Bölümler 2Şu an: BÖLÜM I: Ölü Bir Şehrin Son Mektubu
- 1 BÖLÜM I: Ölü Bir Şehrin Son Mektubu3.774 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 İKİNCİ BÖLÜM : HATIRLANMAYAN YOLLAR14.366 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ü Bazı kayıplar vardır; insan onları aramaktan vazgeçtiğinde iyileşmez.
Yalnızca, artık kimsenin aramadığı bir acıya dönüşür.
1. Kül yağmuru
Nemeris'te o gece kül yağdı.
Yağmur gibi değil. Yağmurun bir niyeti vardır; toprağa ulaşmak, taşları yıkamak, çatılarda biriken tozu alıp götürmek ister. Külünse hiçbir yere ulaşmak gibi bir amacı yoktur. O, yalnızca bir zamanlar yanmış olan şeyin geriye kalanıdır.
Şehrin üzerine ağır ağır indi. Kulelerin sivri uçlarına, meydanlardaki heykellerin omuzlarına, geceleri açık kalan fırınların bacalarına kondu. Sokak lambalarının ışığında ince gümüş taneleri gibi parladı; sonra karanlık taşların üzerinde birikerek her şeyi aynı renge boyadı.
Nemeris halkı kül yağışına alışkındı.
İmparatorluğun resmî açıklamasına göre bu kül, kuzeydeki volkanik dağlardan yükselen doğal bir tozdu. Her yıl birkaç gece boyunca görülür, ardından rüzgârla dağılırdı. Şehirdeki çocuklara bunun dünyanın eski ateşlerinden kalan bir armağan olduğu anlatılırdı.
Ancak yaşlılar, kül yağdığında pencerelerini kapatırdı.
Çünkü bazı geceler külün içinde sesler duyulurdu.
Ölülerin sesleri.
Bir annenin uzakta kalan çocuğunu çağırması, yıllar önce savaşta kaybolmuş bir askerin eve döneceğine dair verdiği söz, hiç söylenmemiş bir özrün karanlıkta dolaşan yankısı…
Nemeris'in eski mahallelerinde yaşayanlar, kül yağdığında isimlerini yüksek sesle söylemezlerdi. Bir adı gece yarısından sonra üç kez tekrarlamanın, o adı taşıyan kişiyi dünyadan silebileceğine inanırlardı.
İmparatorluk bu inancı batıl saymıştı.
Bununla birlikte sarayın bütün pencereleri kül yağdığı gecelerde kapatılırdı.
O gece, başkentin en eski saat kulesi on ikiyi vurduğunda, gökyüzündeki iki aydan biri görünmez oldu.
Kimse bunu fark etmedi.
Çünkü Nemeris'in insanları, başka bir şeyle meşguldü.
Şehrin merkezindeki büyük meydanda, imparatorun emriyle binlerce insan toplanmıştı. Meydanın ortasında yükselen siyah taş sütun, gecenin karanlığında ışığı yutan bir yara gibi duruyordu. Sütunun tepesinde, içinden belli belirsiz mavi bir ışık geçen camdan bir küre bulunuyordu.
Sessizlik Tahtı'nın halka açık deneyi başlayacaktı.
Deneyin amacı, imparatorluğun bütün şehirlerinde yaşanan anı kayıplarını sona erdirmekti. Son aylarda binlerce insan, kendilerine ait bir hatırayı yitirmişti. Bir adam çocukluğunu, bir kadın kızının doğumunu, bir asker savaşta kiminle omuz omuza çarpıştığını unutmuştu.
İmparatorluk bunların geçici hafıza bozuklukları olduğunu söylüyordu.
Şimdi bu hastalığı ortadan kaldıracaklarını ilan etmişlerdi.
Meydanda bekleyen insanların yüzlerinde umut vardı.
En azından çoğunun.
Kalabalığın gerisinde, siyah paltosunun yakasını kaldırmış bir adam duruyordu. Otuz yaşlarında görünüyordu. Saçları kül taneleriyle kaplanmış, yüzünün solgunluğu uykusuz gecelerden kalma ince çizgilerle derinleşmişti.
