8. bölüm · KÜLÇİÇEĞİ
SEKİZİNCİ BÖLÜM: SESSİZ İNFAZ
20 yıl... Dile kolaydı ama yaşaması hiç kolay olmamıştı. Mahir için bu yıllar hasretle, her gece döktüğü sessiz gözyaşlarıyla ve kızına kavuşabilmek için ettiği dualarla geçmişti.
Arabanın içinde, camlara vuran rüzgarın uğultusunu hıçkırıklarıyla bastırıyordu. İçinde öyle büyük bir fırtına kopuyordu ki, canı hiç böylesine yanmamıştı. Şimdi hem kızını bulmuş hem de öz oğlu yerine koyduğu iki genç adamdan en büyük ihaneti görmüştü. Sırf kendi korkuları için yıllardır hasret kaldığı kızından biraz daha koparmışlardı onu. Affedilir miydi? Affedemezdi. Çeken bilirdi acısını.
Sare’yi düşündü. Onu gördüğü ilk an bir yabancıya değil de yıllardır tanıdığı birine bakar gibi hissetmişti. Yüreği daha o an ısınmıştı genç kıza. Babaydı o, hissetmişti. Kızı yaşıyordu, hayattaydı ve karşısındaydı.
Titrek parmaklarının arasındaki kâğıda baktı Mahir. Kalbi ihanetin keskin acısıyla kanarken aynı zamanda mucizevi bir sevinçle çarpıyordu. Kızı nefes kadar yakınındaydı artık.
Kapıyı açıp kendini dışarı attı. Ayakları yere basmıyor gibiydi, zorlukla kaputa yaslandığında göğsündeki baskı kaburgalarını parçalayacak raddeye geldi. Gecenin sessizliğini yırtan bir haykırış bıraktı denize doğru. Avuçlarının arasında tuttuğu yirmi yıllık hasretin kanıtını bağrına bastı. Bu, bir babanın çalınan yirmi yılına karşı haykırdığı bir isyandı.
20 Yıl Önce
Mahir ve Suzan'ın aşkı lisede başlamıştı. Birbirlerini çok seviyorlardı, sanki dünya sadece ikisinden ibaretti. Lise sıralarında başlayan o çocuksu heyecan, zamanla sarsılmaz bir aşka ve huzurlu bir yuvaya dönüşmüştü.
Mahir, Suzan'ın bir dediğini iki etmez, onu rahat ettirebilmek için elinden geleni yapardı. Suzan Sare’ye hamile kaldığında Mahir’in dünyası tamamen onun etrafında dönmeye başlamıştı. Bütün gün çalışır, eve yorgun gelse de Suzan'ın hiçbir işe elini sürmesine izin vermezdi. Yemeği de temizliği de kendisi hallederdi. Suzan ise Mahir evde yokken ufak tefek işler yapar, tüm yükü ona bırakmak istemezdi.
Ancak zamanla Suzan'ın Mahir'e beslediği o his kayboldu. Mahir, karşısındaki kadına olan aşkından gözünün önündeki gerçekleri göremiyordu. O gelecekleri için ter dökerken Suzan mahallenin en belalı adamıyla gizli ve yasak bir dünyanın kapılarını aralamıştı. Anıl bir gölge gibi sızmıştı hayatlarına. Zamanla bu gizli görüşmeler ona yetmemeye başladı. Suzan’a tamamen sahip olamamak hırsını körüklüyordu.
Sare’nin doğumuna sayılı günler kala Anıl, zehirli bir teklif sundu Suzan’a. “Bana izin ver, Mahir’i tamamen ortadan kaldırayım. Bebeğinin babası ben olurum. Beni babası bilir, öyle büyür.”
Suzan karnındaki canın asıl koruyucusuna sırtını dönüp bu karanlık plana onay verdiğinde, Mahir’in kaderi mühürlenmişti.
