5. bölüm · Küller Arasında Aşk

5 BÖLÜM - GEÇMİŞ-

Aycan Yildiz

Emre'nin sesi koridorda yankılanmıştı. Bir kaç saniye sonra revirin kapısı yavaşça açıldı.
"girebilir miyim?" yavaşça başımı salladım ama, gözlerim hâlâ Sofiyadaydı. Yanımdaki sandalyeye oturup gözlerini bana dikti.
"Neden sınırdaydın Mariya?"
Aramızda uzun bir sessizlik oldu. Ben ise donup kalmıştım. Emre bu sessizliği bozmamıştı ama daha fazla saklamaya gerek yoktu.
"Çünkü" dedim. Sesim titriyordu.
"kaçtım, Rusya'daki evimden kaçtım. Yolda bana seni Türkiye'ye götüreceğini söylediler. Saatlerce arabada sofiyayla yolculuk yaptık. Arabadan inince saatlercede yürüdük. Sonra."
devamını getiremeden boğazım düğümlenmişti. Konuşamamıştım. Emre ise yanımdaki Sofiyaya baktı. Bana bakarken o ciddi yüz ifadesi yoktu. Daha sevecen, sıcak baktı ve kucağına aldı. Sağ bacağına oturttu
"Prenses Zeynep ablanı hatırlıyor musun?
Sofiya ürkerek başını salladı.
"kapıda seni bekliyor, yanına gitmek ister misin?"
Sofiya gülümseyerek;
"olur." dedi.
Sofiya koşarak kapıdan çıktı. Kapıda ise o Kadın asker vardı. Gülümseyip sofiyayı elinden tutup dışarı çıkardı.
Aramızda yine derin bir sessizlik oluştu.
"Sonra noldu?" bakışları ciddi ve soğuktu.
"Sonra silah sesleri duyduk. Benim gibi bir sürü insan kandırılmış olmalıydı. Yanımızdaki adam aceleyle bizi bir yere götürüyordu. Ben ise oradan kaçtım. Kaçarkende vuruldum. Sonra siz beni buldunuz." dedim.
"neden Rusya'dan kaçtın?" sesi net ve toktu. Şaşırmamıştım. Başımı öne eğdim. Üstüme örülmüş baddaniyeyi tutup sıktım.
"kocamdan..."
"kocanın adı ne?"
" hayır... söylemek istemiyorum."
"korkuyor musun?"
Başımı salladım, gözlerim dolmuştu. Emre ise sandalyeden kalkmıştı, kapıya doğru ilerlerken durdu.
"ama şunu bil Maria, eğer peşindeki kişi seni ,Suriye-Türkiye sınırına getirecek kadar güçlüyse, onu öğrenmek zorundayım."
Emre hızlı adımlarla ilerlersen ona seslendim.
"Emre..."
Durup bana döndü sanki "ne var?" gibi gözlerle bana bakıyordu.
"babamı bulun. Ankara'da yaşıyordu. Beypazarı ilçesinde. Eğer hâlâ oradaysa beni onun yanına götürün. Lütfen..."
"bulduğumuz zaman ilk işimiz babanın yanına götürmek olacak."

Aradan üç gün geçmişti. Yavaştan kendimi toparlamıştım. Yatakta otururken sofiyaya baktım. Zeynebin getirdiği boyama kitabını boyuyordu. Onu görünce yüzümde küçük bir tebessüm oluştu.
Ben sofiyaya bakarken içeri hemşire girdi. Yaralarıma baktı. Daha sonra yüzünde tebessüm oluştu.
"yaralarınız beklediğimizden daha çabuk iyileşiyor." kısa bir an gülümsedim.
"teşekkür ederim."
Daha sonra revir kapısı açıldı. "Müsait misiniz?" bu sesi nerede duysam tanırdım.
"evet, buyurun lütfen."
Sofiya Emreyi görünce elindeki boya kalemini bırakıp Emre'ye koştu. Emre ise kollarını açıp Sofiyayı tek hamlede kaldırıp güldü."
"boyamayı sevdin herhalde."
"evett! Çok sevdim."
"sevindim beğenmene prenses."
Yanağına minik bir öpücük kondurdu, daha sonra bana baktı. Yeşil gözleri beni süzdü. Yüzü solmuştu. Bu adam neden bir anda yakınlaştı ki? Daha iki gün önce somurtan adam sanki benim için endişeleniyor gibiydi. Hemşireye döndü.
"Durumu nasıl?"
"Durumu gayet iyi. Sadece biraz yürüyüş yapması lazım." aniden çıkıştım.
"dışarısı olmaz!" İkiside bana anlamaz gözlerle baktı.
"Neden?"
"yakalanmak istemiyorum, adamları her yerdedir."
"Türkiye burası ayrıca karargâhtasın askeri alandasın, burda bişi olmaz sana." dedi. Ben ise yutkunmakla yetindim.
"korkma." dedi. O tek kelime, içimde yıllardır kilitli duran kapılardan birine dokundu. "korkma." ilk zamanlarda Viktor da aynı şeyi söylemişti.
Başımı yere indirdim. Ellerim istemsizce titriyordu.
"kimse sana dokunmayacak."
Başımı kaldırıp ona baktım.
"nasıl bu kadar emin olabiliyorsun komandir? (komutan)
Hafifçe yüzünde tebessüm oluştu.
" çünkü burası benim görev yaptığım yer. En rahat hissedebileceğin yer seni korumak artık benim görevim"
Ne demekti şimdi bu? . Daha iki gün önce bana buz gibi davranan adam, şimdi bana "seni korumak benim görevim." diyor. Gospodi, za şto mnye eta? (Tanrım bunlar neden benim başıma geliyor.)
Dışarı çıkmak için Sofiyanın montuna uzandım. Acıyan yarama rağmen Sofiyaya montunu giydirdim. Kendi montuma uzandığımda çoktan Emre'nin elinde olduğunu fark ettim. Narince uzattı montu. Tereddüt etmeden giydim. Ayağı kalkmaya çalıştığımda omzumdaki yara sızladı. Acıdan dolayı yüzümü ekşittim azda olsa da zedelendim. Emre ise hızlıca kolumdan kavrayarak tuttu.
"yavaş."
Toparlanıp yavaşça ayağı kalktım. Emre ise kolumdan tutuyordu beni. Bahçeye çıktığımızda bir çok asker Emreye selam veriyordu.
"komutanım."
Emre başını hafifçe eğerek selama karşılık verdi. Ben ise bir elimle Sofiyanın elini tutmuş etrafı şaşkınlıkla izliyordum. Biraz daha ilerlediğimizde ilerde beş asker vardı. Bir tanesi Sofiyanın yanına geldi. Saçları siyah, kıvırcık, gözleri kahverengiydi. Sofiyaya en cana yakın şekilde yaklaştı ve Sofiyanın yanına çömelde.
"adın ne senin küçük hanım?"
Sofiya bana baktı. Ben ise başımı salladım.
"Sofiya"
"ne güzel adın varmış senin maşallah sana. Benim adımda Göktuğ memnun oldum tanıştığımıza."
Göktuğ ayaklanıp bana elini uzattı.
"merhaba."
Çegingen bir şekilde elini tuttum.
"merhaba." dedim. Elimi geri çektim. Emre ise bileğimden tuttu. Tuttuğu gibi yerimden sıçradım.

(bölüm sonu)