Adı Kael Arven'di.
Ve o, imparatorluğun insanlara unutturduğu şeyin bir hastalık olmadığına inanıyordu.
Kael'in elinde küçük, sararmış bir kâğıt vardı. Kâğıt, yıllardır sakladığı bir çocukluk çiziminin arkasına yazılmış üç satırdan oluşuyordu.
Kael, eğer bir gün herkes beni unutur da sen unutmazsan, bu mektubu bul.
Eğer sen de unutursan, beni aramayı bırak.
Çünkü o zaman seni kurtarmak için başka bir yol kalmamış demektir.
Mektubun altında bir isim vardı.
Elen.
Kael'in kız kardeşi.
İmparatorluğun kayıtlarında hiç doğmamış görünen kız.
Kael kâğıdı cebine koydu ve meydanın ortasındaki sütuna baktı.
O anda bütün ışıklar söndü.
Kalabalık sustu.
Sütunun tepesindeki küre bir kez parladı.
Ardından ikinci kez.
Üçüncü parlayışında meydanın üzerindeki kül taneleri havada asılı kaldı.
Hiçbiri yere düşmüyordu.
Binlerce insan başlarını kaldırdı.
Kül, gökyüzüne doğru yükselmeye başlamıştı.
Ve meydanın ortasındaki siyah taş sütunun içinden bir çocuk ağlaması duyuldu.
Kael'in elindeki kâğıt titredi.
Çünkü bu sesi tanıyordu.
Yedi yıldır rüyalarında duyduğu, uyandığında hatırlayamadığı, her defasında göğsünün ortasında derin bir boşluk bırakan sesi…
Elen'in sesiydi.
2. Kayıp bir hayatın kanıtı
Kael kalabalığı yararak sütuna doğru ilerledi.
İnsanlar korkuyla geri çekiliyor, bazıları meydandan kaçıyor, bazılarıysa bunun deneyin bir parçası olduğuna inanarak yerlerinde duruyordu.
“Deneyi durdurun!” diye bağırdı Kael.
Sesi kalabalığın uğultusunda kayboldu.
Sütunun çevresinde duran imparatorluk muhafızları kılıçlarını çekti. Siyah zırhlarının göğsünde, üç çizgiden oluşan gümüş bir amblem vardı. Veyr'in işareti.
Kael onlara doğru yürüdü.
“Deneyi durdurun!”
Muhafızlardan biri önüne geçti.
“Geri çekil.”
“İçeride biri var.”
“Bu imkânsız.”
“Öyleyse neden ağlıyor?”
Muhafız cevap vermedi. Başını hafifçe çevirip sütuna baktı. O da sesi duymuştu.
Sütunun içindeki ağlama birden kesildi.
Ardından meydandaki bütün insanlar aynı anda nefeslerini tuttu.
Kürenin içindeki mavi ışık söndü.
Karanlıkta bir ses duyuldu.
“Beni buradan çıkar.”
Bu kez ses, Kael'in zihninde yankılanmadı.
Gerçekti.
Herkes duymuştu.
Kael muhafızın yanından geçmeye çalıştı. Adam kolundan tuttu.
“Dur dedim!”
Kael dönüp ona baktı.
“Benim kız kardeşim orada.”
Muhafızın yüzünde acıyan bir ifade belirdi.
“Senin kız kardeşin yok.”
Cümle, Kael'in içine bir bıçak gibi girdi.
Yedi yıldır bu sözleri duyuyordu. İmparatorluk arşivinde, mahkemede, hastanede, sokakta…
Herkes aynı şeyi söylüyordu.
Kız kardeşi yoktu.
Hiç olmamıştı.
Annesi tek çocuk doğurmuştu. Babası yıllar önce denizde kaybolmuştu. Kael, Nemeris'in yetimhanesinde büyümüş, daha sonra arşivde çalışmaya başlamıştı.
Bütün belgeler böyle diyordu.
Ama Kael, Elen'in elini tuttuğunu hatırlıyordu.