Bir akşamüzeri Mahir, bebeği için aldığı kıyafetlerle, yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle eve dönüyordu. Sokağın karanlığında onu bekleyen iki adam, o huzurlu gülüşünü silmeye niyetliydi. Mahir daha ne olduğunu anlayamadan suratına inen ilk yumrukla sarsıldı. Kızının kıyafetlerinin olduğu poşet elinden düşüp çamura yuvarlanırken o minik, pembe zıbın dışarı fırladı.
Mahir ikinci yumruğu bir refleksle savuşturup var gücüyle karşılık verdi. “Kimsiniz lan siz?” diye kükreyerek üzerine gelenlerden birine sert bir darbe indirdi. Ancak bu adaletsiz bir kavgaydı. Diğer adam arkasından dolanıp elindeki ağır metali Mahir’in dizinin arkasına vurduğunda, Mahir acıyla dizlerinin üzerine çöktü.
Adamlardan biri boğazına yapışıp onu duvara çarptığında, kafasından gelen o tok ses her şeyin sonu oldu. Gücü tamamen kesildi ve yere kapaklandı. Karnına inen tekmeler nefesini boğazına düğümledi. Mahir hala birinin paçasına yapışmaya, onları durdurmaya çalışıyordu. Fakat ağır bir postal, uzanan elinin üzerine tüm gücüyle bastı. Kemiklerin ezilme sesi Mahir’in acı dolu feryadıyla karıştı.
Bu planlanmış bir infazdı.
“Anıl abinin selamı var,” dedi adamlardan biri buz gibi bir sesle. “Sana bu dünyada yer yok Mahir Duru.”
Mahir’in yüzü tanınmayacak haldeydi. Yerde uzanırken çamurun içindeki pembe zıbını gördü. Elini uzatmak istedi ama vücudu ona itaat etmiyordu. Son bir darbe şakağına indiğinde dünya etrafında dönmeye başladı. Onu yaka paça bir arabanın bagajına fırlattılar. Mahir yarı baygın halde bagajdaki rutubeti solurken zihnindeki son görüntü, çamurlar içinde kalan o minik kıyafetti.
Orman yolunun kenarına atıldığında soğuk toprak yüzüne değdi. Ciğerlerine giren her nefes binlerce iğne gibi batıyordu. Ölümü kabullenmişti, onu burada kimse bulamazdı burası ıssız bir yoldu ama aklındaki tek şey kızıydı. Kızı babasız kalacaktı.
O gece Yaman’ın babası Ferit, bitmek bilmeyen ağır bir iş yemeğinden çıkmıştı. Zihnini boşaltmak için ıssız orman yolunu tercih etti. Arabanın uzun farları karanlığı bir bıçak gibi yararken yol kenarındaki karaltıyı fark etti. Yaklaştıkça bunun toprağa gömülmüş gibi yatan bir beden olduğunu gördü.
Ferit arabadan hızla indi, gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi. Yerde, çamurlar içinde yatan adamın yüzü görünmüyordu neredeyse. Kesik kesik nefes alıyor, sayıklıyordu.
“Kızım… Kızıma götür beni,” diyordu Mahir. Nefesi yetmiyor, acı içinde kıvranıyordu.
“Dayan!” diye bağırdı Ferit, Mahir’i kucağına alıp arka koltuğa taşırken. “Sakın bırakma kendini, sakın!”
O gece doktorlar kendi aralarında “Yaşamaz,” dediler ancak Mahir’in nabzı, bir babanın inadıyla zayıf da olsa atıyordu. Ferit o kapıda beklerken tanımadığı bu adama sadece kanını değil, ikinci bir hayatın kapısını da açmıştı.
🕯️
“Hadi gençler, son kez tekrar alıyoruz sonra serbestsiniz.”
Feridun Hoca’nın sesi salonda yankılanırken bacaklarım yorgunluktan titriyordu. Kaçıncı tekrardı bilmiyordum, üçüncüden sonra saymayı bırakmıştım. Sözlerim birbirine karışıyordu.
“Hocam, önemli bir misafiriniz var. Bakmanız lazım!”
