7. bölüm · KÜLÇİÇEĞİ

YEDİNCİ BÖLÜM: SIRLARIN ENKAZI

Elif Y.

Yaşamak denen şey meğerse bir boyun çukuruymuş. Bir adamın kokusu, bir adamın güven veren gölgesi ve bir adamın merhamet dolu kalbi, küçük bir kız çocuğunun elinden tutup onu düştüğü yerden kaldırabiliyormuş. Nefes denen şey, bir adamın dudaklarında saklıymış. Benim nefesim, Yaman’ın dudaklarında saklıymış yıllardır. Her öpüşü ruhuma hayat doldurup, her sarılışı o dipsiz kuyunun duvarlarını parça parça dökmüştü.
Dün gece uzun uzun o sağanak yağmurun altında dans etmiş ve birbirimizi durmaksızın öpmüştük. Yaman başta afallasa da, daha sonra kontrolü eline almıştı. Parmakları gerçekliğini sorgular gibi sürekli belimi okşamış, saçlarımın üzerinde akıp gitmişti.
Gördüğü kabuslardan uyumaya korkan Sare, dün gece ilk kez huzurun kollarına bırakmıştı kendini. Artık o karanlık dehlizlerden eser yoktu. Gözlerimi her kapattığımda zihnime düşen tek görüntü, Yaman’ın o dünyayı güzelleştiren yüzüydü. İlk kez, canımın yanmayacağını bilerek birine teslim olmanın o hafifliğini tattım. Meğer bunca zaman sadece hayatta kalmaya çalışmışım, nefes aldığımı sanmışım. Asıl yaşamak, bir adamın kalbinde kendine ait bir şehir inşa etmekmiş.
Sırtımı yatağın başlığına yaslamış, öylece gülümsüyordum. Kendimi durdurmanın imkanı yoktu. Mutluydum, öyle basit, geçici bir mutluluk da değildi bu. Yıllardır göğsümün üzerinde oturan o devasa kayanın ufalanıp gittiğini hissediyordum.
Elimi kaldırıp onun izini taşıyan dudaklarıma götürdüm parmaklarımı. Gerçekti, her şey fazlasıyla gerçekti. Yataktan çıkıp banyoya ilerledim.
Hızlı bir duş alıp üzerime bornozumu geçirdim ve yeniden odama yöneldiğimde salonda Utku’nun uyuduğunu fark ettim. Dün gece gelip bizde kalmıştı. Kafasına tavayı vurduğum o olaylı günden sonra çektiğim vicdan azabından dolayı yedek anahtarın birini de ona vermiştim. Salonun kapısından usulca ona baktığımda kıvırcık saçlarının dağıldığını ve üzerinin yarı açık olduğunu fark ettim. Usulca yanına yaklaşıp saçlarını sevmek için parmağımı uzattım fakat hareket ettiğinde hemen geri çekildim. Bu durumu yarına kadar onlardan saklayacaktım çünkü yarın Asel’in doğum günüydü. Ona vereceğim en büyük hediye kocaman bir sarılmaydı. Pamir’le beraber her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştık.
Utku yavaşça gözlerini araladı. Mahmur bakışları beni bulunca önce bir duraksadı, sonra yüzünde o alışık olduğum muzip gülümseme yayıldı. “Günaydın mavi kız,” dedi sesi çatallanarak. “Biliyorum çok yakışıklıyım. Gözlerini benden alamıyorsun değil mi? Sabahın köründe başımda böyle bornozla dikilmenin başka bir açıklaması olamaz.”
Gülümsememi bastırmaya çalışarak, “Çok konuşma da kalk hadi,” dedim. “Yarın için yapacak çok işimiz var.”
“Yarın?” dedi kaşlarını kaldırarak. “Asel’in doğum günü için mi?”
Başımı hızla salladım. “Piknik yapacağız ya hani. Pamir’le konuştuk ya Utkucuğum, her şey hazır. Ama bugün sakın Asel’e renk vermiyorsun anlaştık mı? Kahvaltıdan sonra piknik için bir şeyler hazırlayacağız.”
“Yok, benimle hazırlamayacaksın,” dedi kaşlarını imalı bir şekilde kaldırıp indirerek. “Bir saate bir misafirimiz gelecek.” Hızla yattığı yerden kalktı ve ben daha ne olduğunu anlamadan banyoya doğru ilerledi. Arkasından çatık kaşlarla bakakaldım. Kim gelecekti ki?
Odama girip rahat bir eşofman takımı giydim, saçlarımı hızlıca ev topuzu yaptım. İki günlüğüne prova ertelenmişti, dersimiz de yoktu, yani gün tamamen bize kalmıştı. Asel hala uyurken kahvaltı hazırlığına giriştim. Mutfağın kapısını usulca kapatıp çay suyunu koydum. Dolaptan çıkardığım kahvaltılıkları dizerken bir yandan da ekmek kızartmaya başladım. Kızarmış ekmek kokusu mutfağa yayıldığında derin bir nefes aldım, bu kokuya bayılıyordum.
Masayı hazırlayıp çayı demledikten sonra Asel’i uyandırmak için kapıya yöneldim. Kapıyı açtığım an, kızarmış ekmek kokusunu bastıran, ruhuma şifa olan o tanıdık kokuyu duydum. Yaman tam karşımda duruyordu.
Onun toprak rengi gözlerini gördüğümde, gözlerimde bir parıltı geçtiğine yemin edebilirdim. Önce etrafı kontrol etti, ardından belime sıkıca sarılıp beni havaya kaldırdı ve mutfağa geri soktu. Kapıyı arkamızdan kapatıp beni yere bıraktığında, sırtım kapıya değiyordu. Beni kapıyla kendi arasına hapsetmişti.
“Sen ne zaman geldin?” diye fısıldadım neşeyle.
“Beş dakika önce,” dedi burnumun üzerine küçük bir öpücük bırakırken. “Kapıyı açmanı bekledim. Sürpriz yapmak istedim.”Ardından boynuma sokulup derin bir nefes çekti içine. Dudaklarını tenimde hissettiğim her an, kalbimde yeni çiçekler açıyordu. Onun yüreğinin güzelliği, ruhumdaki kurak yerlere tohumlar saçıyordu sanki. Nefesi boynumu gıdıkladığında dayanamayıp kıkırdadım. Avuçlarımı kemikli yüzüne yerleştirip kirli sakallarını sevmeye başladım, sonra da çenesine uzun, huzurlu bir öpücük bıraktım.
“Dün geceden sonra,” dedi Yaman, alnını alnıma yaslayarak. Sesi her zamankinden daha derinden geliyordu. “Bir saniye bile ayrı kalmak istemedim. Utku'yla sabah plan yaptık.”
Kollarımı boynuna daha sıkı sardım. “İyi ki yapmışsınız.”
Yaman tam bir şey söyleyecekken, mutfak kapısının ardında Utku ve Asel’in seslerini duyduk. Hızlıca birbirimizden ayrılıp toparlandık. Dün gece beni eve bırakırken sözleşmiştik, yarına kadar, yani o büyük sürprize kadar kimsenin yanında en ufak bir temasımız olmayacaktı. Mutfağın kapısı açıldığında karşımda Asel, Utku ve Pamir’i gördüm. Hadi ama, bu dış kapının sesini bir tek ben mi duymuyordum? Yoksa hepsi ağız birliği mi yapmıştı?
“Ya mis gibi kokutmuşsun evi,” dedi Asel neşeyle masaya yaklaşırken. Utku bana imalı bir şekilde göz kırparak yerine geçti. Pamir ise her zamanki rahatlığıyla, “Günaydın çifte kumrular,” diyerek Utku’nun yanına oturdu. Asel de tabii ki Pamir’in yanına kuruldu.
Yaman oturmam için işaret ettiğinde çayları dolduracağımı söyledim ama bana izin vermedi. “Sen otur, ben hallederim,” dedi. Çayları doldurduktan sonra gelip yanımdaki boş sandalyeye oturdu. Kalabalık bir kahvaltı masası ve sevdiğim insanların sohbeti, her şey mükemmel görünüyordu.
“Ee,” dedi Pamir ağzına bir peynir atarken. “Yarın için rota belli mi? Hazırlıklar ne durumda?”
Asel merakla başını kaldırdı. “Yarın ne var ki? Bir yere mi gidiyoruz?”
Utku hemen atıldı, “Pikniğe gidiyoruz ya fıstık! Sare’nin canı açık hava çekmiş, bizi de peşine takıyor işte.”
Yaman masanın altından elimi hafifçe sıktı, kimse fark etmemişti ama o kısa temas kalbimi yerinden oynatmaya yetmişti. Asel’e çaktırmadan birbirimize bakıp gülümsedik. Bu sırrı saklamak zor olacaktı ama yarınki o mutluluk için her şeye değerdi.
“Evet canım. Yarın da boş günümüz ya hani, aylardır dersler ve tiyatro arasında koşturup duruyoruz. Fırsatımız varken bir piknik yapalım dedim,” dedim, sesimi olabildiğince sıradan tutmaya çalışarak.
Asel’in yüzü bir anda düştü, bunu görebiliyordum. Omuzları hafifçe çöktü, bakışlarını tabağına dikti. Doğum gününü unuttuğumuzu sanıyordu, planın ilk aşaması tıkır tıkır işliyordu. Onu böyle üzgün görmek içimi sızlatıyordu, her an boynuna atlayıp “Unutur muyum hiç canımın içi!” diye haykırmamak için kendimi zor tutuyordum. Ama günün sonunda yaşayacağı o büyük mutluluğu, gözlerindeki o parıltıyı hayal etmek içimi biraz olsun rahatlatıyordu.
Pamir, duruma destek çıkmak ister gibi, “Valla harika fikir Sare. Ben topu, gitarı kapıp gelirim. Akşama kadar kafa dinleriz,” diyerek ateşe odun attı.
Asel zoraki bir gülümsemeyle, “Olur, gideriz tabii,” diye mırıldandı. “Çok iyi düşünmüşsünüz.”
Yaman, masadaki ağır havayı dağıtmak ister gibi boğazını temizledi. “Benim de yarın için birkaç sürprizim olabilir,” dediğinde Asel umutla başını kaldırdı. Ama Yaman hemen ekledi, “Mesela mangalın başında sadece ben olacağım, kimseyi karıştırmam.”
Asel’in umut dolu bakışları tekrar tabağına döndü. Utku ise ağzı dolu dolu gülmemek için çayından büyük bir yudum alıp öksürmeye başladı. Kahvaltı biter bitmez Asel, “Ben biraz odamı toparlayayım,” diyerek masadan kalktı. O çıkar çıkmaz dördümüz de birbirimize bakıp aynı anda derin bir nefes verdik.
“Kızın kalbi kırıldı resmen,” dedi Utku fısıldayarak. “Sare, vicdan azabından öleceğiz ya.”
“Yarın her şeyi telafi edeceğiz,” dedim kararlı bir sesle. “Şimdi asıl hazırlıklara başlamamız lazım. Pamir, pasta işi sendeydi hallettin değil mi? Yaman, sen de malzemeleri halledecektin?”
