Bölümler 2Şu an: İKİNCİ BÖLÜM : HATIRLANMAYAN YOLLAR
- 1 BÖLÜM I: Ölü Bir Şehrin Son Mektubu3.774 kelime
- 2 İKİNCİ BÖLÜM : HATIRLANMAYAN YOLLAR14.366 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
azı yollar insanı bir yere götürmez. Bazıları, insanın kim olduğunu unuttuğu yere geri döndürür.
I. Külün Altındaki Ses
Edrava'da gece, karanlığın çökmesiyle başlamazdı.
Gece, insanların hatırlamaktan vazgeçtiği şeylerin gökyüzüne yükselmesiyle başlardı.
O gece de öyle oldu.
Nemeris'in ardında bıraktığı kül bulutları, göğün iki ayını neredeyse bütünüyle örtmüştü. Biri solgun, diğeri kızıl olan bu iki gök cismi, sanki birbirlerinden utanır gibi farklı yönlere bakıyordu. Yaşlı haritacılar, iki ayın aynı anda birbirine dönük olduğu gecelerde dünyanın bir yerinde mutlaka bir şeyin silineceğine inanırdı.
Kael Arven bu inanışa çocukken gülerdi.
Şimdi gülmüyordu.
Atının üzerinde ilerlerken sağ elini cebine götürdü. Orada, Elen'den kalan küçük kırmızı ayakkabının tokasını taşıyordu. Ayakkabının kendisi değil, yalnızca tokası. Geri kalanını nerede bıraktığını hatırlamıyordu.
Aslında daha kötüsü vardı.
Ayakkabının gerçekten Elen'e ait olup olmadığından bile emin değildi.
Yedi yıl boyunca kız kardeşini aramış, onun adının kayıtlardan silindiğini, doğduğu evin başka bir aileye verildiğini, çocukluk arkadaşlarının onu hiç tanımadıklarını görmüştü. Bütün dünya Elen Arven diye birinin hiç yaşamadığı konusunda anlaşmıştı.
Bir tek Kael anlaşmamıştı.
Fakat şimdi kendi zihni de ona ihanet etmeye başlamıştı.
"Yolun ortasında ölü bir adam gibi oturuyorsun."
Sera'nın sesi karanlığı yardı.
Kael başını kaldırdı.
"Ölü adamlar yolun ortasında oturmaz."
"Senin gibi düşünüyorsa oturur."
Sera Voss'un yüzünde yorgun bir ifade vardı. Koyu renk pelerininin yakasını kaldırmış, saçlarını ensesinde toplamıştı. Omzundaki deri çantanın içinden ara sıra kâğıt hışırtıları geliyordu. Yasaklı arşivlerden çaldığı belgeleri hâlâ yanında taşıyordu.
Kael ona baktı.
"Ne kadar kaldı?"
"Neye?"
"Çocukluk evime."
Sera, yolun ilerisindeki karanlığa baktı.
"Haritaya göre yarım gün."
"Haritaya göre mi?"
"Harita eski. Yollar da eski. Bazen ikisi aynı anda yalan söyler."
"Haritalar yalan söylemez."
Sera hafifçe güldü.
"Arşivci olduğun için böyle düşünüyorsun. Haritaları insanlar çizer, Kael. İnsanlar da en çok görmek istemedikleri yerleri yanlış çizer."
O sırada arkalarından bir ses geldi.
"Bu konuda hanımefendiye katılıyorum."
İkisi de aynı anda döndü.
Yolun kenarındaki kuru ağacın altında bir adam duruyordu.
Ne zaman oraya geldiğini hiçbiri görmemişti.
Adamın üzerinde eski, kahverengi bir yolcu ceketi vardı. Sol kolu dirseğinden itibaren boştu. Boynuna doladığı kumaşın üzerinde küçük metal halkalar asılıydı. Her halka farklı bir renkteydi.
Yaşlı sayılmazdı ama yüzü, yaşından çok daha fazla kış görmüş gibiydi.
"İnsanlar haritalara inanır," dedi adam. "Çünkü kâğıt üzerindeki bir çizginin kendilerine ait olmayan bir karar verdiğini düşünmek daha kolaydır."
Kael atını durdurdu.
"Sen kimsin?"
Adam başını eğdi.
"Adım Taren."
"Burada ne yapıyorsun?"
"Ölülerin yollarını sayıyorum."
Sera'nın eli çantasına gitti.
"Ne demek o?"
Taren, ağaçların arasındaki karanlığı işaret etti.
"Bu yoldan geçen herkesin bir yere gittiğini sanıyorsunuz. Oysa bu yolun sonundan dönenlerin sayısı, buradan geçenlerden fazla."
Kael'in bakışları sertleşti.
"Bir şey söyleyeceksen açık konuş."
Taren gülümsedi.
"Senin kız kardeşin de böyle söylerdi."
Dünya bir anlığına sustu.
Kael'in eli belindeki bıçağa gitti.
"Onu nereden tanıyorsun?"
Taren cevap vermedi. Boş kolunu kaldırdı. Ceketin iç kısmında, ince bir metal levhaya işlenmiş bir işaret vardı.
Kael bu işareti tanıyordu.
Arşivlerdeki yasaklı belgelerde görmüştü.
Birbirine sırtını dönmüş iki insan figürü. Aralarında ise aşağı doğru uzanan, ucu görünmeyen bir yarık.
İşaretin altında tek bir kelime yazıyordu:
Veyra.
"Bu işareti nereden aldın?" diye sordu Kael.
"Bir mezardan."
"Kimin mezarından?"
Taren'in yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Henüz doğmamış bir çocuğun."
Sera yavaşça Kael'e yaklaştı.
"Bu adamı tanıyor musun?"
"Hayır."
"Yalan söylüyor olabilir."
"Olabilir."
Taren başını iki yana salladı.
"Yalan söylemiyorum. Ama doğruyu da söylemiyorum. İkisi arasında büyük bir fark vardır."
Sonra ceketinin içinden küçük, siyah bir kutu çıkardı.
Kutunun üzerinde hiçbir kilit yoktu. Yalnızca kapağına kazınmış üç harf bulunuyordu.
E. A. V.
Kael'in nefesi kesildi.
Elen Arven.
Ama üçüncü harf neydi?
Taren kutuyu ona uzattı.
"Abin olduğuna inanıyorsun, değil mi?"
Kael'in gözleri adamın yüzüne kilitlendi.
"Ben onun abisiyim."
Taren kutuyu geri çekti.
"Öyleyse bunu açma."
"İçinde ne var?"
"Senin hiç yaşamadığın bir gün."
II. Henüz Yaşanmamış Bir Gün
Sera, Taren'in elindeki kutuya bakıyordu.
"Bu bir hafıza muhafazası mı?"
Taren ilk kez ona dikkatle baktı.
"Sen de yazıları okuyabiliyorsun."
"Hangilerini?"
"İnsanların görmediği yazıları."
Sera'nın yüzü değişti.
Kael bunu fark etti.
"Ne demek istiyor?"
Sera cevap vermedi.
Taren kutuyu yeniden kaldırdı.
"Bu kutu sıradan bir muhafaza değil. İçinde bir anı var. Fakat anı, geçmişte yaşanmadı."
Kael kaşlarını çattı.
"Bu mümkün değil."
"Senin dünyanda mümkün olmayan pek çok şey var. Fakat dünya senin bildiklerinle sınırlı değil."
"Bir anı nasıl yaşanmamış olabilir?"
Taren'in gözleri iki aya kaydı.
"Çünkü bazı insanlar geçmişlerini yaşamadan önce kaybeder."
Kael, adamın sözlerini anlamaya çalıştı.
"Bu kutuyu açarsam ne olacak?"
"İçindeki günü hatırlayacaksın."
"Ne pahasına?"
Taren'in cevabı gecikmedi.
"Bir gün daha kaybedeceksin."
Sera araya girdi.
"Ne demek bir gün daha?"
"Bir insanın hayatından alınan anılar, boşlukta kaybolmaz. Onlar başka bir yerde yaşamaya devam eder. Bu kutudaki gün de öyle."
"Yani Kael bir anısını kaybederse o anı başka birinin hayatında mı belirir?"
"Hayır," dedi Taren. "Bazen bir başkasının hayatında belirir. Bazen hiç yaşanmamış bir hayatın içinde. Bazen de bir şehrin sokaklarında."
Kael kutuya uzandı.
Sera bileğini tuttu.
"Dur."
"Çekil."
"Ne olduğunu bilmiyoruz."
"Belki Elen'le ilgilidir."
"Her şey Elen'le ilgili olmak zorunda değil."
Kael ona döndü.
"Benim için öyle."
Bu söz Sera'yı susturdu.
Bir süre birbirlerine baktılar.
Sonra Taren kutuyu Kael'in avucuna bıraktı.
"Bir tavsiye vereyim, arşivci. İnsan geçmişini ararken geleceğini de kaybedebilir. Fakat insanın asıl felaketi, geçmişini geri almak için başkasının geleceğini feda ettiğini fark etmesidir."
Taren arkasını döndü.
Ağaçların arasına doğru yürüdü.
Kael birkaç adım arkasından baktı.
"Bir dakika!"
Adam durmadı.
"Veyra nerede?"
Taren'in sesi karanlığın içinden geldi.
"Veyra bir yer değil."
Sonra ortadan kayboldu.
Kael birkaç saniye daha aynı noktaya baktı.
Sera, onun elindeki kutuya uzandı.
"Kael…"
"Ne?"
"Kutunun üzerinde üç harf var."
"Fark ettim."
"Hayır. Üçüncü harfi yanlış okuyorsun."
Kael kutuya baktı.
E. A. V.
Sera parmağını harfin üzerinde gezdirdi.
"Bu bir V değil."
"Ne?"
"Bu, eski Edrava alfabesinde bir sayı işareti."
Kael'in yüzü gerildi.
"Kaç?"
Sera gözlerini kaldırdı.
"On yedi."
Kutunun üzerindeki yazı artık farklı okunuyordu:
E. A. 17.
Kael'in zihninde arşivde gördüğü belge canlandı.
Deney 17-B.
Elen Arven.
Alternatif gerçeklik.
Kael kutuyu sıkıca kavradı.
"Bu kutu Elen'in."
Sera başını salladı.
"Hayır."
"Nasıl hayır?"
"Bu kutu Elen'in değil, Kael."
Sera'nın sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü.
"Bu kutu senin adına hazırlanmış."
III. On Yedinci Kutu
Kael, Sera'nın son sözünü duyduğunda bir süre hiçbir şey söylemedi.
Rüzgâr, kuru dalların arasından geçerken ince bir ıslık çıkarıyordu. Uzaklarda bir yerde, gece kuşlarının birbirlerine haber verdiği sanılan sesler yükseldi. Fakat Kael artık kuşların sesini duymuyordu.
Kutunun üzerindeki harflere bakıyordu.
E. A. 17.
Bir insanın adı bazen bir mezar taşına yazılırdı. Bazen bir mektubun sonuna. Bazen de bir başkasının hayatına, kendisinden habersizce kazınırdı.
Kael, yıllarca arşivlerde başkalarının hayatlarını okumuştu. Doğum kayıtlarını, ölüm belgelerini, savaş tutanaklarını, kayıp listelerini incelemişti. İnsanların bir zamanlar yaşadıklarını kanıtlamak için geriye bıraktıkları küçük izlere inanırdı.
Şimdi kendi hayatının bir belgeye dönüştürüldüğünü hissediyordu.
"Kutuyu aç," dedi.
Sera başını iki yana salladı.
"Hayır."
"İçinde ne olduğunu öğrenmem gerekiyor."
"Ya içindeki şey senin hatırlamak istemediğin bir şeyse?"
"Hatırlamak istemediğim şeyleri hatırlamak için buradayım."
"Ya da sana hatırlatılmasını istedikleri şeyleri hatırlamak için."
Kael ona döndü.
"Aradaki farkı nasıl anlayacağım?"
Sera'nın yüzünde yorgun bir gülümseme belirdi.
"Henüz bilmiyorum."
Kael kutuyu iki eliyle kavradı.
Kapağında kilit yoktu. Yalnızca ortasında, tırnak ucu büyüklüğünde yuvarlak bir çukur bulunuyordu. Sera çantasından küçük bir ayna çıkardı. Aynayı kutunun üzerine tuttuğunda çukurun içinde bir ışık belirdi.
Işık önce soluk maviydi.
Sonra kırmızıya döndü.
Ardından kutunun içinden bir çocuk sesi duyuldu.
"Kael, sakın açma."
Kael'in elleri titredi.
Sesi tanıyordu.
Bu, Elen'in sesiydi.
Ama bir çocuğun sesi değildi. Elen'in kaybolduğu sıradaki sesine benziyordu.
Sera aynayı geri çekti.
"Bu kutu ses kaydetmiyor."
"Ne?"
"Bir hafızayı gösteriyor. Sesin buradan gelmesi mümkün değil."
Kael kapağı kaldırdı.
İçinde küçük, beyaz bir taş vardı.
Taşın yüzeyinde ince çizgiler dolaşıyordu. Birbirine bağlanan, ayrılan, sonra yeniden birleşen çizgiler… Sanki bir haritaydı. Fakat herhangi bir ülkenin ya da şehrin haritasına benzemiyordu.
Kael taşı avucuna aldığında dünya değişti.
Atların solukları kesildi.
Rüzgâr sustu.
Sera'nın yüzü dondu.
Ve Kael, hayatında hiç yaşamadığı bir sabaha uyandı.
Güneş, yeşil bir kapının üzerine vuruyordu.
Kapının altından ince bir ışık sızıyordu. İçeriden tabak sesleri, bir kadının mırıldandığı eski bir şarkı ve küçük bir çocuğun kahkahası geliyordu.
Kael kendisini evin önünde buldu.
Üzerinde çocukluğunda giydiği mavi gömlek vardı. Ayakları çıplaktı. Sağ dizinde, yıllar önce düştüğünde oluşmuş olması gereken bir yara duruyordu.
Fakat Kael bu yarayı hatırlamıyordu.
Kapı açıldı.
İçeriden Elen çıktı.
Altı yaşındaydı.
Saçları iki yandan örülmüş, elbisesinin etekleri çamura bulanmıştı. Elinde tahta bir kuş tutuyordu.
"Geç kaldın," dedi.
Kael konuşamadı.
Elen kaşlarını çattı.
"Yine mi unuttun?"
"Ne?"
"Bugün."
Kael dizlerinin üzerine çöktü.
"Elen…"
Küçük kız ona baktı.
"Niye ağlıyorsun?"
Kael ellerini onun yüzüne götürmek istedi. Fakat parmakları Elen'in yanaklarına değdiğinde bir şey fark etti.
Küçük kızın yüzü bulanıklaşıyordu.
Sanki birisi, üzerinden silgi geçiriyordu.
"Elen!"
Kız geri çekildi.
"Ben Elen değilim."
Kael'in nefesi kesildi.
"Ne?"
Küçük kız tahta kuşu yere bıraktı.
"Sen de Kael değilsin."
Evin içinden bir erkek sesi duyuldu.
"Çocukları içeri al."
Kael başını çevirdi.
Kapının eşiğinde bir adam duruyordu.
Yüzünü göremiyordu.
Ama ellerini tanıyordu.
Adamın sağ elinde, başparmağının hemen altında küçük bir yanık izi vardı. Kael'in kendi elinde de aynı iz bulunuyordu.
Adam konuştu.
"On yedinci deneme başarısız oldu."
Ardından evin içindeki bütün sesler kesildi.
Bir kadın ağlamaya başladı.
Ve Kael, kendi sesini duydu.
"Birini seçmek zorundayız."
Kael gözlerini açtığında yerde yatıyordu.
Sera onu omuzlarından tutmuştu.
"Kael! Beni duyuyor musun?"
Kael birkaç kez nefes almaya çalıştı.
"Ben…"
"Ne gördün?"
"Evimizi."
"Ne oldu?"
"İki çocuk vardı."
Sera'nın yüzü gerildi.
"İki çocuk mu?"
"Birisi Elen'di."
"Diğeri?"
Kael gözlerini kapattı.
"Ben."
Sera bekledi.
Kael yutkundu.
"Fakat ikisi de bendim."
IV. Yolcuların Şehri
Sabah olduğunda yola devam ettiler.
Kael gördüğü şeyi anlatmak istemiyordu. Sera da onu zorlamadı. Fakat kutunun içindeki beyaz taş artık eski hâlinde değildi.
Üzerinde yeni bir çizgi oluşmuştu.
Çizgi kuzeye doğru uzanıyor, sonra bir noktada ikiye ayrılıyordu.
Sera taşı inceledi.
"Bu bir yön taşı."
"Bir pusula mı?"
"Hayır. Pusulalar kuzeyi gösterir. Bu, hatırlaman gereken yeri gösteriyor."
"Ya hatırlamak istemediğim yeri gösteriyorsa?"
Sera taşı çantasına koydu.
"O zaman belki de doğru yoldayız."
Öğleye doğru, yolun iki yanında terk edilmiş evler belirmeye başladı. Bazılarının çatısı çökmüş, bazılarının pencereleri taşlarla kapatılmıştı. Fakat en tuhafı, evlerin kapılarında asılı duran küçük çanlardı.
Her evin kapısında bir çan vardı.
Kimi gümüşten, kimi bakırdan, kimi de siyah bir taştan yapılmıştı.
Sera atını yavaşlattı.
"Burada birileri yaşıyor."
Kael etrafına baktı.
"Evlerin hepsi terk edilmiş gibi."
"Kapılardaki çanlar yeni."
Bir evin önünden geçerken çanlardan biri kendiliğinden çaldı.
İnce, uzun bir ses…
Ardından başka bir evdeki çan cevap verdi.
Sonra bir başkası.
Bir süre içinde bütün sokak çalmaya başladı.
Kael atını durdurdu.
"Bu ne?"
Sera'nın yüzü solmuştu.
"Birinin geldiğini haber veriyorlar."
"Kim geldi?"
Sokağın sonunda bir kapı açıldı.
İçeriden yaşlı bir kadın çıktı.
Kadının saçları bembeyazdı. Üzerinde koyu mor bir elbise, boynunda ise küçük bir kemik kolye vardı. Elinde uzun, ince bir değnek taşıyordu.
Arkasından üç çocuk belirdi.
Çocukların üçünün de gözleri aynı renkti.
Kadın, Kael'e baktı.
"Sonunda geldin."
Kael bu kez aynı cümleyi ikinci kez duymaktan hoşlanmamıştı.
"Sen kimsin?"
"Benim adım Maera."
"Burada ne yapıyorsun?"
Kadın gülümsedi.
"Burada mı? Burası benim evim."
Sera çevreye baktı.