Salona telaşla giren genç çocuk hepimizin kurtarıcısı olmuştu. Feridun Hoca her ne kadar söylense de provayı bitirdi. Hepimiz derin bir nefes aldık. Nihayet özgürdük.
“Şu oyunun tek güzel yanı sensin.”
Arkamdan yükselen o tanıdık sesle gülümsedim. Yaman kollarını belime sıkıca sarıp çenesini omzuma yasladığında boynuma çarpan sıcak nefesi beni huylandırdı. Ona dönüp kollarımı boynuna sardım. Parmaklarım ensesindeki yumuşak saçların arasında gezinirken yüzüne minik öpücükler bıraktım.
“Çok mu yoruldun bakalım sen?” diye fısıldadı beni biraz daha kendine çekerek.
Başımı göğsüne yaslayıp “Biraz,” diye mırıldandım. Aniden beni kucağına aldığında dudaklarımdan küçük bir çığlık kaçtı. Ellerimi omuzlarına kenetledim. “Yaman ne yapıyorsun?”
“Çiçeğimi daha fazla yoramam,” dedi. Burnunu hafifçe saçlarıma sürttü. “Bugün çok iyiydin. Sen her zaman iyisin. Feridun Hoca bile farkında ama belli etmiyor işte ihtiyar.”
“Gerçekten mi?” diye sordum. Onun beğenmesi, yorum yapması o kadar hoşuma gidiyordu ki. Yüzümü boyun çukuruna yerleştirip kokusunu ciğerlerime doldurdum.
“Sen,” dedi ve boynuma bir öpücük bıraktı. “Benim,” bir öpücük daha, “mükemmel,” bir tane daha, “sevgilimsin.” Öpücüklerine kahkahalarla karşılık veriyordum. Bir elimle boynuna sıkıca sarılırken diğeriyle kirli sakallarına dokundum, yüzünü usulca sevip sakallarının üzerine küçük bir öpücük bıraktım.
Tiyatro binasından çıkıp otoparka doğru ilerledik. Beni ön koltuğa yerleştirdiğinde kapıyı kapatmasına izin vermeden bileğinden yakaladım. “Ne oldu güzelim?” diyerek yanıma, dizlerinin üzerine çöktü.
“Yaman,” dedim. Başımı omzuma doğru eğip gözlerine baktım. “Bugün beraber uyuyalım mı?”
Yaman bir an için donup kaldı. “Beraber mi?” diye sordu kirpiklerini kırpıştırarak. Başımı sallayarak onayladım.
“Uyuyalım güzelim,” dedi. Şaşkınlığı yerini hızlıca bir gülümsemeye bıraktı. “Uyuyalım tabii Külçiçeği'm.” Hızla ayağa kalktı. Sürücü koltuğuna geçtiğinde gülümsemesi daha da büyümüştü. Yüzündeki bu şapşal ifade beni de güldürüyordu.
Eve gitmiyorduk. Yaman'ın girdiği bu sapağı artık ezberlemiştim, şehrin gürültüsünden ve sorumluluklarımızdan kaçtığımız o gizli bölgemize gidiyorduk.
Yaman bir elini dizlerimin üzerindeki elime uzatıp sıkıca kavradı. Parmaklarımı defalarca öptü ve çok kısa bir an dönüp bana baktı. Gözleriyle seviyordu beni, bakışları derin ve parlaktı. Sevgisini göstermekten kaçmıyor, aksine görmem için elinden geleni yapıyordu.
Yaklaştığımızda Seyit'i aradı. Hoparlörden gelen o neşeli ses ikimizi de gülümsetti. Seyit öyle içten bir çocuktu ki onu sevmemek imkansızdı.
Başımı koltuğa yaslayıp karanlıkta kayıp giden ağaçları izlerken gözlerimi yumdum. Gözlerimi açtığımda kendimi o huzur kokan odada buldum. Büyük yatağın üzerindeydim, üzerime yumuşacık bir battaniye örtülmüştü. Hemen yanımda Yaman vardı. Elini çenesine yaslamış, sessizce beni izliyordu.