Onunla evlerinin arka bahçesinde oynadığını, kış gecelerinde aynı battaniyenin altına saklandıklarını, Elen'in korktuğunda kendisine sarıldığını…
Bir insan, hiç yaşamamış birinin elinin sıcaklığını nasıl hatırlayabilirdi?
Kael muhafızın kolunu itti.
“Ben onunla yaşadım.”
Muhafız bir an duraksadı.
Kael'in gözlerindeki öfke, adamın alışık olduğu türden bir öfke değildi. Bu, haksızlığa uğradığını düşünen birinin öfkesi de değildi.
Bu, kendi aklını kaybetmediğini kanıtlamak için son nefesine kadar savaşmaya hazır birinin öfkesiydi.
“Beni dinle,” dedi Kael. “Onun adı Elen. Sağ elinin başparmağında küçük bir yara izi vardı. Korktuğunda tırnaklarını avucuna bastırırdı. Ben uyurken yatağımın altına saklanır, sonra beni korkutmak için çıkardı. Bir keresinde kışın ortasında denizi görmek istediği için evden kaçmıştı. Daha dokuz yaşındaydı.”
Kael'in sesi titredi.
“Bunları nereden biliyorum, söyle bana.”
Muhafızın yüzündeki ifade değişti.
Cevap vermek üzere ağzını açtı.
Fakat o sırada sütunun içinden bir çatlama sesi geldi.
Siyah taşın yüzeyinde ince bir yarık belirdi.
Ardından ikinci bir yarık.
Sonra üçüncü.
Küre, kendi içinden gelen bir ışıkla parladı ve sütunun tepesinden aşağıya doğru mavi bir damar yayıldı.
Kael, muhafızın kendisini bıraktığını fark etmedi bile.
Çünkü yarığın içinde bir yüz görmüştü.
Genç bir kızın yüzü.
Koyu saçları alnına düşüyordu. Gözleri kapalıydı. Dudakları, sanki uyurken bir şey söylemeye çalışıyormuş gibi aralıktı.
Kael'in bütün bedeni buz kesti.
“Elen…”
Kızın gözleri açıldı.
Ve sütunun içinden, doğrudan ona baktı.
“Abi,” dedi.
Dünya o anda sessizleşti.
Meydandaki insanlar, muhafızlar, uzaktaki saat kuleleri, gökyüzünde yükselen kül taneleri…
Her şey sustu.
Kael yalnızca kız kardeşinin sesini duydu.
“Beni neden bu kadar geç buldun?”
Sonra sütun patladı.
Taş parçaları meydana savrulmadı. Ateş yükselmedi. İnsanlar yere düşmedi.
Sütun, bir anda hiç var olmamış gibi ortadan kayboldu.
Onun bulunduğu yerde, havada asılı duran küçük bir çocuk ayakkabısı kaldı.
Kırmızıydı.
Üzerinde, Kael'in çocukken Elen için kendi elleriyle çizdiği beyaz bir yıldız vardı.
Kael dizlerinin üzerine çöktü.
Ayakkabıyı avucuna aldı.
Yedi yıl boyunca kız kardeşinin gerçekten yaşadığını kanıtlamak istemişti.
Şimdi elinde bir kanıt vardı.
Ama kanıt, kız kardeşinin kendisi değildi.
3. İmparatorun emri
Meydanın çevresindeki muhafızlar insanları uzaklaştırmaya başladı. Bazıları ağlıyor, bazıları dua ediyor, bazılarıysa az önce gördüklerinin bir yanılsama olduğunu söyleyerek kendilerini ikna etmeye çalışıyordu.
Kael, yerde diz çökmüş hâlde ayakkabıya bakıyordu.
Birisi omzuna dokundu.
“Buradan gitmen gerekiyor.”
Kael başını kaldırdı.
Karşısında, uzun siyah giysiler içinde bir kadın duruyordu. Saçları ensesinde toplanmıştı. Yüzünde, yıllardır başkalarının korkularını dinlemek zorunda kalmış insanların taşıdığı bir yorgunluk vardı.
Kadının elinde küçük bir defter bulunuyordu.