"Bu şehirde başka kimse yok mu?"
Maera'nın yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Kimse mi?"
Kadın arkasındaki çocuklara döndü.
"Şu üç çocuğu görüyor musun?"
"Elbette."
"Onlar da kimse mi?"
Sera cevap vermedi.
Maera değneğini yere vurdu.
"İnsanlar bir yerden kaybolduğunda evleri boş kalır. Fakat evler unutulmaz. Duvarlar sesleri saklar. Merdivenler ayak izlerini. Kapılar da kimin içeri girdiğini…"
Kadın Kael'e yaklaştı.
"Senin evin de seni bekliyor."
Kael'in eli kutuya gitti.
"Çocukluğumun evini nereden biliyorsun?"
Maera, onun elindeki beyaz taşı gördü.
Sonra yüzünde korkuya benzeyen bir ifade belirdi.
"On yedinci taş…"
Sera hemen araya girdi.
"Bu taşı tanıyor musun?"
Maera cevap vermedi.
Çocuklardan biri yaşlı kadının elini tuttu.
"Anne, bu adamın gölgesi yok."
Kael başını yere çevirdi.
Gölgesine baktı.
Güneş tam tepedeydi.
Atının gölgesi vardı.
Sera'nın gölgesi vardı.
Kadının ve çocukların gölgeleri vardı.
Ama Kael'in yoktu.
Sera, onun koluna dokundu.
"Kael…"
Maera geri çekildi.
"Bu mümkün değil."
"Ne mümkün değil?" diye sordu Kael.
Kadın, gözlerini ondan ayırmadan fısıldadı:
"Taht seni yedi yıl önce öldürdü."
V. Gölgesi Olmayan Adam
Maera onları evine götürdü.
Ev, dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü. Girişteki dar koridor, içeri doğru genişliyor; tavandan sarkan lambalar, duvarların üzerinde birbirinden farklı gölgeler oluşturuyordu.
İçerideki eşyaların çoğu eskiydi. Tahta sandalyeler, bakır kaplar, taş bir ocak…
Fakat evin en dikkat çekici tarafı, duvarlarına asılmış yüzlerce küçük çerçeveydi.
Çerçevelerin içinde insanlar vardı.
Kadınlar, erkekler, çocuklar…
Bazıları gülüyor, bazıları ağlıyor, bazıları da sanki bir şey söyleyecekken fotoğraf çekilmiş gibi ağızlarını yarım açık bırakıyordu.
Kael bir çerçevenin önünde durdu.
Fotoğrafta genç bir kadın vardı.
Kadının gözleri, Sera'nın gözlerine benziyordu.
Sera da fotoğrafı fark etti.
"Bu kim?"
Maera'nın eli titredi.
"Adını hatırlamıyorum."
"Fotoğrafı neden saklıyorsun?"
"Çünkü onu unutmak istemiyorum."
Sera çerçeveyi eline aldı.
"Ne zaman kaybettin?"
Maera uzun süre sustu.
"Bir sabah uyandığımda evde yoktu. Önce dışarı çıktığını düşündüm. Sonra yatağını gördüm. Sonra elbiselerini… Sonra da onun burada yaşadığını hatırladım."
"Kimdi?"
Maera gözlerini kapattı.
"Benim kızım."
Sera'nın elindeki çerçeve hafifçe titredi.
"Adını bile hatırlamıyor musun?"
"Hayır."
"Yüzünü hatırlıyorsun."
"Yüzünü hatırlıyorum. Sesini hatırlıyorum. Bazen gece uykumda bana seslendiğini duyuyorum. Ama adını hatırlamıyorum."
Kael duvardaki fotoğraflara baktı.
"Bu evde kaç kişi kayboldu?"
Maera'nın yüzü sertleşti.
"Burada kaybolan yok."
"Az önce kızını kaybettiğini söyledin."
"Hayır. Kızımı kaybetmedim. Onu benden aldılar."
"Kim?"
Kadın pencereye yürüdü.
"Önce Nemeris'ten gelen adamlar. Sonra Sessizlik Tahtı'nın hizmetkârları. Sonra da kendilerine hatıra tüccarı diyen insanlar."
Sera başını kaldırdı.
"Hatıra tüccarları mı?"
Maera başını salladı.
"İnsanların anılarını satın alırlar. Bir çocukluk hatırası karşılığında bir kışlık yiyecek. Bir düğün anısı karşılığında bir ev. Bazen de bir insanın en büyük acısını alıp ona yıllarca sürecek bir mutluluk verirler."
Kael kaşlarını çattı.
"İnsanlar neden kabul eder?"
Maera ona döndü.
"Çünkü açlık, insanın ahlakını değil, önce sabrını öldürür. Bir anne çocuğunun açlığını dindirmek için kendi çocukluğunu satabilir. Bir baba, ailesini korumak için sevdiği kadının yüzünü unutmayı kabul edebilir."
Sera, fotoğrafı yavaşça yerine bıraktı.
"Bu insanlar nerede?"
Maera'nın gözleri karardı.
"Yolun sonunda."
"Veyra'ya giden yolda mı?"
Kadın başını salladı.
"Veyra'ya giden tek yol yoktur. Çünkü Veyra'ya ulaşmak için önce orada ne kaybettiğini bilmen gerekir."
Kael ayağa kalktı.
"Ben ne kaybettim?"
Maera ona uzun uzun baktı.
Sonra evin arka tarafındaki kapıyı açtı.
"Gel."
Kapının ardında küçük bir oda vardı.
Odanın ortasında tahta bir beşik duruyordu.
Beşiğin içinde ise sararmış bir battaniye ve küçük bir çocuk eldiveni vardı.
Maera eldiveni aldı.
"Bu senin."
Kael'in yüzü bembeyaz oldu.
"Benim hiç kardeşim olmadı."
Maera başını kaldırdı.
"İşte bu yüzden seni bekliyordum."
VI. Üçüncü Çocuk
Kael, eldivene dokunmadı.
"Benim bir kardeşim yok."
Maera, sanki bu cümleyi daha önce defalarca duymuş gibi sakin kaldı.
"İnsanlar bazen sahip olmadıkları şeyleri kaybederler."
"Ben Elen'i arıyorum."
"Elbette."
"Başka kimseyi değil."
"Elbette."
"Öyleyse neden bana bu şeyleri gösteriyorsun?"
Maera eldiveni beşiğin üzerine bıraktı.
"Çünkü senin hikâyen Elen'le başlamadı."
Kael'in boğazı düğümlendi.
"Ne demek istiyorsun?"
Yaşlı kadın, odanın köşesindeki küçük sandığı açtı. İçinden sararmış bir kâğıt çıkardı. Kâğıdın üzerinde üç ayrı isim yazılıydı.
İlk isim:
Kael Arven.
İkinci isim:
Elen Arven.
Üçüncü isim ise kazınmıştı.
Sadece birkaç harf kalmıştı.
...ren Arven.
Sera kâğıdı eline aldı.
"Bu bir doğum kaydı."
Maera başını salladı.
"Üç çocuk."
Kael'in gözleri kâğıda sabitlendi.
"İki."
"Üç."
"Hayır."
Maera'nın sesi sertleşti.
"Üç çocuk doğdu. Biri yaşamadı. Biri yaşatılmadı. Diğeri ise bütün hayatı boyunca kendisinin tek çocuk olduğuna inandırıldı."
Kael geriye doğru bir adım attı.
"Benim annem…"
"Annen seni sevdi."
"Babam…"
"Babansa gerçeği biliyordu."
"Kimdi üçüncü çocuk?"
Maera gözlerini kaçırdı.
"Adını hatırlamıyorum."
"Hatırlamıyorsun, yoksa söylemek mi istemiyorsun?"
Kadın cevap vermedi.
Kael sandığa yaklaştı. İçinde birkaç kâğıt, küçük bir tahta oyuncak ve siyah iplikle dikilmiş bir kumaş parçası vardı.
Oyuncağı eline aldı.
Tahta bir kuştu.
Az önce kutunun içinde gördüğü kuşun aynısı.
Kael'in parmakları uyuştu.
"Bu…"
Sera da oyuncağa baktı.
"Ne oldu?"
Kael başını kaldırdı.
"Ben bunu gördüm."
"Kutunun içindeki anıda mı?"
Kael başını salladı.
"Hayır. Daha önce."
Nerede gördüğünü hatırlamaya çalıştı.
Çocukluğunda mı?
Bir rüyada mı?
Yoksa hiç yaşamadığı o sabahın içinde mi?
Tam o sırada evin dışındaki çanlar yeniden çalmaya başladı.
Bu kez hepsi aynı anda değil, sırayla çalıyordu.
Birinci çan.
İkinci çan.
Üçüncü çan.
Sonra uzun bir sessizlik.
Maera'nın yüzü değişti.
"Buraya geldiler."
Sera pencereden dışarı baktı.
Sokağın sonunda beş atlı görünüyordu.
Hepsinin üzerinde aynı siyah pelerin vardı. Pelerinlerin sırtında gümüş renkli bir işaret işlenmişti: iç içe geçmiş iki halka ve ortasında küçük bir boşluk.
Kael işareti tanımıyordu.
Ama Maera tanıyordu.
"Hatıra tüccarları," diye fısıldadı.
Ardından kapıya üç kez vuruldu.
Tak.
Tak.
Tak.
Dışarıdan bir erkek sesi yükseldi.
"Maera. Bize borçlu olduğun şeyi almaya geldik."
Maera, çocukları arka odaya gönderdi.
Sera bıçağını çekti.
Kael kapıya yöneldi.
Maera kolunu tuttu.
"Onlarla savaşamazsın."
"Kim olduklarını öğrenmem gerekiyor."
"Onlar insan değil."
Kael kadının elini kolundan çekti.
"Ne olduklarını biliyorum. İnsanların kendilerine yaptıklarını gördüm."
Kapıya bir kez daha vuruldu.
Bu kez ses daha güçlüydü.
"Maera! Aç kapıyı."
Yaşlı kadın gözlerini kapattı.
"Bu gece bir şey satmayacağım."
Dışarıdan kısa bir kahkaha duyuldu.
"Bu gece satmaya gelmedik."
Ardından bir ses daha geldi.
"Bu gece almaya geldik."
Kapı kendi kendine açıldı.
Eşikta, yüzünün yarısını siyah bir maskeyle kapatmış genç bir adam duruyordu.
Maskenin üzerinde küçük bir yazı vardı.
UNUTULANLARIN ALACAKLISI.
Genç adam önce Maera'ya, sonra Sera'ya baktı.
En son Kael'in üzerinde durdu.
Ve gülümsedi.
"İşte aradığımız adam."
Kael bıçağını kaldırdı.
"Ben seni tanımıyorum."
Genç adam başını eğdi.
"Elbette tanımıyorsun."
Bir adım içeri girdi.
"Çünkü senin çocukluğunun yarısını ben satın aldım."
VII. Alacaklı
Genç adamın arkasında dört kişi daha vardı.
Hiçbirinin yüzü görünmüyordu. Siyah pelerinlerinin yakalarında küçük metal halkalar asılıydı. Her birinin boynunda, farklı bir renkte cam şişe bulunuyordu.
Şişelerin içinde ışığa benzeyen küçük parçacıklar dönüyordu.
Sera, adamların boyunlarındaki şişelere baktı.
"Anılar…"
Maskeli adam ona döndü.
"Ne kadar güzel. Hâlâ okuyabilen biri var."
"Onları nereden alıyorsunuz?"
"İnsanlardan."
"İnsanların anılarını çalıyorsunuz."
Genç adam güldü.
"Çalmak mı? Hayır. Biz yalnızca insanların artık taşımak istemediği şeyleri alıyoruz."
Kael bir adım öne çıktı.
"Benim çocukluğumdan ne aldın?"
Maskeli adamın gülümsemesi genişledi.
"Hangisini?"
"Üçüncü çocuğu."
Adamın yüzündeki ifade ilk kez değişti.
Sera bunu fark etti.
"Demek doğru."
Maskeli adam başını yavaşça ona çevirdi.
"Doğru olan şeyler, her zaman söylenmesi gereken şeyler değildir."
Kael bıçağını adamın boğazına dayadı.
"Adını söyle."
Adam hiç kıpırdamadı.
"Benim adım çok uzun zaman önce alındı."
"Öyleyse sana ne diyeyim?"
"Alacaklı."
Kael bıçağı biraz daha bastırdı.
"Benim hayatımdan ne aldın?"
Maskeli adamın sesi yumuşadı.
"Bir sabah."
"Ne sabahı?"
"Doğduğun sabahı."
Odanın içindeki hava değişti.
Sera, Kael'in yüzüne baktı.
Kael'in elindeki bıçak titriyordu.
"Ben doğduğum günü biliyorum."
"Hayır," dedi Alacaklı. "Sen sana söylenen günü biliyorsun."
"Yalan söylüyorsun."
"Belki. Ama yalan söylediğimi kanıtlayabilmen için önce kendi doğumunu hatırlaman gerekir."
Kael'in zihninde kutudaki görüntü belirdi.
Yeşil kapı.
İki çocuk.
Bir adam.
Ve kendi sesi:
Birini seçmek zorundayız.
"Ne istiyorsun?" diye sordu.
Alacaklı, boynundaki cam şişeyi çıkardı.
İçindeki ışık, diğerlerinden farklıydı.
Kırmızıydı.
"Bir takas."
"Ne karşılığında?"
"Bir anı."
"Hangisi?"
Alacaklı, Sera'ya baktı.
"Onun seni ilk gördüğü anı."
Sera'nın yüzü dondu.
Kael yavaşça ona döndü.
"Ne?"
Alacaklı, şişeyi havaya kaldırdı.
"Seninle ilk karşılaştığı günü hatırlıyor musun, Sera Voss?"
Sera cevap vermedi.
"Sen onu arşivde ilk kez gördüğünü sanıyorsun. Oysa onu daha önce tanıyordun. Hem de sandığından çok daha önce."
Kael'in bakışları Sera'nın yüzünde gezindi.
"Sera?"
Genç kadın bir adım geriledi.
"Ben…"
Alacaklı başını yana eğdi.
"İnsanların kendileri hakkında bilmedikleri şeyleri öğrenmeleri ne kadar acı verici, değil mi?"
Sera'nın gözleri doldu.
"Sus."
"Onu ilk gördüğünde kaç yaşındaydın?"
"Sus."
"Hatırlıyor musun, küçük kız?"
Sera'nın elindeki bıçak yere düştü.
Alacaklı gülümsedi.
"Senin de bir kardeşin vardı."
Ve o anda Sera, yıllardır zihninin en karanlık köşesinde saklanan bir ses duydu.
Küçük bir kız çocuğunun sesi.
"Sera, beni bırakma."
Kael, Sera'ya doğru hamle yaptı.
Fakat genç kadın birden dizlerinin üzerine çöktü. Elleriyle başını tuttu. Nefesi kesiliyor, gözleri boşluğa bakıyordu.
"Hayır…"
Kael onun yanına çömeldi.
"Sera! Bana bak."
"Bir çocuk…"
"Ne?"
"Bir kız çocuğu…"
Alacaklı kapıya doğru yürüdü.
"Şimdi hatırlıyorsun."
Kael ayağa kalktı.
"Onunla ne yaptın?"
Maskeli adam durdu.
"Biz hiçbir şey yapmadık."
"Yalan!"
"Biz yalnızca hatırlanmak istemeyenleri koruduk."
Kael saldırdı.
Bıçağı adamın göğsüne saplanacakken maskeli adamın arkasındaki kişilerden biri elini kaldırdı.
Odanın içindeki bütün ışıklar söndü.
Bir an boyunca hiçbir şey görünmedi.
Ardından evin içinden bir çığlık yükseldi.
Işıklar yeniden yandığında Alacaklı gitmişti.
Dört adam da gitmişti.
Yerde yalnızca siyah bir maske duruyordu.
Ve maskenin iç kısmına kazınmış bir isim:
NEMERİS'TEN ÖNCEKİ İMPARATOR.
Kael maskeyi eline aldı.
Sera hâlâ yerdeydi.
Gözlerinden yaşlar akıyordu.
"Hatırladım," dedi.
Kael onun yanına çöktü.
"Neyi?"
Sera başını kaldırdı.
"Bir kardeşim olduğunu."
"Adı neydi?"
Sera'nın dudakları titredi.
"Adı…"
Bir an durdu.
Sonra gözlerini Kael'in gözlerine dikti.
"Adı Elen'di."
VIII. İki Kayıp, Bir İsim
Evde uzun süre kimse konuşmadı.
Maera, çocukları arka odadan çıkardı. Üçü de sessizdi. En küçükleri, yerdeki maskeye bakıp annesinin elini tuttu.
Sera, bir sandalyede oturuyordu.
Kael karşısında ayakta duruyordu.
İkisi de birbirlerine bakıyordu ama artık aynı şeyleri görmüyorlardı.
"Senin kardeşin Elen miydi?" diye sordu Kael.
Sera başını salladı.
"Öyle hatırlıyorum."
"Benim kız kardeşimin adı da Elen."
"İsimler aynı olabilir."
"Bu kadar mı?"
Sera gözlerini kapattı.
"Bir de yüzünü hatırlıyorum."
"Nasıl bir yüz?"
"Senin gördüğün yüzün aynısı."
Kael geriye çekildi.
"Bu mümkün değil."
Sera ağlamaya başladı.
"Ben de öyle düşünüyordum."
Kael bir süre konuşmadı.
Sonra yere bırakılmış siyah maskeyi aldı.
"Alacaklı senin kardeşini tanıyordu."
"Hayır."
"Az önce sen de hatırladın."
Sera başını kaldırdı.
"Kael, bir şeyi hatırlamak onun gerçek olduğu anlamına gelmez."
"Ne demek istiyorsun?"
"Hatıralar değiştirilebilir. Sen bunu benden daha iyi biliyorsun."
Kael'in yüzü sertleşti.
"Ben artık neyi bilip neyi bilmediğimi bilmiyorum."
Sera ayağa kalktı.
"Ben de."
İkisi arasında sessizlik oluştu.
Sonra Sera, çantasından küçük defterini çıkardı.
İlk sayfasını açtı.
Kael yazılanları gördü.
Sayfanın üst kısmında tek bir cümle vardı:
Kael Arven'in unuttuğu şeyleri yazıyorum. Çünkü bir gün kendisini hatırlayamazsa, en azından bir başkasının onu hatırladığını bilsin.
Kael'in boğazı düğümlendi.
"Ne zamandır yazıyorsun?"
"İlk karşılaştığımız günden beri."
"Benimle ilgili ne biliyorsun?"
Sera defteri kapattı.
"Sandığından daha az."