“Malzeme işini ben devraldım Sarecik, Yaman mutfakta seninle olacak,” dedi Utku. Dönüp Yaman’a baktığımda bana neşeyle göz kırptı.
Hep beraber kahvaltı masasını topladıktan sonra Utku hazırlanıp çıktı. Pamir de Asel ve kendisi için birer kupa kahve hazırlayıp Asel’in odasına yöneldi, onu neşelendirme görevini üstlenmişti. Yaman ve ben mutfakta başbaşa kaldığımızda o kapı yeniden kapandı. Dünyayla bağımız kesilmiş gibiydi.
Gülümseyerek ona doğru ilerledim. Tam önünde durduğumda arkamdan bir mutfak önlüğü ve siyah bir bone çıkardım. Birbirimize bakıp gülümsediğimizde, bu tatlı otoriteme boyun eğercesine kollarını teslimiyetle kaldırdı. Önlüğü boynundan geçirmek için parmak uçlarımda yükseldim. Kollarımı beline sarıp önlüğü arkasından bağlamaya başladığımda, kulağım tam kalbinin üzerine denk gelmişti. İkimizin de kalp atışı aynı tempodaydı. İki yürek delicesine, sadece birbirleri için çarpıyordu.
Ben düğümü atarken o da saçlarıma üst üste yumuşak öpücükler kondurmakla meşguldü. “Otur bakalım şu sandalyeye,” dedim bonesini takmak için. Hiç itiraz etmeden, tek adımda sandalyeye ulaştı ve uslu bir çocuk gibi oturdu. Bakışlarını bir saniye bile üzerimden ayırmıyordu. O böyle derin derin bakarken, ruhumda nasıl fırtınalar kopardığının farkında mıydı?
Bonesini bağlarken bu defa parmakları belime tırmandı. Dokunuşu o kadar naifti ki, sanki paha biçilemez ve her an kırılabilir bir kristalmişim gibi hareket ediyordu tenimde. Bonesini sabitleyip ellerimi omuzlarına koydum.
“Şefim,” dedim fısıltıyla, burnumu burnuna sürterek. “Yarınki menüde neler var? Sence başarabilecek miyiz?”
Yaman ellerini belimden çekmeden beni kendine biraz daha yaklaştırdı. “Sen yanımdayken yapamayacağımız hiçbir şey yok Külçiçeği,” dedi. “Ama önce şu anın tadını biraz daha çıkarabilir miyiz?”
Mutfağın içindeki un ve şeker kokusu, Yaman’ın erkeksi kokusuyla karışmıştı. Yaman başını göğsüme yasladı ve kollarını belime sımsıkı sardı. Ben de onun boynuna sıkıca sarıldım ve saçlarını sevmeye başladım. Yumuşacıktı saçları, parmaklarımın arasından akıp gidiyordu. Burnumu saçlarının arasına gömüp derince soludum. Ben Yaman’a doyamıyordum ve hiç doyamayacaktım sanki. Gözlerimi kapattım ve içimden, “Allah’ım, ne olur alma onu benden. O bana bu dünyanın yaşanabilir olacağına inandırdı. O benim kalbimi çiçek bahçesine çevirdi,” diye yalvardım.
Yaman, göğsüme yaslı olan başını hafifçe kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. Ellerini yavaşça yanaklarıma çıkardı ve baş parmaklarıyla yüzümü okşadı. “Dün geceden beri her şeyi rüya sanıyorum. Uyandığımda seni yine o uzak, o kırgın halinle bulacağım diye korktum,” dedi.
Gülümsedim, ellerimi ellerinin üzerine koyup bastırdım. “Korkma,” dedim. “Artık o karanlık dehlizlerde tek başıma değilim. Sen beni oradan ellerinle çıkardın.”
Kapıdan gelen tıkırtıyla birbirimizden ayrılmak zorunda kaldık. Kimse gelmemişti, sanırım Pamir ve Asel balkona geçmişlerdi. Asel’in neşeli kahkahalarını duyuyordum, Pamir görevi başarıyla tamamlamıştı.
Yaman tezgaha yaklaşıp kendini toparlamak adına hafifçe öksürdü. “Pasta işini Pamir’e yıktığımıza göre,” dedi muzip bir gülümsemeyle, “Asel’in o çok sevdiği atıştırmalıklara odaklanabiliriz. Hazır mısın Külçiçeği’m?”
Gülerek “Hazırım şef!” dedim.
Menü belliydi, Asel’in asla hayır diyemediği peynirli poğaçalar, kıyır kıyır tuzlu kurabiyeler ve o meşhur baharatlı krakerler.
Yaman kollarını sıvayıp hamur leğenini önüne çekti. O sert ve ciddi adamın, mutfak önlüğüyle hamur yoğurmasını izlemek dünyanın en keyifli şeyiydi. Ben bir yandan susamları kavuruyor, bir yandan da şekil verdiği hamurları tepsiye diziyordum.
Yaman gülümseyerek bana yaklaşıp burnumun ucuna unlu eliyle bir iz bıraktığında gözlerim kocaman açıldı. Ben de hemen un dolu tabağa parmağımı batırıp onun yanağına aynı izden bıraktım. Unlu ellerimizle birbirimizin yüzüne küçük izler bırakarak saatlerce uğraştık. Yaman’ın lacivert tişörtü şimdi beyaza dönmüştü, benim de ondan aşağı kalır yanım yoktu.
Ben baharatlı krakerleri yaparken Yaman, büyük bir titizlikle una buladığı yüzümü temizlemeye çalışıyordu. Ona sinsice bir bakış atıp avucuma küçük bir un birikintisi aldım ve bir anda yüzüne üfledim. Mutfağın içinde beyaz bir bulut oluşurken hızla öbür köşeye kaçmaya başladım. Fakat uzun bacaklarının avantajını kullanarak iki koca adımda beni belimden yakaladı ve başını boynuma gömdü. Mutfağın duvarlarında sadece bizim kahkahalarımız yankılanıyordu. Beni havaya kaldırıp etrafımızda dönmeye başladığında gülmekten nefesim kesilmişti. “Ya… Yaman, yapma! Bırak!” dedim zar zor, kahkahalarımın arasından.
Beni yere bırakmadı, tezgahın temiz kısmına oturttu ve nefeslerimizin düzene girmesini bekledi. Ardından un bulaşmış parmaklarımı tek tek öptü. “Öyle güzelsin ki sevgilim,” dedi fısıltıyla. Sesindeki o derin hayranlık içimi titretti. “Ruhumun neşesi.” Boneden firar eden bir tutam saçımı şefkatle geriye doğru ittirdi. “Benim güzel Külçiçeği’m.” Dudaklarıma küçük, tüy kadar hafif bir öpücük bıraktı. Öpüşü çok kısaydı ama kalbimde bıraktığı etki devasaydı, sanki içimde bir yerlerde havai fişekler patlıyordu.
Mutfaktaki işimizi hallettiğimizde akşam olmak üzereydi. Yaman’ın yanındayken zamanın nasıl geçtiğini, saatlerin nasıl akıp gittiğini anlamıyordum. Normalde bu kadar uğraşın sonunda bitap düşmem gerekirdi ama yorgun değildim, aksine içimdeki o enerji beni zinde tutuyordu.
“Dışarıda yemek yemeye ne dersiniz?” diye sordu Utku, salona dalarak. Malzeme işini halletmiş, sepetleri ve hazırladıklarımızı yarın sabah için Pamuk teyzeye bırakmıştı.
Utku’nun bu harika fikrini herkes kabul ettiğinde hızlıca hazırlanmak için harekete geçtik. Üzerimdeki unlu kıyafetlerden kurtulup daha şık ama rahat bir şeyler giydim. Aynada kendime baktığımda, gözlerimdeki parıltının sadece mutluluktan değil, aynı zamanda aşkın verdiği o tazelikten olduğunu biliyordum.
Evden çıktığımızda, merdivenlerden inerken Yaman’ın elini tutmamak için kendimi zor tutuyordum. Parmak uçlarım onun tenine değmek için can atıyordu. Bakışlarımız her kesiştiğinde o da benimle aynı savaşı veriyordu, bunu kasılan çenesinden ve derinleşen nefesinden görebiliyordum.
Asel, hemen önümüzde omuzları çökmüş bir halde, durgun adımlarla yürüyordu. Onu neşelendirmek için Utku araya girip sürekli bir şeyler anlatıyor, binbir çeşit şakayla ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. “Sucuk ekmek mi yesek, köfte ekmek mi?” diye sordu Asel’e, gözlerini büyüterek.
“Ya oğlum rahat bırak sevgilimi,” diye çıkıştı Pamir, Asel’in koluna girerek. Utku ona “sen karışma” der gibi ters bir bakış attı. “Hangisini istiyorsan ye be!”
“İkisini de yiyeceğim ulan, hesabı da sen ödeyeceksin! Hatta minibüsü bile yiyeceğim,” dedi Utku. Yapar mıydı? Kesinlikle yapardı.
Asel, Utku'nun bu haline belli belirsiz gülümsedi ama gözlerindeki o hüzünlü bulut bir türlü dağılmıyordu. Tam o sırada Yaman’ın kolu, kalabalığın arasında yürürken belime hafifçe dokundu. Yaman, Utku’ya dönüp, “Sen minibüsü ye de, hesabı Pamir değil ben ödeyeceğim,” dedi eğlenen bir sesle.
Meşhur minibüsün önüne geldiğimizde içeriden gelen o iştah açıcı cızırtı sesleri ve kokular hepimizi etkisi altına almıştı. Ama masaya oturduğumuzda, her şeyin bu kadar sakin gitmeyeceğini hissettiren bir şey oldu. Garson masaya yaklaşıp menüleri bırakırken, Yaman’ın bakışları ilerideki bir ağacın arkasına kilitlendi. “Yaman,” dedim endişeyle. “Ne oldu?”
Cevap vermedi. Tam o sırada masanın üzerindeki telefonuna bir bildirim düştü. Ekran ışığı yüzüne vurduğunda, hızlı hareket eden irislerinden bir şeyler okuduğunu anlayabiliyordum. Masadaki Utku ve Pamir’in şakalaşmaları arka planda boğuk bir gürültüye dönüştü.
Yaman aniden ayağa kalktı. Eğilip kulağıma sıcak nefesini bıraktığında ürperdim. “Sen ne yersen bana da aynısından sipariş ver güzelim, hemen geleceğim. Endişelenmene gerek yok, bir arkadaşımı gördüm,” diye fısıldadı.
Hızlı adımlarla ağaçlık alana, karanlığın içine doğru ilerledi. Gittiği taraf ışıklandırmanın bittiği, gölgelerin koyulaştığı bir yerdi. Birkaç dakika sonra tamamen gözden kaybolduğunda içimi tarifsiz bir huzursuzluk sardı.