“Uyuyakalmışım!” dedim hızla doğrularak.
Odanın köşesinde yanan sobanın çıtırtıları sessizliği bozuyor, duvara vuran loş ışık içeriyi masalsı bir havaya sokuyordu.
“Yaman, neden beni uyandırmadın? Ayıp oldu insanlara,” dedim elimle yüzümü kapatarak.
Yaman bu telaşıma karşılık içimi ısıtan o güzel gülüşünü sundu bana. “Onlar şehirdeler güzelim,” dedi. “Acil bir işleri çıktı, Seyit’i de alıp gittiler. Bu gece ikimiziz.”
Elimi tutup beni kendine çekti. Soba yanıyor, dışarıda rüzgar uğulduyordu ama bu dört duvarın içinde zaman durmuştu. “Uyandırmaya kıyamadım,” diye fısıldadı. “Uyurken bile repliklerini mırıldanıyordun.”
“Gerçekten mi? Feridun Hoca psikolojimi altüst etmiş desene,” diyerek elimle yüzümü kapattım ve gülmeye başladım. Yaman önüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına itti. Belimden tutup beni biraz daha kendisine çektiğinde göğsüne düştüm. Kalkmak için uğraşmadım, başımı göğsüne yasladım ve beline sıkıca sarıldım.
“Benim Külçiçeği’m,” diye mırıldandı saçlarıma doğru.
Külçiçeği. Bana böyle seslenmesi hoşuma gidiyordu, kendimi özel hissediyordum. Başımı biraz daha göğsüne gömdüm. Yaman’ın parmakları usulca tişörtümün ucuna değip tenime süzüldüğünde irkildim. Parmaklarının değdiği yerlerde küçük ürpertiler filizlendi. Yaman durmadı. Parmakları, geçmişin bende bıraktığı o karanlık mirasa, göğsümün altındaki derin izlere ulaştığında duraksadı. Elimi onun elinin üzerine koydum. “İzin verir misin?” diye fısıldadı yüzüme.
Sertçe yutkundum. Usulca başımı salladım ve ona izin verdim. Tişörtümü yavaşça sıyırdı ve yıllardır sakladığım o yaraları sobanın ışığında gözler önüne serdi. Sanki o darbeleri kendi almış gibi yüzü tarifsiz bir acıyla kasıldı. Gözlerimi ondan kaçırıp duvardaki titrek yansımalara baktım. Yaman’ın parmakları ağır hareketlerle izlerin üzerinde gezinmeye başladı. “Bu izler…” dedi, boğazı düğümlendi. Sertçe yutkunup gözlerimin içine acıyla baktı. “Acı veriyor değil mi? Lanet olsun, bana bile böylesine acı verirken sana nasıl vermesin?” Ben uzanmaya devam ederken Yaman yatağın üzerine oturdu. İzlerim hala gözlerinin önündeydi. “Sare, yemin ederim sana tüm acılarını unutturacağım. Her şeyi güzelleştireceğim, söz veriyorum bir tanem.”
Eğilip dudaklarıma tüy kadar hafif bir öpücük bıraktığında parmaklarım sakallarına tırmandı. Gözyaşlarım sessizce şakaklarıma doğru yol çizerken onu öpmeye devam ettim.
“Beni affet,” diye fısıldadı dudaklarımın üzerine. “Beni affet Külçiçeği.”
Neden af dilediğini sormak için dudaklarımı araladığımda öyle bir şey yaptı ki konuşamadım. Gözyaşlarım ardı arkası kesilmeden akmaya devam etti. Yaman’ın dudakları tenime, o izlerin tam üzerine indi. Her bir buruşmuş deri parçasının üzerinde saniyelerce durdu, öptü. Dudakları izlerin üzerinde gezinirken sanki o ateşi kendi ciğerlerinde hissediyormuş gibi sarsılıyordu. Her öpücüğüyle yıllar önce tenimi yakan o kor ateşi söndürmeye, küllerden yeni bir hayat çıkarmaya çalışıyordu.