"Ya da söylemek istemediğin kadar çok."
Sera cevap vermedi.
Kael kapıya yürüdü.
"Veyra'ya gidiyoruz."
Maera arkasından seslendi.
"Veyra'ya giden yol buradan geçmez."
Kael durdu.
"Az önce başka yol olmadığını söylemiştin."
"Ben de yalan söylemiş olabilirim."
Kadın evin arka tarafına geçti.
Duvarın önünde durdu. Üzerinde eski bir halı asılıydı. Halıyı kaldırdığında taşların arasına gizlenmiş küçük bir kapı ortaya çıktı.
Kapının üzerinde aynı işaret vardı.
Birbirine sırtını dönmüş iki insan.
Aralarında sonsuz bir yarık.
Maera elini kapıya koydu.
"Bu geçit, Veyra'nın eski yoludur. İmparatorluktan önce yapılmış."
"Kim yaptı?"
"Kimse bilmiyor."
"Niçin gizledin?"
Maera, Kael'e baktı.
"Çünkü bu kapıdan geçenler, vardıkları yere aynı insan olarak ulaşmazlar."
Sera yanlarına geldi.
"Ne demek bu?"
Maera, kapının üzerindeki yazıyı gösterdi.
Sera yazıyı okumak için eğildi.
Dudakları yavaşça hareket etti.
"Bir kişi girer…"
Biraz daha yaklaştı.
"İki kişi çıkar."
Kael ona baktı.
"Bu ne demek?"
Maera kapıyı açtı.
"İçeri girdiğinizde anlarsınız."
Kapının ardında merdivenler uzanıyordu.
Merdivenler aşağıya değil, yukarıya doğru gidiyordu.
Fakat aşağıdaki karanlığın içinden bir rüzgâr yükseliyordu.
Ve o rüzgârın içinde, çok uzaktan gelen bir çocuk sesi duyuluyordu.
"Kael…"
Bu kez ses Elen'in değildi.
"Abi…"
Sera'nın yüzü bembeyaz oldu.
Çünkü bu sesin kime ait olduğunu biliyordu.
Kendi sesiydi.
Ama bir çocukken söylediği bir sözdü.
Ve o çocuk, yıllar önce öldüğüne inandığı kardeşiydi.
IX. Yukarıya Giden Merdiven
Kapının ardındaki merdivenler, aklın kabul etmekte zorlandığı bir biçimde yükseliyordu.
Kael ilk basamağa adım attığında, yukarıdan gelmesi gereken ışığın aşağıdan vurduğunu gördü. Sanki merdivenler gökyüzüne değil, dünyanın altında saklanan başka bir gökyüzüne uzanıyordu.
Duvarlar siyah taştandı. Taşların üzerinde ince, gümüş renkli damarlar dolaşıyordu. Bazı damarlar nabız gibi atıyor, bazılarıysa bir insanın damarlarından akan kanı andıran kırmızı bir ışık yayıyordu.
Sera, girişte durup arkasına baktı.
"Maera bizimle gelmiyor."
Kael arkasını dönmedi.
"Gelmek istemedi."
"Hayır. Korkuyor."
"Her şeyi korkuya bağlama."
Sera ona yaklaştı.
"İnsanların bir şeyden korkması için onu anlaması gerekmez, Kael. Bazen yalnızca daha önce aynı şey yüzünden kaybettiklerini hatırlamaları yeterlidir."
Kael durdu.
"Sen neyi kaybettin?"
Sera cevap vermedi.
"Az önce kardeşinin adını hatırladığını söyledin. Ama onun öldüğünü nereden biliyorsun?"
"Çünkü cenazesini gördüm."
"Kaç yaşındaydın?"
"Dokuz."
"Ölümünü hatırlıyor musun?"
Sera gözlerini merdivenlere çevirdi.
"Hayır."
"Öyleyse cenazesini nasıl hatırlıyorsun?"
"Çünkü o gün herkes ağlıyordu."
Kael bir süre onu izledi.
"Belki de cenazede ağladığın kişi kardeşin değildi."
Sera'nın yüzü gerildi.
"Yeter."
Kael sustu.
Bazen bir sorunun cevabını bulmak, soruyu soranın da canını yakardı.
İkisi merdivenlerden inmeye devam etti.
Yukarıya doğru yükselen basamaklar, bir süre sonra geniş bir taş platforma ulaştı. Platformun ortasında, zemine gömülmüş büyük bir saat vardı.
Saatin akrep ve yelkovanı yoktu.
Bunun yerine on iki küçük kapı bulunuyordu.
Kapılardan biri açıktı.
Üzerinde şu yazıyordu:
DÖNÜŞÜ OLMAYANLARIN ZAMANI.
Kael yazıyı okudu.
"Buradan geçeceğiz."
Sera saatten uzak durdu.
"Hayır."
"Neden?"
"Çünkü kapıların üzerinde zaman yazıyor."
"Ne olmuş?"
"Zaman, kapılara yazılmaz."
Kael kaşlarını çattı.
"Ne demek istiyorsun?"
Sera çömeldi. Taşın üzerindeki ince işaretleri parmağıyla takip etti.
"Bunlar saat değil. Bir geçiş düzeni."
"Nasıl çalışıyor?"
"Henüz bilmiyorum."
O sırada saatten bir tıkırtı yükseldi.
Ardından açık kapının içinden bir ses geldi.
"Dokuz yaşında bir çocuk."
Kael başını kaldırdı.
Ses devam etti.
"Bir erkek çocuk. Adı Sera."
Sera'nın yüzündeki kan çekildi.
Kael ona döndü.
"Ne dedi?"
Ses yeniden duyuldu.
"Dokuz yaşında bir erkek çocuk. Adı Sera. Kayıt dışı doğum. Ölüm kaydı mevcut. Beden bulunamadı."
Sera geriye doğru sendeledi.
"Bu imkânsız."
Kapının içinden başka bir ses geldi.
Bu kez bir kadın sesi.
"Çocuğun annesi, ölümünden üç gün sonra aynı çocuğu doğurduğunu iddia etti."
Kael'in gözleri büyüdü.
Sera fısıldadı:
"Annem…"
Kapının ardındaki ses son kez konuştu.
"Çocuğun adı: Seran Voss."
Sera'nın dudakları aralandı.
Kael onun kolunu tuttu.
"Sera, senin gerçek adın ne?"
Genç kadın gözlerini kapattı.
"Benim adım Sera."
"Ama kayıt…"
"Benim adım Sera!"
Sesi merdivenlerde yankılandı.
Saatin üzerindeki bütün kapılar aynı anda kapandı.
Ve açık kapının ardında küçük bir çocuk belirdi.
Çocuk, dokuz yaşlarında görünüyordu. Kısa saçlıydı. Üzerinde eski bir gri ceket vardı. Sağ elinde tahta bir kuş tutuyordu.
Kael'in gördüğü kuşun aynısı.
Çocuk Sera'ya baktı.
"Abla."
Sera'nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Sen…"
Çocuk gülümsedi.
"Beni neden bıraktın?"
Sonra kapı kapandı.
Saat yeniden çalışmaya başladı.
Bu kez geriye doğru.
X. Yankı Şehri
Merdivenler onları hiç beklemedikleri bir yere çıkardı.
Gökyüzü yoktu.
En azından bildikleri anlamda.
Başlarının üzerinde, sonsuza kadar uzanan bir su tabakası bulunuyordu. Deniz gibi dalgalanıyor, fakat tek bir damla bile aşağı düşmüyordu.
Suyun içinde balıklar değil, ışıklar yüzüyordu.
Bazıları insan yüzüne benziyordu.
Bazılarıysa bir an parlayıp kaybolan yıldızlar gibiydi.
Kael etrafına baktı.
Önlerinde bir şehir uzanıyordu.
Şehir, siyah mermerden yapılmış yüksek kulelerle doluydu. Binaların arasında köprüler, köprülerin altında ters yönde akan nehirler vardı. Sokaklarda yürüyen insanların bazılarının gölgeleri önlerinden gidiyor, bazılarının gölgeleri arkalarından geliyordu.
Bir meydanın ortasında devasa bir ağaç yükseliyordu.
Ağacın dallarında yaprak yerine küçük cam şişeler asılıydı.
Şişelerin içinde insanlar gülüyor, ağlıyor, sevdiklerine sarılıyor, vedalaşıyorlardı.
Kael bir şişeye yaklaştı.
İçinde küçük bir kız çocuğu vardı.
Kız, annesinin boynuna sarılmıştı.
Kael şişenin altındaki yazıyı okudu.
İLK KEZ AFFEDİLDİĞİ GÜN.
Yanındaki şişede ise yaşlı bir adam, bir mezarın başında duruyordu.
HENÜZ YAŞANMAMIŞ SON VEDA.
Sera, ağacın dallarına bakarken fısıldadı:
"Burada anı satıyorlar."
Kael başını salladı.
"Maera'nın söylediği gibi."
"Hayır. Bundan daha fazlası var."
Sera bir şişenin üzerindeki etiketi okudu.
HİÇ DOĞMAMIŞ BİR ÇOCUĞUN İLK GÜLÜŞÜ.
Bir başkasında:
YETMİŞ YAŞINDA HATIRLANACAK BİR ÇOCUKLUK.
Bir diğerinde:
KENDİ KATİLİNİ AFFETTİĞİ SON GECE.
Kael'in içi ürperdi.
"İnsanlar burada ne satın alıyor?"
"Olmak istedikleri insanı."
Sera, ağacın altındaki tezgâhlara baktı.
"Belki de olmak istemedikleri insanı unutmak için geliyorlar."
Meydanda dolaşan insanların çoğu gençti. Fakat yüzleri yaşlı gibiydi. Bazıları bastonla yürüyordu, bazılarıysa çocuk gibi giyiniyor ama yetişkinlerin gözleriyle etrafa bakıyordu.
Bir adamın yanından geçerken adam aniden Kael'e seslendi.
"Senin geleceğin var mı?"
Kael durdu.
"Ne?"
Adam elindeki küçük cam şişeyi gösterdi.
"Benim yok."
Şişenin içinde karanlık vardı.
"Ben geleceğimi sattım. Karşılığında geçmişimi geri aldım."
"Ne kazandın?"
Adam gülümsedi.
"Annemin beni sevdiğini hatırladım."
"Ya geleceğin?"
Adamın yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Artık hiçbir şeyin beni şaşırtmayacağını biliyorum."
Sonra kalabalığa karıştı.
Sera, Kael'in koluna dokundu.
"Burada fazla kalmamalıyız."
"Önce birilerini bulmamız gerekiyor."
"Kimi?"
"Bu şehrin yöneticisini."
Tam o sırada meydanın öbür ucunda bir çan çaldı.
Bütün insanlar aynı anda durdu.
Bir kadın, elindeki ekmek sepetini yere bıraktı.
Bir çocuk ağlamayı kesti.
Yaşlı bir adam başını kaldırdı.
Ardından meydandaki bütün şişeler birden parladı.
Şehirdeki insanlar tek bir cümleyi tekrarlamaya başladı:
"Bugün bir ölü geri dönecek."
XI. Camdan Çocuk
Meydanın ortasında kalabalık toplanmıştı.
İnsanlar, yüksek taş basamaklarla çevrili yuvarlak bir havuzun etrafında duruyordu. Havuzun suyu yoktu. İçinde yalnızca ince, şeffaf bir madde bulunuyordu. Sanki sıvı camdı.
Havuzun başında kırmızı saçlı bir kadın duruyordu.
Kadının üzerinde uzun, beyaz bir giysi vardı. Boynunda, birbirine dolanmış üç metal anahtar taşıyordu.
Yanında küçük bir çocuk bekliyordu.
Çocuğun yüzü solgundu. Saçları neredeyse beyazdı. Gözleri ise alışılmadık derecede koyu renkteydi.
Kadın ellerini kaldırdı.
"Yankı Şehri'nin halkı!"
Kalabalık sustu.
"Bugün, on bir yıldır beklediğimiz gün."
Bir uğultu yükseldi.
Kadın devam etti.
"Bir anne, oğlunu geri istiyor. Bir şehir, kaybettiği evladını hatırlamak istiyor. Bir çocuk, hiç yaşamadığı bir hayatı yaşamaya hazırlanıyor."
Kael, Sera'ya baktı.
"Ne yapacaklar?"
Sera başını iki yana salladı.
"Bilmiyorum."
Kadın, çocuğun elini tuttu.
"Bu çocuk, on bir yıl önce ölen bir adamın hatıralarıyla doğdu."
Kalabalıktan birkaç kişi başını eğdi.
"Babası öldüğünde henüz doğmamıştı. On bir yıl boyunca annesi, kocasının sesini, yüzünü, yürüyüşünü ve son sözlerini bu çocuğa anlattı. Çocuk büyüdü. Babasının anılarıyla büyüdü. Fakat kendi anıları olmadı."
Kadın çocuğa döndü.
"Bugün kendi hayatını yaşamaya başlayacak."
Havuzun içindeki cam madde hareketlendi.
Çocuğun ayaklarının altında ince ışık halkaları oluştu.
Kael, Sera'nın kolunu tuttu.
"Bir şey yanlış."
Sera'nın gözleri havuzdaydı.
"Bak."
Camın yüzeyinde bir adamın görüntüsü belirdi.
Otuzlu yaşlarında, uzun boylu, siyah saçlı bir adam.
Adam gülümsüyordu.
Çocuk ağlamaya başladı.
"Hayır."
Kadın onun omzuna dokundu.
"Babana kavuşacaksın."
"Ben onu istemiyorum."
Kalabalık huzursuzlandı.
Kadın eğildi.
"Ne dedin?"
Çocuk geri çekildi.
"Ben onun anılarını istemiyorum."
Kadın çocuğun yüzünü tuttu.
"Sen onu seviyorsun."
Çocuk ağlayarak başını salladı.
"Hayır. Ben kendim olmak istiyorum."
Havuzun içindeki görüntü birden değişti.
Adamın yüzü kayboldu.
Yerine bir başka görüntü belirdi.
Bir kız çocuğu.
Sera'nın yüzü.
Dokuz yaşındaki hâli.
Sera nefes alamadı.
Kael ona döndü.
"Bu sensin."
Sera'nın gözleri cam havuzdaki görüntüye kilitlendi.
Küçük kız, ellerini yüzüne kapatmış ağlıyordu.
Ardından başka bir görüntü belirdi.
Sera'nın yanında duran küçük bir erkek çocuk.
Seran.
İkisi el ele tutuşmuştu.
Küçük Sera bir şey söylüyordu.
Görüntüdeki sözler duyulmuyordu.
Sonra havuzun içinden bir ses yükseldi.
"Ben ölmedim."
Sera'nın dizleri çözüldü.
Kael onu tuttu.
Ses tekrarlandı.
"Ben ölmedim, abla."
Camın içindeki küçük çocuk, başını kaldırdı.
"Sen beni sakladın."
XII. Kendi Geçmişinin Yabancısı
Kırmızı saçlı kadın, havuzun önünde duran çocuğu geriye çekti.
"Bu gösteri sona erdi."
Kalabalık dağılmaya başladı.
Kael kadının önüne geçti.
"Bir dakika."
Kadın ona baktı.
"Şehirde yabancılara cevap vermek adetimiz değildir."
"Bizimle ilgili bir şey gösterdin."
"Ben hiçbir şey göstermedim."
"Cam havuzda gördüğümüz çocuk kimdi?"
Kadının gözleri Sera'ya kaydı.
"Onu tanıyor musunuz?"
Sera konuşmaya çalıştı ama sesi çıkmadı.
Kael cevap verdi.
"Onun kardeşi."
Kadın bir süre sessiz kaldı.
Sonra başını hafifçe eğdi.
"Demek sonunda geldi."
Sera başını kaldırdı.
"Kimi bekliyordunuz?"
Kadın, boynundaki anahtarları eline aldı.
"İkinizi."
Kael'in yüzü sertleşti.
"Adın ne?"
"Benim adım Neris."
"Bu şehri sen mi yönetiyorsun?"
"Hayır. Ben yalnızca insanların kendilerinden sakladıkları şeyleri gösteriyorum."
"Kim yönetiyor?"
Neris meydanın kuzeyindeki yüksek kuleyi işaret etti.
"Orada yaşayan kişi."
"Kiminle görüşeceğiz?"
"Önce sizinle görüşmek isteyen kişinin kim olduğunu öğrenmelisiniz."
Kael sabrını kaybetmeye başlamıştı.
"Yeterince bilmeceli konuştun."
Neris ona yaklaştı.
"Senin adın Kael Arven."
"Öyle."
"Bir zamanlar imparatorluk arşivinde çalıştın."
"Doğru."
"Yedi yıldır kayıp kız kardeşini arıyorsun."
"Doğru."
"Fakat sana bir soru soracağım."
Neris'in gözleri koyulaştı.
"Sen gerçekten Kael Arven misin?"
Kael cevap vermedi.
Kadın devam etti.
"Bir insanın adını, ailesini, çocukluğunu, doğumunu ve hatta yüzünü değiştirebilirler. Peki bütün bunlar değiştiğinde geriye kalan şey nedir?"
Kael gözlerini kadından ayırmadı.
"İnsan."
Neris gülümsedi.
"Bu şehirde en pahalı şey, insanın kendisi olduğuna inanmasıdır."
Sonra arkasını döndü.
"Benimle gelin."
XIII. İsimlerin Pazarı
Neris onları meydanın kuzeyine götürdü.
Yol boyunca karşılaştıkları dükkânların tabelaları son derece tuhaftı.
Birinde:
UNUTULMUŞ BİR ÖMRÜN SON BAHARI
Diğerinde:
HİÇ SÖYLENMEMİŞ ÖZÜR
Bir başkasında:
KAYBEDİLMİŞ BİR ANNE SESİ
Kael bir dükkânın önünde durdu.
İçeride yaşlı bir adam, cam kavanozlara küçük kâğıtlar yerleştiriyordu.
Kâğıtların üzerinde isimler yazılıydı.
"Burada ne satılıyor?"
Neris cevap verdi.
"İsimler."
"İnsanların isimleri mi?"
"İsimlerin taşıdığı hayatlar."
"Bir isim nasıl satılır?"
Neris dükkânın kapısını açtı.
"İçeri gir."
Adam başını kaldırdı.
Neris'i görünce ayağa kalktı.
"Hanımefendi."
"Bu iki yabancıya göster."
Adam Kael'e baktı.
"Ne arıyorsunuz?"
"Bir isim."
"Hangisi?"
"Henüz bilmiyoruz."
Yaşlı adam hafifçe güldü.
"Buraya gelenlerin çoğu böyle söyler."
Tezgâhın üzerindeki küçük bir kavanozu aldı.