🕯️

Yaman Dinçer. Aşkın bir saçmalıktan ibaret olduğunu, insanları zayıf düşüren bir duygu olduğunu düşünen bir adamdı. Sare gelene dek dünyası sadece siyah ve gri tonlarından ibaretti. Bir kadın gelmişti ve onun tüm dengesini, yıllarca büyük bir titizlikle ördüğü o duvarları tek bir bakışla yerle bir etmişti. Aşk, Sare’nin okyanus kadar derin ve gökyüzü kadar uçsuz bucaksız bakışlarında saklıydı.
Ama şimdi, Sare’sini koruması gerekiyordu. Bilinmeyen numaradan mesajlar almaya devam ediyordu, her adımlarında gölge gibi takip ediliyorlardı ama Sare’ye hiçbir şey belli etmemeye özen gösteriyordu. Bu çok zordu çünkü Sare çok dikkatliydi.
Telefonuna düşen bildirim, tüm sinir uçlarını tek bir kıvılcımla ateşe vermişti sanki. Sare’yi masada bırakıp karanlığın derinliklerine doğru yürüdü, gözden kaybolduğuna emin olduğu noktada duraksadı. Etraf zifiri karanlıktı, rüzgarın uğultusundan başka çıt çıkmıyordu. Yaman, bu tekinsiz sessizliği öfke dolu sesiyle sonlandırdı. “Kimsin lan sen?” diye gürledi. “Gölge gibi peşime düşecek kadar cesursan, karşıma çıkacak kadar da cesur ol!”
Ağaçların arasından gelen hışırtılı adım sesleriyle o yöne döndü. Tam telefonunun ışığını yakmak için elini cebine atmıştı ki, arkasından uzanan gölge gibi bir el boğazına sarıldı. Yaman, refleksle dirseğini arkasındaki hırıltılı nefesin sahibine, tam mide boşluğuna geçirdi. Adam acıyla inleyip iki büklüm olduğunda, Yaman hırsını alamadan dönüp bu kez sırtına balyoz gibi sert bir yumruk indirdi.
Yaman, her hücresinin öfkeyle kasıldığını hissediyordu. Sırtına yediği darbeyle adam yere kapaklandığında, Yaman beklemeden üzerine çullandı. Onu boğazından yakaladığı gibi yüzünü ağacın sert gövdesine bastırdı. “Konuş!” diye gürledi. “Kimsin lan sen? Kim gönderdi sizi? Cevap ver!”
Adam cebinden zorlukla bir zarf çıkarıp Yaman’a uzattı. Yaman, adamı bir leş gibi kenara fırlatıp elindeki zarfı hırsla yırttı. Zifiri karanlıkta telefonunun ışığını titreyen elleriyle yakıp kağıdın üzerine tuttuğunda, göğsüne balyoz yemiş gibi sarsıldı. Zarfın içinden çıkan bir not değil, eski, köşeleri sararmış bir fotoğraftı. Fotoğraftaki küçük kızın okyanus mavisi gözlerini tanıması bir saniyesini bile almadı. Bu Sare’ydi. Henüz beş ya da altı yaşlarındaydı. Ancak fotoğrafın her milimetresi bir vahşetin kanıtı gibiydi.
Küçük kızın narin kollarında, bacaklarında ve boynunda morarmış darbe izleri vardı. Daha kötüsü, bembeyaz teninde söndürülmüş sigara izmaritlerinin bıraktığı o yuvarlak, korkunç yaralar açıkça seçiliyordu. Fotoğrafın arkasını çevirdiğinde, kanını donduran o tek cümleyi gördü:
“Geçmişin izleri silinmez Yaman Dinçer. Onu iyileştirdiğini mi sanıyorsun?”
Yaman’ın dünyası başına yıkıldı. Gözleri doldu ama bu hüzünden değildi, saf nefrettendi. Sevdiği kadının, o kıyamadığı Külçiçeği’nin çocukken maruz kaldığı bu işkenceleri görmek, kalbine kızgın miller sokulmuş gibi hissettirdi. O izmarit izlerinin her biri, şu an Yaman'ın ruhunda yanıyordu.
“Seni geberteceğim,” diye inledi Yaman, dişlerinin arasından. “Sizi tek tek, acı çektirerek yok edeceğim!”
Sare, elinde telefonunun feneriyle ağaçların arasından belirdi. “Yaman! Neden cevap vermiyorsun? Kiminle konuşuyorsun sen?”
Yaman panikle elindeki fotoğrafı avucunun içinde buruşturdu ve hızla arka cebine tıktı. Nefesi daralıyor, midesi bulanıyordu ama Sare'nin bu fotoğrafı görmesine asla izin veremezdi. Üzerindeki toprak izlerini alelacele silkeledi, nefesini düzene sokmaya çalıştı. Ama kalbi bir kuş gibi değil, kafese kısılmış bir aslan gibi çarpıyordu.
“Buradayım güzelim,” dedi Yaman, sesindeki o titremeyi gizlemek için boğazını temizleyerek. “Gelme buraya, yerler çok çamur.”
Yaman’ın cebine sıkıştırdığı fotoğraf, sadece bir kağıt parçası değil, Sare’nin çocukluğunun çalınmış çığlıklarıydı. O izmarit izleri, o morluklar, her biri Yaman’ın kalbine atılmış taze kesikler gibi sızlıyordu. Kendini ne kadar güçlü, ne kadar korumacı sanarsa sansın, sevdiği kadının geçmişindeki o cehennemi engelleyememiş olmanın ağırlığı omuzlarına bindi.
Sare, endişeyle ona yaklaşıp elini koluna koyduğunda Yaman daha fazla dayanamadı. Bir anda Sare’ye doğru atıldı. Kollarını onun beline öyle sıkı sardı ki, sanki onu kendi bedeninin içine hapsedip tüm dünyadan, tüm geçmişten saklamak istiyordu.
Başını Sare’nin boynuna daha da derin gömdü. Ağlamak istiyordu. Evet, sevdiği kadın için, o küçük kızın kimsesizliği için hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu. Gördüğü o fotoğraftaki çocuk çok acı çekmişti. Uykusunda bile acı çekiyordu. Bir başınaydı, acılar içinde tek başına savaşmıştı.
Sare donup kalmıştı. “Yaman,” dedi boğuk bir sesle. “Ne oluyor? İyi misin?” Ellerini Yaman’ın saçlarına çıkardı, usulca parmaklarını geçirdi yumuşacık saç tellerinin arasından.
Yaman konuşamıyordu. Boğazındaki düğüm o kadar büyüktü ki, eğer ağzını açarsa hıçkırıklarının Sare’yi de bu karanlığın içine çekeceğinden, o kötü hatıraların yeniden canlanacağından korkuyordu. Onu daha da sıkı sardı; kemiklerini kırarcasına, bir daha asla bırakmayacakmış gibi.
“İyiyim,” dedi en sonunda, sesini bulmaya çalışarak. Zoraki bir güçle başını kaldırdı. Gözleri kan çanağı gibiydi ama bakışlarındaki o hüzün yerini yavaş yavaş koruyucu bir öfkeye bırakıyordu. Güçlü olmalıydı, olmalıydı ki kollarının arasındaki bu kadını, tüm kötülüklerden koruyabilmeliydi.
Sare’nin yüzünü avuçlarının arasına aldı, baş parmağıyla elmacık kemiğini okşadı. “Bazen seni kaybetme düşüncesi bile nefesimi kesiyor Sare. Öyle bir korku geldi üzerime, sadece sana sarılmak istedim.”
Sare, inanmak istese de Yaman’ın gözlerindeki o derin sızıyı gördü. “Yaman, iyi olduğuna emin misin?”
Yaman zorlukla yutkundu. “Sadece biraz yorgunum güzelim. Hadi masaya dönelim, bizi merak etmesinler. Hem Asel’in bu durgunluğunu dağıtmamız lazım, değil mi?”
Sare şüpheyle bakmaya devam etse de üstelemedi. “Tamam, gidelim sevgilim. Ama benden hiçbir şey saklamayacaksın, söz ver.”
“Söz veriyorum Külçiçeği’m,” dedi Yaman. İçinden ekledi: ‘Söz veriyorum sana acı veren tüm izlere yıldızlar çizeceğim ve sana o acıları unutturacağım.’
Yaman o gece uyuyamadı. Karanlık odasında, sadece ay ışığının sızdığı pencerenin önünde, avucunda buruşmuş o kağıt parçasını tutuyordu. Eve gelir gelmez cebinden çıkardığı o fotoğrafa yeniden, bu kez daha dikkatli ve daha büyük bir nefretle baktı. Küçücük bir bedene, göğsünün altından karnına kadar uzanan o sigara izmariti izlerini nasıl reva görmüşlerdi? Nasıl bir vicdan, o masum uykusunda bile acıyla büzülen çocuğa bu dehşeti yaşatabilmişti? Parmak uçları fotoğrafın üzerindeki o yara izlerinde gezinirken gözleri doldu.
“Külçiçeği’m,” dedi kendi kendine, sesi karanlık odada bir yemin gibi yankılandı. “Hepsini iyileştireceğim. Tenindeki her bir izi sileceğim.”
O gece, şafağa doğru kararını verdi. Bu yükü artık tek başına taşıyamazdı ama Sare’yi korumanın yolu, savaşı onun uzağında tutmaktan geçiyordu. Planını zihninde kurdu. Önce her şeyi Mahir amcasına anlatacaktı. Mahir Duru kendi öz kızına yapılan bu zulmü öğrendiğinde dünya yerinden oynayacaktı. Ardından Anıl’a, o küçük kıza elini uzatan her kim varsa onlara, dünyayı dar edecekti. Onları yok edecekti ama bu hızlı bir ölüm olmayacaktı, çektirdikleri her bir saniyelik acının hesabını kat kat soracaktı.
Ve her şey bittiğinde, ortalık durulduğunda, Sare’yi hak ettiği yere, babasına, evine kavuşturacaktı.

