Kül Gölge kitap kapağı

1. bölüm / 2

Kül Gölge

Karşılaşma

Vaveyla Yazarı: Ahu .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: Karşılaşma

İstanbul geceleri hiçbir zaman tamamen sessiz olmazdı; şehrin damarlarında akan o gizli ritim her daim hissedilirdi. Boğaz’ın karanlık sularına vuran yakamozlar, uzakta rıhtıma yanaşmaya çalışan bir yük gemisinin tok düdük sesi, eski ahşap binaların gıcırtıları, rüzgârın tarihi surların arasında yarattığı uğultu ve gece yarısından sonra bile susmayan o motorsiklet egzozları… Şehir, gündüzü başka, gecesi bambaşka bir kimliğe bürünen dev bir organizmaydı.Ama o gece, İstanbul’un bazı sokaklarında tehlikeli bir sessizlik hakimdi.Özellikle de haritalarda adı geçmeyen, insanların gece vakti yürümeyi asla tercih etmediği, gündüzleri bile duvarlarına sinmiş ağır kederlerin ve suç ortaklıklarının hikâyeleri olan o dar, labirent gibi ara sokaklarda. Taş duvarlar, sarımtırak sokak lambalarının ışığı altında sanki sırılsıklam birer canavar gibi uzanıyordu.Nehir, bu şehrin her tonunu ezbere bilirdi.Yirmi beş yaşındaydı. Hayatının en dinamik, en keskin virajındaydı. Yıllardır bu megalopelde, her şeyin merkezinde tek başına tutunmaya çalışıyordu. Ailesi, o sakin, rüzgârlı ve deniz kokulu Çanakkale’de, kendi küçük dünyalarında huzurlu bir yaşam sürerken, o İstanbul’un gürültülü ve acımasız caddelerinde kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi veriyordu. Annesi Zehra , her telefon açtığında aynı endişeli tonla sorardı:“Kızım, ne zaman döneceksin artık buraya? Yeter yalnız kaldığın.”Nehir ise her defasında iç çekerek o klasik, geçiştirici tebessümü takınırdı yüzüne.“İşim var anne, buradaki projeler bitmeden gelmem mümkün değil.”İşi gerçekten vardı. Ve o iş, öyle uzaktan tahmin edildiği gibi masabaşı evrak işlerinden ibaret değildi. O, adli bilimler uzmanıydı.
Olay yerlerinin soğuk, dilsiz tanığıydı. İnsanların özenle saklamaya çalıştığı, gözden kaçırdığını sandığı en küçük, en görünmez izleri bile okumayı meslek edinmişti.Bir parmak izinin kıvrımındaki o minik detay.Bir kumaş parçasından geriye kalan tek bir sentetik lif.Ayakkabı tabanına yapışmış yabancı bir toprak tanesi, polen veya tuz kristali.Olay yerinde unutulmuş mikroskobik bir saç teli.Veya kurumuş bir kan damlasının renginden, açısına kadar her şey.Bazen tek bir ayrıntı, polisin günlerce çözemediği koskoca bir cinayetin veya komplonun bütün kurgusunu altüst edebilirdi. Nehir, insanlara karşı her zaman mesafeli ve temkinliydi; çünkü insanlar yalan söylerdi, maskeler takardı, ihanet ederdi. Ama deliller ve ayrıntılar asla yalan söylemezdi. Onlar neyse odur. Bu yüzden bilime ve gerçeğe inanıyordu.O gece de laboratuvardaki uzun mesaisinin ardından çıkmıştı. Saat çoktan ilerlemişti. Üzerindeki kalın kabanın yakalarını rüzgâra karşı iyice yukarı çekmiş, ellerini cebine gömmüş, adımlarını hızlandırmıştı. Telefonunun ekran ışığı yüzünü aydınlattığında saat 23.47’yi gösteriyordu.
“Harika, yine gece yarısını bulduk,” diye mırıldandı kendi kendine.Normal şartlar altında bu saatte evinde, sıcak yatağında olmalıydı yada damla ile filim izliyor olmalıydı . Fakat günün son saatlerinde laboratuvara gelen acele bir numune ve ardından çalınan telefon, normal güzergâhını tamamen değiştirmesine neden olmuştu. Taksiler bu ara sokaklara girmek istemediği için, ana caddeye çıkmak adına bu karanlık ve kasvetli kestirme yolu seçmek zorunda kalmıştı.Sokağın başına geldiğinde havada keskin bir demir ve barut kokusu varmış gibi hissetti. Önce bunu yorgunluğuna verdi. Sonra sesleri duydu.Boğuk, öfkeli ve tehditkâr bir tartışma sesi.Adımları istemsizce yavaşladı. Olduğu yerde donakaldı. Karanlık sokağın orta yerinde, sönmeye yüz tutmuş bir lamba titriyordu.Beş adam. Belki de altı. Hepsi siyah montlu, iri yarı, omuzları çökmüş, tekinsiz tiplerdi. Ve onların tam ortasında, tek başına duran bir adam.Adamın yüzü gölgedeydi, tam seçilmiyordu. Fakat o duruş… O duruşta öyle bir özgüven, öyle ürkütücü bir dinginlik vardı ki, etrafındaki beş kişiyi sanki birer sinek gibi görüyormuş izlenimi yaratıyordu. Diğerleri kollarını sallayarak bağırıyor, tehditler savuruyor, üzerine doğru yürüyordu. O ise milim bile kıpırdamıyordu. Fırtınanın ortasında dikilen sarsılmaz bir kaya gibiydi.Nehir’in içindeki o mantıklı ses, o profesyonel reflekse bürünerek bağırmaya başladı:“Derhal arkanı dön ve uzaklaş buradan, Nehir! Bu senin işin değil.”