"Bu isim, bir zamanlar büyük bir krala aitti. Adam savaşta on bin kişiyi kurtardı. Sonra kendi oğlunu öldürdü. İnsanlar onun adını hatırlamak istemedi. Biz de ismi sakladık."
Başka bir kavanoz aldı.
"Bu isim, hayatı boyunca kimsenin sevmediği bir kadına aitti. Kadın öldüğünde arkasında tek bir şey bıraktı: Birinin onu hatırlamasını sağlayacak kadar büyük bir iyilik."
Üçüncü kavanozun içi boştu.
"Bu ne?" diye sordu Sera.
Yaşlı adamın yüzü ciddileşti.
"Henüz doğmamış bir insanın adı."
Kael kavanozu eline aldı.
Üzerinde tek bir kelime vardı.
ARVEN.
"Bu isim kime ait?"
Yaşlı adam cevap vermedi.
Neris araya girdi.
"Onu buraya koyan kişi, adın henüz kullanılmadığını söyledi."
"Kim koydu?"
Adam başını kaldırdı.
"Bir kadın."
"Adı neydi?"
Yaşlı adam gözlerini kapattı.
"Hatırlamıyorum."
"Ne zaman geldi?"
"Çok uzun zaman önce."
"Nasıl görünüyordu?"
Adam gözlerini açtı.
"Senin kız kardeşine benziyordu."
Kael'in parmakları kavanozun etrafında sıkılaştı.
"Elen mi?"
"Belki."
"Onu nerede bulabilirim?"
Yaşlı adam başını salladı.
"Ben isim satarım. İnsan değil."
Neris kavanozu Kael'in elinden aldı.
"Bu isim satın alınamaz."
"Neden?"
"Çünkü bir isim, sahibinden önce satılmışsa artık kimseye ait değildir."
Kael kaşlarını çattı.
"Ne demek bu?"
Neris cevap vermedi.
Sadece kavanozu yerine bıraktı.
"Bu gece kuleye çıkacaksınız. Orada sorularınıza cevap bulabilirsiniz."
XIV. Kuledeki Adam
Kulenin kapısı, diğer binaların kapılarına benzemiyordu.
Üzerinde hiçbir işaret yoktu.
Kapının önünde iki muhafız bekliyordu. İkisinin de yüzünde beyaz maskeler vardı. Maskelerin gözleri yoktu; yalnızca ince iki çizgi bulunuyordu.
Neris yaklaştığında muhafızlar başlarını eğdi.
"Hanımefendi."
Kapı açıldı.
İçeride dönen bir merdiven vardı.
Merdivenlerin duvarlarında, farklı zamanlara ait resimler asılıydı. Bazılarında Edrava'nın eski şehirleri, bazılarında büyük savaşlar, bazılarında ise insanların hiç yaşanmamış hayatları resmedilmişti.
Bir tabloda Kael kendisini gördü.
Çocuk hâlindeydi.
Yanında Elen vardı.
Bir diğer tabloda Sera, elinde küçük bir bıçakla bir adamın önünde duruyordu.
Sera durdu.
"Bu resim ne zaman yapıldı?"
Neris arkasına baktı.
"Hangisi?"
"Bu."
Kadın tabloya yaklaştı.
"Bu resim yapılmadı."
"Ne demek?"
"Henüz yaşanmadı."
Sera tablodaki kendisine baktı.
Resimdeki genç kadın, elindeki bıçağı bir adamın göğsüne dayamıştı.
Adamın yüzü görünmüyordu.
Ama yerde bir çocuk yatıyordu.
Sera'nın eli titredi.
"Bu ben değilim."
Neris ona uzun uzun baktı.
"Umarım."
Merdivenin sonunda yuvarlak bir oda vardı.
Odanın ortasında yaşlı bir adam oturuyordu.
Saçları gümüş rengindeydi. Yüzü ince çizgilerle doluydu. Üzerinde siyah bir cübbe vardı. Önündeki masada tek bir kitap duruyordu.
Adam başını kaldırdı.
"Sonunda geldiniz."
Kael, bu cümleden bıkmıştı.
"Bu şehirde herkes bizi mi bekliyor?"
Yaşlı adam gülümsedi.
"Hayır. Sadece ölmüş olanlar."
Kael'in eli bıçağına gitti.
"Sen kimsin?"
"Benim adım Orven."
"Bu şehrin yöneticisi misin?"
"Hayır."
"Öyleyse kimsin?"
Orven kitabı kapattı.
"Ben, Edrava'nın ilk hatıra mahkûmuyum."
Neris başını eğdi.
Kael, yaşlı adamın yüzüne dikkatle baktı.
"Ne demek bu?"
Orven ayağa kalktı.
"Üç bin yıl önce, İlk Susuş yaşandığında bu dünyada çok az insan hayatta kaldı. Ben de onlardan biriydim."
"İlk Susuş bir salgındı."
Orven güldü.
"İmparatorluğun öğrettiği her şeye inanıyorsun."
"Arşivlerde yazanlar…"
"Arşivleri kim yazdı?"
Kael sustu.
Orven ona yaklaştı.
"Bir insanın geçmişini değiştirmek için önce onun hatırladıklarını değiştirmelisin. Bir halkın geçmişini değiştirmek içinse önce onun kitaplarını."
Sera, masadaki kitaba baktı.
"Bu ne?"
Orven kitabı ona uzattı.
"Senin doğum kaydın."
Sera kitabı açtı.
İlk sayfada annesinin adı yazıyordu.
İkinci sayfada babasının.
Üçüncü sayfada iki çocuğun adı bulunuyordu.
SERAN VOSS.
SERA VOSS.
Sera'nın elleri titredi.
"İkiz miydik?"
Orven başını salladı.
"Hayır."
"Öyleyse neden aynı tarihte doğmuşuz?"
Orven pencereye yürüdü.
"Çünkü biri doğduğunda diğeri henüz doğmamıştı."
Sera'nın gözleri doldu.
"Bu nasıl mümkün olabilir?"
Yaşlı adam arkasını döndü.
"Çünkü senin kardeşin senden önce yaşadı."
Kael araya girdi.
"Bu ne demek?"
Orven'un cevabı ikisini de susturdu.
"Seran, senin geleceğinde yaşayacaktı. Fakat birisi onun geleceğini geçmişe taşıdı. Böylece sen doğduğunda, o çoktan ölmüş bir çocuk olarak kayıtlara geçti."
Sera'nın yüzü bembeyaz oldu.
"Onu kim öldürdü?"
Orven bir süre cevap vermedi.
Sonra gözlerini Kael'e çevirdi.
"Bu sorunun cevabını Kael biliyor."
Kael geriye doğru bir adım attı.
"Ben onu hiç tanımadım."
Orven masanın üzerindeki kitabı yeniden açtı.
"Senin tanımadığın pek çok insanın hayatında bulundun, Kael Arven."
Sayfayı çevirdi.
"Şimdi sana asıl soruyu soracağım."
Yaşlı adamın sesi değişti.
"Sen kaç yaşındasın?"
Kael kaşlarını çattı.
"Otuz."
Orven başını salladı.
"Hayır."
"Ne?"
"Sen otuz yaşında değilsin."
Yaşlı adam kitabın son sayfasını açtı.
Orada bir doğum tarihi yazıyordu.
Kael'in bildiği tarihten tam on yedi yıl farklıydı.
"Senin doğduğun yıl, Edrava'da henüz yaşanmamıştı."
Kael konuşamadı.
Orven son cümlesini söyledi:
"Sen, henüz doğmamış bir çocuğun yerine dünyaya geldin."
XV. Kitabın Son Sayfası
O gece kulede kimse uyumadı.
Kael, Orven'un gösterdiği kayda tekrar tekrar baktı.
Tarih değişmiyordu.
İsim değişmiyordu.
Ama kendi hayatına dair bildiği her şeyin anlamı değişiyordu.
Sera pencerenin yanında durmuş, şehirdeki ışıkları izliyordu.
"Kael."
"Efendim?"
"Ben kardeşimi hatırladım."
Kael başını kaldırdı.
"Seran'ı mı?"
Sera başını salladı.
"Bir anı daha geldi."
"Ne anısı?"
"Birlikte deniz kenarında oturuyorduk. Bana bir şey söylemişti."
"Ne?"
Sera gözlerini kapattı.
"Bir gün herkes bizi unutacak. Ama sen unutma, demişti."
Kael bir süre sessiz kaldı.
"Unuttun mu?"
Sera'nın gözleri doldu.
"Unuttum."
"Senin suçun değil."
"Ya benim suçumsa?"
Kael cevap vermedi.
Çünkü kendi içinde de aynı soruyu soruyordu.
Ya Elen'in kaybolmasında onun da payı varsa?
Ya kız kardeşini kurtarmak için çıktığı yolculuk, bir zamanlar yaptığı hatayı yeniden yapmasına neden olacaksa?
O sırada odanın kapısı açıldı.
Orven içeri girdi.
Elinde küçük bir mektup vardı.
"Bu size ait."
Kael mektubu aldı.
Üzerinde kendi el yazısı bulunuyordu.
Mektubun başında tek bir cümle yazılıydı:
Bunu okuduğunda, Elen'i aramaktan vazgeçmiş olmanı umuyorum.
Kael'in kalbi hızlandı.
Mektubu açtı.
İçindeki yazı kısa ama açıktı.
Kael,
Eğer bu mektubu okuyorsan, yine aynı hatayı yapmışsın demektir.
Beni bulmaya çalışıyorsun.
Beni bulduğunda ne yapacağını bilmiyorsun.
Ama sana bir şey söyleyeceğim: Benim için dünyayı kurtarmaya çalışma.
Çünkü dünya, beni kurtarmak için yaratıldı.
Ve eğer beni geri getirirsen, senin yerini alacak kişi artık beklemeyecek.
Beni unut.
Elen.
Kael mektubu indirdi.
Sera ona yaklaştı.
"Ne yazıyor?"
Kael cevap vermedi.
Orven masaya oturdu.
"Şimdi anladın mı?"
"Neyi?"
"Veyra'nın neden bir yer olmadığını."
Kael başını kaldırdı.
Orven'un yüzünde tuhaf bir ifade vardı.
"Veyra, bir zamanlar Edrava'nın merkezinde bulunan bir şehirdi. Fakat şehir yok edilmedi. İnsanların geçmişinden çıkarıldı. Onu hatırlayan herkesin anısı değiştirildi."
"Kim yaptı bunu?"
"İlk İmparator."
"Adı neydi?"
Orven'un yüzü karardı.
"İlk İmparator'un adı yok."
"Nasıl yani?"
"Adını bütün dünyadan sildirdi. Çünkü kendi adını hatırlayan birinin onu öldürebileceğini biliyordu."
Sera araya girdi.
"Bu nasıl mümkün olabilir?"
Orven kitabı kapattı.
"Bir insan, kendi varlığını dünyanın hafızasına bağlarsa, onun adını unutmak dünyayı değiştirmek anlamına gelir."
Kael ayağa kalktı.
"Öyleyse onu bulacağız."
Orven başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Niçin?"
"Çünkü o seni çoktan buldu."
Yaşlı adamın sözleri odanın içinde yankılandı.
Ardından masadaki kitap kendiliğinden açıldı.
Sayfalar hızla çevrildi.
Bir noktada durdu.
Kael ve Sera aynı anda kitaba baktı.
Sayfada yeni bir yazı oluşuyordu.
Mürekkep, sanki görünmeyen bir el tarafından kâğıda dökülüyordu.
Önce bir tarih yazıldı.
Sonra bir isim.
ELEN ARVEN.
Ardından tek bir cümle belirdi:
YANKI ŞEHRİ'NDE BULUNAN İKİ KİŞİDEN BİRİ, BU GECE ÖLECEK.
Sera kitabı kapatmaya çalıştı.
Ama sayfa kapanmadı.
Yeni bir satır daha belirdi.
ÖLÜMÜ SEÇECEK OLAN KİŞİ: SERA VOSS.
Sera'nın yüzü dondu.
Kael kitabı masadan aldı.
"Bu saçmalık."
Orven ayağa kalktı.
"Kitaplar yalan söylemez."
Kael ona döndü.
"Az önce arşivleri insanların yazdığını söyledin!"
Orven başını salladı.
"Bu kitap yazılmadı."
"Öyleyse ne?"
Yaşlı adamın gözleri, ilk kez gerçek bir korkuyla doldu.
"Bu kitap hatırlıyor."
O sırada şehrin bütün çanları çalmaya başladı.
Fakat bu kez çanlar, birinin geldiğini haber vermiyordu.
Birinin öldüğünü haber veriyordu.
Ve kulenin en üst katından, daha önce hiç duyulmamış bir ses yükseldi.
Bir çocuk ağlıyordu.
Ağlayan çocuk, Kael'in kendi sesine sahipti.
"Abi…"
Kael dondu.
"Kim var orada?"
Ses yeniden duyuldu.
"Abi, bu kez beni seç."
Sera, Kael'in elini tuttu.
Orven yavaşça gözlerini kapattı.
Çünkü o sesi tanıyordu.
Üç bin yıldır beklediği ses buydu.
Kael'in hiç doğmamış kardeşinin sesi.
XVI. Gece Yarısında Ölen Şehir
Yankı Şehri'nde gece, güneşin batmasıyla başlamazdı.
Burada güneş yoktu.
Gökyüzü yerine uzanan devasa su tabakası, gün boyunca solgun bir mavi ışık yayıyor; geceleri ise karanlığın içinde kaybolan binlerce küçük ışıkla doluyordu. Şehrin insanları bu ışıklara yıldız demezdi. Çünkü yıldızlar, onlara göre, henüz unutulmamış insanların ruhlarından başka bir şey değildi.
O gece ışıkların çoğu sönmüştü.
Şehrin bütün çanları çalarken kuledeki insanlar pencerelere koşmuş, sokaklarda yürüyenler oldukları yerde kalmıştı. Kimi ellerini kulaklarına kapatıyor, kimi çocuklarını göğsüne bastırıyor, kimi de hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ediyordu.
Yankı Şehri'nde ölüm haberine alışkın insanlar vardı.
Fakat o gece duydukları ses, ölümün sıradan bir haber olmadığını gösteriyordu.
Çünkü çanlar bir insanın öldüğünü değil, henüz doğmamış bir insanın ölümünün yaklaştığını bildiriyordu.
Kael, kulenin en üst katına çıkan merdivenlerin başında duruyordu.
Sera'nın eli hâlâ elindeydi.
"Bu kitabın yazdıklarına inanıyor musun?" diye sordu.
Sera cevap vermedi.
"İnanıyor musun, Sera?"
"Biraz önce kardeşimi gördüm."
"Bu, kitabın doğru söylediği anlamına gelmez."
"Ya doğruysa?"
Kael başını çevirdi.
"Senin ölmene izin vermeyeceğim."
Sera acı bir gülümsemeyle ona baktı.
"İnsanların en büyük yanılgısı, sevdikleri kişilerin hayatları üzerinde söz sahibi olduklarını düşünmeleri."
"Bu gece ölmeyeceksin."
"Sen de her şeyi kurtaramazsın."
Kael'in yüzü sertleşti.
"Denemeden bunu kabul etmeyeceğim."
Sera elini onun elinden çekti.
"İşte bu yüzden korkuyorum."
"Benim neyimden?"
"Her şeyi kurtarmak isteyen insanlardan. Çünkü bir noktada mutlaka birini feda etmeleri gerekir."
Orven, merdivenlerin diğer ucundan onlara seslendi.
"Birbirinize söyleyeceğiniz sözleri daha sonra söyleyin. Şehirde zamanınız kalmadı."
Kael ona döndü.
"Kitapta ne yazıyor? Sera neden ölecek?"
Orven masanın üzerindeki kitabı aldı.
"Kitap ölümün nasıl gerçekleşeceğini söylemez. Yalnızca ölümün gerçekleşeceği ihtimali kesinleştiğinde yazar."
"İhtimal mi?"
"İnsanlar geleceği değiştirilebilir sanır. Oysa bazı gelecekler, geçmişte verilmiş kararların gölgesidir."
"Bu sözlerden bıktım!"
Kael masaya vurdu.
"Birisi açıkça konuşsun artık!"
Orven uzun süre ona baktı.
Sonunda kitabı açtı.
"Öyleyse açık konuşacağım. Bu şehirde bir insanın ölümünü engellemenin tek yolu, onun ölümüne sebep olan anıyı değiştirmektir."
Sera yaklaştı.
"Benim hangi anım?"
Orven sayfayı çevirdi.
"Dokuz yaşındayken yaşadığın son gece."
Sera'nın yüzü gerildi.
"Ben o geceyi hatırlamıyorum."
"Çünkü o gece yalnızca kardeşin ölmedi."
Orven parmağını sayfanın üzerine koydu.
"Sen de öldün."
XVII. Ölen Kızın İkinci Hayatı
Sera, yaşlı adamın sözlerini duyduğunda bir süre nefes alamadı.
"Ben buradayım."
Orven başını salladı.
"Elbette."
"Konuşuyorum. Yürüyorum. Düşünüyorum."
"Elbette."
"Öyleyse nasıl ölmüş olabilirim?"
Orven masanın üzerindeki lambayı söndürdü.
Oda karanlığa gömüldü.
Ardından yaşlı adam, duvarın üzerinde bir işaret belirmesini sağladı. Birbirine dolanmış iki halka. Ortalarında küçük bir boşluk.
"İnsan yalnızca bedeniyle ölmez," dedi.
Kael, işarete baktı.
"Bu nedir?"
"Bir ayrılma işareti. İlk Susuş'tan önce kullanılırdı."
Sera duvara yaklaştı.
"Ne ayrılıyor?"
Orven cevap verdi:
"Bir insanın yaşayabileceği iki farklı hayat."
Kael kaşlarını çattı.
"İki farklı hayat mı?"
"Her insanın dünyada birden fazla ihtimali vardır. Birisi bir şehirde doğar, diğeri başka bir yerde. Birisi birini sever, diğeri hiç tanımadığı biriyle yaşlanır. Birisi savaşta ölür, diğeri savaş hiç çıkmadığı için çocuklarını büyütür."
"Bu, alternatif gerçeklikler demek."
Orven hafifçe gülümsedi.
"Arşivci kelimeleri biliyor."
"Devam et."
"Çoğu ihtimal hiçbir zaman gerçekleşmez. Dünya bir seçim yapar ve diğer yollar kapanır. Fakat İlk Susuş'tan sonra bazı insanlar bu kapanan yolların içinde yaşamaya başladı."
Sera'nın yüzü soldu.
"Ben onlardan biri miyim?"
"Senin ilk hayatın dokuz yaşında sona erdi. Fakat başka bir ihtimalde yaşamaya devam ettin."