🕯️

Dün gece, o ağaçların arasında onu bulduğumda karşımdaki adamın ruhunu bedeninden söküp almışlardı da yerine saf bir acı koymuşlardı sanki. Bana sarılışı öyle sıkı, öyle muhtaçtı ki, sanki ben onun kollarından kaysam, dünya ayaklarının altından yok olup gidecekmiş gibi tutuyordu beni.
Ve işte, o büyük gün gelmişti.
Güneş pırıl pırıl doğmuştu. Bugün Asel’in doğum günüydü. Etrafta tatlı bir telaş, Utku’nun bitmek bilmeyen şakaları vardı. Ama benim zihnimde sadece tek bir odak noktası vardı. Onlara, özellikle de bir parçam haline gelen bu aileye verebileceğim en özel hediyeyi verecektim.
Aynadaki yansımama son kez baktım. Bugün hem rahat olmak hem de kendimi iyi hissetmek istiyordum.
Üzerime vücudumu saran krem rengi, sade bir body giydim. Onun üzerine ise piknik havasına tam uyan, haki yeşili bir yelek geçirdim. Yeleğin kahverengi detayları ve toprak tonlarındaki yüksek bel pantolonumla tam bir bütün olmuştu. Saçlarımı pratik bir şekilde at kuyruğu yaptım.
Telefonun çalmasıyla aynadaki yansımamdan koptum. Yatağın üzerinde duran telefonuma uzandım; arayan Yaman’dı. Geldiklerini haber vermek için arıyordu. Açtığımda, o her zamanki güven veren sesiyle, “Geldik bir tanem,” dedi. Bana böyle güzel hitap ettiğinde içimde sayısız kelebek aynı anda havalanıyordu
“Geliyoruz canım,” diye karşılık verip telefonu kapattım. Kahverengi sırt çantamı omzuma taktım. Utku, mutfak masasında hazır duran piknik sepetini çoktan almıştı. Asel de son kez aynada kendine bakıp ayakkabılarını giyince, kapıyı kilitleyip apartman çıkışına doğru ilerledik.
Dışarıda Yaman ve Pamir, arabanın önünde alçak sesle bir şeyler konuşuyorlardı. Bizi gördükleri an ikisi de sustu. Pamir, neşeyle Asel’e doğru atılıp ona sıkıca sarıldı ve onu hafifçe havaya kaldırdı. Asel’in heyecan dolu çığlığı sokakta yankılanırken, Pamir onu yavaşça yere bırakıp saçlarının arasına şefkatli bir öpücük kondurdu. O sırada Utku, elindeki sepeti dikkatle bagaja yerleştiriyordu. Yaman’sa doğrudan bana doğru yürüdü. Üzerindeki kahverengi oversize kapüşonlu sweatshirtü, başına geçirdiği siyah kep şapkası, siyah eşofmanı ve kulaklığının boynundaki duruşuyla her zamanki gibi göz alıcı duruyordu. Yanıma gelip üzerime hafifçe eğildiğinde gözlerindeki o yoğun hayranlığı fark ettim, içim titredi. “Çok güzelsin Külçiçeği’m,” diye fısıldadı.
“Sen de her zamanki gibi çok yakışıklısın,” dedim, kimse görmeden parmak uçlarımı sweatshirtünün yumuşak dokusuna sürerek.
Göz kırpıp dişlerini göstererek gülümsedi. Ancak bu neşeli ifade saniyeler içinde yerini yakıcı bir derinliğe bıraktı. Bakışları direkt olarak dudaklarıma indiğinde alt dudağını ısırdı. Üzerime biraz daha eğilip nefesini tenimde hissetmemi sağlayarak, “Bugün çabucak geçmeli,” diye fısıldadı. “Ve sana dokunmalıyım. Sıkıca sarılmalıyım, öpmeliyim, saçlarını sevmeliyim. Anlıyorsun beni değil mi Sare?”
“Anlıyorum,” diye fısıldadım, kalbimin ritmi hızlanırken. “Hem de çok iyi anlıyorum sevgilim.”
“Hadi ama!” diyen Utku, bu büyüleyici anı bir bıçak gibi böldüğünde, başımı çevirip ona en sert bakışlarımı gönderdim. Yaman da doğrulup boğazını temizledi ama gözlerindeki o hırçın pırıltı henüz sönmemişti.
Utku bagaj kapağına yaslanmış bize bakıyordu. Pamir ve Asel de arkada kıkırdaşırken Yaman beni yolcu koltuğuna doğru yönlendirdi.
Kapımı kapatmadan önce son kez bana baktı. O bakışta, az önce fısıldadığı her şeyin sözü vardı. Arabanın etrafından dolanıp şoför koltuğuna geçtiğinde, motorun gürültüsüyle birlikte piknik yolculuğumuz resmen başlamıştı.
Uzanıp radyoyu açtığımda, en sevdiğim şarkılardan birinin o tanıdık tınısı doldurdu arabanın içini. Ritme kendimi kaptırarak ellerimle dizlerime hafifçe vurmaya başladım. Yaman, dikkatini yoldan ayırmadan çok kısa bir an bana bakıp o içimi ısıtan geniş gülümsemesini sundu. “Öpsem bebek gözlerinden çok ağlatırlar. Sarsam seni kollarımdan, bir gün alırlar…” diyerek şarkıya eşlik etmeye başladığımda, sesim arabanın içindeki neşeye karışıyordu.
“Sen hep böyle neşeyle şarkı söyleyeceksen, ben bu yolu hiç bitirmem,” dedi Yaman.
“Sen hep böyle yanımda ol, ben hep bize şarkılar söyleyeyim ve bu yol sonsuza dek sürsün,” diye karşılık verdim fısıltıyla.
“Sonsuza dek,” dedi Yaman. “Söz veriyorum Külçiçeği’m, bu yolun sonunda neresi olursa olsun, ben senin elini hiç bırakmayacağım.”
Tam o sırada, önümüzde uzanan çam ağaçlarının arasından piknik yapacağımız o geniş düzlük ve gölün ışıltısı görünmeye başladı. Utku arkadan “Cennete hoş geldiniz millet!” diye bağırdığında Asel neşeyle ellerini birbirine vurdu.
“Harika görünüyor,” dedi hayranlıkla.
Burası Pamir’in fikriydi. Ve gerçekten harika bir manzarası vardı. Gölün durgun suları, üzerindeki hafif sis tabakasıyla birlikte tam karşımızda uzanıyordu. Arabadan indiğimde burnuma dolan taze çimen ve nemli toprak kokusu, şehirden ne kadar uzaklaştığımızın en güzel kanıtıydı. Burası tam hayal ettiğim gibiydi, yemyeşil bir düzlük, kıyıya vuran küçük dalgaların sesi ve ağaçların arasından süzülen dingin bir huzur.
Yaman bagajı açarken, Utku çoktan uygun bir yer seçip beyaz örtüyü çimenlerin üzerine sermişti. Üzerine serdiği kırmızı pötikareli örtü, yeşilliğin ortasında neşeli bir çiçek gibi parlıyordu. Piknik sepetini de hemen yanına yerleştirdiğinde, manzara tamamlanmıştı.
“İşte bu,” dedi Utku derin bir nefes alarak.
Asel ile birlikte kaputa yaslanıp karşımızdaki manzarayı izlemeye başladık. Her şey o kadar kusursuzdu ki, zihnim düşünmeyi bırakmıştı. Pamir, Utku ve Yaman eşyalarımızı taşıyorlardı, yardım etmek istemiştik ama izin vermemişlerdi. Yaman, avucumdaki yaranın iyileştiğine inanmıyordu, evet orada duruyordu hala ama artık acımıyordu.
Yaman, elinde kalan son çantalarla yanıma yaklaştı. Bakışları gölün üzerinde bir süre gezindi, sonra bana döndü. “Beğendin mi?” diye sordu.
“Çok,” diye fısıldadım. “Zaman durmuş gibi geliyor.”
“Keşke dursa,” dedi kısık bir sesle. “Sadece sen ve ben kalsak. Hiçbir geçmiş, hiçbir gelecek olmasa.”
“Keşke…” dedim.
Eşyaları yerleştirdikten sonra piknik alanı bir anda hareketlendi. Yaman ve Utku mangalın başına geçmişlerdi. Utku’nun “Oğlum o mangal öyle mi yakılır?” diye çıkışmasıyla başlayan o klasik tartışma, kısa sürede aralarında sessiz fısıldaşmalara dönüştü. Mangalın dumanı usulca yükselirken, Yaman’ın ara sıra ciddiyetle Utku’nun kulağına bir şeyler söylediğini, Utku’nun ise yüzündeki o her zamanki neşeli ifadeyi kaybedip başıyla onayladığını görebiliyordum.
Asel ve ben, dün Yaman’la beraber mutfakta hazırladığımız tuzlu kurabiyeleri tabaklıyorduk. Asel’in yüzündeki heyecan o kadar bulaşıcıydı ki, sadece onun mutluluğuna odaklandım. Pamir ise pastayı teslim almak için -aslında bir şey unuttuğunu bahane ederek- Yaman’ın arabasını alıp gitmişti. Herkes bir rolle, bir görevle meşguldü.
Kurabiyeleri dizerken gözüm mangalın başında, dumanların arasında silüeti bir dev gibi görünen Yaman’a takıldı. Kapüşonlu sweatshirtü ve kepiyle öylece durmuş, ateşi izliyordu. Ateşin parıltısı gözlerine vurdukça irislerinin etrafındaki kızıllık kendini daha da belli ediyordu.
Nasıl başlamıştı ve nasıl devam ediyordu? Onu rüyamda gördüğüm o gün, hayali peşimi bırakmamıştı. Onunla karşılaştığım ilk an, zihnimin bana bir oyun oynadığını ve artık tamamen delirdiğimi düşünmüştüm. Şimdiyse o kızıllıklara aşıktım, hem de delicesine, sanki bu aşk benim tek hayatta kalma dayanağımmış gibi.
Mangal hazır olduğunda Pamir de gelmişti. Elinde, “bir şey unuttum” bahanesini süsleyecek bir poşet dolusu abur cubur vardı ama asıl sürprizin arabada olduğunu biliyordum. Bana bakıp göz kırptığında, mesajı aldığımı belli ederek başımı usulca salladım.
Yemeklerimizi Utku ve Yaman’ın mangal atışması eşliğinde yedik. Sofrayı ve etraftaki kalabalığı hızlıca topladık. Gittikçe heyecanlanıyordum, ellerimin titremesini engellemek için parmaklarımı birbirine kenetledim bir süre.
Pamir, planladığımız gibi Asel’in elinden tutup onu biraz uzaklaştırmak için gölün kenarına, suyun ışıkla dans ettiği o noktaya götürdü. Onların uzaklaşmasını fırsat bilerek biz de pastayı hazırlamaya başladık.
Ben pastanın mumlarını yakarken Yaman, rüzgarın söndürmemesi için siper olmuştu. “Hazır mısın Külçiçeği’m?” dedi.
Derin bir nefes aldım, “Hazırım,” dedim.
Utku ise her zamanki gibi yerinde duramıyordu. “Hadi, hadi! Pamir işareti verdi, geliyorlar!” diye seslendiğinde kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başladı.
Pamir ve Asel, göl kenarındaki küçük yürüyüşlerinden dönüp bize doğru yaklaştıklarında Asel’in gözleri elimdeki pastayı ve üzerindeki yanan mumları fark edince kocaman açıldı. Yüzüne o saf, çocuksu şaşkınlık yayıldığında hepimiz aynı anda gülümsemeye başladık.
“İyi ki doğdun Asel!” diye bağırdı Utku neşeyle.
Asel sevinçle ellerini çırpıp bana doğru koştu. “İnanmıyorum! Unuttunuz sanmıştım!” dedi, gözleri parlayarak. Mumların titreyen ışığı yüzüne vururken bir süre durup düşündü, gözlerini sıkıca kapatıp derin bir nefes aldı. Tutabileceği en güzel dileği tutup mumları tek seferde üflediğinde, alkışlarla ona eşlik ettik.
O an, içimdeki heyecan doruk noktasına ulaştı. Planladığımız o büyük sürprizin, vakti gelmişti. Pastayı usulca Yaman’a devrettim. Yaman, ne yapacağımı bildiğinden gözlerimin içine derin derin baktı. O kızıl irislerdeki onay, bana aradığım cesareti verdi.
Pastayı Yaman’ın ellerine bıraktığım an, kimsenin beklemediği bir şey yaptım. Bir anda Asel’e dönüp kollarımı ona öyle bir sardım ki, sarılamadığımız her anın acısını çıkarır gibi. Asel şaşkınlıktan nefesini tutarken, etrafımızdaki hava bir anda buz kesti.
Utku elinde tuttuğu çatalı büyük bir gürültüyle yere düşürdü ama sesin geldiği yöne dönüp bakmadı bile. Pamir ise irileşmiş gözleriyle, sanki imkansız bir mucizeye tanıklık ediyormuş gibi bir bana bir de Yaman’a bakıyordu.
“Sare?” Asel’in dudaklarından tek çıkan kelime benim ismimdi. Öyle titriyordu ki kollarımın arasında, aldığı nefes bile titrek bir şekilde çarpıyordu tenime.
“Asel,” dedim onu bırakmadan.
“Başardın,” dedi nihayet, sesi bir mucizeye şahitlik eder gibi fısıltıyla çıktı. Omuzları sarsılmaya başladığında, hıçkırıkları ormanın sessizliğine karıştı. Geri çekilip yüzüne baktığımda, gözyaşlarının ardı ardına yanaklarından süzüldüğünü gördüm. “Başardın sen... Bu... Bu çok güzel bir his.” Bir anda omuzlarımdan tutup beni tekrar kendi kollarının arasına çekti, bu sefer o beni sımsıkı sarmaladı. Öyle güçlü sarılıyordu ki, nefesimin kesildiğini hissettim ama gıkım bile çıkmadı. Bu en çok onun hakkıydı. Bunca yılın özlemi, bekleyişi ve sadakati bu sarılmanın içindeydi.
“Ben delirmedim, değil mi?” diye sordu başını omzuma gömerek. “Şu an sana sarılıyorum ve bunu herkes görüyor, değil mi Sare?”
Yaman araya girdi. “Delirmedin Asel, merak etme,” dedi. “Sare sana sarıldı. Kendi elleriyle o koca duvarı yıktı.”
Tam o sırada Utku’yla bakışlarımız kesişti. Sarsak iki adımda yanımızda bitti, yüzünde daha önce hiç görmediğim kadar savunmasız bir ifade vardı. “Sarecik?” dedi şaşkınlıkla, sanki karşısındaki ben değilmişim gibi. Öyle masum, öyle beklentiyle bakıyordu ki, ona da gelmesi için işaret ettim ve bir kolumu ona açtım. Asel, Utku’ya yer açmak için hafifçe geri çekildi. Kollarımı Utku’nun beline doladığımda hissettiğim huzuru tarif etmem imkansızdı. Bana aile olan dostlarıma ilk kez gerçekten dokunuyordum. Başarmıştım. Korkularımı değil, sevdiklerimi kollarımın arasına almıştım. Utku’nun iri cüssesinin yanında küçücük kalıyordum. Kafamı kaldırıp ona baktığımda, gözünden süzülen bir damla yaş tam benim yüzüme düştü, onun gözyaşı benimkine karıştı.
“Şapşal,” dedi burnunu çekerek, o her zamanki şakacı tavrının ardına sakladığı büyük duygusallıkla. “Küçücük kaldın şuna bak. Şu an sana gerçekten sarıldığıma inanamıyorum.”
Bir şey söyleyemedim. Sadece başımı onun göğsüne yasladım ve bu mucizenin her saniyesini ruhuma kazıyarak sarılmaya devam ettim.

🕯️

Yaman, sevdiği kadına bakarken göğsünün ferahladığını hissetti. Sare öyle duru, öyle içtendi ki, hiçbir şeye dokunmasına gerek kalmadan, sadece varlığıyla etrafında çiçekler açtırıyordu. Çok yakında babasına da kavuşacaktı ve Yaman biliyordu ki, o gün bu kadın tam anlamıyla bir çiçek bahçesine dönüşecekti.
Bu huzurlu tablonun büyüsünü bozmamak için birkaç adım uzaklaştı. Sırtını onlara dönüp sweatshirtünün cebindeki o buruşmuş fotoğrafı çıkardı. Dün gece eline geçen, Sare’nin acı içinde kıvrandığı o lanetli kare. Kimin gönderdiğini, bu nefretin kaynağını henüz bilmiyordu.
Dün gece Sare’yi eve bırakır bırakmaz soluğu Utku’nun yanında almıştı. Gece boyunca tek saniye gözlerini kırpmadan bu izi sürmüşlerdi. Aslında ikisi de ayakta duracak halde değildi, yorgunluk iliklerine kadar işlemişti. Ama karşısındaki bu gurur dolu tablo, Sare’nin o çocuksu neşesi ve nihayet duvarlarını yıkmış olması, Yaman’ı diri tutuyordu. Onun için günlerce uykusuz kalabilirdi, bu hiç sorun değildi. Yeter ki Külçiçeği hep yanında olsun, hep böyle gülsün, dünyanın geri kalanı yansa da umurunda olmazdı.
Fotoğrafı tekrar cebine tıkıştırırken dişlerini sıktı. Bu mutluluğa gölge düşürmeye çalışan her kimse, bedelini en ağır şekilde ödeyecekti.
Yaman’ın cebindeki telefon titredi. Kaşları anında çatıldı, yine o bilinmeyen numaraydı. Hızla arkasını dönüp etrafı kolaçan etti. Sare, Asel ile pastanın başında gülüşüyordu, dikkati üzerinde değildi. Bu boşluktan yararlanıp bildirime tıkladı.
Bilinmeyen Numara: Dün geceki mesaj bana ait değildi. Birileri suyu bulandırıyor. Artık saklanma vakti bitti, sana fotoğrafı getiren o itlerin sahibini biliyorum. Bu akşam kampüsün bahçesinde ol. Utku’yu da getir.
“Siktir,” diye fısıldadı Yaman dişlerinin arasından. “Delireceğim.” Kontrolü kaybetmek üzereydi. Oyunun içinde oyun, labirentin içinde yeni bir dehliz açılıyordu.
Omzuna aniden dokunan elle irkildi, savunma içgüdüsüyle hızla arkasını döndüğünde karşısında Utku’yu buldu. Utku’nun yüzü kireç gibiydi.
“Artık eve gitsek iyi olacak,” dedi Utku, sesi buz gibiydi. “Hiç iyi şeyler olmuyor.”
Yaman telefonunu sıkıca kavradı. “Ne oldu? Bir şey mi buldun?”
Utku, neşeyle pastalarını yiyen kızları ve Pamir’i kontrol etti. Onların bu karanlıktan haberdar olmasını istemiyordu. Yaman’ın kulağına doğru eğildi, “Fotoğrafın sahibi Anıl çıktı,” dediği an, Yaman’ın boğazına kızgın bir demir değdirilmiş gibi oldu, nefesi ciğerlerine ulaşmadan kavruldu. Anıl’ın adını duymak, damarlarında akan kanı bir anda zehirli bir kor haline getirmişti.
İçini kaplayan o devasa öfke, bir balyoz gibi göğüs kafesine vururken hemen ardında, ruhunu kemiren o soğuk ve karanlık korku peydah oldu. Az önce duvarlarını yıkıp özgürlüğüne kavuşan, gözlerindeki o ürkek ama mutlu parıltıyla pastasını yiyen Sare’ye baktı. Onu bu dünyadaki tüm kötülüklerden sakınmak isterken, geçmişin pisliği bir gölge gibi yine üzerine sızmıştı. Sare’nin o yeni yeşeren umutlarının, bir caninin elindeki o kirli fotoğraflarla tekrar solması ihtimali, Yaman’ın dizlerinin bağını çözecek kadar ağırdı.
“Anıl mı?” diye fısıldadı, öfkeden titreyen sesiyle. Gözleri Sare’nin üzerinden bir an bile ayrılmıyordu. “Bir daha Sare’nin canını yakamayacak. Onu bu dünyadan silene kadar durmak yok Utku.”
Onu koruyamama düşüncesi, Yaman için ölümden daha gerçek bir azaptı.