“Ben Sera Voss,” dedi. “İmparatorluk arşivinde çalışıyorum.”
Kael ayağa kalktı.
“Beni tutuklamaya mı geldin?”
“Hayır.”
“Öyleyse ne istiyorsun?”
Sera, çevresindeki muhafızlara baktı.
“Burada konuşamayız.”
“Benim konuşacak bir şeyim yok.”
“Az önce meydandaki bütün insanların duyduğu bir ses, imparatorluğun kayıtlarında bulunmayacak.”
Kael sustu.
Sera defterini açtı. İçinde birkaç satır yazı vardı.
“Deney başlamadan önce, sütunun altındaki kayıt odasına indim. Makinenin enerji akışında olağan dışı bir değişiklik gördüm. Bu olayın gerçekleşeceğini bilmiyordum ama bir şeylerin ters gittiğini anladım.”
“Ne gördün?”
Sera bir süre tereddüt etti.
“Makinenin çalışması için gerekli olan enerji, dışarıdan gelmiyordu.”
“Peki nereden geliyordu?”
“İnsanlardan.”
Kael'in yüzü sertleşti.
Sera devam etti:
“Son altı ay içinde kaybolan anıların rastlantı olmadığını düşünüyorum. Sessizlik Tahtı, insan hafızasından bir şey alıyor. Ama ne aldığını bilmiyoruz. Daha doğrusu, aldığımız şeyi kaybettiğimiz için neyin eksildiğini anlayamıyoruz.”
Kael elindeki kırmızı ayakkabıya baktı.
“Ben anladım.”
Sera'nın gözleri ayakkabıya indi.
“Bu ne?”
“Kız kardeşimin ayakkabısı.”
“İsmi ne?”
Kael cevap verdi.
“Elen.”
Sera defterine baktı.
Sonra sayfaları çevirdi.
Bir kez daha.
Ardından defteri kapattı.
“Bu isim hiçbir kayıtta yok.”
“Biliyorum.”
“Doğum kaydı yok. Aile kaydı yok. Ölüm kaydı yok.”
“Biliyorum.”
“Bunu bir yere yazmamışsın.”
Kael ona baktı.
“Ne demek istiyorsun?”
Sera'nın sesi alçaldı.
“Senin çocukluğuna ait bütün kayıtları inceledim. Ev adresin, okul belgelerin, annenin hastane kaydı… Hiçbirinde Elen yok.”
Kael'in elleri titremeye başladı.
“Benimle dalga mı geçiyorsun?”
“Hayır.”
“Öyleyse neden bana bunları anlatıyorsun?”
Sera defterin arasından küçük bir kâğıt çıkardı.
Kâğıtta tek bir cümle yazılıydı:
Gerçeklikten silinen bir şey, bazen kendi kanıtını da yanında götürür.
Kael cümleyi okudu.
“Bunu kim yazdı?”
Sera gözlerini kaçırdı.
“Yedi yıl önce arşivde buldum.”
“Kim yazmış?”
“Bilmiyorum.”
“Bilmiyorsun da neden saklıyorsun?”
Sera uzun süre cevap vermedi.
Sonra başını kaldırdı.
“Çünkü altında benim adım vardı.”
Kael, kadının yüzüne baktı.
İlk kez onun da korktuğunu gördü.
“Sen de mi birini kaybettin?” diye sordu.
Sera defteri kapattı.
“Benim kaybettiğim kişinin kim olduğunu hatırlamıyorum.”
Meydanın öteki ucunda bir çan çalmaya başladı.
Ardından ikinci bir çan.
Üçüncü çanın sesi geldiğinde bütün şehirdeki lambalar söndü.
Sera başını kaldırdı.
“Bizi buldular.”
“Kim?”
Kadın cevap vermedi.
Çünkü gökyüzünde, iki aydan birinin yerinde siyah bir boşluk açılmıştı.
Ve o boşluğun içinden, şehrin üzerine doğru yavaşça bir şey iniyordu.
4. Gölgesiz adam
İmparatorluk muhafızları meydanın bütün çıkışlarını kapattı.