Kael, Sera'ya baktı.
"Yani karşımda duran Sera…"
Orven sözünü tamamladı.
"İki hayatın birleşmesinden doğan bir insan."
Sera geriye çekildi.
"Ben bir insanım."
"Öylesin."
"Benim anılarım var."
"Öyle."
"Bir çocukluğum var."
Orven gözlerini ondan ayırmadı.
"Birden fazla."
Sera ellerini yüzüne kapattı.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra yavaşça konuştu.
"Annemin yüzünü hatırlıyorum. Babamın sesini hatırlıyorum. Çocukken yaşadığımız evi hatırlıyorum."
"Çünkü bunlar senin yaşadığın hayatın anıları."
"Ya Seran?"
"Seran, diğer hayatındaki kardeşin."
Sera başını kaldırdı.
"Onu nasıl kurtarabilirim?"
Orven cevap vermeden önce uzun süre düşündü.
"Önce neden öldüğünü öğrenmelisin."
"Kim öldürdü?"
"Onu öldüren bir insan değildi."
Kael sabrını kaybetti.
"Yine bilmeceler!"
Orven ilk kez sesini yükseltti.
"Bir insanı öldürmek için her zaman bir katil gerekmez, Kael! Bazen bir karar yeterlidir. Bazen bir makine. Bazen de dünyanın kendisi!"
Odanın içinde sessizlik oluştu.
Yaşlı adam yeniden konuştu.
"Seran, İlk Susuş'tan sonra ortaya çıkan ilk yarılardan birinde doğdu. O sırada imparatorluk, gerçekliğin iki ayrı hâlini birleştirmeye çalışıyordu. Bir tarafta Sera vardı. Diğer tarafta Seran."
"Birleştirdiler mi?"
"Hayır. Birleştiremediler."
"Ne oldu?"
Orven pencereye yürüdü.
"Seran'ın bulunduğu gerçeklik kapatıldı. Sera'nın bulunduğu gerçeklik ise devam etti. Fakat kapatılan gerçeklikten bazı şeyler kurtuldu."
Kael, yaşlı adamın yüzündeki ifadeyi fark etti.
"Ne gibi?"
"Bir isim. Bir anı. Bir ses."
Orven Sera'ya döndü.
"Ve bir söz."
Sera fısıldadı:
"Ben seni bırakmayacağım."
Orven başını salladı.
"Hayır. Seran'ın sana söylediği söz şuydu: 'Beni bırakırsan ikimiz de yaşayacağız.'"
Sera'nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Ben onu bıraktım mı?"
Orven cevap vermedi.
Bu sessizlik, Sera'nın alabileceği en ağır cevaptı.
XVIII. Saatçi Veylan
Kulenin kapısı aniden açıldı.
İçeri, kısa boylu, geniş omuzlu bir adam girdi. Saçlarının yarısı beyaz, yarısı siyahtı. Üzerindeki uzun ceketin cepleri küçük saatlerle doluydu. Boynunda, birbirinden farklı büyüklüklerde üç cep saati asılıydı.
Adam içeri girer girmez Orven'a baktı.
"Yine mi başladın?"
Orven başını kaldırdı.
"Veylan."
"Ben sana bu kitabı açma demedim mi?"
"Artık saklayacak bir şey kalmadı."
Veylan, Kael ile Sera'yı süzdü.
"Demek misafirler bunlar."
Kael ona baktı.
"Sen kimsin?"
"Ben mi?"
Adam gülümsedi.
"Ben zamanı tamir ederim."
Kael, adamın üzerindeki saatlere baktı.
"Zaman tamir edilmez."
"Öyle mi? O zaman senin hayatındaki yedi yılı geri vereyim de bakalım ne diyeceksin."
Kael bir adım attı.
"Yapabilir misin?"
Veylan'ın gülümsemesi kayboldu.
"İşte bu soruyu sormamalıydın."
Adam, boynundaki saatlerden birini çıkardı. Saatin camı kırıktı. İçinde akrep ve yelkovan yerine küçük bir kum yığını dönüyordu.
"Bu saat, bir zamanlar senin için çalışıyordu."
Kael saate yaklaştı.
"Benim için mi?"
"Senin ilk doğum gününde durdu."
"Benim ilk doğum günümde?"
Veylan başını salladı.
"Hayır. Senin ilk doğum gününde değil. Senin ilk doğum günün olması gereken günde."
Kael'in gözleri saate kilitlendi.
"Ne istiyorsun?"
"Hiçbir şey."
"Öyleyse neden geldin?"
Veylan, Orven'a baktı.
"Çünkü bu gece şehirden bir kişi kaybolacak. Ve kaybolan kişi Sera olmayacak."
Sera başını kaldırdı.
"Kim olacak?"
Veylan, Kael'e baktı.
"Sen."
Kael'in yüzü değişmedi.
"Ben zaten kaybolmuş biriyim."
Veylan başını iki yana salladı.
"Hayır. Sen henüz bulunmamış birisin."
Adam masaya yaklaştı.
"Orven, onlara üçüncü çocuğu anlattın mı?"
Orven sustu.
Veylan alaycı bir ifadeyle güldü.
"Tabii ki anlatmadın. Sen hep gerçeğin yalnızca insanların kaldırabileceği kadarını verirsin."
Kael ona döndü.
"Üçüncü çocuk kim?"
Veylan, duvardaki işareti gösterdi.
"İlk Susuş'tan önce doğan son çocuk."
"Adı ne?"
"Onu kimse bilmiyor."
"Sen biliyor musun?"
Veylan başını salladı.
"Ben onun adını tamir etmeye çalıştım."
"Başarabildin mi?"
Adam boynundaki üçüncü saati çıkardı.
"Hayır. Çünkü o çocuk hiç doğmadı."
Kael'in yüzü gerildi.
"Az önce doğan son çocuk dedin."
"İnsanların dünyasında öyleydi. Başka bir dünyada ise hiç var olmadı."
Veylan saati Kael'e uzattı.
"Fakat bir gerçek var. O çocuk, senin hayatının merkezinde duruyor."
XIX. Bir Saatin İçindeki Ev
Veylan onları kulenin altındaki atölyesine götürdü.
Atölye, şehrin geri kalanından farklıydı. Duvarlarında binlerce saat bulunuyordu. Kimi tersine çalışıyor, kimi aynı saati gösteriyor, kimi de hiçbir rakam taşımıyordu.
Odanın ortasında büyük bir çalışma masası vardı.
Masada küçük bir ev modeli duruyordu.
Kael, evi görür görmez durdu.
Yeşil kapı.
Taş duvarlar.
Dar pencereler.
Çatının üzerindeki kırık kiremit.
Bu, çocukluğunun eviydi.
Veylan, masanın yanındaki sandalyeye oturdu.
"Dokunabilirsin."
Kael elini uzattı.
Evin kapısına dokunduğu anda içeriden bir ışık yayıldı.
Bir kadın sesi duyuldu.
"Kael, kardeşini uyandırma."
Ardından çocuk kahkahaları…
Bir tabak kırıldı.
Bir erkek sesi öfkeyle bağırdı.
"Bu deneyi burada yapamazsın!"
Kael elini çekti.
"Bu ne?"
Veylan küçük evin çatısını kaldırdı.
İçeride üç küçük figür vardı.
Bir kadın.
Bir erkek.
Ve üç çocuk.
Kael figürlere baktı.
İlk çocuk Elen'di.
İkinci çocuk kendisine benziyordu.
Üçüncünün yüzü yoktu.
"Bu ne demek?"
Veylan cevap verdi.
"Bu ev, yalnızca bir ev değildi."
"Ne demek?"
"Bir deney odasıydı. Senin ailene ait olan ev, gerçekliğin iki farklı hâlinin birleştiği bir noktaya inşa edilmişti."
Kael başını iki yana salladı.
"Babam sıradan bir memurdu."
Veylan güldü.
"Babaların çocuklarına anlattığı hikâyeler, çoğu zaman onların kendilerine anlattığı hikâyelerden daha basittir."
"Babam ne yaptı?"
"Bir zamanlar Sessizlik Tahtı'nın ilk mimarlarından biriydi."
Kael'in yüzündeki ifade değişti.
"Bu mümkün değil."
"Adı arşivlerden silindi."
"Kimdi?"
Veylan küçük evin içindeki erkek figürünü kaldırdı.
"Arden Arven."
Kael bu ismi tanıyordu.
Babası, çocukluğunda ona hiçbir zaman tam adını söylememişti.
Kael'in bildiği adı yalnızca Arden'di.
"Babam neden bunu yaptı?"
Veylan figürü yerine bıraktı.
"Çünkü bir zamanlar bir çocuğunu kaybetti."
Kael'in boğazı düğümlendi.
"Hangisini?"
"Üçüncüyü."
Odanın içindeki saatler aynı anda durdu.
Veylan, masanın üzerindeki küçük evin kapısını açtı.
İçeriden ince bir kâğıt çıkardı.
"Bu, babanın bıraktığı son kayıt."
Kael kâğıdı aldı.
Üzerinde şu yazıyordu:
Bir çocuğu kaybettiğimde dünyanın acımasız olduğunu düşündüm.
İkincisini kaybettiğimde dünyanın değişmesi gerektiğine inandım.
Üçüncüsünü geri getirmeye çalıştığımda ise dünyanın benim yüzümden acı çektiğini anladım.
Beni affetmeyecekler.
Beni affetmemeleri gerekiyor.
Ama Kael bir gün buraya gelirse ona gerçeği söyleyin.
O, benim yaptığım şeyi yapmasın.
Bir hayatı kurtarmak için başka bir hayatı silmesin.
Kael kâğıdı indirdi.
"Babam öldü mü?"
Veylan'ın yüzü karardı.
"Hayır."
"Yaşıyor mu?"
"Bir bakıma."
"Bu nasıl cevap?"
Veylan, atölyenin en arka tarafındaki siyah perdeyi kaldırdı.
Perdenin arkasında küçük bir oda vardı.
Odanın ortasında camdan yapılmış bir tabut duruyordu.
İçinde bir adam yatıyordu.
Yüzü yaşlanmamıştı.
Saçları koyu renkteydi.
Ellerinin üzerinde ince gümüş çizgiler dolaşıyordu.
Kael tabuta yaklaştı.
Adamın yüzüne baktı.
Ve yıllardır hatırlamadığı bir şeyi hatırladı.
Babası ona son kez sarıldığında şöyle demişti:
"Bir gün beni ararsan, bulduğunda sakın uyandırma."
Kael'in gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Babam…"
Veylan arkasında durdu.
"Üç bin yıldır uyuyor."
XX. Uyuyan Adamın Sırrı
Tabutun üzerindeki cam, hafifçe buğulandı.
Kael elini uzattı.
"Babamı uyandırabilir miyiz?"
Veylan başını salladı.
"Hayır."
"Neden?"
"Çünkü o uyumuyor."
Kael ona döndü.
"Ne demek?"
"Arden Arven'in bedeni burada. Fakat zihni, başka bir gerçeklikte yaşıyor."
"Onu geri getirmek için ne gerekiyor?"
Veylan, cam tabutun üzerindeki işaretleri gösterdi.
Üç halka.
Bir yarık.
Ve ortasında küçük bir boşluk.
"Üçüncü çocuğun adı."
Kael'in yüzü değişti.
"Onun adını bulursak babam uyanacak mı?"
"Belki."
"Ya sonra?"
Veylan'ın cevabı ağırdı.
"O zaman seni neden seçtiğini öğrenirsin."
Kael, babasının yüzüne baktı.
"Ben kimse tarafından seçilmedim."
Veylan hafifçe başını eğdi.
"Keşke öyle olsaydı."
Kael'in içinden bir şey koptu.
"Yeter! Herkes bana bir şeyler söylüyor ama kimse ne olduğunu anlatmıyor!"
Veylan masanın üzerindeki saatlerden birini aldı.
"Öyleyse sana bir şey göstereceğim."
Saatin kapağını açtı.
İçinde küçük bir görüntü belirdi.
Bir oda.
Bir beşik.
Bir kadın.
Ve üç çocuk.
Kadın çocuklardan birini kucağına almıştı.
Arden ise diğerinin yanında duruyordu.
Üçüncü çocuk yerde yatıyordu.
Hareket etmiyordu.
Kael görüntüye yaklaştı.
"Bu ne zaman?"
"Senin doğduğun gün."
"Üç çocuk var."
"Öyle."
"Hangisi benim?"
Veylan görüntüyü büyüttü.
Beşiğin içindeki çocuk ağlamaya başladı.
Arden onu kucağına aldı.
Kadın ağlıyordu.
Sonra odanın kapısı açıldı.
İçeri, yüzü görünmeyen bir adam girdi.
Adamın elinde siyah bir kitap vardı.
Kitabı masaya bıraktı.
Ve konuştu.
"Birini geri getirebiliriz."
Arden başını kaldırdı.
"Bedeli?"
"Diğer ikisinin hayatı."
Kadın çığlık attı.
"Hayır!"
Arden, beşikteki çocuğa baktı.
Sonra yerde yatan çocuğa.
Ardından kucağındaki bebeğe.
Ve söylediği söz, Kael'in zihninde bir kapıyı açtı.
"Birini seçmek zorundayız."
Görüntü sona erdi.
Kael, saatten gözlerini ayıramadı.
"Bu ben miyim?"
Veylan cevap vermedi.
"Beşikteki çocuk ben miyim?"
"Hayır."
"Yerdeki mi?"
Veylan gözlerini kapattı.
"Hayır."
Kael'in sesi titredi.
"Öyleyse ben hangisiyim?"
Veylan, saatin kapağını kapattı.
"Sen, seçilmeyen çocuksun."
XXI. Sera'nın Seçimi
Atölyenin kapısı açıldı.
Neris içeri girdi.
Yüzündeki ifade değişmişti. Normalde sakin olan gözleri, şimdi telaşla doluydu.
"Orven sizi arıyor."
Veylan başını kaldırdı.
"Ne oldu?"
"Kitap yeniden yazıldı."
Kael ayağa kalktı.
"Ne yazıyor?"
Neris cevap vermeden önce Sera'ya baktı.
"Bu kez ölümün adı değişti."
Sera yavaşça doğruldu.
"Ne yazıyor?"
Neris'in sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.
"Kael Arven ölecek."
Atölyedeki saatler yeniden çalışmaya başladı.
Kael, Sera'ya baktı.
"Demek kitap fikrini değiştirmiş."
Sera'nın yüzünde hiçbir ifade yoktu.
"Bu iyi bir şey değil."
"En azından sen yaşamaya devam edeceksin."
Sera başını salladı.
"Hayır."
"Ne demek hayır?"
"Kitapta ölümün kimin üzerine yazıldığı önemli değil."
Kael ona yaklaştı.
"Ne demek istiyorsun?"
Sera, Neris'in elindeki kâğıdı aldı.
Kâğıtta iki satır vardı.
İlk satır:
KAEL ARVEN'İN ÖLÜMÜ.
İkinci satır:
SERA VOSS'UN HATIRLANMASI.
Sera'nın gözleri büyüdü.
"Bu bir ölüm kaydı değil."
Veylan kâğıda yaklaştı.
"Ne?"
"Bu, bir takas."
Kael ona baktı.
"Ne takası?"
Sera'nın sesi titredi.
"Benim hatırlanmam için senin ölmen gerekiyor."
Kael kâğıdı elinden aldı.
"Hayır."
"Kael…"
"Hayır!"
Veylan kâğıdı masaya koydu.
"Bu mümkün."
Kael ona döndü.
"Sen sus."
Veylan sakinliğini korudu.
"Kael, senin varlığın başka birinin hayatına bağlı. Birisi seni hatırladığında, o kişi kendi hayatını kaybediyor olabilir."
"Kim?"
Veylan'ın gözleri Sera'ya kaydı.
"Belki de Seran."
Sera başını iki yana salladı.
"Ben kardeşimi hatırlarsam Kael ölecek."
"Belki."
"Hatırlamazsam?"
Veylan cevap vermedi.
Sera'nın gözleri doldu.
"Hatırlamazsam Seran ölecek."
"Belki."
"Her şeyin cevabı neden belki?"
Veylan ona baktı.
"Çünkü ilk defa doğru soruyu soruyorsun. Bu dünyada bazı seçimlerin doğru cevabı yoktur."
Sera, masanın üzerindeki saati aldı.
"Ben bu seçimi yapmayacağım."
Kael ona yaklaştı.
"Ne yapacaksın?"
Sera saatle birlikte kapıya yürüdü.
"Seçimi kimin yaptığını bulacağım."
XXII. Kayıp İsimler Kütüphanesi
Neris, onları kulenin altındaki eski geçide götürdü.
Geçit, şehrin en eski yapılarından birine açılıyordu.
Burası bir kütüphaneydi.
Fakat raflarında kitaplar bulunmuyordu.
Binlerce küçük çekmece vardı.
Her çekmecenin üzerinde bir isim yazılıydı.
Bazılarının üzerinde tarihler, bazılarında ise yalnızca tek bir işaret bulunuyordu.
Neris, taş duvarın önünde durdu.
"Buraya Kayıp İsimler Kütüphanesi denir."
Kael etrafına baktı.
"Burada ne saklanıyor?"
"Bu dünyadan silinen insanların isimleri."
Sera çekmecelerden birine yaklaştı.
Üzerinde kendi adı yazılıydı.
SERA VOSS.
Çekmeceyi açtı.
İçinde küçük bir ayna vardı.
Aynada kendisini gördü.
Fakat yansıması kendisinden farklıydı.
Aynadaki Sera'nın saçları daha uzundu. Yüzü daha yaşlıydı. Sol yanağında ince bir yara izi bulunuyordu.
Ve gözleri ağlamaktan kızarmıştı.
Aynadaki kadın dudaklarını oynattı.
Sera, sesini duydu.
"Onu bulduğunda sakın inanma."
Sera irkildi.
"Ne?"
Yansıma yeniden konuştu.
"Kael Arven senin kardeşin değil."
Sera aynayı elinden düşürdü.
Cam parçaları zemine yayıldı.
Kael ona yaklaştı.
"Ne gördün?"
Sera'nın yüzü bembeyazdı.
"Ben…"
Neris çekmeceyi kapattı.
"Buradaki anılar, sahibinin istediği gibi davranmaz. Bazıları kendi hayatını yaşamaya devam eder."
Kael, başka bir çekmeceye yaklaştı.
Üzerinde bir isim yoktu.
Yalnızca şu cümle yazılıydı:
ADINI HATIRLAYAN SON KİŞİ ÖLDÜĞÜNDE BU ÇEKMECE AÇILACAK.
Kael çekmeceye dokundu.
İçeriden bir ses geldi.
