sessizliğe gömülmüştü. İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk büyüyordu. "Dosyaları çaldılar mı?" diye sordum. Atlas başını yavaşça iki yana salladı. "Hayır." Kaşlarımı çattım. "Ne demek hayır?" Atlas derin bir nefes aldı, bilgisayarına birkaç komut girdikten sonra ekrana karmaşık şemalar yansıttı. Hepimiz istemsizce ona yaklaştık. "Protokol 0'ın bütün dosyaları yıllar önce parçalandı. Hiçbir yerde tam hâli bulunmuyor. Bugün çalınan şey dosyalar değildi..." Sesi gittikçe ağırlaşıyordu. "...bütün parçaları yeniden birleştirecek tek anahtardı." O an kimse konuşamadı. Ayaz'ın çenesi sıkılmış, Kuzey'in yüzündeki bütün rahat tavırlar kaybolmuştu. Miraç ise gözlerini ekrandan ayırmadan sessizce bekliyordu. Atlas son cümleyi neredeyse fısıldayarak söyledi. "Eğer diğer parçaları da bulurlarsa... Protokol 0 yeniden başlayabilir."
Bu sözlerin ağırlığı daha üzerimize çökmüşken salondaki hoparlörlerden aniden cızırtılı bir ses yükseldi. Kimse sisteme dokunmamıştı. Buna rağmen bütün salon aynı anda o sese döndü. Ardından tanıdık gelen mekanik bir ses yankılandı. "Ne kadar çabalarsanız çabalayın... son hep aynı olacak." Defne'nin yüzü gerildi. Yumruklarını sıktığını görebiliyordum. Ses birkaç saniye sustuktan sonra yeniden konuştu. "Meliz Karan..." Adımı duyduğum anda bütün vücudum buz kesildi. "Seni almaya geleceğiz." Kalbim göğsümde deli gibi atıyordu. Sonra o ses, hayatım boyunca unutamayacağım son cümleyi söyledi. "Çünkü sende olduğunu sandığın şey... aslında sana ait değil." Hoparlör bir anda sustu. Salonun içine ölüm sessizliği çöktü. Kimse tek kelime etmiyordu. Çünkü hepimiz aynı gerçeği anlamıştık. Onlar yalnızca benim peşimde değildi. İçimde saklanan ve benim bile henüz bilmediğim bir şeyin peşindeydiler.