Ama insanı vezir eden de rezil eden de o lanet olası meraktı.ve Nehir aşırı meraklıydı küçüklükten beri olmadık şeylere burnunu sokuyordu olmadık şeylere giriyordu annesi derdiki bak başına bela alıcaksın… anneler haklıydı galiba…Adli bilimler uzmanı olmanın getirdiği gözlem tutkusu, ayaklarını yere mıhlamıştı.Bir adım daha attı. Sonra bir adım daha.Tam o sırada sokak lambasının sarı ışığı biraz daha titredi ve adamın yüzü aydınlığa, daha doğrusu Nehir’in görüş açısına girdi.Koyu renkli, gür ve hafif dağınık saçları geriye doğru taranmıştı. Yüz hatları sanki usta bir heykeltıraşın keskin kaleminden çıkmış gibi sert ve keskin hatlara sahipti. Badem şeklindeki koyu kahverengi gözleri, karşısındaki zavallı adamlara doğrudan, can alıcı bir netlikle bakıyordu. Yüzündeki o koyu kirli sakal ve bıyık, ona vahşi ama bir o kadar da büyüleyici bir hava katıyordu.Nehir onu daha önce hiç görmemişti. İstanbul’un elit semtlerinde,üniversite koridorlarında veya adliyelerde böyle bir adamla karşılaşmak imkânsızdı. O, bu şehrin yeraltına ait bir figür gibiydi.
“Yiğit, bu son uyarımız,” dedi gruptakilerden en uzun boylu olanı. Sesi titriyordu ama bunu bastırmaya çalışıyordu. “O mallar ya bu gece teslim edilecek ya da…”Yiğit, adamın sözünü tamamlamasına izin vermedi. Sesi tok, kalın ve sokağın soğuk betonlarında yankılanacak kadar sakindi:“Uyarınızı duydum.”“
Anlamadın galiba oğlum sen! Karşındakilerin kim olduğunu unuttun herhalde!”Yiğit, yavaşça başını hafifçe kaldırdı. O koyu kahverengi gözlerindeki donukluk, karşısındakine ölüm fermanı gibiydi
.“Gayet iyi anladım.
Ama siz benim kurallarımı hâlâ anlamamışsınız.”Kısa, buz gibi bir sessizlik çöktü.
Nehir, binanın taş duvarına sırtını yaslamıştı. Nefesini tutmuştu. Onların kendisini fark etmediğini sanıyordu ama büyük bir yanılgı içindeydi.Yiğit, tam o anda, hiçbir mantıklı sebep yokken başını hızla karanlık sokağın köşesine çevirdi. Ve doğrudan Nehir’le göz göze geldi.O an, sokağın o gürültülü tansiyonu aniden sıfırlandı. Nehir’in zihnindeki tüm sesler kesildi. Hayatında ilk kez bir insanın bakışlarında bu kadar derin bir karanlık ama bir o kadar da canlı bir zeka ışığı görüyordu.Koyu kahverengi gözler… Soğuk, delici, tavizsiz.Yiğit, birkaç saniye boyunca kıpırdamadan ona baktı. Nehir de kaçamadı. Gözlerini kaçırmak, o an için teslim olmak demekti; adli bilimler uzmanı gururu buna izin vermedi. Olduğu yerde çakılı kalmıştı. Yiğit’in bakışlarında yalnızca bir yabancıyı fark etmenin ötesinde, tuhaf bir şaşkınlık da vardı.
Orada bir kadının, üstelik çıt çıkarmadan kendisini izleyen birinin varlığını beklemiyordu.Nehir’in kalbi göğüs kafesini dövmeye başladı. Bu korku muydu? Yoksa karşısındaki adamın yaydığı o tehlikeli, bastırılmış çekim gücünün yarattığı adrenalin mi? Kendi bile ayırt edemiyordu.Yiğit, bakışlarını bir saniyeliğinena çekip başını hafifçe yana eğdi. Adamlarından biri, onun baktığı yöne doğru başını çevirmek üzereydi ki, Yiğit tek bir kelimeyle onu durdurdu:
“Dur.”Adam anında buz kesti, kıpırdayamadı. Yiğit artık Nehir’in orada olduğunu tam anlamıyla biliyordu.Nehir zihninde acele bir kaçış planı kurarken, içeriden, o mafya bozuntularının arasından başka bir ses yükseldi:“O dosya nerede, Yiğit? Adamın ellerindeki o flash bellek ve belgeler bu gece bize verilmezse..."Nehir’in beyin hücreleri anında alarma geçti.Dosya.Flash bellek.Bu kelimeler onun dünyasında çok şey ifade ediyordu. Adli tıpta, cinayet masasında ya da organize suçlarda dönen o büyük vurgunların, örtbas edilen delillerin anahtarıydı dosyalar. Duyduğu şeyin kendi yürüttüğü ya da kulak misafiri olduğu adli vakalarla bir ilgisi olup olmadığını tartmaya çalışırken, Yiğit’in gözleri yeniden onun üzerinde kilitlendi.Bu kez bakışı çok daha sert, çok daha sorgulayıcıydı. Nehir’in sadece sıradan bir tesadüf eseri orada olmadığını, konuştuklarını duyduğunu anlamıştı.Nehir bunu fark ettiği anda refleks olarak bir adım geriye çekildi.Ve o an… Talihsizlik, ayağının altındaki küçük, sivri bir çakıl taşını buldu.Çıt.Ses küçüktü.
Nehir: hasiktir….
Gece sessizliğinde adeta bir patlama gibi yankılandı.Bütün o iri yarı adamların başı aynı anda sokağın köşesine, Nehir’in olduğu yere döndü.Nehir’in boğazına dizilen nefes tıkanıp kaldı. Olduğu yerde dondu.Yiğit’in yüzündeki o sakin ifade bozulmadı; sadece o keskin hatları biraz daha gerildi, gözleri kısıldı
.“Sen…” dedi, derin ve pürüzlü bir sesle.Nehir cevap vermedi, veremedi. Çenesini sıkıca kilitledi.Adamlarından biri, belindeki kabarıklığı belli ederek Nehir’e doğru bir adım attı.
“Patron, bu kız kim? Bizi dinlemiş!”Yiğit, elini yavaşça kaldırarak adamına durmasını işaret etti.“
Ben hallederim,” dedi gözlerini Nehir’den bir an olsun ayırmadan.
Nehir anladı galiba ölüsü çıkacaktı Burdan organ mafyasımı neydi bunlar..
Nehir: bırakın beni!!!
Bağırır ama sesi sadece sokağı doldurur Nehir tekrardan adama bakar
Adam homurdanarak geri çekildi. Yiğit, elleri cebinde, yavaş, kendinden emin ve tehlikeli adımlarla Nehir’e doğru yürümeye başladı. Her bir adımı, Nehir’in kalbindeki vuruş hızını iki katına çıkarıyordu.Nehir kaçabilirdi, arkasını dönüp var gücüyle koşabilirdi. Ama bacakları betona dökülmüş gibi ağırlaşmıştı. Hem de kaçsa bile bu adamın kendisini bulabileceğini içten içe biliyordu.Yiğit, aralarındaki mesafeyi neredeyse nefes alacak kadar sarılacak bir yakınlığa indirdiğinde durdu. Nehir’in başını hafifçe yukarı kaldırıp onun gözlerine bakması gerekiyordu, çünkü adam ondan oldukça uzundu.