Tüm yanık yaralarımı, her bir küçük çukuru öptü. Benim için utanç kaynağı olan o izleri, Yaman hiç tiksinmeden öpüyordu.
Başını kaldırmadı. Alnını tenime, izlerin tam ortasına yasladı. Sobanın çıtırtısı dışında duyulan tek şey, Yaman’ın dişlerini sıkarak aldığı öfkeli nefesiydi. O, henüz bilmediğim bir gerçeğin yüküyle eziliyordu, bense beni parçalarımdan yeniden birleştirdiğini sanıyordum.
🕯️
Yaman yanıma uzanmış, parmaklarını bir an bile izlerimin üzerinden çekmemişti. Öylece uyuyakalmıştık. Benim için en güzel uyku, en huzurlu geceydi.
Kolumu yan tarafa attığımda hissettiğim boşlukla gözlerimi açtım. Etraf aydınlanmıştı, Yavaşça kalktım ve koridorun sonundaki banyoya girip ihtiyaçlarımı giderdim. Omuzlarıma bir şal yerleştirip evden dışarı çıktığımda mis gibi bir bahar havası vardı. Kuşların cıvıltısı, dalların arasından süzülen güneş ışığına eşlik ediyordu.
“Günaydın güzelim.” Yaman’ın sesiyle bakışlarımı gökyüzünden çekip arkama döndüm. Kollarını belime sıkıca sarıp omzuma usulca öpücükler kondurdu. Yüzümü saçlarına yaslayıp gülümsedim. Varlığı beni öylesine mutlu ediyordu ki, içim içime sığmıyordu. O, bunca acıdan sonra hayatın bana sunduğu en özel hediyeydi.
“Günaydın canım,” diye mırıldandım.
Belimdeki ellerini çekip elimi sıkıca avucunun içine aldı. “Hadi gel benimle, güzel bir kahvaltı yapalım,” dedi. İlk kahvaltımızı yaptığımız o küçük bahçeye doğru yürümeye başladık. “Senin kadar lezzetli yapamamış olabilirim şefim ama elimden geleni yaptım.”
“Eminim ki harika şeyler hazırlamışsındır sevgilim. Hepsini çok seveceğimden şüphem yok,” dedim. Omzunun üzerinden bana bakıp genişçe gülümsedi ve göz kırptı. Bir an duraksadı; eğilip saçlarımın üzerine derin bir öpücük daha bıraktı.
Bahçeye geldiğimizde gözüme doğrudan çikolatalı ve çilekli krepler çarptı. Olduğum yerde heyecanla kıpırdandım. “Yaman!” dedim. “Krep, hem de çikolatalı ve çilekli krep. Gerçekten sen mi yaptın bunları?” Hayranlıkla bir sofraya bir de Yaman’a bakarak sandalyeye yerleştim. Yaman’ın dudaklarından tok bir kahkaha döküldüğünde bakışlarım onda asılı kaldı.
“Tabii ki ben yaptım Külçiçeği’m,” dedi karşımdaki sandalyeye otururken.
“Ellerine sağlık sevgilim,” diyerek onu alkışladım. Tabağıma kreplerden yerleştirip tüm kahvaltılıklardan ekleyerek bana güzel bir tabak hazırladı. Bense her hareketini hayranlıkla izlemeye devam ettim.
İlk lokmamı aldığımda bana büyük bir beklentiyle bakıyordu. “Harika!” dedim ağzım doluyken. “Çok lezzetli olmuş sevgili şefim, ellerine sağlık.”
Yaman’ın omuzları dikleşti, gururla sandalyesinde öne doğru çıktı. Onun bu hali kahkaha atmama sebep oldu. O sırada Yaman’ın çalan telefonu kahvaltımıza ara verdi. Yaman ekrana baktığında yüzü düştü fakat benimle göz göze geldiğinde ise zoraki bir gülümseme takındı. Bunun sahici olmadığını biliyordum.