🕯️
Güzel bir gün geçirmiştik, hem de hayal ettiğimden çok daha güzeldi. Asel, sanki sarılabilmemizin mucizesine hâlâ inanamıyormuş gibi, ara sıra dayanamayıp beni kendine çekiyor ve her defasında daha sıkı sarmalıyordu.
Daha sonra Pamir, hazırladığı o anlamlı hediyeyi vermişti. Asel için özel olarak tasarlatılmış, oldukça zarif bir kolyeydi bu. Kolyenin ucunda ince işlenmiş bir kelebek sarkıyordu ancak bu sıradan bir figür değildi, kelebeğin kanatları sanki canlı bir alevden dövülmüştü. Kanatların rengi ise tam olarak Asel’in gözlerindeki o derin, eşsiz tondan seçilmişti. Bir de not vardı tabii içinde. “Ateşin içinde bile olsan, sen uçmayı hak ediyorsun,” diyordu.
Sıra Utku’ya geldiğinde, cebinden şık bir kalem çıkarıp Asel’e uzattı. Artık yazacağı o dâhiyane oyunları bu kalemle kağıda dökecek, gelecekteki büyük başarılarına ve alkışlanacak senaryolarına bu kalemle imza atacaktı. Asel, elindeki kalemi göğsüne bastırırken gözlerindeki parıltı görülmeye değerdi.
Fakat pasta faslından sonra Yaman garip davranmaya başlamıştı. Gözleri sürekli ormanın derinliklerinde, ağaçların gölgelerinde geziniyordu. Bir koruma kalkanı gibi yanından bir saniye bile ayrılmama izin vermiyordu, eli ya belimde ya da omuzumdaydı. Yorgun görünüyordu. Ne olduğunu sorsam da her seferinde yüzüne o sahte, eğreti gülümsemeyi yerleştirip bir sorun olmadığını söylüyordu. Ama onu tanıyordum. O kızıl irislerinin arkasında fırtınaların koptuğunu, bir şeylerin ters gittiğini iliklerime kadar hissediyordum.
Odamın kapısı hafifçe tıklatıldığında, zihnimdeki o karmaşık düşünceleri ve Yaman'ın piknikteki o tuhaf, gergin halini bir kenara bırakıp hafifçe öksürdüm. Yüzüme, başarabildiğim kadar doğal bir gülümseme yerleştirdim. Kapıyı açtığım an Asel, olduğu yerde neşeyle zıpladı ve resmen üzerime atıldı. Bu defa zorlama değil, içten bir kahkaha döküldü dudaklarımdan. “Düşeceğiz Asel!” dedim, onu dengede tutmaya çalışırken.
“Sare ya, yerim seni! İnanamıyorum ben. İ-na-na-mı-yo-rum!” diye bağırdı.
“Yarın Işıl Hanım’a uğrayıp ona teşekkür edeceğim,” dedim. Işıl Hanım, aynı zamanda Işıl teyze. Sergi gecesi sadece seanslarda ona Işıl Hanım diyebileceğimi söylemişti ve onun dışında kesinlikle yasaklamıştı. Benim iyileşmemde, o duvarları yıkmamda emeği o kadar büyüktü ki, bu teşekkürü fazlasıyla hak ediyordu.
“Ve bu arada bir hediyem daha var sana, geç içeri geleceğim,” dedim. Asel’in gözleri heyecanla parladı, sabırsız bir çocuk gibi yerinde zıplayarak içeri geçti. Ben de derin bir nefes alıp odamın kapısını kapattım. Paketi dolabımdan çıkardım ve arkamda saklayarak oturma odasına girdim.
Elimi arkamdan çıkarıp hediyeyi ona uzattım. Asel titreyen elleriyle paketi açtığında, odanın içindeki hava bir anda değişti. Elinde tuttuğu şey, özel tasarım bir kar küresiydi. Ama içindeki figürler herhangi bir figür değildi. Üzerlerindeki kıyafetlerden saçlarının bağlanış şekline kadar tıpkı bizim küçüklüğümüze benziyorlardı. İki küçük kız çocuğu, birbirlerine öyle sıkı sarılmışlardı ki, sanki dışarıdaki fırtına kopsa da onlar o cam fanusun içinde sonsuza dek güvendeydi.
Asel küreyi hafifçe salladı. İçindeki beyaz pırıltılar, birbirine sarılan o iki küçük kızın etrafında uçuşmaya başladığında Asel’in dudaklarından bir hıçkırık kaçtı. “Sare,” dedi, parmaklarıyla camın üzerinden o küçük figürlere dokunarak. “Bu biziz, bizim çocukken çekilen fotoğrafımız. Hani şu gök gürlediğinde sokağın ortasında korkudan çığlık atıp birbirimize sarıldığımız ve babamın bizimle dalga geçerek çektiği fotoğraf, değil mi?”
“Biziz Asel,” dedim gözlerim dolarak. “Dünya ne kadar fırtınalı olursa olsun, biz bu kürenin içindeki gibi hep birbirimize tutunacağız. Artık kaçmak yok, sadece sarılmak var.”
Asel küreyi orta sehpanın üzerine bıraktı ve bir kez daha boynuma atıldı. “İyi ki varsın kardeşim,” dedi.
“İyi ki varsın kardeşim,” dedim.
İnsan sadece kan bağıyla kardeş olmazmış. Kardeşlik, birinin gözündeki sızıyı o daha anlatmadan kalbinde hissetmekmiş. Şimdi bu kar küresine bakarken şunu anlıyorum, dışarıda kar da yağsa, fırtınalar da kopsa, insanın sığınabileceği en güvenli liman, bir dostun tereddütsüz sarılışıymış.

🕯️

Saat gece ikiyi gösteriyordu. Yaman ve Utku, kampüsün karanlık yollarında sessiz birer gölge gibi ilerliyorlardı. Bu defa direksiyonda Utku vardı, Yaman ise yolcu koltuğunda, ellerini yumruk yapmış, dışarıdaki zifiri karanlığı seyrediyordu.
Yaklaşık yarım saat süren, her saniyesi gerginlik kokan yolculuğun ardından kampüse giriş yaptılar. Etraf ürkütücü bir sessizliğe bürünmüştü, ışıklar kapalıydı. Ortalıkta hiç kimse yoktu. Yaman bir an için “Bu bir oyun mu?” diye geçirdi içinden. Acaba Anıl onları buraya çekip Sare’yi yalnız mı bırakmıştı?
Tam bu şüphe zihnini kemirmeye başlamışken, beton zeminde yankılanan tok adım sesleri duyuldu. Kampüsün tam ortasında, siyahlar içinde, heykel gibi kıpırtısız duran bir gölge belirdi. Gölgenin sahibi, varlığını hissettirircesine başıyla ufak bir hareket yaptı ve o an, tüm kampüsün ışıkları aynı anda yandı. Yaman birkaç adım öne çıktı. Utku, her an patlamaya hazır bir bomba gibi hemen yanındaydı. Karşılarında duran kişinin yüzü yavaş yavaş aydınlanırken, kalpleri aynı tempoda hızla çarpmaya başladı. Saniyeler içinde her şey ortaya çıkacaktı.
Karşılarındaki bu gizemli figür, ya Anıl’ı bitirmek için onlara uzanan bir el olacaktı ya da geceyi kana bulayacak yeni bir düşman. Gölge, kapüşonunu ağır ağır indirdiğinde, Yaman ve Utku gördükleri yüz karşısında buz kestiler.
Karşılarında duran kişi, Mahir’in üvey oğlu Onur’dan başkası değildi.
“Onur?” dedi Yaman. Şaşkınlık ve öfke arasında gidip geliyordu.
Bunca zaman yanı başında olan, adeta nefes kadar yakınında duran bu adamı nasıl fark edememişti? Yaman’ın zihni kontrolsüzce geriye sararken, Onur’un geçmişteki o silik duruşları, kalabalıklar içinde kaybolan donuk bakışları şimdi profesyonelce kurgulanmış birer strateji gibi zihnine çarpmaya başladı.
“Şaşırmanıza hak veriyorum,” dedi Onur, karanlıktan sıyrılıp bir adım daha öne çıkarak. Dudaklarında zehirli bir sarmaşık gibi yayılan o soğuk gülümseme belirdi. “Ama şunu bilin ki, niyetim her zaman Sare’yi korumaktı. Onunla tiyatro salonunda karşılaştığınız o ilk gün, sizi kapı aralığından izliyordum. Sare darmadağındı ama sen... Sen ona öyle bir ilgiyle, öyle bir korumacı tavırla bakıyordun ki, Sare’yi sana bıraktım. Ona âşık olacağını o an anlamıştım.”
Yaman, damarlarında akan kanın kulaklarında uğuldadığını hissetti. Aralarındaki mesafe bir saniyeden daha kısa bir sürede kapandı. Hiç düşünmeden, tüm öfkesini sağ yumruğuna yükleyip Onur’a savurdu. Darbenin şiddetiyle Onur’un başı yana savruldu ve bedeni tozlu zemine serildi. Yaman durmadı. Yerden destek almasına fırsat vermeden üzerine çöküp yakalarına yapıştı, parmakları kumaşı yırtarcasına sıkıyordu.
“Ulan, madem biliyordun neden sakladın?” diye haykırdı, nefesi Onur’un yüzüne çarparken. “Bu kadar oyuna, bu kadar yalana gerek var mıydı? Gözünün önünde acı çekti o adam! Ya Sare... Her gece korkuyla uyanırken çaresizdi, ürkekti. Babasına ihtiyacı vardı!”
Onur, aldığı sert darbeye ve sızlayan çenesinden süzülen kana aldırış etmeden, genzinden gelen boğuk bir sesle güldü. Gözleri, Yaman’ın öfkeden parlayan gözlerine kilitlendi. “Peki, ya sen?” dedi fısıltı gibi bir sesle. “Sen neden sustun, Yaman? Sare defalarca sana o koca boşluğu, babasının eksikliğini anlattı. Gözleri her dolduğunda, kendini her yarım hissettiğinde yanındaydın. Sen neden sustun, Yaman Dinçer?” Onur başını yana yatırıp ağzındaki kanı tükürdü. Nefes nefese kalmıştı. “Sen kaybetmekten korktun. Ben de annem bir kez daha yıkılmasın istedim. İkimiz de korkağız, Yaman. Bizim korkaklığımız yüzünden, bir baba ve kızı birbirine bu kadar yakınken hep uzak kaldılar.”
Kalbinde, tarifi imkansız bir sızı genleşiyordu. Onur’a duyduğu o saf öfke, yerini zehirli bir suçluluk duygusuna bırakmıştı. Evet, Onur haklıydı. Kendi korkularını, başkalarının hayatlarından daha kıymetli sanmışlardı. İkisinin de korkaklığı, Mahir ve Sare’nin kaderinden koca bir parçayı daha koparıp almaktan başka bir işe yaramamıştı.
“Mahir amcaya her şeyi anlatacağım,” dedi Yaman. “Onları daha fazla ayrı bırakmayacağım.”
Onur, Yaman’ın yanına gelip elini dostça omzuna koydu. “Babama her şeyi beraber anlatalım,” dedi.
Onur için Mahir, sadece bir isimden ibaret değildi; o, baba kelimesinin içini dolduran tek adamdı. Biyolojik babasından nefret bile etmiyordu. Nefret, o adi adam için fazla büyük bir duyguydu. Yıllarca annesini gözlerinin önünde eritip bitiren o canavardan sonra Mahir, hayatlarına bir sığınak gibi girmişti. Artık acı yoktu, gözyaşı ve bitmek bilmeyen yalvarışlar son bulmuştu. Annesi gülüyordu. Bu yüzden Mahir, Onur için korunması gereken kutsal bir kaleydi.
Onur ciddiyetle Utku’ya döndü. “Kapıda araba bekliyor. Anıl buralarda bir yerde. Sare’ye ya da Asel’e görünmeden evin etrafını sarın.” Utku, saniyesini bile boşa harcamadan kampüsün kapısına yöneldi ve kendisini bekleyen arabaya binerek karanlıkta gözden kayboldu.
“Sana o fotoğrafı gönderen Anıl’dı,” dedi Onur, bakışlarını tekrar Yaman’a çevirerek. “Buraya ona savaş açmaya geldim. O şerefsizi beraber bitireceğiz.”
Yaman başını kaldırıp yanındaki adama baktı. Onur’un bakışlarında tek bir şüphe kırıntısı, tek bir yalan izi yoktu.
“Mevzu Sare,” dedi Yaman, sesi her zamankinden daha kararlıydı. “Kardeşine aşık oldum. Bana sakın ondan vazgeçmemi söyleme, sakın karşıma geçip abilik taslamaya kalkışma.”
Onur’un yüzünde bu kez samimi, hatta hafif muzip bir gülümseme belirdi. “Görünen o ki, sevgili kardeşim çok doğru bir adama denk gelmiş,” dedi. Yaman’ın omzundaki elini çekti ve bu kez elini anlaşmak için uzattı. “Abilik taslamak yok. En azından şimdilik.”
Yaman, kendisine uzanan bu eldeki dürüstlüğü gördü ve aynı samimiyetle karşılık verdi. O gece, iki adam tüm korkularından sıyrıldı. Mahir ve Sare’yi kavuşturmak, aradaki mesafeleri yakıp yıkmak için sessiz bir yemin ettiler.