“Ne duydun?” diye sordu Yiğit, fısıltıya yakın ama bir o kadar otoriter bir sesle.Nehir, titremesini engellemeye çalıştığı sesini olabildiğince düz tutarak gözlerini kaçırmadan baktı
:“Hiçbir şey.”Yiğit’in sağ kaşı hafifçe yukarı kalkdı. Dudaklarında alaycı ama tehlikeli bir kıvrım oluştu.“Yalan söylüyorsun.
”“Gerçekten hiçbir şey duymadım, sadece evime gidiyordum ve yolumu kaybettim.”
“Bu saatte bu sokakta mi? Yanlış sokaktasın desek, burası çıkmaz bir sokak.”
Nehir’in içi irkildi.;
.“Fark ettim,” dedi Nehir dişlerinin arasından. “Çıkmaz olduğunu şimdi anladım.”
Yiğit bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe o kadar kapandı ki, adamın üzerindeki o ağır, odunsu parfüm ve tütün kokusu Nehir’in burnuna doldu. Bu koku, korkutucu olduğu kadar karşı konulmaz bir şekilde erotik ve çarpıcıydı.
“Polis misin?” diye sordu Yiğit,
gözlerini Nehir’in yüzünde gezdirerek“
Hayır.”“Gazeteci?”
“Hayır.”
“Peki nesin?
Bu saatte bu kılıkla bu mahallede ne arıyorsun?”Nehir bir an duraksadı. Kimliğini gizlemek istiyordu ama yalan söylemenin bu adam karşısında işe yaramayacağını biliyordu. O, yalanları kelimelerden önce göz bebeklerinin hareketinden çözen bir adamdı belli ki.“

Adli bilimler uzmanıyım,” dedi sonunda, dik bir duruş sergilemeye çalışarak. “Laboratuvardan çıkıp eve dönüyordum.”Yiğit’in yüzündeki o sert maske, bu kelimeyi duyunca çok kısa bir anlığına sarsıldı. Gözlerinde derin bir merak ışığı parladı. Adli bilimler… Yani deliller, suç mahalli, kan, parmak izi… Bu cevap, yeraltının en karanlık adamının bile ilgisini çekmiş gibiydi
.“Adli bilimler…” diye mırıldandı Yiğit, kelimenin üstünde tartılıyormuş gibi. Başını hafifçe yana eğdi. “Demek lekelere, izlere ve cesetlere bakıyorsun.”
“Suç mahallindeki gerçeğe bakıyorum,” diye düzeltti Nehir, sesindeki o profesyonel birazda dalga amaçlı takılıyordu şimdi adamlar ona bir takıcaktı ama…titizlikle.Yiğit’in dudaklarının kenarında o belli belirsiz, tehlikeli gülümseme yeniden belirdi
.“Cesursun, ismin ne?.”
“Nehir, “ dedi nehir kısık bir sesle ve devam etti , emin olamadı
.“Cesur olduğumu nereden çıkardın?” diye sordu, sesindeki meydan okumayı gizleyemeyerek.
“Çünkü,Nehir…” dedi Yiğit, başını biraz daha yaklaştırıp fısıltıyla,
“şu an burada, bu sokağın karanlığında, hayatının en büyük hatasını yapabileceğini bildiğin halde gözlerimin içine bakıyorsun. Çoğu insan çoktan bayılmış ya da kaçmış olurdu.
“Ben kaçmam gereken yeri de kalmam gereken yeri de iyi bilirim.”
Yiğit’in koyu kahverengi gözleri, Nehir’in dudaklarına doğru kaydı, ardından yeniden gözlerine tırmandı. Aralarındaki o gerilim, havada uçuşan kıvılcımlar gibi cildini yakıyordu. Bu adamın yanında olmak, sanki dinamit dolu bir odada kibrit çakmak gibi bir şeydi. Her an her şey patlayabilirdi

.“Öyle mi?” dedi Yiğit, sesi şimdi çok daha alçak, çok daha boğuk çıkıyordu. “O halde iyi dinle, adli bilimler uzmanı… Bu gece burada gördüğün hiçbir şeyi, duyduğun hiçbir kelimeyi hafızandan silip atamazsan. Bazı izler vardır, laboratuvarındaki hiçbir kimyasal çözücü onları temizleyemez.
”Nehir, adamın o tehditkâr ama büyüleyici ses tonu karşısında yutkundu. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Yiğit, elini yavaşça kaldırdı. Nehir istemsizce gerileyecek gibi oldu ama adamın parmakları sadece Nehir’in omzuna, kabanının yaka kısmına değdi. Oradaki küçük bir toz tanesini veya sokak lifini parmak uçlarıyla alıp hafifçe savurdu.O temas… Sadece saniyelik bir dokunuştu ama Nehir’in bütün vücudundan aşağıya elektrik akımı gibi bir ürperme yayılmasına neden oldu.Yiğit geri çekildiğinde, yüzündeki o sert ifade yeniden yerini aldı. Arkasını döndü, adamlarına doğru yürümeye başladı.“Bırakın gitsin,” dedi arkasına bile bakmadan.Adamlar hoşnutsuz mırıltılar çıkarsa da itiraz etmediler. Yiğit birkaç adım attıktan sonra durdu, başını omzunun üzerinden hafifçe çevirip son kez Nehir’e baktı:“

“Şansını bir daha bu kadar zorlama, Nehir. Her zaman bu kadar şanslı olmayabilirsin.”
Karanlığın içinde kaybolup gittiler. Adamlar ve Yiğit, sokağın öbür ucundaki siyah ciplere binip hızla uzaklaştılar. Arkalarında bıraktıkları tek şey, lastiklerin asfalt üzerindeki tiz sesi ve sokağa sinen o ağır barut kokusuydu.Nehir olduğu yerde kalakaldı. Kalbi hala göğsünü parçalayacak gibi atıyordu. Eli istemsizce omzuna, Yiğit’in parmaklarının değdiği yere gitti. Orada hâlâ o adamın sıcaklığı vardı sanki.İstanbul o gece yine sessizliğine bürünmüştü.Ama Nehir için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.Çünkü ilk kez, bilimle açıklayamayacağı, mantık sınırlarını zorlayan ve ruhunun derinliklerine zehir gibi işleyen bir "iz"le karşılaşmıştı. Ve o iz, hayatını altüst etmeye yemin etmiş bir adamın ellerinden kalbine kazınmıştı.