Sera, Kael'i kalabalığın arasından çekerek dar bir sokağa götürdü. Sokağın iki yanında, yüzlerce yıllık taş binalar yükseliyordu. Pencereler kapatılmış, kapıların üzerine siyah mühürler vurulmuştu.
“Beni nereye götürüyorsun?” diye sordu Kael.
“Arşive.”
“Az önce arşivden geldiğini söyledin.”
“Evet.”
“Oraya dönmek istiyorsan tek başına gidebilirsin.”
Sera durdu.
“Dinle. Az önce olan şey, imparatorun deneyi değildi.”
Kael ona baktı.
“Ne demek bu?”
“Deneyin kontrolü kayboldu. Sessizlik Tahtı'nın içindeki bir şey, makinenin sınırlarını aştı.”
“Ne?”
Sera'nın yüzü soldu.
“Bilmiyorum.”
“Bu gece herkesin bilmediği bir şey var. Bana bildiğin bir şeyi söyle.”
Kadın derin bir nefes aldı.
“Yedi yıl önce imparatorluk, gerçeklikten silinmiş nesneleri yeniden ortaya çıkarmak için bir deney yaptı. Deney sırasında üç yüz on iki kişi kayboldu. Bu insanların hiçbiri bir daha bulunamadı.”
Kael'in kalbi hızlandı.
“Elen de o deneyde mi kayboldu?”
Sera cevap vermedi.
“Bana bak,” dedi Kael. “Elen o gün kayboldu. Sen de yedi yıl önce bir deney olduğunu söylüyorsun. Bu bir rastlantı mı?”
Sera gözlerini kapattı.
“Hayır.”
Kael bir adım yaklaştı.
“Bana her şeyi anlatacaksın.”
“Her şeyi bilmiyorum.”
“Bildiklerini.”
Sera başını salladı.
“Peki. Ama önce buradan çıkmalıyız.”
Sokağın sonunda bir adam belirdi.
Uzun boylu, siyah paltolu, başı hafif öne eğilmişti. Elinde bir baston taşıyordu. Ayaklarının altında taşlar vardı ama adamın gölgesi yoktu.
Kael bunu ilk anda fark etmedi.
Sera fark etti.
Ve olduğu yerde durdu.
Adam ağır adımlarla yaklaştı.
“Kael Arven,” dedi.
Kael'in eli cebindeki bıçağa gitti.
“Sen kimsin?”
Adam gülümsedi.
“Bu soruyu bana sorman ilginç. Çünkü ben, senin yıllar önce unuttuğun biriyim.”
“Ben seni tanımıyorum.”
“Biliyorum.”
Adam bastonunu yere vurdu.
Sokaktaki bütün kapılar aynı anda açıldı.
Kapıların ardında evler yoktu.
Yalnızca karanlık vardı.
Karanlığın içinden, yüzlerce insanın fısıltısı yükseldi.
Kael bir adım geri çekildi.
Adamın yüzüne baktı.
Yüz, sanki farklı insanlardan alınmış parçalarla oluşturulmuş gibiydi. Gözleri genç, ağzının çevresi yaşlı, alnı yara izleriyle doluydu. Her baktığında başka bir yüz beliriyor, ardından yeniden değişiyordu.
“Sen kimsin?” diye tekrarladı Kael.
Adamın gülümsemesi kayboldu.
“Ben, Sessizlik Tahtı'nın senden aldığı ilk şeyim.”
Kael'in boğazı kurudu.
“Benden ne aldı?”
Adam başını hafifçe yana eğdi.
“Doğduğun günü.”
Kael cevap veremedi.
Adam devam etti:
“Senin bir kız kardeşin vardı, Kael Arven. Onun adı Elen'di. Yedi yıl önce bir kapı açıldı ve o kapının ardında başka bir dünya bulundu.”
“Elen nerede?”
Adamın yüzünde acı bir ifade belirdi.
“Onu bulmak istiyorsan önce neden kaybolduğunu anlamalısın.”
“Bana nerede olduğunu söyle!”