“Güzelim sen devam et, hemen geleceğim,” diyerek ayağa kalktı ve masadan uzaklaştı. Elimdeki çatalı kenara bırakıp arkama yaslandım. Arayan her kimse tadını kaçırmıştı ve Yaman bunu benden saklamaya çalışıyordu.
Birkaç dakika sonra telefonu kapatıp tekrar yerine oturdu. Yüzüme bakmıyor, tabağındakilerle oynuyordu. “Bir sorun mu var Yaman?” diye sordum usulca.
Başını kaldırıp yüzüme baktığında yine o içten olmayan gülümsemesini yerleştirdi yüzüne. “Hayır güzelim, babam aradı,” dedi. Gözlerini kaçırdı, eli ensesine gitti. Kesinlikle yalan söylüyordu. Kahvaltıma devam etmediğimi fark ettiğinde duraksadı. “Güzelim tabağın öylece duruyor, beğenmedin mi? Neden yemiyorsun?”
“Çünkü yalan söylüyorsun Yaman,” dedim. “Senin keyfini kaçıran bir şeyler var ve bana bunu söylemiyorsun. Neden?”
Yaman sandalyesinden kalkıp yanıma geldi ve önümde dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini dizlerime yerleştirdi. “Güzel gözlüm, gerçekten önemli bir şey değil. Sadece bu aralar işler pek yolunda gitmiyor. Babamın canı buna sıkılıyor ve haliyle benim de canımı sıkıyor.”
İnanmak istiyordum. Onu böyle üzgün görmeye dayanamıyordum. Bu yüzden üstelemek yerine ona sıkıca sarılmayı tercih ettim. Kollarımı boynuna sarıp başımı omzuna yasladım.
Kahvaltımızı yaptıktan sonra masayı topladık. Mutfağı da hallettikten sonra şehre dönmek için evden çıktık. Yaman kapıyı kilitleyip anahtarı kiraz ağacının üzerindeki küçük kutuya bıraktı.
Arabanın yanına geldiğimizde Yaman elimden tutup beni sürücü kapısına doğru çekti. “Al bakalım,” diyerek avucuma anahtarı bıraktığında başımı iki yana salladım.
“Olmaz, hayır. Al şunu, ben sağ koltukta çok mutluyum,” dedim. Elini tutup avucunu açmaya çalıştım ama ellerini sımsıkı kapattı. Ceketinin cebine yöneldim, bu sefer de ceplerini kapattı. Bileklerimi kavrayıp ellerimi kendi göğsüne bastırdı.
“Külçiçeği’m ehliyetini almışsın, biliyorum. Neden korkuyorsun?”
“Çünkü bu senin araban,” dedim dehşete düşmüş bir halde.
“Bir tanem, önce bir sakin ol bakalım. Benim olan her şey aynı zamanda sana da ait. İstersen vur, istersen parçala, umurumda mı sanıyorsun Sare? Sana bir şey olmadığı sürece dünyanın geri kalanının hiçbir önemi yok.” Yüzümü avuçlarının arasına aldı, dudaklarımın kenarına uzunca bir öpücük bırakıp geri çekildi. Beni nasıl da altüst ediyordu.
Sürücü koltuğuna yerleşip tüm ayarlamaları yaptım. Yaman da yanıma oturduğunda artık yola çıkmak için hazırdık. Dönüp ona baktığımda başını hafifçe eğip gülümsedi ve eliyle yolu gösterdi. Ayağımı yavaşça frenden çekip gaza bastım. Aslında araba kullanmayı seviyordum ama bu Yaman’ın arabasıydı, ona bir zarar gelmesinden korkuyordum.
Yaman kendini koltukta aşağı doğru kaydırıp başını arkaya yasladı. Yol ilerledikçe ben de rahatlıyordum. “Şarkı açayım sana,” diyerek telefonunu arabaya bağladı. Güzel bir melodi içeriyi doldurduğunda yol daha da keyifli bir hale geldi.