🕯️

Işıl teyzenin artık adım gibi ezberlediğim o tanıdık isimliğine diktim gözlerimi. Bu kapıdan ne çok geçmiştim; bazen hıçkırıklara boğularak çıkmıştım bu odadan, bazense avuçlarımda büyük umutlarla. Ama sonunda başarmıştım. Bugün bu odadan çıkarken, yıllardır karanlıkta bekleyen o küçük Sare’nin elini tutacaktım. Onun ruhunu, zincirlerinden kurtarıp nihayet özgür bırakacaktım.
Asel de yanımdaydı. Işıl teyzeye olan minnetini bizzat dile getirmek, bu sona -ve aslında bu yeni başlangıca- tanıklık etmek istemişti.
İçerideki danışan çıktığında, Işıl teyzenin asistanı Sevgi ayağa kalkıp gülümsedi. “Geçebilirsiniz, Sare,” dedi nazikçe kapıyı işaret ederek.
“Sağ ol, Sevgi,” dedim. Odaya doğru yürümeye başladım. İlk geldiğim gün dizlerimin bağını çözen o korkak adımlar gitmiş, yerine kararlı ve özgür bir yürüyüş gelmişti. Bitmişti işte. Ben başarmıştım.
Işıl teyze, her zamanki zarafetiyle bizi kapıda karşıladı. “Sareciğim,” dedi, içtenliği sesinden taşarken. Bakışları hemen yanıma kaydı. “Ve tabii ki Canan’ın biriciği Asel,” Asel, hafif bir baş selamıyla onu onayladı.
“Işıl Hanım,” dedim gülümseyerek. Ama daha sözümü bitirmeme izin vermeden kaşlarını sahte bir kızgınlıkla çattı. “Işıl teyze,” diye düzeltti beni.
Hafifçe yutkundum, boğazımdaki o tatlı düğümü çözmeye çalışarak tekrar ettim. “Işıl teyze...” Kelimeler artık yetmiyordu, bu kez anlatmak değil, hissettirmek istiyordum. Üç hızlı adımda mesafeyi kapatıp kollarımı sıkıca boynuna sardım. Kulağına fısıldadım, “Biz başardık, Işıl teyze. Ben başardım.”
Şaşkınlıktan olsa gerek, Işıl teyzenin elleri bir süre havada asılı kaldı, ardından dudaklarından sevinç dolu bir nida döküldü. “Sare?” dedi inanamaz gibi.
Seanslar boyunca bu anı denemiş, küçük temaslar için kendimi zorlamıştım. Eve gittiğimde zihnimdeki o ağır prangaları, beni dibe çeken korkuları yenmek için savaş veriyordum. Bazı geceler Asel’in uykusunun en ağır olduğu anları kollar, ona usulca dokunurdum. Onun hissetmediğini bilsem de bu benim gizli antrenmanımdı. Işıl teyze beni hiç acele ettirmemiş, her şeyin zamanla iyileşeceğini söylemişti; ama o bile bir anda böyle devasa bir adım atacağımı beklemiyordu. Şaşkınlığı, başarımı mühürleyen en güzel ödüldü.
“Sare, bu harika!” dedi sesi titreyerek ve o da kollarını aynı sıcaklıkla bana sardı.
Asel, varlığını hatırlatmak ister gibi hafifçe öksürdü. “Ben kısa bir teşekkür edip çıkacağım, Işıl Hanım,” dedi; sesi her zamankinden daha yumuşaktı. “Sare benim kan bağım olmayan ama kardeşliğin ne demek olduğunu bana öğreten insan. Onunla tanışana kadar hiç kardeşim olmamıştı.” Asel bir an duraksadı, bakışlarını bana çevirdi. “O hep farklıydı. İnsanlara yaklaşmaz, kendini bir köşeye hapseder ve dünyayı oradan izlerdi. Biz beraber güldüğümüzde birbirimize sarılamadık; canımız yandığında birbirimizin omzunda ağlayamadık. Biz hiç birbirimize dokunmadık, biliyor musunuz? Ama bu benim için bir an bile sorun olmadı.” Gözleri dolmuştu ama gülümsemeye devam ediyordu. “Yine de biliyorum ki; Sare her sevindiğinde buna gizlice üzüldü. Her ağladığında, o gözyaşlarına bu çaresizliği de ekledi. Onun kalbi o kadar narin ki ve yaşadıkları o narin kalp için o kadar ağırdı ki... Onu o karanlık çukurdan çekip çıkarmak için elinizi uzattığınız için size teşekkür ederim.” Asel, büyük bir cesaretle elini omzuma koydu ve orayı hafifçe sıktı. “Artık sevincimizde de üzüntümüzde de birbirimize korkmadan sarılabileceğiz.”
Asel’in bıraktığı yerden sözü ben devraldım. Ellerimi önümde birleştirip parmaklarımla oynamaya başladım; bu hala vazgeçemediğim küçük bir alışkanlıktı. “Bu odaya ilk girdiğimde çok korkuyordum,” dedim sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. “Hatta o ilk gün kapıdan kaçıp gitmeyi bile düşündüm. Ama gelmiştim bir kere; kendim için bir adım atmıştım ve kaçmak artık bana yakışmazdı. Beni öyle bir güvenle karşıladınız ki, bir anda içimde ne varsa döküldü. Beni başarabileceğime inandırdınız; en önemlisi de beni zorlamadan anladınız.” Bakışlarımı kısa bir anlığına yere indirdim, derin bir nefes alıp tekrar Işıl teyzeye baktım. Gözlerim parlıyordu. “Küçük Sare’yi özgür bırakmama yardım ettiğiniz için teşekkür ederim. Geçmişe zincirlenmiş o kız çocuğunun bağlarını ilk siz çözdünüz. Ve ben bugün bu odadan çıkarken onun elini tutup çıkacağım. Gerçek bir zaferle...”
Işıl teyze, söylediklerim karşısında bir süre sessiz kaldı; gözlerindeki o buğulu parıltı, kelimelerin ötesinde bir gururu saklıyordu. Yavaşça geri çekildi, ellerini omuzlarıma koyup yüzüme baktı. “Sare...” dedi, sesi şefkatle titreyerek. “O zincirlerin anahtarı hep senin kalbindeydi, ben sadece o anahtarı bulman için fener tuttum. O karanlık dehlizlere girmeye cesaret eden sensin. O küçük kızın elini bırakmayan, onu korkularına rağmen sırtında taşıyan da sensin.” Saçlarımı sevdi. Ardından Asel’e de samimiyetle bakıp tekrar bana döndü. “Bugün bu kapıdan çıkarken sadece küçük bir kızın elini tutmuyorsun Sare; sen bugün, kendi hayatının iplerini eline almış, dimdik duran o muazzam kadının elini tutuyorsun. Git şimdi... O özgür ruhunla dünyayı tanıma sırası sende. Ama unutma; ne zaman yorulursan, bu kapı sana her zaman açık olacak.”
Sımsıkı sarıldım karşımdaki kadına. Karşısında dimdik duran bu özgür kadını, her şeyden önce ona borçluydum. “Her şey için tekrar teşekkür ederim,” dedim sesimdeki minneti gizleyemeyerek.
Işıl teyze benden ayrılıp yüzüme bakarken neşeyle güldü. “Sadece seanslarımız bitti küçük hanım, bağımız değil,” dedi muzip bir tavırla. Ardından ses tonu, bir annenin en içten dileğine dönüştü: “Artık seni oğlumla beraber, hak ettiğin o büyük mutluluğun içinde görmek istiyorum. Yaman ve sen... Siz birbirinize çok iyi geldiniz Sare. Hem de tahmin ettiğinden çok daha fazla.”
Yaman’ın adını duyduğum an kalp atışlarımın ritmi değişti; yüzüme utangaç, sıcacık bir gülümseme yayıldı. Işıl teyzeyle vedalaşıp odadan çıktık, Sevgi’ye de veda edip kliniğin kapısına yöneldik.
Dışarı çıktığımda, gün ışığının altında tam karşımda duruyordu: Küçük Sare Duru. Vücudunda o can yakıcı morluklar yoktu, yüzündeki o yerleşik hüzün silinmişti. Gülümsüyordu... Üzerinde, o dükkânın önünden her geçişimizde hayalini kurduğu turkuaz prenses elbisesi vardı. Tertemiz, cıvıl cıvıl, hayat dolu bir kız çocuğu... Dudaklarımdan istemsiz bir hıçkırık kaçtı, gözyaşlarım yanaklarımdan boynuma doğru sessiz yollar çizdi. “İşte buradasın,” diye fısıldadım sadece benim duyabileceğim bir sesle. “Nihayet...”
Asel elini sırtıma koydu; kelimelere dökmediğim her şeyi anlıyordu. “Hadi,” dedi şefkatle. “Hadi, onu özgürlüğüne kavuşturalım artık.” Başımı ağırça salladım.
Sahil kenarına ulaştığımızda rüzgar özgürlüğün kokusunu getiriyordu. Asel elinde uçan bir balonla yanıma geldi; diğer elinde ise bembeyaz bir kâğıt ve bir kalem vardı.
Asel’in uzattığı kâğıdı ve kalemi aldım. Ellerim hafifçe titriyordu ama bu kez korkudan değil, heyecandandı. Çömelip kâğıdı dizimin üzerine koydum ve yıllardır kalbimde biriken o son kelimeleri kâğıda döktüm.
“Küçük Sare... Artık morlukların canını yakmasına izin vermeyeceğim. O karanlık köşeden çıkma vaktin geldi. Ben senin elini tuttum ve seni kurtardım. Artık korkmana gerek yok, gökyüzü kadar özgürüz. Bu sana son vedam ve ilk merhabam.”
Kâğıdı özenle katladım ve Asel’in tuttuğu turkuaz balonun ipine sıkıca bağladım. Balon, rüzgârla beraber sabırsızca çırpınıyordu; sanki o da özgür kalmak için can atıyordu.
Ayağa kalktım. Denizin iyot kokusu ciğerlerime dolarken, bakışlarımı bir anlığına yanımda duran Asel’e çevirdim. Gülümsedi; o güven veren, “Hadi” diyen bakışıyla başını salladı. Parmaklarımı yavaşça gevşettim.
İpi bıraktığım an, balon hızla yükselmeye başladı. Önce sahilin, sonra denizin, en sonunda da bulutların üzerine doğru tırmandı. Gökyüzünün o uçsuz bucaksız maviliğinde küçücük bir nokta haline gelene kadar gözlerimi ayırmadım. O balonla beraber geçmişin tüm ağırlığı, kalbimden süzülüp sonsuzluğa karıştı.
“Güle güle küçük Sare,” diye fısıldadım rüzgâra doğru. “Güle güle…”
Eve döndüğümüzde üzerimizde tatlı bir yorgunluk, ruhumuzda ise tarif edilemez bir hafiflik vardı. Akşam Mahperi’ye gidecektik ama oraya gitmeden önce, uzun zamandır ihmal ettiğimiz Pamuk teyzeyi ziyaret etmeye karar verdik.
En rahat eşofmanlarımızı üzerimize geçirip dışarı çıkmak için kapıyı açtığımda, tam karşımda duran o kişiyi görmeyi kesinlikle beklemiyordum.
Mahir Bey, eşiğin hemen önünde, öylece duruyordu.
“Mahir Bey?” Şaşkınlığımı gizleyemedim.