“Bunu yapamam.”
“Neden?”
Adam gözlerini Kael'in elindeki ayakkabıya indirdi.
“Çünkü onu ararken, seni burada tutan son şeyi de kaybedeceksin.”
Kael'in öfkesi patladı.
“Benim ne kaybedeceğime sen karar veremezsin!”
Adam başını salladı.
“Ben karar vermiyorum. Sen çoktan karar verdin.”
Sonra Sera'ya döndü.
“Sen de gelmelisin.”
Sera'nın yüzü bembeyaz olmuştu.
“Hayır.”
Adamın bakışları sertleşti.
“Beni hatırlamıyorsun.”
Sera'nın dudakları aralandı.
“Hayır,” diye fısıldadı.
“Beni hatırlamıyorsun çünkü beni sen öldürdün.”
Sera bir adım geri çekildi.
Kael kadına döndü.
“Sera?”
Kadın başını iki yana salladı.
“Ben onu tanımıyorum.”
Adam bastonunu yeniden yere vurdu.
Sokaktaki kapılar kapandı.
Fısıltılar kesildi.
Ve gölgesiz adam, kül tanelerinin arasında kayboldu.
5. Arşivin altında
Sera, Kael'i şehrin eski arşivine götürdü.
Bina, imparatorluk sarayının kuzeyinde, taş bir köprünün altında bulunuyordu. Dışarıdan bakıldığında üç katlı görünüyordu ama içeri girildiğinde merdivenler aşağıya doğru uzanıyor, koridorlar yerin derinliklerinde birbirine bağlanıyordu.
Arşiv, yalnızca kitapların saklandığı bir yer değildi.
İmparatorluğun geçmişi burada korunuyordu. Doğum kayıtları, ölüm belgeleri, savaş günlükleri, yasaklanmış haritalar, kayıp şehirlerin taslakları ve gerçekliğin değiştirildiği dönemlere ait tutanaklar…
Sera, binanın alt katındaki küçük bir odaya girdi.
Odanın ortasında metal bir masa vardı. Duvarlarda yüzlerce çekmece bulunuyordu. Her çekmecenin üzerinde bir tarih ve numara yazılıydı.
“Burası ne?” diye sordu Kael.
“Silinmiş kayıtların arşivi.”
“Silinmiş kayıtlar diye bir şey olamaz.”
Sera acı bir gülümsemeyle ona baktı.
“İmparatorlukta olamayacak çok şey var.”
Bir çekmeceyi açtı. İçinden sararmış bir dosya çıkardı.
Dosyanın kapağında şu yazıyordu:
DENEY 17-B / GERÇEKLİK KAYMASI
Kael dosyayı aldı.
İlk sayfada deneyin tarihi bulunuyordu.
Yedi yıl önce.
Tam da Elen'in kaybolduğu gün.
Kael sayfaları çevirdi. Raporlarda yüzlerce teknik terim, ölçüm ve açıklama vardı. Ancak son sayfada el yazısıyla eklenmiş bir not bulunuyordu.
Deney sırasında gözlenen varlık, kendi gerçekliğini korumaya çalışmaktadır.
Altında başka bir cümle vardı.
Varlığın adı: Elen Arven.
Kael'in gözleri karardı.
“Bu gerçek,” diye fısıldadı.
Sera cevap vermedi.
Kael sayfayı çevirdi.
Son not, daha küçük harflerle yazılmıştı:
Varlık, kendisine ait olmayan bir gerçeklikte tutulmaktadır. Geri getirilmesi durumunda mevcut dünya düzeninin devamlılığı garanti edilemez.
Kael kâğıdı masaya bıraktı.
“Ne demek bu?”
Sera ellerini masanın üzerine koydu.
“Elen yalnızca kaybolmadı. Deney sırasında başka bir gerçekliğe geçti. Onunla birlikte bazı anılar, bazı nesneler ve bazı insanlar da silindi.”
“Peki onu geri getirebilir miyiz?”
Sera başını eğdi.
“Bilmiyorum.”
Kael masaya vurdu.