"Kael."
Bu kez ses çok yakındı.
"Kael, beni duyuyor musun?"
Kael çekmeceyi çekti.
İçinde küçük, siyah bir kitap vardı.
Kitabın kapağında bir isim bulunuyordu.
ARDEN ARVEN.
Kael kitabı açtı.
İlk sayfada babasının el yazısıyla bir not vardı:
Oğlum,
Eğer bu kitabı bulduysan, demek ki sonunda seni benden uzak tutamadılar.
Bana kızabilirsin.
Beni affetmek zorunda değilsin.
Ama sana bir şeyi söylemeliyim.
Sen benim oğlum değilsin.
Kael'in parmakları kaskatı kesildi.
Sera ona baktı.
"Kael?"
Kael okumaya devam etti.
Sen, benim kurtaramadığım çocuğun yerine yaratıldın.
Elen'in kardeşi değilsin.
Seran'ın kardeşi değilsin.
Sen, bir insanın başka bir insana duyduğu özlemin içinden doğdun.
Ve bu yüzden, oğlum, dünyada seni hatırlayan herkes bir gün seni kaybetmek zorunda kalacak.
Kael kitabı kapattı.
Bir süre konuşamadı.
Sonra yavaşça başını kaldırdı.
"Ben neyim?"
Neris cevap vermedi.
Sera ona yaklaştı.
"Sen Kael'sin."
Kael acıyla güldü.
"Artık bundan emin değilim."
Sera ellerini onun yüzüne koydu.
"Ben eminim."
Kael gözlerini kapattı.
"Ya seni de ben uydurduysam?"
Sera'nın gözleri doldu.
"Öyleyse beni uyduran kişi, en azından sevilecek birini yaratmayı başarmış."
Kael ilk kez o gece gülümsedi.
Fakat gülümsemesi uzun sürmedi.
Çünkü kütüphanenin en arka tarafındaki çekmecelerden biri açıldı.
İçinden bir kadın çıktı.
Kadın uzun, koyu renkli bir elbise giymişti. Saçları omuzlarına dökülüyordu. Yüzü solgundu. Gözleri ise Kael'in çocukluk anılarındaki kadının gözlerine benziyordu.
Kael onu tanıdı.
Yıllardır rüyalarında gördüğü, fakat yüzünü hatırlayamadığı kadındı.
Annesi.
Kadın Kael'e baktı.
"Sonunda geldin, oğlum."
Kael'in dudakları titredi.
"Anne?"
Kadın başını salladı.
"Ben senin annen değilim."
Kael bir adım geriledi.
Kadın ona yaklaştı.
"Ben, seni doğuran kadınım."
Sera'nın eli Kael'in koluna gitti.
Kadın devam etti.
"Ve sana bir şey söylemek için buradayım."
Kael'in gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Neyi?"
Kadın, yüzüne dokundu.
"Üçüncü çocuğu biz öldürmedik."
Kael'in nefesi kesildi.
"Kim öldürdü?"
Kadın, kütüphanenin karanlık tavanına baktı.
"Onu öldüren kişi, hâlâ senin içinde yaşıyor."
XXIII. Annenin İtirafı
Kadının yüzü yavaşça değişmeye başladı.
Önce gözlerinin çevresinde ince çizgiler belirdi. Ardından saçları beyazladı. Sanki zaman, yıllardır sakladığı bütün yaşları bir anda ona geri veriyordu.
Kael kadının ellerini tuttu.
"Anne, ne oluyor?"
Kadın gülümsedi.
"Benim burada kalmam için yeterince zaman yok."
"Gitme."
"Kael…"
"Yıllardır seni hatırlamaya çalışıyorum. Sesini hatırlayamıyorum. Yüzünü hatırlayamıyorum. Ne zaman seni düşünsem başka bir kadın görüyorum."
Kadının gözleri doldu.
"Çünkü seni doğuran kadınla seni büyüten kadın aynı kişi değildi."
Kael'in dünyası bir kez daha sarsıldı.
"Ne?"
"Senin hayatını korumak için iki ayrı anneye ihtiyacımız vardı."
Sera araya girdi.
"Bu nasıl mümkün olabilir?"
Kadın ona baktı.
"Sen de kendi hayatını korumak için iki ayrı çocuk olmak zorunda kaldın, küçük kız."
Sera'nın yüzü gerildi.
Kadın yeniden Kael'e döndü.
"Arden seni çok sevdi."
"Babam mı?"
"Arden, senin babandı. Ama seni dünyaya getiren kişi değildi."
"Öyleyse kim?"
Kadın cevap vermedi.
Yalnızca Kael'in alnına dokundu.
"Bir gün Veyra'ya gideceksin. Orada seni bekleyen bir kapı var. Kapının ardında üç mezar bulunuyor."
"Kimlerin mezarı?"
"Birinin adı Elen. Birinin adı Seran. Diğerinin adı ise senin adın."
Kael'in gözleri büyüdü.
"Benim mezarım mı var?"
Kadın başını salladı.
"Hayır. Senin adını taşıyan mezar."
"Ne farkı var?"
Kadın acı bir gülümsemeyle cevap verdi:
"Bazen bir insanın ölmesi için bedeninin toprağa girmesi gerekmez, oğlum. Bazen yalnızca adının toprağa gömülmesi yeterlidir."
Kadının bedeni ışığa dönüşmeye başladı.
Kael onu bırakmak istemedi.
"Bir dakika! Bana söylemediğin şeyler var!"
"Elbette var."
"Üçüncü çocuk kimdi?"
Kadın son kez ona baktı.
"Senin yerine ölen kişi."
"Adı neydi?"
Kadın dudaklarını araladı.
Fakat o anda kütüphanedeki bütün çekmeceler aynı anda açıldı.
Binlerce isim havaya yükseldi.
Kadının sesi kayboldu.
Yalnızca son bir kelime duyuldu.
"Aren…"
Ve kadın yok oldu.
Kael, karanlığın içinde tek başına kaldı.
XXIV. Son Çekmece
Kütüphanede büyük bir gürültü başladı.
Çekmeceler kapanıyor, isimler birbirine karışıyor, duvarlardaki taşlar çatlıyordu.
Neris, kapıya doğru koştu.
"Buradan çıkmalıyız!"
Sera, yerdeki siyah kitabı aldı.
Kael hâlâ olduğu yerde duruyordu.
"Kael!"
Genç adam başını kaldırmadı.
"Kael, beni duyuyor musun?"
"Adımı bile bilmiyorum artık."
Sera yanına geldi.
"Adın Kael."
"Babamın oğlu değilim."
"Bu, seni sen olmaktan çıkarmaz."
"Ben birinin özleminden yaratılmışım."
Sera ellerini onun omuzlarına koydu.
"Belki hepimiz birinin özleminden yaratılıyoruz."
Kael ona baktı.
"Sen neden buradasın?"
Sera'nın yüzü yumuşadı.
"Çünkü seni yalnız bırakmak istemiyorum."
"Ya ben gerçek değilsem?"
Sera gözlerini onun gözlerinden ayırmadı.
"Benim için gerçek olan tek şey, şu anda karşımda duruyor olman."
Kael cevap veremedi.
O sırada kütüphanenin en arka köşesinden küçük bir tıkırtı geldi.
Bir çekmece açılıyordu.
Diğerlerinden farklıydı.
Üzerinde hiçbir isim yoktu.
Yalnızca üç küçük işaret bulunuyordu:
Bir kuş.
Bir kapı.
Bir göz.
Neris çekmeceyi görünce durdu.
"Hayır."
Sera ona döndü.
"Ne oldu?"
Neris'in sesi titriyordu.
"Bu çekmece açılmamalı."
Kael çekmeceye yaklaştı.
"İçinde ne var?"
"İlk Susuş'tan önce saklanan son kayıt."
"Kim sakladı?"
"İlk İmparator."
Kael çekmeceyi açtı.
İçinde küçük bir ayna vardı.
Aynanın üzerinde hiçbir görüntü görünmüyordu.
Kael yüzünü yaklaştırdı.
Bir anda aynanın içinde kendisini gördü.
Ama görüntüdeki Kael otuz yaşında değildi.
Altı yaşındaydı.
Üzerinde mavi bir gömlek vardı.
Sağ dizinde yara izi bulunuyordu.
Yanında küçük bir kız çocuğu duruyordu.
Elen.
Fakat aynadaki çocukların arkasında bir başkası daha vardı.
Üçüncü çocuk.
Yüzü görünmüyordu.
Çocuk elini Kael'in omzuna koydu.
Ve konuştu.
"Artık beni hatırladın mı?"
Kael'in gözleri büyüdü.
"Sen kimsin?"
Çocuk başını eğdi.
"Ben senin ilk hatıranım."
"Adın ne?"
Çocuk gülümsedi.
"Adımı sen verdin."
Kael'in zihninde bir görüntü belirdi.
Küçük bir oda.
Üç çocuk.
Bir tahta kuş.
Bir kadın.
Ve çocukların birlikte söyledikleri bir isim.
"Aren."
Kael'in dudaklarından aynı isim döküldü.
"Aren…"
Ayna çatladı.
Çocuğun yüzü ilk kez görünür oldu.
Kael, aynadaki yüzü gördüğünde geriye doğru sendeledi.
Çünkü çocuk, Kael'in altı yaşındaki hâliydi.
Aynadaki çocuk konuştu:
"Ben senin doğmadan önceki hâlinim."
Ardından ayna parçalandı.
Kütüphanedeki bütün ışıklar söndü.
XXV. İmparatorun Habercisi
Karanlıkta bir kapı açıldı.
İçeri uzun boylu bir adam girdi.
Üzerinde siyah bir pelerin, elinde ince bir baston vardı. Yüzü açık olmasına rağmen gözleri seçilemiyordu. Sanki bakışları, karşısındaki insanın yüzünden geçip arkasındaki duvara ulaşıyordu.
Neris diz çöktü.
Veylan başını eğdi.
Sera, Kael'in önüne geçti.
Adam bastonunu yere vurdu.
Kütüphanedeki bütün çekmeceler kapandı.
"Kael Arven."
Kael ona baktı.
"Sen kimsin?"
"Ben bir haberciyim."
"Kimin?"
Adam gülümsedi.
"Adını bilmediğin birinin."
Kael'in elleri yumruk oldu.
"İlk İmparator."
Adam başını hafifçe eğdi.
"Bu ismi hâlâ kullananlar var demek."
"Onunla görüşmek istiyorum."
"İstediğin şeylerin hepsini elde edebilseydin, bugün burada olmazdın."
"Benim hayatımı kim değiştirdi?"
Adam bastonunu yeniden yere vurdu.
"Senin hayatın değiştirilmedi."
"Öyleyse ne oldu?"
"Senin hayatın seçildi."
Kael ona doğru yürüdü.
"Kim tarafından?"
Haberci, Sera'ya baktı.
"Onun tarafından."
Kael durdu.
"Ne?"
Adam, Sera'nın yanına yaklaştı.
"Bir zamanlar küçük bir kız, kardeşini kurtarmak için dünyanın geri kalanından vazgeçmeye hazırdı."
Sera başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Bir zamanlar küçük bir kız, kardeşinin ölümünü kabul etmedi."
"Yalan söylüyorsun."
"Bir zamanlar küçük bir kız, kapalı bir kapının önünde üç gün boyunca bekledi."
Sera'nın gözleri doldu.
Haberci devam etti:
"Ve kapı açıldığında içeride yalnızca bir çocuk vardı."
Sera'nın dudakları titredi.
"Seran…"
Haberci başını salladı.
"Hayır. Kael."
Kael'in yüzü bembeyaz oldu.
Sera ona baktı.
Haberci son sözlerini söyledi:
"Senin doğumun, onun ölümünün bedeliydi."
Kael bir adım geriledi.
"Ne istiyorsun?"
Haberci, pelerininin içinden küçük bir mektup çıkardı.
"İmparator seni bekliyor."
"Veyra'da mı?"
"Hayır."
Adam mektubu Kael'e uzattı.
"Veyra'nın altında."
Kael mektubu aldı.
Üzerinde tek bir cümle yazılıydı:
Eğer kendi hayatının gerçek olup olmadığını öğrenmek istiyorsan, annenin gömüldüğü yere gel.
Kael başını kaldırdı.
"Annem nerede gömülü?"
Haberci cevap vermedi.
Yalnızca Sera'ya baktı.
"Sen de geleceksin."
Sera başını kaldırdı.
"Neden?"
Adamın yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Çünkü annen hâlâ yaşıyor."
Ve o anda Yankı Şehri'nin gökyüzündeki bütün ışıklar söndü.
XXVI. Şehrin Son Hatırası
Kuleye geri döndüklerinde Orven onları bekliyordu.
Yaşlı adamın önünde açık duran kitapta artık yeni bir yazı yoktu.
Sayfalar boştu.
Kael kitabı işaret etti.
"Ne oldu?"
Orven kitabın kapağını kapattı.
"Şehir, kendisini hatırlayan son insanı kaybetti."
"Kim?"
"Ben."
Kael şaşkınlıkla ona baktı.
"Sen zaten buradaydın."
Orven başını salladı.
"Artık değilim."
Sera yaşlı adamın yüzüne baktı.
"Ne demek istiyorsun?"
Orven masanın üzerindeki aynaya yaklaştı.
Aynada kendisini göremiyordu.
"Ben bu şehrin ilk mahkûmuydum. Burada yaşayan herkesin anılarını korumakla görevlendirildim. Fakat bugün kendi adımı kaybettim."
Kael ona yaklaştı.
"Adın ne?"
Orven düşündü.
Dudakları hareket etti.
Fakat ses çıkmadı.
Bir süre sonra gülümsedi.
"Önemli değil."
"Nasıl önemli değil?"
"Bir insanın adı unutulabilir. Ama bir zamanlar yaptığı iyilik, başka bir insanın hayatında yaşamaya devam edebilir."
Yaşlı adam, masanın çekmecesinden küçük bir anahtar çıkardı.
"Bu anahtar sizi Veyra'nın altına götürecek."
Kael anahtarı aldı.
"Annemin yanına mı?"
"Annenin mezarına."
Sera hemen sordu:
"Yaşadığını söylediler."
Orven gözlerini kapattı.
"İnsanlar bazen mezarların içinde yaşar."
Kael anahtarı avucunda sıktı.
"Bu gece çıkıyoruz."
Orven başını salladı.
"Gitmeden önce bir şeyi bilmelisiniz."
"Ne?"
"Veyra'ya ulaşmak için Kül Denizi'ni geçmeniz gerekecek."
Kael'in bakışları değişti.
"Kül Denizi'nin üzerinde hiçbir gemi ilerleyemiyor."
"Çünkü o deniz suyla dolu değil."
"Ne var?"
Orven pencereden dışarı baktı.
"Unutulmuş insanların son nefesleri."
Sera sessizce sordu:
"Orayı nasıl geçeceğiz?"
Orven, odanın köşesindeki eski bir haritayı açtı.
Haritada Edrava'nın bilinen bütün şehirleri vardı.
Nemeris.
Yankı Şehri.
Veyra.
Fakat haritanın en alt kısmında, denizin ortasında başka bir yer daha işaretlenmişti.
KEMİK LİMANI.
"Oraya gidin," dedi Orven. "Sizi denizin karşısına geçirecek tek kişi orada yaşıyor."
"Kim?"
Orven'un yüzünde ilk kez hafif bir gülümseme belirdi.
"Adı Miral."
"Nasıl biri?"
"Bir zamanlar denizin altında yaşamış."
Kael kaşlarını çattı.
"İnsan mı?"
Orven cevap vermedi.
Yalnızca haritanın altındaki küçük notu gösterdi.
Ölülerin denizinde yolculuk edenler, yanlarında mutlaka bir canlı taşımalıdır.
Kael yazıyı okudu.
"Ne demek bu?"
Orven haritayı kapattı.
"Oraya vardığınızda anlarsınız."
Gece yarısı şehirden ayrıldılar.
Neris onları şehrin güney kapısına kadar geçirdi. Kapının üzerinde küçük bir yazı vardı:
BİR ŞEHİRDEN AYRILAN HERKES, ORADA BİR ŞEY BIRAKIR.
Sera durdu.
"Ben burada ne bırakacağım?"
Neris ona baktı.
"Belki de artık hatırlamak istemediğin şeyi."
Sera başını salladı.
"Ben artık unutmak istemiyorum."
Neris hafifçe gülümsedi.
"Öyleyse dikkat et. Hatırlamak, her zaman iyileştirmez."
Kael atına bindi.
Sera da yanına geldi.
Şehir geride kalırken ikisi de bir süre konuşmadı.
Uzakta, suyun içindeki ışıklar yeniden yanmaya başlamıştı.
Kael bir süre sonra cebinden küçük defterini çıkardı.
Sera'nın defteri değildi.
Kendi defteriydi.
İlk sayfasında, daha önce hiç görmediği bir yazı bulunuyordu.
Kendi el yazısıyla yazılmıştı.
Eğer bu satırları okuyorsam, demek ki yine unuttum.
Beni tanıyan birine rastlarsam, ona şu soruyu soracağım:
Bir insan kendisini hatırlamadığında, onu seven kişi hâlâ aynı kişiyi mi sever?
Kael defteri kapattı.
Sera'ya baktı.
"Bir şey sorabilir miyim?"
"Elbette."
"Bir gün beni tanıyamazsan ne yaparsın?"
Sera bir süre düşündü.
Sonra atını ona yaklaştırdı.
"Önce sana kim olduğunu anlatırım."
"Ya inanmazsam?"
"Tekrar anlatırım."
"Ya yine unutursam?"
Sera'nın gözleri doldu.
"Benim de bir gün yorulabileceğimi biliyorsun, değil mi?"
Kael başını salladı.
"İşte bundan korkuyorum."
Sera bir süre sustu.
Sonra elini uzattı ve Kael'in elini tuttu.
"Öyleyse sen de benim için bir şey yap."
"Ne?"
"Bir gün ben kardeşimi hatırlayıp seni unutursam… bana kızma."
Kael ona baktı.
"Unutmayacağım."
Sera hafifçe gülümsedi.
"İnsanların verdiği sözler, en çok unutacaklarını bildikleri zaman güzeldir."
Yolun ilerisinde, karanlığın içinden ince bir ışık yükseldi.
Kül Denizi'nin başlangıcıydı.
Ve denizin kıyısında, onları bekleyen bir gemi vardı.
Geminin yelkenleri yoktu.
Direği yoktu.
Gövdesi ise sanki kemiklerden yapılmıştı.
Geminin ön tarafında bir kadın duruyordu.
Saçları deniz yosunu gibi koyu yeşildi. Yüzünde eski bir yanık izi vardı. Sağ gözünün yerine küçük, siyah bir cam küre yerleştirilmişti.