Darmadağın görünüyordu. Keskin ve otoriter bakan mavi irislerinin etrafı kan çanağı gibi kızarmıştı. Üstelik lacivert gömleğinin düğmelerini yanlış iliklemişti; bir düğme açıkta, bir diğeri yanlış ilikte. Sanki bir depremin enkazından çıkmış da yolunu şans eseri bulmuş gibiydi.
Bana bakarken dudakları titredi, bir şey söylemek istedi ama sustu.
“Sare,” diye fısıldadı. “Kızım.” Öyle hasret dolu, öyle derin bir iç çekişle söylemişti ki o kelimeyi; kızım nidası sadece kulaklarıma değil, doğrudan ruhumun en ücra köşelerine işledi. “Ben… Yaman’dan aldım adresini, böyle habersiz geldim ama gidecek bir yer bulamadım kendime.”
Mahir Bey’in içeri geçmesi için hızla kenara çekildim. Ayakta durmakta bile zorlanıyordu; o güçlü omuzları çökmüş, bir eliyle sanki devrilmekten korkuyormuş gibi duvardan destek alıyordu. Ne olmuştu da böyle yıkılmıştı bu koskocaman adam? Onu böyle savunmasız görmek içimi tarif edilemez bir şekilde acıtmıştı. Kalbindeki o devasa yangını, sanki kendi göğsümün tam ortasında hissediyordum.
Mahir Bey içeri geçerken kapıyı kapattım. Peşinden gitmek için bir adım atmıştım ki, Asel aniden kolumdan tutup beni mutfağa çekti ve kapıyı arkamızdan kapattı. “Sare,” diye fısıldadı gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde. “O adam, sergi gecesi bana anlattığın o adam mı?”
Dudaklarımı birbirine bastırıp usulca başımı salladım. “Evet, o.”
Asel elini ağzına götürdü, bakışları donup kalmıştı. “İnanamıyorum Sare... Az önce yan yana durduğunuzda fark ettim. Nasıl bu kadar benzeyebilirsiniz?” Sustu, kendi içinde bir şeyleri birleştirmeye çalışıyordu. “Gözleriniz, bakışlarınızdaki o ifade, fark ettin mi bilmiyorum ama Sare onun da boynunun sağ tarafında, tam seninkinin olduğu yerde küçük bir ben var.”
Vücudumdan buz gibi bir su dökülmüş gibi sarsıldım. Elimi gayriihtiyari boynumdaki o küçük noktaya götürdüm.
“Asel saçmalama. İnsan insana benzer işte,” dedim ama sözlerim kendi kulaklarıma bile inandırıcı gelmedi. Zihnimde şimşekler çakıyor, sergi gecesinden bugüne kadar Mahir Bey’le ilgili anlam veremediğim her his yeniden hücum ediyordu.”
“Sen git istersen,” dedim kapıya doğru ilerleyerek. “Ben onunla biraz konuşmalıyım.”
Asel sadece başını salladı ve hiçbir şey söylemeden sessizce evden çıktı. Kapının kapanma sesiyle birlikte evin içine çöken o ağır sessizliği yanıma alarak oturma odasına yöneldim.
Mahir Bey’i koltukta; elleri yüzünde, sanki koca bir dünyayı omuzlarında taşımaktan yorulmuş ve o dünya başına yıkılmış gibi öylece otururken gördüm. Nefesimi tutarak usulca yanına gittim ve aramızda kısa bir mesafe bırakarak oturdum. Bakışlarım, doğrudan boynuna kaydı. Asel haklıydı. Tıpkı bende olduğu gibi, tam aynı noktada, aynı boyutta beni vardı.
Boğazıma bir yumru oturdu. Mahir Bey, yanına oturduğumda ellerini yavaşça yüzünden çektiğinde, bakışlarındaki o kan çanağına dönmüş hüzünle karşılaştım.
“İyi görünmüyorsunuz,” dedim endişeyle.
“Berbat görünüyordum, değil mi?” dedi acı bir tebessümle. Gözlerini kaçırdı, sanki bu şekilde karşımda olmaktan utanıyordu. “Karşına böyle çıkmak istemezdim Sare, özür dilerim kızım. Ben sadece bir şeylerde, buradaki ağır yükten uzaklaşmak istedim ve kendimi burada buldum.” Eliyle kalbini gösteriyordu. Yüreğindeki yükler artık ağır geliyordu.
“Kızınızla ilgili mi?” diye sorduğumda bakışları daha da derinleşti. O maviliklerde koca bir hasret ateşi yanıyordu; o kadar tanıdıktı ki bu yangın, kendimden, kendi eksikliğimden biliyordum o dinmeyen özlemi. Gözleri doldu ama her şeye rağmen, dudaklarında buruk, titrek bir gülümseme belirdi.
“Kızımla ilgili,” dedi sesi çatallanarak. “Ve en çok güvendiğim iki insanın ihanetiyle ilgili.” Dirseklerini dizlerine yaslayıp öne doğru eğildi, bakışlarını yere sabitledi. “Aslında kızımın nerede olduğunu aylardır bilen, her gün yüzüme bakıp bana yalan söyleyen o iki korkak adamın ihaneti. Sırf kendi korkuları yüzünden bizi birbirimizden biraz daha uzak tutan iki sırdaşım…”
“Bizden neredeyse bir ömür çalındı zaten. Ama onlar bile bile, acımı göre göre sustukça benden her gün biraz daha çalmışlar Sare. Onlar sustukça, ben her gün biraz daha ölmüşüm.”
Duyduklarım karşısında hem derin bir üzüntü hem de büyük bir öfke hissettim. Bu adam yıllardır gözlerinin önünde eriyip giderken, ne gibi bir korku ondan aylarını daha çalmaya değebilirdi? Bu nasıl bir vicdansızlıktı? Elimi yavaşça kaldırıp şefkatle omzuna koydum. “Peki neden korkmuş olabilirler Mahir Bey?” diye sordum.
Mahir Bey önce omzundaki elime baktı; bakışları o küçük temasa sanki can suyuymuş gibi tutundu. Ardından gözünden iki damla yaş, yanaklarından süzüldü. “Bana artık ‘Bey’ diye hitap etmesen olur mu Sare?” diye sordu, sesi bir çocuk gibi savunmasız çıkıyordu. “Lütfen…”
Onu daha fazla üzmek istemediğimden usulca başımı salladım. “Nasıl istersen, Mahir amca,” dedim. “Sizin adınıza çok üzüldüm, hatta sinirlendim. Bu affedilir bir şey değil. Hikayenizi bilen, acınıza şahit olan insanlardan bahsediyorsunuz. Kendi bencillikleri yüzünden sizden ve kızınızdan çalmışlar. Eğer nerede olduğunu artık biliyorsanız, hiç beklemeyin. Gidin ve ona sıkıca sarılın.”
Mahir amca, bu sözlerim üzerine hıçkırığını zapt etmek ister gibi sertçe yutkundu. Bakışlarını gözlerime kenetledi. Hiç beklemediğim bir anda kollarını iki yana açtı ve ona yaklaşmamı bekleyen, sığınacak bir liman gibi durdu. Hiç düşünmeden, içimden gelen o durdurulamaz dürtüyle kendimi o baba sıcaklığına bıraktım. Kollarının arasına girip ben de ona sıkıca sarıldım.
O kadar güven verici bir histi ki bu, ilk kez biri bana gerçekten ‘baba’ gibi hissettiriyordu. Kokusunda daha önce hiç tatmadığım bir huzur, kollarında ise sarsılmaz bir koruma vardı. Yaman da beni huzurlu hissettiriyordu ama bu bambaşka bir huzurdu. Sanki şu an sarıldığım bu beden, yabancı bir adama değil de, öz be öz biyolojik babama aitti.
“Sare,” diye fısıldadı Mahir amca hıçkırıklarının arasından. “Güzel kızım benim.”
Kalbim, bugüne kadar hiç hissetmediği bir coşkuyla göğüs kafesimi dövmeye başladı. Gözümden süzülen tek bir damla gözyaşı, boynuma doğru sıcak bir yol çizdi. Yavaşça geri çekildiğimde Mahir amca, titreyen parmaklarıyla gözyaşımı sildi; boynunu hafifçe omzuna doğru yatırıp bana öylece baktı. “Seni de üzdüm, bağışla beni,” dedi mahcup bir sesle.
Hızla başımı iki yana salladım. “Hayır, hayır Mahir amca... Sakın öyle söylemeyin,” dedim. Kalbimdeki o büyük itirafı dile getirmekten korksam da engel olamadım. “Ben sadece... Nasıl söylesem? Yani, ilk kez gerçekten babama sarılıyormuşum gibi hissettim.”
Mahir amcayla bir süre daha oturup sohbet ettik. Kendini daha iyi hissettiğinde, onu Tayfun amcanın dükkânına götürmeye karar verdim. Belki dükkânın o huzurlu kokusu ve birkaç tane efsanevi karamelli çikolata ona da iyi gelebilirdi.
Dükkâna girdiğimizde Tayfun amca, elinde iki kahveyle cam kenarındaki masaya servis yapıyordu. Kapıdaki zili duyunca başını kaldırdı ve beni görünce yüzünde kocaman bir gülümseme yayıldı. “Kaçak!” dedi neşeyle. “Nerelerdesin sen? Hiç mi özlemedin ihtiyar dostunu ve o meşhur karamelli çikolatalarını?”
Hafifçe kıkırdadım. “Özlemez miyim Tayfun amca, hiç öyle şey olur mu?” dedim. Gözlerim gayriihtiyari vitrinin arkasındaki parlayan çikolatalara kaydı. “Sana çok değerli bir misafir getirdim. Onu da karamelli çikolatanla tanıştırmamız lazım. Eminim ona çok iyi gelecek.”
Bakışlarım Mahir amcayı bulduğunda, samimiyetiyle gülümsedi ama gözlerindeki o yorgun ifade hâlâ oradaydı. Tayfun amca ve Mahir amca tanışırken, ben de bizim için kahve hazırlayıp tabağa bolca karamelli çikolata doldurdum. Tayfun amca, ne zaman mutfağa girip bir şeyler hazırlamak için izin istesek bize hafifçe kızar, “Bu dükkân sizin, sormayın bile!” derdi.
Kahveleri ve çikolataları masaya bıraktığımda, bu iki adamın içten kahkahaları karşıladı beni. Mahir amcayı, o az önceki yıkılmış halinden sıyrılmış, gülerken görmek içimi öyle rahatlatmıştı ki... Onu buraya getirerek ne kadar doğru bir karar verdiğimi bir kez daha anladım.
Kahvelerimizi içerken bir yandan da koyu bir sohbete daldık. Onlara mutfağa olan merakımı anlatırken Mahir amcanın gözlerinden binbir duygu geçtiğini gördüm. Dükkândan çıkıp serin havaya adım attığımızda, Mahir amca duraksadı ve yüzüme yine o kederli ifadeyle baktı. “Özür dilerim Sare,” dedi.
Şaşkınlıkla ona döndüm. “Neden özür diliyorsun Mahir amca?”
“Senden çalınan her şey için özür dilerim kızım,” dedi, gözlerimin içine bakarak. “Çalınan gülüşlerin, kalbinde hissettiğin o baba eksikliği için…”