İstanbulAkşamın karanlığı Beyoğlu’nun eski sokaklarına çökmüştü. Dar kaldırımlardan geçen insanların sesleri, uzaktan duyulan korna sesleri ve bir köşedeki çay ocağından yükselen bardak şıngırtıları birbirine karışıyordu.Nehir, bütün günün yorgunluğunu omuzlarında taşıyarak apartmanın önünde durdu.Siyah çantasının askısını omzunda düzeltti. Birkaç saniye boyunca arkasına baktı.Sokak sakindi.Fazlasıyla sakin.Az önce yaşadıklarını düşündükçe midesindeki düğüm biraz daha sıkılaşıyordu. Duyduğu konuşma hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Adamların yüz ifadeleri, bakışları, özellikle de içlerinden birinin kendisini fark ettiği an…

Allah'ım, ben ne yaptım?Apartmanın kapısını açtı, merdivenleri ikişer ikişer çıkmaya başladı. İkinci kata ulaştığında anahtarlarını çantasından çıkarmak için uğraştı. Parmakları birbirine dolaşıyordu.Sonunda kapıyı açtı.İçeri girer girmez arkasından kapattı.Ardından sırtını kapıya yasladı.Derin bir nefes aldı.Sonra bir tane daha.Ama göğsündeki sıkışma geçmiyordu.Gözlerini kapatıp başını geriye yasladı.Nehir:
Allah'ım, ben niye böyle bir insanım ya?Tam o sırada mutfaktan bir ses geldi
.Damla: Abla?Nehir irkildi.Mutfaktan çıkan Damla, elindeki cips tabağıyla koridorda belirdi.On dokuz yaşındaki genç kızın beline kadar uzanan sarı saçları omuzlarından dökülüyordu. Ela gözleri, karşısındaki ablasını baştan aşağı süzdü. Üzerinde pembe pijamaları vardı. Ayaklarında ise birbirinden tamamen farklı iki çorap bulunuyordu: biri limon desenli, diğeri dümdüz siyahtı.

Damla bir cips aldı.Çiğnedi.Ablasına baktı.Bir daha çiğnedi.
Damla: Abla, sen kapıyla bütünleşmeye mi çalışıyorsun?
Nehir: Ne?Damla: Kapıya yaslanmışsın.
Biraz daha beklersen kapı senden kira isteyecek.Nehir gözlerini açıp kardeşine baktı.
Nehir: Damla, şu an hiç komik değilsin.
Damla: Ben komik olmaya çalışmıyorum ki. Sen evin girişinde cenaze namazı kılınmış gibi duruyorsun.
Nehir: Bir susar mısın?
Damla: Susarım. Ama önce bir sorum var.
Nehir: Ne sorusu?
Damla: Eve neden nefes nefese girdin? Merdivenleri mi koştun, yoksa apartmanın arkasından birileri mi kovaladı?Nehir'in yüzü bir anda değişti.Damla'nın cips tabağına uzanan eli havada kaldı.Damla: Aaa!Nehir: Ne aa'sı?
Damla: Yüzün değişti!
Nehir: Yüzüm değişmedi.
Damla: Abla, ben hukuk okuyorum. İnsanların yüz ifadelerinden suçlu olup olmadıklarını anlamayı öğreniyorum.
Nehir: Daha birinci sınıfta kendini savcı sandın başımıza!
Damla: İkinci sınıfım ben, cahil!Nehir: Daha dün hazırlık okuyordun, kendine gel!
Damla: Konuyu değiştirme. Ne yaptın sen?Nehir sırtını kapıdan ayırdı, çantasını çıkarıp koltuğun üzerine fırlattı.
Nehir: Hiçbir şey yapmadım.
Damla kaşlarını kaldırdı.
Damla: Hah.
Nehir: Ne hah?
Damla: Bizim evde üç cümle vardır. Birincisi, "Bir şey yapmadım." İkincisi, "Yanlış anladın." Üçüncüsü, "Annemlere söyleme." Bunlardan biri çıktıysa kesin bir halt yemişsindir.

Nehir: Damla!Damla: Tamam, dördüncüsü de var. "Ben hallederim." O da genellikle ortalık daha beter olmadan önce söylenir.
Nehir gözlerini tavana kaldırdı.
Nehir: Allah'ım, sabır ver.
Damla: Amin. Şimdi anlat.
Nehir: Anlatacak bir şey yok.
Damla: Abla, yemin ederim tabağı bırakıp seni sorguya çekeceğim.
Nehir: Sen beni sorguya çekemezsin.
Damla: Nedenmiş?Nehir: Çünkü ben senin ablanım.
Damla: Hukuken bir karşılığı yok bunun.Nehir: Ahlaken var!
Damla: Ahlak dediğin şey, çocukken benim çikolatamı yiyip suçu bana atarken neredeydi?Nehir'in ağzı açık kaldı.
Nehir: Sen hâlâ onu mu hatırlıyorsun?Damla: Sekiz yaşındaydım. Travmamı küçümseme.
Nehir: Bir tane çikolataydı!
Damla: Bir tane mi? Üç tane! Üç!Nehir: Sen de benim tokalarımı alıyordun!
Damla: Tokalar ortak kullanım alanıydı.Nehir: Benim tokam nasıl ortak kullanım alanı oluyor?
Damla: Aynı evde yaşıyorduk. Komün hayatı.Nehir: Ulan, seninle konuşan da kabahat!
Damla kahkaha atarak koltuğa oturdu. Cips tabağını sehpaya koydu ve bacaklarını altına topladı.
Damla: Tamam, tamam. Çocukluk hesaplaşmasını sonra yaparız. Şimdi esas konuya dönelim. Birini mi vurdun?
Nehir bir anda doğruldu.
Nehir: Ne?!
Damla: Birini mi dövdün?
Nehir: Hayır!
Damla: Birinin arabasını mı çizdin?Nehir: Hayır, Damla!
Damla: Birinin sevgilisiyle mi kavga ettin?
Nehir: Ya sabır!
Damla: Birinin sevgilisine mi âşık oldun?
Nehir: DAMLA!
Damla: Tamam be! İnsan soru soruyor, mahkemede sanık gibi bağırıyorsun.Nehir iki eliyle yüzünü kapattı.
Nehir: Ben seni neden kardeşim olarak seçtim?Damla gözlerini kocaman açtı.
Damla: Seçmedin ki. Kader kurbanıyız ikimiz de.
Nehir: Keşke doğumhanede seni görüp geri dönseydim.Damla: Dönemezdin. Annem seni yakalayıp kulağından getirirdi.Nehir istemsizce güldü. Ama gülümsemesi çabucak silindi.Damla bunu fark etti.Elindeki cipsi tabağa bıraktı.
Damla: Abla, şaka bir yana. İyi misin gerçekten?Nehir cevap vermedi.
Damla: Bana bak.Nehir başını kaldırdı.Damla'nın yüzündeki muzırlık biraz olsun azalmıştı.Damla: Korkmuşsun sen.Nehir dudaklarını birbirine bastırdı.
Nehir: Biraz.
Damla: Neden?Nehir birkaç saniye sustu. Sonra çantasını yeniden eline alıp içinden telefonunu çıkardı. Ekrana baktı, hiçbir bildirim olmadığını görünce telefonu masaya bıraktı.
Nehir: Damla, benim topuklarımı sıkacaklar.
Damla dondu.Bir saniye.İki saniye.Üç saniye.Sonra elini ağzına
kapattı.