“Aç kalbini, ben geldim. Sıkı sıkı tut bırakma…”
Beraber şarkıya eşlik etmeye başladık. Aylarca kaçtığım bu hissi şimdi doyasıya yaşamak, sadece hissetmek çok güzeldi.
🕯️
Sare’nin eve dönmesinin üzerinden saatler geçmişti. Yaman yatağında sessizce uzanmış, ne yapacağını düşünüyordu. Birkaç saat önce kahvaltı yaparlarken tadını kaçıran o telefon konuşması zihninde dönüp duruyordu.
Mahir Duru, Yaman’dan son kez bir iyilik istemişti. Yarın akşam Yaman, Sare’yi deniz kenarındaki o restorana götürecekti. Gidecekleri mekan, Yaman ve Mahir’in ara sıra gidip kafa dağıttıkları bir mekandı.
Yarın akşam tüm gerçekler gün yüzüne çıkacaktı. Mahir’i kaybetmişti, belki Sare’yi de kaybedecekti ve bu düşünce Yaman’ı mahvediyordu.
“Ne yapacağım ben?” diye mırıldandı kendi kendine. Yataktan kalktı ve camın önüne geçip ardına kadar açtı. Yüzüne sertçe çarpan soğuk rüzgar bile içindeki yangına iyi gelmiyordu. Çekmecesine uzanıp bir paket sigara çıkardı ve pervaza oturdu. Bir dal yakıp dumanı derin bir nefesle içine çekti.
“Bitti,” dedi kısık bir sesle. Mahir’i kaybetmişti. Değer verdiği, saygı duyduğu, kendisine her zaman şefkatle bakan o adam şimdi yüzüne bile bakmıyordu. Yaman, kendi babasından çok Mahir’le dertleşir, başı her sıkıştığında ona koşardı. Sorgusuz sualsiz yanında duran o adama ihanet etmişti. En ağır yarasına, kendi elleriyle tuz basmıştı. İşin en acı kısmı ise şuydu, Mahir’i kaybettiği gibi, Sare’yi de her an kaybedebilirdi.
Sigarası bittiğinde yatağının üzerine bıraktığı ceketini aldı ve evden çıktı. Yolun karşısına geçip Mahirlerin bahçesine girdi. Bahçe kapısını kapattığı sırada Onur’u kenardaki koltuklardan birinde otururken buldu. Başını gökyüzüne kaldırmış, sessizce duruyordu. “Konuşmak için geldiysen eğer, Mahir babam çalışma odasında ve kapısı kilitli. Ne seni ne de beni görmek istemiyor. Kapı sadece anneme ve Buket’e açık.”
“Konuşmam lazım Onur! Sare’yi de kaybedeceğim. Ben o olmadan yapamam artık,” dedi Yaman. “Yardım et bana, öylece oturma orada!” Yaman, Onur’un yakasına yapıştı ve hışımla onu ayağa kaldırdı. Korkudan ve öfkeden ne yapacağını bilemiyordu.
Onur güldü, keyiften uzak, buz gibi bir gülümsemeydi bu. Birkaç saat önce o da Mahir’in odasına uğramış ama kapıyı açtıramamıştı. Mahir içerideydi, biliyordu ama ses vermiyordu. O kapı artık bir tek Leman Hanım’a ve küçük kızları Buket’e açılıyordu. Mahir artık Onur’un yüzüne bile bakmıyor, onun olduğu her yerden kaçıyordu.
“Kabullen ulan!” diye bağırdı Onur, Yaman’ın ellerini sertçe ittirerek. “Kabullen! Bitti. İki gerizekalı olarak bize değer veren o adamı kaybettik.” Yaman’ın ellerinden kurtulduğunda sendeledi. Sarhoştu, ayakta durmakta zorlanıyordu.
“Ne demek kabullen Onur? Bu mu yani? Kaybettik ve bitti, bu mu?”