Kadın, Kael'i görünce elini kaldırdı.
"Arven!"
Kael atını durdurdu.
"Sen Miral mısın?"
Kadın güldü.
"Hayır."
"Öyleyse kimsin?"
Kadın geminin güvertesinden aşağıya baktı.
"Ben Miral'in kızıyım."
Sera şaşkınlıkla ona yaklaştı.
"Orven bize annenin burada olduğunu söyledi."
Kadının yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Annem mi?"
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra geminin arkasındaki karanlığı gösterdi.
"Annem üç yüz yıl önce öldü."
Kael'in eli belindeki bıçağa gitti.
"Öyleyse bizi kim bekliyor?"
Kadın başını kaldırdı.
"Annem."
Sera'nın yüzü gerildi.
Kadın son sözünü söyledi:
"Fakat onu görebilmeniz için önce ölmeniz gerekecek."
Ardından Kül Denizi'nin yüzeyinde bir şey hareket etti.
Denizin içinden yüzlerce el yükseldi.
Ve hepsi aynı anda Kael'e uzandı.
"Bizi hatırla…"
XXVII. BÖLÜM — Ölülerin Gemisi
Kül Denizi'nden yükselen eller, kıyıya ulaşmaya çalışmıyordu.
Kael bunu ilk anda anlayamadı. Parmaklar birbirine dolanıyor, gri suyun üzerinde açılıp kapanıyor, kimi zaman bir insanın yüzünü andıran şekiller oluşturuyordu. Fakat hiçbir el gemiye tutunmak için uzanmıyordu.
Hepsi Kael'e uzanıyordu.
— Bizi hatırla...
Sesler tek bir ağızdan çıkmıyordu. Deniz konuşuyordu. Belki de denizin altında kalmış binlerce insan, aynı anda nefes almaya çalışıyordu.
Kael bir adım geriledi.
Sera bileğini yakaladı.
— Sakın cevap verme.
— Beni tanıyorlar.
— Seni tanımıyorlar. Senden bir şey istiyorlar.
Kemikten yapılmış geminin yanında duran kadın, siyah cam gözünü Kael'e çevirdi. Yüzündeki yanık izi, gözünün altından çenesine kadar uzanıyordu. Kül rengi saçlarının arasında koyu yeşil tutamlar vardı.
— İkiniz de yanlış düşünüyorsunuz, dedi.
Sera ona döndü.
— Öyleyse açıkla.
Kadın, geminin bordasına yaslandı.
— Ölüler hatırlanmak istemez. Hatırlanmak, onların bu denizde biraz daha kalmasına neden olur. Onlar unutulmak istiyor.
Kael'in bakışları yeniden suya döndü.
— Öyleyse neden bana sesleniyorlar?
Kadın bir süre cevap vermedi.
Sonra Kael'in göğsüne baktı.
— Çünkü içlerinden biri senin içinde yaşıyor.
Sera'nın eli Kael'in bileğinde biraz daha sıkılaştı.
— Kim?
Kadın gemiye çıktı ve başını hafifçe eğdi.
— Benim adım Liora. Miral'in kızıyım. Annem üç yüz yıldır bu denizin altında bekliyor. Ve sizinle karşılaşacağımı çok önceden biliyordu.
— Annene ulaşmak için ölmemiz gerektiğini söylemiştin, dedi Sera.
— Öyle.
— O zaman bizi neden hâlâ bekletiyorsun?
Liora'nın yüzünde gülümsemeye benzeyen, fakat neşeden uzak bir ifade belirdi.
— Çünkü gemiye binebilmeniz için yanınızda yaşayan bir şey taşımanız gerekiyor.
Kael çevresine baktı.
— Biz yaşıyoruz.
— Şimdilik.
Liora, geminin ortasındaki küçük bölmeye yürüdü. Orada, kemikten yapılmış bir kafesin içinde siyah toprağa benzeyen bir madde vardı. Toprağın üzerinde küçücük beyaz çiçekler açmıştı.
Çiçeklerin hiçbirinin yaprağı kıpırdamıyordu.
— Bu deniz, canlı olan her şeyi tanır, dedi Liora. Ama insanın canlı olması yetmez. Deniz, yaşayan bir şeyi yanında getirmesini ister. Bir tohum, bir hayvan, bir bitki... Ölümün henüz dokunmadığı bir şey.
Sera çiçeklere yaklaştı.
— Bunlar nereden geldi?
— Annemin bahçesinden.
— Üç yüz yıldır mı yaşıyorlar?
— Hayır. Her biri bir kez ölüyor. Sonra yeniden doğuyor. Annem onları hatırladığı için.
Kael kafese baktı.
— Peki biz yanımıza ne getireceğiz?
Liora cevap vermeden önce denizden yükselen eller birden durdu.
Yüzlerce parmak aynı anda Kael'i gösterdi.
Ve bütün sesler sustu.
Ardından suyun içinden tek bir çocuk sesi yükseldi.
— Kael... Bu kez beni bırakma.
Kael'in yüzü bembeyaz oldu.
Bu sesi tanıyordu.
Yedi yıldır aradığı Elen'in sesi değildi.
Bu, çocukluğunda evlerinin arka bahçesinde duyduğu, varlığını yıllarca unutmaya çalıştığı başka bir sesdi.
Küçük bir çocuğun sesi.
Kendi sesi.
— Ben kimim? diye fısıldadı.
Sera ona döndü.
— Kael?
Fakat Kael artık onu duymuyordu.
Denizin yüzeyinde bir görüntü belirdi.
Tahta bir ev.
Üç çocuk.
Bir kadın.
Ve kapının önünde duran, yüzü olmayan bir adam.
Görüntüdeki küçük Kael, diğer iki çocuğun arasında duruyordu. Birinin elinde kırmızı bir oyuncak vardı. Diğerinin boynunda ince gümüş bir zincir.
Sonra yüzü olmayan adam eğildi.
Çocuklardan birini işaret etti.
— Bu kalacak.
Diğer ikisini gösterdi.
— Bunlar unutulacak.
Kael'in zihninde bir şey kırıldı.
Denizden gelen ellerin arasında bir el yükseldi. Diğerlerinden farklıydı. Küçük, ince ve bileğinde gümüş bir zincir vardı.
El, Kael'in önünde durdu.
— Bu kez beni seç.
Kael uzanmak üzereydi.
Sera onu kendine çekti.
— Hayır!
O anda denizden gelen bütün eller, aynı anda geminin gövdesine çarptı.
Kemikler gıcırdadı.
Liora bağırdı:
— Gemiyi terk etmeyin!
Ama Kael'in gözleri yalnızca suyun üzerindeki görüntüdeydi.
Çünkü görüntüdeki üçüncü çocuk başını kaldırmıştı.
Ve yüzü artık görünüyordu.
Kael'in yüzüydü.
Yalnızca gözleri farklıydı.
Birinin gözleri gri, diğerinin gözleri altın rengindeydi.
Çocuk dudaklarını kıpırdattı.
— Ben senin unuttuğun değilim, Kael.
Bir an durdu.
— Sen benim hatırladığım kişisin.
Sonra görüntü kayboldu.
Deniz yeniden karardı.
Liora, Kael'in yanına geldi.
— Şimdi anladım.
— Neyi?
— Annem neden seni bekliyordu.
Kael ona döndü.
— Söyle.
Liora'nın siyah cam gözü, karanlıkta hafifçe parladı.
— Çünkü bu denizden geçecek olan kişi sen değilsin.
Bir süre sustu.
— Bu denizin kendisi sensin.
XXVIII. BÖLÜM — Yaşayan Tohum
Geminin adı Nefes idi.
Liora bunu, geminin baş kısmında kemiklerin arasına kazınmış yazıyı göstererek söyledi. Harfler o kadar eskiydi ki Sera ilk bakışta okuyamadı.
— Bu yazı hangi dile ait? diye sordu.
— Henüz doğmamış insanların diline.
Sera kaşlarını çattı.
— Böyle bir dil olamaz.
— Senin bildiğin dillerin hepsi geçmişten gelir. Bu dil ise henüz yaşanmamış bir zamandan.
Liora geminin içine girdi.
Kael ve Sera onu takip etti.
Geminin içi dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü. Dar bir geçitten geçtikten sonra geniş, dairesel bir salona ulaştılar. Duvarlarda yüzlerce küçük cam şişe asılıydı. Her şişenin içinde farklı bir şey vardı.
Birinde çocuk kahkahası.
Birinde yağmur sesi.
Birinde yarım kalmış bir şarkı.
Bir diğerinde ise yaşlı bir adamın son nefesi.
Sera şişelerden birine yaklaştı.
İçinde küçük bir kız çocuğunun gülüşü dönüp duruyordu.
— Bunlar ne?
— İnsanların son anlarından geriye kalanlar.
— Anılar mı?
— Hayır. Anı, yaşayanların zihninde kalır. Bunlar ise insanın dünyadan ayrılırken geride bıraktığı son izler.
Kael duvarın diğer tarafında bir şişe gördü.
Şişenin içinde küçük bir kâğıt parçası vardı.
Üzerinde tek kelime yazıyordu:
Elen.
Kael şişeye uzandı.
Liora hemen elini tuttu.
— Dokunma.
— Bu benim kardeşimin adı.
— O zaman daha da dokunma.
— Neden?
— Çünkü o şişenin içindeki şey, kardeşinin hatırası değil. Onun senden aldığı son şey.
Kael'in yüzü sertleşti.
— Ne demek bu?
— Bir insan öldüğünde, her zaman geride yalnızca bedeni kalmaz. Bazen bir başkasının hayatından da bir parçayı yanında götürür. Bu şişe, Elen'in senden aldığı şeyi saklıyor.
Kael elini geri çekti.
Sera şişeye baktı.
— Elen yaşıyor olabilir mi?
Liora cevap vermedi.
Bunun yerine kafesteki çiçekleri getirdi ve masanın üzerine koydu.
— Deniz yolculuğu başladığında bu çiçeklerden biri solacak. Eğer yolculuk bitmeden hepsi ölürse gemi de ölür.
Sera çiçekleri inceledi.
— Bunların toprağı sıradan değil.
— Nereden anladın?
— Yaprakların damarları ters yönde ilerliyor. Kökleri aşağı değil, yukarı doğru büyüyor.
Liora ilk kez dikkatle Sera'ya baktı.
— Sen yalnızca yazıları okumuyorsun.
Sera başını kaldırdı.
— Ne demek istiyorsun?
— Sen bir şeyin nasıl var olduğunu da okuyabiliyorsun. Bu yüzden annen seni sakladı.
Sera'nın yüzündeki ifade değişti.
— Annem öldü.
— Sana bunu kim söyledi?
— Kayıtlarda öyle yazıyor.
— Kayıtlar bazen insanların ölmesini ister.
Sera bir adım yaklaştı.
— Annem nerede?
Liora, siyah gözünü ona çevirdi.
— Annemle birlikte.
Sera'nın boğazı düğümlendi.
— Miral, annemi tanıyor mu?
— Tanımaktan fazlasını.
Liora kafesteki çiçeklerden birini kopardı. Çiçek, avucuna düştüğünde birden soldu.
Ardından Liora'nın yüzündeki yanık izi hafifçe koyulaştı.
— Bu çiçek annemin son hatırasıydı, dedi.
Kael ona baktı.
— Onu neden kopardın?
— Çünkü denize bir şey vermemiz gerekiyordu.
— Ama bu canlı olan tek şeydi.
Liora solmuş çiçeği masaya bıraktı.
— Hayır. Canlı olan tek şey çiçeğin kendisi değildi.
Avucunu açtı.
Elinin ortasında küçücük, yeşil bir tohum vardı.
— Bazen bir şeyin ölmesi, onun yaşamının bittiği anlamına gelmez.
Sera tohumu aldı.
— Bunu nasıl yetiştireceğiz?
Liora'nın yüzü karardı.
— Denizin altında.
XXIX. BÖLÜM — İlk Yolcu
Gemi hareket etmeden önce güvertede bir adam belirdi.
Kimse onun nereden geldiğini görmemişti.
Üzerinde eski bir denizci ceketi vardı. Saçları bembeyaz, yüzü gençti. Sağ elinde ahşap bir baston, sol elinde ise kapağı olmayan küçük bir kitap taşıyordu.
Kael onu görünce istemsizce gerildi.
Adam, Sera'ya bakarak konuştu.
— Senin burada olmaman gerekiyordu.
Sera gözlerini kıstı.
— Beni tanıyor musun?
— Hayır.
— Öyleyse nereden biliyorsun?
Adam kitabını açtı.
Sayfalar bomboştu.
— Çünkü senin adını bu kitaba üç kez yazdım.
Sera'nın yüzü soldu.
— Ne oldu?
— İlkinde doğdun. İkincisinde öldün. Üçüncüsünde ise hiç var olmadın.
Kael adamın önüne geçti.
— Sen kimsin?
Adam bastonunu yere vurdu.
Geminin kemik döşemesinde ince bir çatlak oluştu.
— Daren Veyl. Bu geminin ilk yolcusuyum.
Liora sertçe karşı çıktı.
— Hayır. İlk yolcu benim annemdi.
Daren gülümsedi.
— Öyle mi? O zaman annenin öncesinde kim vardı?
Liora'nın yüzündeki ifade değişti.
Daren, Kael'e döndü.
— Seninle tanışmak için çok bekledim.
— Beni nereden tanıyorsun?
— Seni ben doğurmadım. Seni ben yaratmadım. Ama seni ilk kez ben seçtim.
Kael'in gözleri daraldı.
— Ne demek bu?
Daren kitabını kapattı.
— Bir zamanlar Veyr İmparatorluğu'nun altında, henüz kimsenin adını bilmediği bir oda vardı. O odada üç çocuk uyuyordu. İmparatorluk birini seçmek istedi. Fakat seçimin bedelini ödemeye kimse razı değildi.
— Üç çocuk...
— Evet.
Daren'in sesi alçaldı.
— Sen, Elen ve Aren.
Kael'in kalbi hızlandı.
— Aren kim?
Daren cevap vermeden önce Sera'ya baktı.
— Onu Sera'ya sormalısın.
Sera'nın yüzü bembeyaz kesildi.
— Ben Aren'i tanımıyorum.
— Tanıyorsun.
— Hayır.
— Onu kurtarmak için kardeşini kaybettin.
Sera bir adım geri çekildi.
Kael ona döndü.
— Sera?
Sera başını iki yana salladı.
— Bu doğru değil.
Daren kitabını yeniden açtı.
Bu kez sayfada bir cümle belirdi:
Bir çocuk başka bir çocuğun yerine yaşarsa, hangisinin hayatı gerçek olur?
Daren kitabı Sera'ya uzattı.
— Bu sorunun cevabını annen biliyor.
Sera kitabı almadı.
— Annem nerede?
Daren, geminin ön tarafını gösterdi.
Kül Denizi'nin ortasında, uzakta, karanlığın içinde bir ışık yanıyordu.
— Kemik Limanı'nda değil, dedi.
— Nerede?
— Limanın altında.
Kael denize baktı.
Uzakta, suyun yüzeyinde bir şehir görünüyordu.
Ama şehir yukarı doğru yükselmiyordu.
Denizin dibinde, ters dönmüş bir gökyüzünün altında duruyordu.
Ve şehrin bütün pencerelerinde aynı ışık yanıyordu.
Daren son kez konuştu:
— Oraya vardığınızda biriniz annenizi bulacak.
Bir an durdu.
— Diğeriniz ise kendisini kaybedecek.
Geminin çanları çalmaya başladı.
Oysa gemide çan yoktu.
XXX. BÖLÜM — Denizin Altındaki Şehir
Nefes isimli gemi, Kül Denizi'nin ortasında ilerlerken hiçbir dalga oluşturmuyordu.
Suyun yüzeyi geminin önünde yarılmıyor, iki yana ayrılmıyor, hatta geminin ağırlığını taşıdığı bile belli olmuyordu. Sanki gemi denizin üzerinde değil, denizin hatırladığı bir düşüncenin içinde ilerliyordu.
Kael güvertede durmuş, uzaktaki ışıklara bakıyordu.
Şehir giderek belirginleşiyordu.
Binalar ters çevrilmiş kuleler gibi denizin dibinden gökyüzüne doğru uzanıyor, pencerelerinden soluk sarı ışıklar sızıyordu. Şehrin üzerinde balıklar değil, küçük küçük evler yüzüyordu. Bazılarının bacalarından duman çıkıyordu.
Sera yanına geldi.
— Sence orada insanlar var mı?
Kael gözlerini şehirden ayırmadı.
— Bilmiyorum.
— İnsanların yaşadığı bir yere benziyor.
— Belki de bir zamanlar öyleydi.
Sera, suyun içindeki binalardan birine dikkatle baktı.
Pencerede bir kadın duruyordu.
Kadının elinde küçük bir çocuk vardı. Çocuğu uyutmak için sallıyordu. Bir an sonra kadın başını kaldırdı ve doğrudan gemiye baktı.
Sera'nın nefesi kesildi.
— Kael...
— Ne oldu?
— O kadın...
Kadın, çocuğu kucağından indirdi.
Ardından cama yaklaştı.
Sera'nın yüzündeki kan çekildi.
Çünkü kadın, Sera'nın çocukluğundaki yüzüne sahipti.
Yalnızca biraz daha yaşlıydı.
Ve dudaklarını oynatıyordu.
Sera kelimeleri okuyabildi.
Beni burada bırakma.
Sera geriye çekildi.
— Bu mümkün değil.
Kael onun koluna dokundu.
— Ne gördün?
— Kendimi.
Liora, güvertenin diğer ucundan seslendi.
— Denize uzun süre bakmayın!
Ama artık çok geçti.
Suyun altındaki şehirdeki bütün pencereler aynı anda aydınlandı.
Binlerce insan, aynı anda başlarını kaldırıp gemiye baktı.
Ve hepsi aynı kelimeyi söyledi:
— Geldiler.
Daren bastonunu güverteye vurdu.
— Başlıyor.
Kael ona döndü.
— Ne başlıyor?
— Şehir sizi tanıdı.
— Bizi nereden tanıyor?
Daren'in yüzündeki gülümseme kayboldu.
— Çünkü bu şehir, henüz yaşanmamış hayatlarınızın mezarlığı.
O sırada geminin altından büyük bir darbe geldi.
Nefes yana doğru savruldu.
Kül Denizi'nin yüzeyinde devasa bir gölge belirdi.
Gölgenin içinde yüzlerce kapı vardı.
Her kapının üzerinde bir isim yazıyordu.
Kael isimleri okumaya çalıştı.
Birini tanıdı.
ARVEN.