Damla: Ne yapacaklar?!
Nehir: Bağırma!
Damla: Abla, sen az önce adamların senin topuklarını sıkacağını mı söyledin?
Nehir: Evet!
Damla: Topuklarını mı?

Nehir: Damla, bir de tekrar ettirme!
Damla: Niye özellikle topuk? Ayak fetişisti mafya mı bunlar?
Nehir elindeki küçük yastığı kaptığı gibi kardeşine fırlattı.Damla yastığı yüzüne yiyip geriye doğru devrildi.
Damla: ANNEEE! KIZIN BANA SALDIRIYOR
Nehir: Annem burada değil, numara yapma!
Damla: Alışkanlık işte! Çocukluk refleksi!
Damla yastığı kucağına aldı, sonra birden ciddileşerek öne eğildi.
Damla: Abla, bir dakika. Sen ne yaptın?
Nehir: Bir şey yapmadım dedim ya!Damla: Tamam, o zaman neden adamlar topuklarını sıkacak?
Nehir: Bilmiyorum!Damla: Adamların mesleği ayakkabıcılık mı?
Nehir: Damla, Allah aşkına!Damla: Belki de yanlış anlamışsındır. Belki topuklu ayakkabı satıyorlardır.Nehir kardeşine öyle bir baktı ki Damla kahkahayı bastı.
Damla: Tamam, tamam! Sustummm!Nehir: Seninle ciddi bir şey konuşmak mümkün değil!
Damla: Çünkü sen olayı anlatmıyorsun, abla! Bana sadece final sahnesini veriyorsun. Ben de aradaki bölümleri kendi kafamda yazıyorum.Nehir derin bir nefes aldı.
Nehir: Bak, şimdi beni iyi dinle.
Damla: Dinliyorum.Nehir: Bugün dışarıdaydım.
Damla: Bravo. Ben de bugün evdeydim.
Nehir: Damla!Damla: Tamam, sustum.
Nehir: Bir yere uğramam gerekiyordu. Oradan geçerken birkaç adamın konuştuğunu duydum.
Damla: Kaç adam?
Nehir: Ne bileyim, üç dört kişi.
Damla: Üç mü, dört mü?
Nehir: Saymadım!
Damla: Tamam. Devam et. Kaçış planımızı ona göre yapacağız.
Nehir: Bizim kaçış planımız falan yok!Damla: Şimdilik yok.Nehir iki elini beline koydu.
Nehir: Sen gerçekten mal mısın?
Damla: Hayır, hukuk öğrencisiyim. Arada karıştırıyorum.
Nehir: Neyse. Adamlar konuşuyordu. Ben de biraz merak ettim.Damla'nın gözleri parladı.
Damla: Aha!Nehir: Ne aha?Damla: Geldik olayın merkezine. Sen dinledin.Nehir: Dinlemedim.
Damla: Biraz önce merak ettim dedin.
Nehir: Yani… duymamam gereken bir şeyi duydum.Damla: Kendiliğinden mi duydun?Nehir: Evet.

Damla: Kulakların senden habersiz mi çalıştı?Nehir: Damla, bak, gerçekten kafanı kıracağım.
Damla: Tamam, tamam. Peki oradan uzaklaştın mı?Nehir sessiz kaldı.Damla'nın ağzı yavaşça açıldı.
Damla: Abla.
Nehir: Efendim?
Damla: Oradan uzaklaştın mı?
Nehir: Şey…
Damla: Nehir
.Nehir: Efendim canım kardeşim?Damla: Beni sinirlendirme. Uzaklaştın mı?Nehir gözlerini kaçırdı.
Nehir: Biraz daha kaldım.Damla başını iki yana salladı.Damla: Allah'ım, bana sabır değil, bu kadına akıl ver.
Nehir: Ne varmış? Merak ettim!Damla: Abla, senin merakın yüzünden bu evin tapusunu başkasına vereceğiz birazdan!
Nehir: Abartma.

Damla: Abartmıyorum. Senin yüzünden bir gün televizyona çıkacağız. Alt yazı geçecek: "İstanbul'da iki kardeşin hayatı, ablanın merakı yüzünden değişti."Nehir istemsizce güldü.