“Zavallıyız Yaman,” dedi Onur, başını iki yana sallayıp kendini tekrar koltuğa bırakırken. “Çok zavallıyız hem de. Bir yanda sevgisini bir an bile eksik etmeyen bir baba —ki benim öz babam bile değil— diğer yanda masum bir genç kız. Sen aşık olduğun için, ben ise...” Konuşamıyordu Onur, boğazı düğümleniyordu.
Yaman, Onur’u bahçede o yıkık haliyle bırakıp içeri daldı. “Mahir amca!” diye seslendi, sesi boş evde yankılanırken. Çalışma odasının olduğu kata çıktığında hızla kapıya vurdu, fakat ne bir ses ne de bir hareketlilik vardı.
“Mahir amca, içeride olduğunu biliyorum! Yalvarırım aç şu kapıyı, konuşalım. Yapma. Sırtını çevirme bize,” dedi, alnını soğuk ahşaba yaslayarak. “Yaptığım çok büyük bir yanlıştı, biliyorum ama beni bir dinle, ne olur.”
Koridorun başında beliren Onur, duvara tutunarak yanına geldi. Yaman’ı kalan son gücüyle ittirmeye çalıştı. “Git artık Yaman. O kapı artık bize açılmayacak.”
“Siktir git başımdan Onur!” diye bağırdı Yaman. Artık dayanamıyordu, görünmez bir el boğazını sıkıyor, nefesini kesiyordu.
“Sen siktir git!” diyerek Yaman’a doğru atıldı Onur. İkisi de aynı anda yere kapaklandılar. Birbirlerinin boğazına yapıştıkları, hınçla sarsıldıkları sırada çalışma odasının kilidi tok bir sesle döndü. Kapı açıldı, Mahir dışarı çıktı. Onur ve Yaman, birbirlerini bırakıp hızla ayağa kalktılar.
Yaman, Mahir’e doğru umutla bir adım attığı sırada, Mahir sanki bir zehirden kaçar gibi geriye doğru çekildi. Bu hareket, Yaman’ın kalbinde tarif edilemez bir acıya sebep oldu. Sertçe yutkundu.
“Mahir amca...” diyebildi sadece, sesi titreyerek.
Mahir, bakışlarını koridorun karanlığına dikti. Onlara bakmak, sanki en büyük günahı işlemekmiş gibi geliyordu. Kapının kulpunu sıkıca kavradı ve son darbeyi vurdu.
“Şu halinize bakın,” dedi. Sesinde ne öfke vardı ne de kin, sadece insanı iliklerine kadar donduran bir sakinlik hakimdi. “Siz benim acımı her gün gözlerimin içine bakarak izlediniz ve sessiz kaldınız. Şimdi bağırsanız neye yarar? Sizi dinleyeceğimi mi sanıyorsunuz? İkinizi de artık görmek istemiyorum. Daha fazla tatsızlık çıkarmayın ve gidin.”
“Baba…” dedi Onur, sesi hıçkırıkla karışık bir fısıltı gibi döküldü dudaklarından. Birkaç damla gözyaşı boynuna doğru süzüldü. Öz babasının bile esirgediği o şefkati bu adamda bulmuştu, şimdi ise o limandan kovuluyordu. Mahir bağırıp çağırsa, belki içinde bir umut besleyecekti ama bu sessiz infaz her şeyi bitirmişti.
“Mahir amca, hayır… Hayır, böyle söyleme, yapma!”
Yaman, Mahir’e doğru çaresiz bir adım attı ama o kapı acımasızca yüzüne kapandı. Yıllardır kahkahalarla yankılanan o koridor, şimdi insanın ruhunu ezen can yakıcı bir sessizliğe büründü.
Onur, dizlerinin bağı çözülmüşçesine sırtını duvara yasladı, başını dizlerine gömüp pişmanlığın o ağır yüküyle baş başa kaldı. Yaman ise göğsünde harlanan o devasa kor ateşle, kendi kimsesizliğine, evine döndü.
İçindeki o devasa kor ateşe rağmen, Yaman o gece kemiklerine kadar üşüdüğünü hissetti.