🕯️

Yaman ve Onur evin bahçesine saptıklarında, aralarındaki o buz gibi sessizlik başlarına geleceklerin acı bir fragmanı gibiydi. Araba durdu ama ikisi de bir süre kapıyı açmaya cesaret edemedi. O an, ikisi için de zamanın durduğu, gerçeklerinse birer canavar gibi kapıda beklediği o kırılma noktasıydı. Sonunda ağır adımlarla, onları çalışma odasında bekleyen Mahir’in yanına doğru ilerlemeye başladılar.
Yaman, içindeki o delice kaçıp gitme isteğini bastırmaya çalışıyordu. Mahir’in yüzüne nasıl bakacaktı? Ona bunca zaman tek bir kelime etmeden nasıl yalan söylemişti? Ama asıl yıkımı Sare’de yaşayacaktı. Sare öğrenirse, eğer o hayal kırıklığı dolu gözlerle kendisine bakarsa, Yaman o uçurumdan sağ kurtulamazdı. İstemeye istemeye, her adımı bir öncekinden daha ağır gelerek o koridoru geçti.
Onur ise kendi sessizliğinin altında eziliyordu. Onu büyüten, ona sığınacak bir yuva ve sarsılmaz bir sevgi veren bu adamın en büyük yarasını nasıl bile bile gizlemişti? Bu nasıl bir bencillikti, nasıl bir körlüktü? Şimdi her şeyin elinden kayıp gidişini izliyordu. Kendi elleriyle annesini o eski, karanlık enkaza yeniden itmekten, hayatındaki en sağlam direği devirmekten ölesiye korkuyordu.
Çalışma odasının kapısına geldiklerinde Onur, sanki içerideki sessizliği bozmaktan korkuyormuş gibi kapıya usulca vurdu. İçeriden gelen o tok ve yorgun “Gelin,” sesiyle beraber iki genç, içeri süzüldü.
Mahir, onları gördüğü an yüzündeki yorgunluk yerini keskin bir endişeye bıraktı. Hızla koltuğundan kalktı, adımları odanın ortasında yankılanırken önlerine geçip her zamanki o dik duruşuyla karşılarında durdu. Gözleri iki gencin arasında gidip geldi.
“Çocuklar neler oluyor?” diye sordu. “Gecenin bu saatinde aradınız, sesinizden bile bir şeylerin ters gittiği belli. Acil olduğunu söylediniz, bir sorun mu var?” Bir adım daha yaklaştı.
Odadaki oksijen her geçen saniye daha da azalıyor gibiydi. Yaman ve Onur için Mahir’in bu masum endişesi, kalplerine saplanan en sivri hançerden daha acı vericiydi. Çünkü birazdan söyleyecekleri her kelime, karşılarındaki bu adamın dünyasını başına yıkacaktı.
Yaman, Mahir’in gözlerindeki o parçalayıcı endişeye daha fazla dayanamadı. Adeta nefes almayı unutmuş gibiydi. Öne doğru bir adım atıp, Mahir’in titreyen omuzlarına ellerine koydu. “Mahir amca lütfen, bir otur, sakinleşmen lazım,” dedi sesi titreyerek. Mahir’i odadaki misafir koltuğuna, dikkatlice oturttu.
Odadaki sessizlik artık sağır edici bir boyuttaydı. Yaman, Mahir’in tam karşısında diz çökercesine eğildi; bakışlarını bir saniye bile ondan kaçırmadı. Titreyen elleri ceketinin iç cebine gitti. Oradan, köşeleri hafifçe bükülmüş, üzerinde bir hastanenin soğuk mührü olan o beyaz zarfı çıkardı. O zarf, sadece bir kağıt parçası değil, yılların özleminin ve saklanan tüm yalanların sonuydu.
“Mahir amca,” dedi Yaman. Zarfı Mahir’in önüne, sehpanın üzerine yavaşça bıraktı. “Yıllardır aradığın, uğruna her gün biraz daha eksildiğin o mucize… O çok uzaklarda değilmiş.” Yaman’ın gözlerinden süzülen iki damla yaş, boğazına doğru yakıcı bir yol çizdi; bu sessiz bir itiraf, sessiz bir özürdü.
Mahir, bir süre sadece sehpada duran o beyaz zarfa baktı. Elleri titreyerek uzandı ve zarfı aldı. Yavaş hareketlerle zarfı yırttı. Hayatını kökünden sarsacak, tüm geçmişini ve geleceğini tek bir cümlede toplayacak o kağıdı çıkarıp okumaya başladı.
Gözleri satırların üzerinde gezerken, Mahir’in nefesi boğazında düğümlendi.
“Yapılan incelemeler sonucunda, Mahir Duru’nun Sare Duru için %99,9 ihtimalle biyolojik baba olduğu tespit edilmiştir.”
Mahir’in parmakları kağıdı öyle bir hırsla sıktı ki, eklemleri bembeyaz kesildi. O kağıt parçası, yıllardır ruhunda kanayan o boşluğun tam ortasına bir mühür gibi basılmıştı. Görüşü, gözlerinden boşalan yaşlar yüzünden bulanıklaştı. Boğazından, sanki tüm kemikleri kırılıyormuş gibi hırıltılı, parçalanmış bir ses çıktı. Başını ellerinin arasına alıp sarsılarak ağlamaya başladı.
Onur, daha fazla dayanamayarak titreyen elini babasının omzuna koydu. “Baba,” dedi sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir tonda. Ne yapacağını, bu enkazı nasıl toparlayacağını bilemiyordu. “Bizim... Bizim sana bir şey daha söylememiz lazım.”
Mahir, başını yavaşça kaldırıp Onur’a baktı. Gözleri saniyeler içinde kan çanağına dönmüştü.
“Baba,” dedi Onur, kelimeler boğazına dizilse de devam etti. “Biz... Biz aylardır Sare’nin senin kızın olduğunu biliyorduk.”
Onur’un bu buz gibi itirafı, Mahir’in yüzüne en sert tokatlardan daha şiddetli çarptı. Mahir’in bakışlarındaki o yumuşak hüzün, bir anda yerini dehşet dolu bir boşluğa bıraktı. Az önce kızına kavuşmanın verdiği o sıcaklık, damarlarında donarak çekildi. Kendi elleriyle büyüttüğü, “oğlum” dediği iki insan; onun her gün eriyip bitişini izlerken bu gerçeği bir sır gibi saklamışlardı.
“Ne dedin sen?” diye sordu Mahir, sesi acı doluydu. “Ne dedin sen oğlum?” Sesinin tonu her saniye yükseliyordu.
“Baba…” diyebildi Onur sadece. Suçluluğunun altında eziliyordu. Yaman bile Onur’u ilk kez biri karşısında bu kadar savunmasız, bu kadar yenik görüyordu. Onur’un o her zaman dik duran omuzları çökmüş, feri sönmüş gözleri zemine çakılıp kalmıştı.
Mahir, bir anlık öfke ve keder patlamasıyla Onur’un yakasına yapıştı ve onu sertçe kendisine çekti. “Oğlum!” dedi, her bir hecesi hayal kırıklığının keskin kokusunu taşıyordu. Gözleri Onur’un gözlerinin en derinlerine bakarken, orada bir yalanın izini sürmek ister gibiydi. “Bana bunu yapmadınız, değil mi?”
Mahir’in elleri Onur’un yakasında titrerken, odadaki sessizlik artık bir yas havasına bürünmüştü. Bir yanda ömrünü feda ettiği adamın yıkılışı, diğer yanda bu yıkımın mimarı olmanın verdiği o kahredici ağırlık…
Mahir, yakasını bıraktığı Onur’dan kopup aynı hayal kırıklığıyla Yaman’a döndü. Aynı kaçan bakışlar, aynı savunmasızlık Yaman’ın omuzlarına da bir dağ gibi binmişti. “Sen de mi?” diye sordu Mahir, sesi bu kez fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da yakıcıydı. “Sen de mi bile bile sakladın benden kızımı? Sen de mi bu yalanın bir parçası oldun?”
Mahir aniden bir volkan gibi patlayarak ayağa kalktı. Çalışma masasının üzerindeki ne varsa; kalemlikler, dosyalar, yılların birikmiş hatıraları... Hepsini tek bir hamleyle yere savurdu. Çalışma odasının o ağır havası, yerini bir anda cam kırıkları ve kağıt hışırtılarıyla dolu bir kargaşaya bıraktı. Onur ve Yaman, ayağa kalktılar; tek yapabildikleri, sessizce ve çaresizce yerdeki o darmadağınık manzarayı izlemekti.
“Ben acımı sizinle paylaştım!” diye kükredi Mahir. Gözlerindeki o yaşlı ifade yerini kör edici bir öfkeye bırakmıştı. “Sen gördün benim hastanedeki o enkaz halimi Yaman... Sen sardın o zamanlar küçücük olan ellerinle beni. Benim her sızımı en iyi sen biliyordun!” Yaman’ın karşısına dikildi ve parmaklarını yumruk yaparak hırsla onun göğsüne vurdu. Her vuruşunda sanki kendi kalbindeki o koca deliği dövüyordu. “Hoşunuza gitti mi bari?” diye bağırdı, sesi odanın her köşesinde yankılandı. “Gözünüzün önünde acı çekişim, bir evladın hasretiyle her gün biraz daha eriyip gidişim sizi eğlendirdi mi? Söylesenize!”
“Baba,” dedi Onur. “Biz korktuk.”
Mahir, duyduğu bu kelimeyle duraksadı. Kısa bir an sessiz kaldıktan sonra odanın içinde buz gibi, alay dolu bir kahkaha yankılandı. Bu gülüşte neşe yoktu; sadece saf bir acı ve hayal kırıklığı vardı. “Korktunuz mu?” dedi Mahir, bakışlarını Onur’dan ayırmadan. “Siz korktunuz diye ben biraz daha eksik kaldım, öyle mi?”
Yaman, bu alaycı kahkahanın altında ezilse de başını kaldırdı. Gözleri yaşlarla doluydu ama artık kaçmıyordu. “Bencillik ettik Mahir amca,” dedi sesi çatallanarak. “Yemin ederim işlerin buraya gelmesini istemedim. Önce seni kaybetmekten korktum. Sonra...” Duraksadı, boğazındaki yumruyu yutkunmaya çalıştı. “Sonra Sare’ye aşık oldum. Onu kaybetme düşüncesi aklımı başımdan aldı. Eğer gerçeği bilirse, ona bunca zaman yalan söylediğim için benden nefret eder sandım. Korkum aşkımın önüne geçti.”
Onur da bir adım öne çıktı, babasının o darmadağın halini gördükçe kendi içindeki o suçluluk duygusu daha da büyüyordu. “Ben de korktum baba,” dedi yaşlı gözlerle. “Seni kaybetmekten, annemi o karanlık, korkunç günlere yeniden döndürmekten ölesiye korktum. O enkazdan el birliğiyle çıkmıştık, her şeyin yeniden yıkılmasına seyirci kalamazdım.”
Mahir, duyduğu her kelimeyle biraz daha uzaklaştı onlardan. Sanki az önce göğsüne vurduğu o darbeler, aralarına aşılması imkânsız bir uçurum açmıştı. Bakışları, bir zamanlar “evlat” dediği bu iki gence son kez baktı; ama bu kez o bakışlarda ne şefkat ne de öfke vardı. Sadece buz gibi, bir hayal kırıklığı vardı.
Korktunuz öyle mi?” dedi Mahir. “Ben her gece nefes alamadan uyandım. Ben ellerimden yitip giden kızım için kendi ellerimle kazdığım o mezarın başında, hayalet bir evladın yasını tuttum.”
Kapıya doğru yöneldi, eşikte durup omzunun üzerinden onlara son bir kez, sanki birer yabancıya bakıyormuş gibi baktı. “Bundan sonra sizin için Mahir Duru yok. O adamı, o çok korktuğunuz gerçeklerle beraber bu odada öldürdünüz.”
Cümlesi biter bitmez arkasına bakmadan çıktı ve çalışma odasının ağır ahşap kapısını öyle bir şiddetle çarptı ki, ev sarsıldı. Kapının sesi, Onur ve Yaman’ın dünyasında yankılanan son darbeydi. İçeride kalan o ağır sessizlik, artık sadece kaybetmiş iki gencin pişmanlığıyla doluydu.
Bazı sırlar, üzerine basıp geçtiğimiz birer mayın gibiydi; patlamak için doğru ayağın, en yanlış zamanda gelmesini beklerlerdi. Mahir, yıllarca olmayan bir mezarın yasını tutarken, aslında her gün kendi hayaletine sarıldığını o gece anladı. Evlat bildikleri, korkularını birer zırh yapıp ona kuşanırken, aslında Mahir’i o zırhın içinde nefessiz bırakmışlardı. Artık o kapı kapandı ve içeride sadece bir yalanın enkazı kaldı.