Nehir: Sen de çok konuşuyorsun.
Damla: Ben konuşurum. Sen de dinlersin. Aramızdaki iş bölümü böyle.
Nehir: Peki, sonra beni gördüler.Damla'nın gülümsemesi büyüdü.Damla: Seni gördüler.Nehir: Evet.Damla: Sen de kaçtın.Nehir: Hayır.Damla elini alnına vurdu.
Damla: KAÇMADIN MI?
Nehir: Bağırma, apartman duyacak!Damla: Abla, apartman duysa ne olacak? Belki komşu teyzeler bize güvenlik sağlar!
Nehir: Damla, dalga geçmeyi bırak!Damla: Geçemiyorum ki! Sen bana anlatıyorsun, ben de aklımı kaybediyorum!Damla koltuğa yaslanıp karnını tutarak güldü.
Damla: Mafya tek mi ablasına racon kesmiş? Senin haberin yok!Nehir'in gözleri büyüdü.
Nehir: Mal mısın sen?Damla: Biraz.Nehir: Çok komik, gerçekten.Damla: Abla, sen bir adamın konuşmasını dinlemişsin. Sonra seni görmüşler. Şimdi de eve gelip bana mafyanın topuklarını sıkacağını söylüyorsun. Ben bu hikâyeyi neremden tutayım?
Nehir: Benim yerimde olsan sen de korkardın!
Damla: Benim yerimde olsan önce koşardım, sonra polisi arardım, sonra da eve gelip sana kızardım.Nehir: Ben de korktum zaten!Damla: Korkmak normal. Ama sen niye gidip adamların konuşmasını dinliyorsun?Nehir: Merak ettim!Damla: Fazla merak göte…Nehir anında parmağını kaldırdı.Nehir: Ağzını topla!Damla dudaklarını birbirine bastırdı, başını öne eğdi. Omuzları titriyordu.
Damla: Tamam.
Nehir: Gülüyorsun bir de!Damla: Gülmüyorum.Nehir: Gözünden yaş geldi!
Damla: Gözüm sulandı
.Nehir: Neden?Damla: Ablamın maceralarından.Nehir yeniden yastığa uzandı ama Damla bu kez yastığı kapıp arkasına sakladı.
Damla: Hayır! Silahını teslim et!Nehir: Ver şunu!Damla: Önce ifade ver!
Nehir: DAMLA!
Damla: NEHİR!
İki kardeş birkaç saniye birbirlerine baktılar.Sonra ikisi de gülmeye başladı.Nehir, bütün gün ilk defa rahat bir nefes almıştı.Ama aklının bir köşesinde hâlâ o adamların bakışları vardı.Ve Damla, ablasının gülüşünün arkasındaki korkuyu fark etmişti.Cips tabağını sehpaya bıraktı, ayaklarını yere indirdi ve ablasının yanına oturdu.Damla: Şaka bir yana, abla. Ciddi soruyorum. Adamlar sana bir şey söyledi mi?Nehir'in gülümsemesi yavaşça kayboldu.Nehir: İçlerinden biri beni fark etti. Diğerine bir şey söyledi. Sonra bana baktılar.Damla: Sen ne yaptın?Nehir: Hiçbir şey.Damla: Yine mi hiçbir şey?Nehir: Ne yapayım, gidip elini mi sıkayım?Damla: En azından "İyi akşamlar beyefendiler, ben yanlışlıkla buradayım" diyebilirdin.Nehir: Senin kafan gerçekten güzel çalışıyor.Damla: Teşekkür ederim. Hukuk fakültesi.Nehir: Sonra birisi bana doğru yürüdü. Ben de oradan ayrıldım.
Damla: Bak, işte bu mantıklı.Nehir: Ama arkamdan baktıklarını gördüm.Damla bu defa şaka yapmadı.Damla: Seni takip ettiler mi?Nehir: Bilmiyorum. Arkama bakmamaya çalıştım.Damla: Peki eve gelirken birilerini gördün mü?
Nehir: Hayır.
Damla: Tamam. Önce sakin olalım.Nehir kardeşine döndü.Nehir: Sen az önce beni mafyaya mezeci yapmıştın.Damla: Abla, ben aynı zamanda çok yönlü bir insanım. Önce komedi, sonra kriz yönetimi.
Nehir: Allah seni bildiği gibi yapsın.
Damla: Amin, beni güzel bir yere yerleştirsin. Mümkünse Boğaz manzaralı.Nehir başını kardeşinin omzuna yasladı.Damla hafifçe gülümsedi, sonra ablasının saçlarını kulağının arkasına itti.
Damla: Bak, bir şey olacak diye kesin bir şey yok. Ama böyle bir durum varsa da tek başına kafanda büyütme. Bize anlatırsın, gerekirse güvendiğimiz bir büyüğe söyleriz. Gerçekten tehdit edildiysen de yardım alırız. Tamam mı?Nehir: Tamam.Damla: Güzel.Kısa bir sessizlik oldu.Sonra Damla'nın yüzü yine değişti.Damla: Ama bir şey soracağım.Nehir gözlerini kapattı.
Nehir: Sorma.
Damla: Adamlar yakışıklı mıydı?Nehir başını kaldırıp kardeşine döndü.Nehir: SENİN BEN…Damla: Ne var? Belki bütün bu olayların sonunda enişte çıkacak!Nehir eline geçirdiği ikinci yastığı Damla'ya fırlattı.Damla kahkahalarla mutfağa kaçtı.Damla: ABLA, ŞİDDET HUKUKA AYKIRI!Nehir: SENİ BİR YAKALARSAM HUKUKU DA SENİ DE…Damla: AĞZINI TOPLA, FAZLA MERAK GÖTE!Nehir: DAMLAAAA!Apartmanın ikinci katından iki kardeşin kahkahaları yükselirken, mutfaktaki cips tabağı çoktan devrilmişti.Damla bir elinde yastık, diğer elinde cips paketiyle koridorda belirdi.Damla: Abla, son bir şey daha!Nehir: Ne var?!
Damla: Eğer bu mafya meselesi büyürse benim pembe pijamalarımla dışarı çıkmama izin verirsin, değil mi?Nehir: Neden?
!Damla: Çünkü kaçarken kamuflaj lazım. Kimse limonlu çoraplı bir hukuk öğrencisinden şüphelenmez!Nehir kendini koltuğa bıraktı.Gülmekten karnı ağrıyordu.
Nehir: Sen var ya… Sen benim başıma gelen en büyük belalardan birisin.Damla gelip ablasının yanına oturdu, kolunu onun omzuna attı.Damla: Ama en sevdiğin belanım.Nehir başını kardeşinin omzuna yasladı
.Nehir: Maalesef.Damla: Ben de seni seviyorum, manyak ablam.Nehir: Ben sana manyak dedim mi?Damla: Demene gerek yok. Gözlerinden okuyorum.Nehir: Hadi kalk, çay koy.Damla: Az önce mafyadan kaçan sendin, çayı koyan neden ben oluyorum?