Diğerini de.
VOSS.
Fakat üçüncü kapının üzerindeki yazı, bütün isimlerden farklıydı.
Orada bir isim yoktu.
Yalnızca şu cümle yazılıydı:
Henüz doğmamış olanın kapısı.
Liora'nın sesi titredi.
— Hayır...
Daren ona baktı.
— Ne oldu?
— Bu kapının burada olmaması gerekiyordu.
— Demek ki o da bizi bekliyor.
Kael kapıya doğru ilerledi.
Sera hemen önüne geçti.
— Sakın yaklaşma.
— Üzerinde ne yazdığını gördün mü?
— Gördüm.
— O zaman neden korkuyorsun?
Sera gözlerini ondan ayırmadı.
— Çünkü o kapının ardında ne olduğunu biliyorum.
— Nereden?
Sera cevap veremedi.
Çünkü zihninde bir görüntü belirmişti.
Küçük bir oda.
Beyaz duvarlar.
Üç beşik.
Ve beşiklerin yanında duran annesi.
Kadın, ağlıyordu.
Sonra bir adam içeri girmişti.
Adamın yüzü yoktu.
Sera'nın çocuk sesi duyuldu:
— Annem, hangisini kurtaracağız?
Kadın cevap verdi:
— Birini seçmek zorundayız.
Çocuk tekrar sordu:
— Peki diğerleri?
Kadın gözlerini kapattı.
— Diğerleri hiç doğmamış olacak.
Sera'nın dizleri çözüldü.
Kael onu tuttu.
— Sera!
Sera güçlükle konuşabildi.
— Kael... Ben bunu daha önce yaşadım.
XXXI. BÖLÜM — Üçüncü Beşik
Geminin altındaki kapı birden açıldı.
Fakat kapının arkasında deniz yoktu.
Bir oda vardı.
Kael ilk adımı attığında kendisini çocukluğunun evinde buldu.
Duvarlar soluk maviydi. Pencerenin önünde küçük bir masa duruyordu. Masanın üzerinde üç tahta oyuncak vardı.
Bir gemi.
Bir kuş.
Bir de yüzü olmayan küçük bir insan figürü.
Kael arkasına döndü.
Sera yoktu.
Liora yoktu.
Daren yoktu.
Yalnızca odanın ortasında duran üç beşik vardı.
İlk beşikte Elen yatıyordu.
İkinci beşikte kendisi.
Üçüncü beşik boştu.
Kael boş beşiğe yaklaştı.
İçinde küçük bir battaniye vardı. Battaniyenin üzerinde kurumuş kan lekeleri görünüyordu.
Bir ses duyuldu.
— Onu arıyorsun.
Kael arkasını döndü.
Kapının yanında yaşlı bir kadın duruyordu.
Yüzünde derin çizgiler vardı. Saçları beyazdı. Fakat gözleri son derece gençti.
— Sen kimsin?
— Beni tanıyorsun.
— Hayır.
Kadın gülümsedi.
— Beni hatırlamaman için çok uğraştılar.
Kael kadına dikkatle baktı.
Sonra fark etti.
Kadının boynunda küçük bir gümüş zincir vardı.
Aynısı, denizden yükselen küçük elin bileğinde de bulunuyordu.
— Sen... kimsin?
Kadın üçüncü beşiğe yaklaştı.
— Ben, doğmasına izin verilmeyen çocuğun annesiyim.
Kael'in boğazı kurudu.
— Aren?
Kadın başını salladı.
— Oğlumun adı Aren'di.
— Nerede?
Kadının gözleri doldu.
— Senin içinde.
Kael bir adım geri çekildi.
— Bu saçmalık.
— Keşke öyle olsaydı.
Kadın beşiğin üzerindeki battaniyeyi kaldırdı.
Altında küçük bir tahta levha vardı.
Levhanın üzerine üç isim kazınmıştı:
ELEN — KAEL — AREN
Kadın parmağını isimlerin üzerinde gezdirdi.
— Üç çocuk aynı anda doğmadı. Üçü aynı hayattan da gelmedi. Biri bu dünyanın çocuğuydu. Biri başka bir dünyanın. Diğeri ise iki dünya birbirine bağlandığında ortaya çıktı.
— Hangisi benim?
Kadın uzun süre sustu.
— Sana bu soruyu sormamaları gerekiyordu.
— Hangisi benim?
Kadın başını kaldırdı.
— Sen, seçilmeyen çocuksun.
Kael'in zihninde Veylan'ın sözleri yankılandı.
Sen seçilmemiş çocuksun.
Kadın devam etti:
— Aren'in hayatı kurtarılsın diye bir dünya kapatıldı. O dünyanın içinde yaşayan herkes, bir anda silindi. Ama Aren silinmedi. Çünkü annesi onu unutmayı reddetti.
— Annem sen misin?
Kadın gözlerini kaçırdı.
— Seni doğuran kadın benim.
— Peki beni büyüten?
— Başka bir kadın.
Kael'in sesi sertleşti.
— Neden?
Kadın cevap vermeden önce odanın duvarları titremeye başladı.
Uzaklardan bir çocuk kahkahası duyuldu.
Ardından bir kapı çarptı.
Kadın aceleyle konuştu:
— Çünkü senin doğman için birinin hayatından vazgeçilmesi gerekiyordu. Ama senin annen bunu kabul etmedi.
— Hangi annem?
Kadın, Kael'in göğsüne dokundu.
— Seni büyüten kadın.
Kael'in gözleri doldu.
— O hâlâ yaşıyor mu?
Kadın cevap veremedi.
Çünkü odanın kapısı açılmıştı.
Kapının arkasında Elen duruyordu.
Ama Elen'in yüzünde bir gülümseme yoktu.
— Kael, dedi.
Kael ona doğru koşmak istedi.
Elen elini kaldırdı.
— Sakın.
— Elen!
— Beni kurtarmaya çalışma.
Kael durdu.
Elen'in gözleri doldu.
— Çünkü beni kurtarırsan Aren ölecek.
Kael'in arkasındaki kadın başını eğdi.
— Ve Aren ölürse, senin var olmanı sağlayan bütün hatıralar da yok olacak.
Elen son kez konuştu:
— Kardeşim, seninle ilgili bildiğin her şey yalan olabilir. Ama sana duyduğum sevgi yalan değildi.
Oda karardı.
Kael gözlerini açtığında yeniden geminin güvertesindeydi.
Sera karşısında duruyordu.
İki eliyle yüzünü tutmuştu.
— Gittin sandım, dedi.
Kael konuşamadı.
Sera ona sarıldı.
Bu kez Kael de ona sarıldı.
Bir süre ikisi de hiçbir şey söylemedi.
Sonra Kael fısıldadı:
— Aren'i bulmalıyız.
Sera'nın gözleri doldu.
— Onu zaten bulduk.
Kael başını kaldırdı.
Sera kendi göğsüne dokundu.
— O, benim de içimde.
XXXII. BÖLÜM — Kemik Limanı
Kemik Limanı'na ulaştıklarında deniz çekilmeye başladı.
Önce geminin çevresindeki su azaldı. Ardından denizin altındaki şehir yavaşça yükseldi. Binalar yerlerinden kopmadı; sanki yıllardır bekledikleri bir şeyi hatırlayıp yüzeye çıkıyorlardı.
Limanın kıyısında binlerce kemikten yapılmış direk vardı.
Her direğe bir isim kazınmıştı.
Bazılarında tek bir harf, bazılarında uzun cümleler bulunuyordu.
Liora gemiyi iskeleye yanaştırdı.
— Buradan sonra ben sizinle gelemem.
Sera ona baktı.
— Neden?
— Çünkü annemin yanına giden yol, yalnızca bir kez açılır. Ben o yolu üç yüz yıl önce kullandım.
— Peki şimdi?
Liora yüzündeki yanık izine dokundu.
— Şimdi annemin beni hatırlayıp hatırlamadığını öğrenmek zorundayım.
Kael gemiden indi.
— Sen de bizimle gel.
Liora başını salladı.
— Benim yolum başka.
Sonra cebinden küçük bir metal kutu çıkardı.
Kutuyu Sera'ya verdi.
— Bunu annene göster.
Sera kutuyu açtı.
İçinde küçük bir çocuk dişi vardı.
Dişin üzerine incecik bir yazı kazınmıştı:
Bir çocuk unutulduğunda, annesi de onunla birlikte kaybolur.
Sera'nın elleri titredi.
— Bu ne?
— Annemin benden sakladığı tek şey.
Liora arkasını döndü.
— Ve Sera...
Sera ona baktı.
— Ne?
— Anneni bulduğunda ona ilk soracağın şey, neden seni kurtardığı olmasın.
— Ne sorayım?
Liora'nın sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaldı.
— Neden kardeşini kurtarmadığı.
Liora gemiye geri döndü.
Nefes, kıyıdan ayrılmadan önce son kez çanlarını çaldı.
Bu kez çanların sesi suyun altında değil, insanların göğsünde duyuldu.
Kael ve Sera limanın taş merdivenlerinden aşağı indiler.
Daren onları bekliyordu.
— Hazır mısınız?
Kael cevap verdi:
— Hayır.
Daren başını salladı.
— Güzel. Hazır olduğunu düşünenler burada uzun süre yaşayamaz.
Limanın ortasında büyük bir kemik kapı yükseliyordu. Kapının iki yanında taş heykeller vardı. Heykellerin yüzleri yoktu.
Kapının üzerinde bir yazı bulunuyordu:
Buraya gelenler, aradıklarını bulabilir. Ancak bulduklarının kendilerine ait olduğunu kanıtlamak zorundadır.
Sera yazıyı okudu.
— Nasıl kanıtlayacağız?
Daren kapıya yaklaştı.
— Hatırlayarak değil.
Kael ona baktı.
— Peki nasıl?
Daren elini kapının üzerine koydu.
— Vazgeçmeyerek.
Kapı açıldı.
İçeriden soğuk bir rüzgâr çıktı.
Ve rüzgârın içinden bir kadın sesi duyuldu:
— Sera...
Sera olduğu yerde dondu.
Ses yeniden geldi.
— Kızım...
Sera'nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
Çünkü bu sesi tanıyordu.
Yedi yaşındayken onu uyutmak için şarkı söyleyen, saçlarını tarayan, geceleri korktuğunda yanına gelen kadının sesiydi.
Annesinin.
Kapının ardında bir siluet belirdi.
Kadın yavaşça yürüyerek ışığa çıktı.
Sera'nın annesi, yıllar önceki hâliyle karşısındaydı.
Ne yaşlanmıştı ne de değişmişti.
Sadece gözleri çok yorgundu.
Sera bir adım attı.
— Anne...
Kadın kollarını açmadı.
Yalnızca Sera'ya baktı.
Sonra Kael'e döndü.
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
— Sen...
Kael olduğu yerde kaldı.
Kadın korkuyla geriledi.
— Senin burada olmaman gerekiyordu.
Kael'in sesi titredi.
— Beni tanıyor musun?
Kadın başını iki yana salladı.
— Seni tanımıyorum.
Bir an sustu.
Sonra gözlerini kapattı.
— Ama seni doğmadan önce öldürdüm.
XXXIII. BÖLÜM — Annenin Günahı
Sera annesine koştu.
Kadın geri çekilmedi. Fakat ona sarılmadı da.
Sera'nın omuzlarına dokundu.
— Ne kadar büyümüşsün...
Sera ağlamaya başladı.
— Beni neden bıraktın?
Kadın cevap vermedi.
— Yıllarca seni aradım. Öldüğünü söylediler. Sonra hiç doğmadığını söylediler. Bir başka kayıtta ise adımın bile olmadığını gördüm.
Kadın gözlerini yere indirdi.
— Bunların hepsi doğruydu.
— Nasıl?
— Çünkü seni bir kez kaybettim. Sonra seni geri getirmek için başka bir hayatı feda ettim.
Sera'nın yüzü değişti.
— Aren'i mi?
Kadın gözlerini kapattı.
— Evet.
Kael bir adım öne çıktı.
— Aren kimdi?
Kadın ona baktı.
— Sera'nın kardeşi.
— Benim de mi?
Kadın başını salladı.
— Hayır. Sen onun yerine gelen çocuksun.
Kael'in yüzü sertleşti.
— Ben birinin yerine gelmedim.
Kadın ilk kez ona dikkatle baktı.
— Bunu söyleyebilmen güzel.
— Benim bir hayatım var. Anılarım var. Sevdiklerim var.
— Evet.
— Öyleyse neden beni doğmadan önce öldürdüğünü söyledin?
Kadın derin bir nefes aldı.
— Çünkü seni doğurmak için kendi oğlumu feda ettim.
Sera annesinin elini bıraktı.
— Bunu nasıl yaptın?
Kadın ağlamaya başladı.
— Aren doğduğunda iki dünya birbirine karışıyordu. Babanız, Sessizlik Tahtı'nı durdurmaya çalışıyordu. Fakat Taht, bir dünyayı kapatmadan diğerini koruyamıyordu. Ben de bir seçim yaptım.
— Ne seçimi?
— Aren'in yaşamasını istedim.
Kadın Kael'e baktı.
— Ama onun yaşadığı dünya kapanırken, senin doğduğun dünya açıldı.
Kael'in boğazı düğümlendi.
— Yani...
— Sen Aren değilsin. Onun bedeni değilsin. Onun ruhu da değilsin. Ama senin hayatın, onun hayatının silinmesiyle mümkün oldu.
Sera annesinin yüzüne baktı.
— Peki beni neden kurtardın?
Kadın cevap vermeden önce uzaklardan bir kapı sesi duyuldu.
Daren başını çevirdi.
— Bizi buldular.
Kael arkasına döndü.
Limanın girişinde siyah giysili insanlar duruyordu.
Yüzlerinde gözleri olmayan beyaz maskeler vardı.
Her birinin elinde uzun, ince birer metal çubuk bulunuyordu.
Daren'in yüzü gerildi.
— Sessizlik Muhafızları.
Kadın Sera'nın elini tuttu.
— Şimdi beni dinle. Bütün bunları sana anlatmak için çok geç kaldım.
Sera ağlayarak sordu:
— Ne yapmam gerekiyor?
Kadın onun alnına dokundu.
— Beni affetmek zorunda değilsin.
Sonra Kael'e döndü.
— Ama sen, Kael... Seni kim yarattıysa, seni kendi amacı için kullanacak.
Kael bir adım yaklaştı.
— Kim?
Kadın, limanın arkasındaki karanlık merdivenleri gösterdi.
— İmparator.
Daren hemen araya girdi.
— Vareth mi?
Kadın başını salladı.
— Hayır.
Bir an sustu.
— İlk İmparator.
Kael'in yüzü değişti.
— Ama o üç bin yıl önce öldü.
Kadın başını kaldırdı.
— Hayır. O hiçbir zaman ölmedi.
Tam o anda maskeli muhafızlar harekete geçti.
Daren bastonunu kaldırdı.
— Kaçın!
Sera annesinin elini tuttu.
Kadın onu kendine çekti ve kulağına fısıldadı:
— Üçüncü dünyayı açma.
— Ne üçüncü dünyası?
Kadın cevap veremedi.
Bir muhafızın elindeki metal çubuk parladı.
Limanın bütün ışıkları söndü.
Ve karanlığın içinde bir ses duyuldu:
— Kael Arven.
Ses, binlerce yıllık bir uykudan uyanmış gibiydi.
— Nihayet eve döndün.
Karanlık çöktüğünde Kael kendisini başka bir yerde buldu.
Sera yanında değildi.
Daren yoktu.
Liora yoktu.
Yalnızca taş bir koridor vardı.
Koridorun iki yanında kapılar sıralanmıştı. Her kapının üzerinde bir tarih yazılıydı.
Birinci kapı: Kael'in doğduğu gün.
İkinci kapı: Elen'in kaybolduğu gün.
Üçüncü kapı: Sera'nın dokuz yaşında olduğu gün.
Dördüncü kapının üzerinde ise tarih yoktu.
Yalnızca şu yazıyordu:
İlk Susuş'tan önce.
Kael kapıya yaklaştı.
İçeriden bir adamın sesi geldi.
— Bunca zaman seni bekledim.
Kael kapıyı açtı.
Karşısında büyük bir salon vardı.
Salonun ortasında taht bulunuyordu.
Tahtın üzerinde yaşlı bir adam oturuyordu.
Saçları bembeyazdı. Yüzünde zamanın izleri yoktu. Gözleri, karanlıkta iki küçük yıldız gibi parlıyordu.
Adam ayağa kalktı.
— Ben Veyr'in ilk hükümdarıyım.
Kael cevap vermedi.
Adam devam etti:
— Bana Avarn derlerdi.
Kael'in zihninde bir isim yankılandı.
Aren.
Avarn.
Arven.
Üç isim.
Üç ayrı ses.
Üç ayrı hayat.
Adam tahtından indi.
— Sana bir şey söyleyeceğim, Kael. Bugüne kadar kendini aradın. Elen'i aradın. Sera'nın geçmişini aradın. Fakat hiçbiriniz asıl soruyu sormadınız.
— Hangi soruyu?
Avarn, salonun ortasındaki büyük aynayı gösterdi.
Aynada Kael'in yansıması yoktu.
Onun yerine üç çocuk duruyordu.
Elen.
Sera.
Ve yüzü karanlıkta kalan üçüncü çocuk.
Avarn konuştu:
— Bu dünyayı kim yarattı?
Kael aynaya baktı.
— İnsanlar.
Avarn gülümsedi.
— Hayır.
Bir adım daha yaklaştı.
— Bu dünya, bir çocuğun dileğiyle yaratıldı.
Kael'in nefesi kesildi.
— Hangi çocuk?
Avarn'ın yüzündeki gülümseme kayboldu.
— Senin hatırlamadığın çocuk.
Aynadaki üçüncü çocuk başını kaldırdı.
Yüzü ortaya çıktı.
Kael'in yüzüydü.
Ama bu kez gözleri farklı değildi.
İkisi de kapkaraydı.
Çocuk cama yaklaştı.
Avucunu aynaya koydu.
Ve Kael'in zihninde daha önce hiç duymadığı bir cümle yankılandı:
— Artık yeter. Ben de yaşamak istiyorum.
Avarn arkasını döndü.
— İkinci bölüm burada bitiyor, Kael.
Kael ona baktı.
— Ne demek istiyorsun?
İlk İmparator'un sesi, salonun bütün duvarlarında yankılandı.
— Çünkü artık üçüncü dünyanın kapısı açılacak.
Aynanın yüzeyi çatladı.
Çatlakların arasından önce su, sonra kül, ardından ışık sızdı.
Ve bütün dünya aynı anda nefesini tuttu.
Bölüm etkileşimi