Nehir: Çünkü evin küçük kardeşisin.
Damla: Hukuken itiraz ediyorum!
Nehir: İtirazın reddedildi.
Damla: Hâkim taraflı!Nehir: Hâkim benim!Damla: O zaman ben de bu evin savcısıyım!Nehir: Savcı hanım, mutfağa!Damla ayağa kalkıp selam verdi.Damla: Emredersiniz, sayın baş belası!Mutfaktan çaydanlığın sesi duyulurken Nehir koltuğa uzandı. Biraz olsun sakinleşmişti.Damla'nın sesi yeniden geldi.
Damla: ABLA!Nehir: NE VAR?!Damla: ÇAYI AÇIK MI İÇİYORSUN, DEMLİ Mİ?!Nehir: DAMLA, BİR GÜN BENİ KALPTEN GÖTÜRECEKSİN!Damla: O ZAMAN ÇAYI DEMLİ YAPIYORUM!Nehir gülerek yüzünü yastığa gömdü.Bu evde korkmak bile zordu.Çünkü insanın başına ne gelirse gelsin, Damla bir şekilde o olayı komediye çevirmeyi başarıyordu.Ama Nehir'in bilmediği bir şey vardı.O akşam yaşananları yalnızca kendisi unutmaya çalışmayacaktı.Birilerinin de onu çoktan fark etmiş olma ihtimali vardı.Ve Beyoğlu'nun karanlık sokaklarında bazı karşılaşmalar, insanın hayatına yalnızca bir kez girerdi.Bazılarıysa kapıyı bir daha çalardı.
İstanbul'un gecesi, karanlığını yavaş yavaş şehrin üzerine örtüyordu. Boğaz'ın kıyısındaki yalıların ışıkları denize vuruyor, köprülerden geçen araçların farları uzaktan birer ışık çizgisi gibi görünüyordu. Şehrin bir ucunda insanlar son vapura yetişmeye çalışırken diğer ucunda gece henüz yeni başlıyordu.Ve o gecenin karanlığında, bazı adamlar için zamanın anlamı başkaydı.Onlar için gece, uyumak için değil; hesaplaşmak, karar vermek ve yarım kalan işleri tamamlamak içindi.İstanbul'un iş merkezlerinden birinin en üst katında bulunan geniş ofis, şehrin ışıklarına tepeden bakıyordu. Tavandan tabana uzanan camların önünde duran Yiğit Sarsılmaz, bir elini pantolonunun cebine sokmuş, diğer eliyle bileğindeki mat siyah saati düzeltiyordu.Siyah gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıyrılmıştı. Geniş omuzları, dik duruşu ve yüzündeki sert ifade, bulunduğu ortamın ağırlığını artırıyordu. Koyu kahverengi gözleri, camın ardındaki İstanbul'u izliyor gibi görünse de aklı başka yerdeydi.Nehir Arslanoğlu.O kadının adı, istemediği kadar sık zihnine düşüyordu.Yiğit bundan hoşlanmıyordu.Hayatında kontrol edemediği şeylere tahammülü yoktu. İnsanları, işleri, anlaşmaları, hatta en yakınındaki adamların ne zaman konuşup ne zaman susacağını bile kontrol etmeye alışmıştı. Fakat sokak lambasının altında kendisine dik dik bakan o kadının görüntüsünü zihninden uzaklaştırmakta zorlanıyordu.Üstelik kadın, kim olduğunun farkında bile değildi.Daha doğrusu, Yiğit onun ne kadarını bildiğini henüz bilmiyordu.Masasının üzerindeki tabletin ekranında Nehir Arslanoğlu'nun mesleki geçmişine ilişkin bir dosya açıktı. Adli bilimler uzmanıydı. Eğitim bilgileri, mesleki kayıtları ve ulaşılabilen temel bilgiler raporda sıralanmıştı.Yiğit, ekrana birkaç saniye daha baktıktan sonra tableti kapattı.Tam o sırada kapı tıklatıldı.İçeri giren adam, Yiğit'in en yakınındaki isimlerden biriydi. Başını hafifçe eğerek masaya yaklaştı.
Adam: Efendim, istediğiniz ilk rapor hazır.
Yiğit: Bırak.
Adam: Son sevkiyatla ilgili bilgiler de dosyanın içinde.
Yiğit: Gördüm.
Adam: Bir de o kadınla ilgili araştırma var.Yiğit'in parmakları saatinin üzerinde durdu.
Yiğit: Ne yapacağız?Adam bir an tereddüt etti.
Adam: Efendim, ortalık gergin. Kadın bir şeyler duymuş olabilir. Vuracak mıyız?Yiğit yavaşça başını çevirdi.
Yiğit: Aptalsın lan sen.
Adamın yüzü bir anda düştü
.Adam: Efendim?
Yiğit: Kadın vurur muyuz biz? Mafya dediysek şerefsiz miyiz oğlum biz? O ne biçim tabir?
Adam: Efendim, tövbe haşa! Ben sadece ortadan kaldırmak gerekir mi anlamında söyledim.Yiğit: Senin aklını ortadan kaldırmak lazım önce.Adam ne diyeceğini bilemedi.
Adam: Özür dilerim efendim
.Yiğit: Çık.
Adam: Emredersiniz.Adam hızla odadan çıktı.Yiğit arkasından bakıp başını iki yana salladı.
Yiğit: Bir de bana adam diye geziyorlar.Deri koltuğuna oturduğu sırada kapı bu kez iki defa sertçe tıklandı. Ancak cevap beklenmeden açıldı.İçeri Oğuz girdi.Yiğit'in sağ kolu, çocukluğundan beri hayatının karanlık ve aydınlık taraflarını bilen, gerektiğinde önüne geçmekten çekinmeyen, gerektiğinde de onu çıldırtmak için elinden geleni yapan adam.Oğuz'un üzerinde koyu renk bir pantolon, açık yakalı siyah bir gömlek ve omuzlarına gelişigüzel bıraktığı bir ceket vardı. Yüzündeki rahat ifade, bulunduğu odanın ciddiyetiyle taban tabana zıttı.Kendini koltuğa bıraktı, bacak bacak üstüne attı
.Oğuz: Naber abi?
Yiğit: Ne istiyorsun?
Oğuz: İnsan bir hoş geldin der.Yiğit: Hoş geldin. Defol.Oğuz'un ağzı kulaklarına vardı.
Oğuz: Allah aşkına, şu karakterini biraz düzelt ya. İnsan senin yanına gelirken vasiyetini yazacak neredeyse.
Yiğit: Yaz, bana ne?
Oğuz: Bak, yine başladı.Yiğit tabletini eline aldı.Oğuz'un gözleri ekranın üzerinde gezindi. Açık dosyanın başlığını gördü. Ardından Nehir'in fotoğrafını fark etti.Bir süre ekrana, sonra Yiğit'e baktı.Sonra tekrar ekrana baktı.Yavaşça doğruldu.
Oğuz: Hayırdır abi?
Yiğit: Ne?
Oğuz: Bu kim?Yiğit: İşin değil
.Oğuz: Adli bilimler uzmanı Nehir Arslanoğlu mu?Yiğit cevap vermedi.Oğuz'un dudakları kıvrıldı.
Oğuz: Vay arkadaş
.Yiğit: Oğuz.
Oğuz: Ne var abi?
Yiğit: Sus.
Oğuz: Daha hiçbir şey demedim.
Yiğit: Diyeceğin yüzünden belli.Oğuz bir kahkaha patlattı.
Oğuz: Abi, İstanbul'un bütün işleri masada. Adamlar kapıda sıra bekliyor. Sen gece yarısı kadın dosyası mı inceliyorsun?
Yiğit: İşime bakıyorum.Oğuz: Tabii abi. Mesleki inceleme. Çok önemli bir bilimsel araştırma.
Yiğit: Oğuz.Oğuz: Buyur, bilim insanı.Yiğit tableti masaya bıraktı.
Yiğit: Gel buraya.Oğuz bir anda oturduğu yerde doğruldu.Oğuz: Niye?
Yiğit: Gel dedim.
Oğuz: Abi, ben seni seviyorum. Aramızda yanlış anlaşılma olmasın.Yiğit'in kaşı kalktı.Yiğit: Ne anlatıyorsun lan?
Oğuz: Biraz önce yüzüme öyle baktın ki insan ister istemez tedbir alıyor.Yiğit: Senin tedbir alacağın tek konu, ağzını ne zaman kapatacağını öğrenmek.
Oğuz kahkaha atarak yeniden koltuğa yayıldı.
Oğuz: Tamam, tamam. Ben sustum. Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim.Yiğit: Söyleme
.Oğuz: İleride bu kadın kapıdan içeri girerse…
Yiğit: Oğuz.
Oğuz: …biz ona yenge deriz.Yiğit başını geriye atıp gözlerini kapattı.Yiğit: Hasbinallah
.Oğuz: Vallahi bak, daha şimdiden alıştıralım kendimizi. Sonra kadın geldiğinde hepimiz birbirimize bakmayalım.Yiğit: Sen kafayı yemişsin.
Oğuz: Ben mi? Abi, sen kadının fotoğrafını büyütmüşsün.Yiğit'in bakışları bir anda Oğuz'a döndü.
Yiğit: Nereden gördün?Oğuz iki saniye sessiz kaldı.Sonra ellerini iki yana açtı.
Oğuz: Ekranda kocaman duruyor abi. Büyüteçle bakmama gerek yok.Yiğit: Senin burada ne işin var zaten?
Oğuz: Seni ziyarete geldim. İnsan kardeşini özler.Yiğit: Biz kardeş değiliz.Oğuz: Kan bağımız olmayabilir ama senin sinirini en iyi ben bozuyorum. Bu da bir bağ.Yiğit istemeden dudaklarının kenarını kıpırdattı. Gülümseme sayılmazdı ama Oğuz bunu gördü.
Oğuz: Aha! Güldü!
Yiğit: Hayal görüyorsun.
Oğuz: Gördüm abi, gördüm. Tarihe not düşüyorum. Yiğit Sarsılmaz, gece saatlerinde bir kez gülümsedi. Sebebi: Nehir Arslanoğlu.
Yiğit: Seni pencereden atarım.
Oğuz: Yirmi yedinci kattayız. Biraz ağır ceza olmaz mı?Yiğit: Atlamadan önce düşünseydin.Oğuz: İşte tam da bu yüzden senin evlenmen lazım.Yiğit'in yüzü yeniden ciddileşti.Yiğit: Ne alaka?Oğuz: Bir insanın evinde biri olursa belki bu kadar huysuz olmaz.Yiğit: Ben huysuz değilim.Oğuz ona uzun uzun baktı.Oğuz: Abi, geçen gün çay soğuk geldi diye garsonu üç saat sorguladın.Yiğit: Çay soğuktu.Oğuz: Adam çayı getiren kişi değildi!Yiğit birkaç saniye sustu.Yiğit: Yanlış kişiye denk gelmiş.
Oğuz gülmekten koltuğun kenarına tutundu.
Oğuz: İşte! Tam olarak bundan bahsediyorum!Yiğit elini alnına götürdü.Yiğit: Allah'ım, bana sabır ver.Oğuz: Amin. Bir de yenge ver.
Yiğit: Oğuz!Oğuz:
Tamam, tamam!Oğuz ellerini teslim olurcasına kaldırdı. Ancak yüzündeki sırıtış bir türlü kaybolmuyordu.Oğuz: Şaka bir yana abi, kadın hakkında ne düşünüyorsun?Yiğit'in ifadesi değişti.Yiğit: Bir şey düşünmüyorum.
Oğuz: Bunu bana değil, kendine söyle.Yiğit: Oğuz, seninle ciddi konuşmak büyük hata
.Oğuz: Peki. O zaman ciddi sorayım. Kadın gerçekten bir şey duymuş olabilir mi?Yiğit birkaç saniye sustu. Sonra masasının üzerindeki dosyayı açtı.
Yiğit: Olabilir.
Oğuz: Ne yapacağız?Yiğit: Önce ne duyduğunu öğreneceğiz.
Oğuz: Sonra?Yiğit: Sonrasına sonra bakarız.Oğuz: Kadını korkutmayacağız yani?Yiğit gözlerini kaldırdı.
Yiğit: Kimse ona dokunmayacak. Kimse onu tehdit etmeyecek. Kimse de kendi kafasına göre hareket etmeyecek. Anlaşıldı mı?Oğuz'un yüzündeki gülümseme biraz azaldı. Yiğit'in bu konuda ne kadar ciddi olduğunu anlamıştı.Oğuz: Anlaşıldı abi.
Yiğit: Güzel.
Oğuz: Ama bir şey söyleyebilir miyim?Yiğit gözlerini kapattı.
Yiğit: Hayır.Oğuz: Yengeyi koruyoruz yani.Yiğit elindeki kalemi masaya bıraktı.Yiğit: Seni gerçekten mahvedeceğim.
Oğuz: Abi, daha kadınla tanışmadın bile. Ben senden önce aileye girdim, bana saygı duy.Yiğit: Çık dışarı
.Oğuz: Peki. Ama giderken bir şey soracağım.
Yiğit: Sorma.
Oğuz: Düğünde siyah takım mı giyeceğiz, yoksa damat tarafı olarak gri mi?Yiğit ayağa kalktı.
Oğuz da aynı hızla yerinden fırladı.
Oğuz: TAMAM ABİ, GİDİYORUM!Kapıya doğru yürürken kahkahasını tutamıyordu.
Oğuz: Yengeye selam söyle!Yiğit: OĞUZ!
Oğuz: Tamam, söyleme! Henüz tanışmadınız zaten!Kapı kapandı.Yiğit birkaç saniye boyunca kapıya baktı.Sonra derin bir nefes aldı.
Yiğit: Şerefsiz.Ancak yüzündeki sertliğin altında, istemeden oluşan belli belirsiz bir gülümseme vardı.Başını iki yana salladı, masasına döndü ve tabletini yeniden açtı.Nehir Arslanoğlu.Bu kez fotoğrafına uzun uzun bakmadı.En azından kendine öyle söyledi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

127okunma 8beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18