“Bana bir kez olsun bilmediğin bir şey söyleme!”
Sera'nın gözleri doldu ama sesi değişmedi.
“Bildiğim tek şey şu: Onu geri getirmek, yalnızca bir insanı kurtarmak anlamına gelmiyor olabilir. Belki de onu geri getirmek, bu dünyada yaşayan milyonlarca insanın hiç var olmamış sayılmasına neden olacak.”
Kael sustu.
Bir süre sonra dosyanın son sayfasını yeniden eline aldı.
Alt köşede, neredeyse görünmeyecek kadar silik bir işaret vardı.
Bir daire.
Dairenin içinde üç çizgi.
Kael işareti tanıyordu.
Çocukken annesinin eski bir kitabın kapağına çizdiği işaretti.
O zamanlar bunun ne anlama geldiğini sormuştu.
Annesi kitabı elinden almış ve yalnızca şunu söylemişti:
“Bir gün bunu yeniden görürsen, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
Kael o cümleyi yıllarca hatırlamıştı.
Ama şimdi, annesinin yüzünü hatırlayamıyordu.
Yalnızca sesi kalmıştı.
Ve ses de giderek uzaklaşıyordu.
6. Kırık pusula
Sera, arşivin arka duvarındaki metal dolabı açtı.
İçinde eski bir pusula duruyordu.
Pusulanın camı kırılmıştı. İbre yoktu. Kapağının üzerine küçük harflerle bir cümle kazınmıştı:
Dünyanın sonu, insanın gidecek bir yerinin kalmadığı gün değildir.
Dünyanın sonu, geri dönmek istediği yerin hiç var olmadığını öğrendiği gündür.
Kael pusulayı eline aldı.
“Bu da mı benimle ilgili?”
“Bilmiyorum,” dedi Sera.
Kael ona baktı.
Sera hafifçe gülümsedi.
“En azından bu kez gerçekten bilmiyorum.”
Kael, ilk kez o gece gülümsemeye yaklaştı.
Çok kısa sürdü.
Ardından pusulanın kapağı kendi kendine açıldı.
İçinde bir harita belirdi.
Kâğıda çizilmiş bir harita değildi bu. Çizgiler, pusulanın metal yüzeyinin üzerinde ışık gibi hareket ediyor, birbirlerine bağlanarak kıtaların şeklini oluşturuyordu.
Kael haritaya baktığında Nemeris'i gördü.
Ardından şehrin kuzeyinde, denizlerin ötesinde kalan boş bir alan belirdi.
Haritada hiçbir ülke, ada veya kıta bulunmayan bu bölgenin ortasında küçük bir nokta parlıyordu.
Noktanın üzerinde tek bir isim vardı.
Veyra.
Sera'nın nefesi kesildi.
“Bu şehir olmamalı.”
“Biliyorsun, değil mi?”
Sera cevap vermedi.
“Veyra nerede?”
“Hiçbir yerde.”
“Bu cevap değil.”
“Veyra, haritalardan silinmiş bir şehir. İmparatorluk kayıtlarına göre hiçbir zaman var olmadı.”
Kael haritadaki noktaya dokundu.
Pusulanın içinden ince bir ses yükseldi.
“Kael…”
Bu kez ses Elen'in sesi değildi.
Bir kadının sesiydi.
Yorgun, sakin ve çok uzaklardan geliyordu.
“Eğer bu haritayı bulduysan, demek ki beni aramaya başladın.”
Kael'in kalbi hızlandı.
Sera'nın eli ağzına gitti.
Ses devam etti:
“Beni bulduğunda, sana ilk söyleyeceğim şey şu olacak: Sakın beni kurtarmaya çalışma.”
Pusula kapandı.
Oda karanlığa gömüldü.
Kael, elindeki küçük metal nesneye baktı.
“Kimdi bu?”
Sera'nın sesi duyuldu.
“Bilmiyorum.”
“Bu kez yalan söyleme.”
Kadın uzun süre sessiz kaldı.
Sonra karanlığın içinden cevap verdi:
“Sesini tanıyorum.”
Kael ona döndü.
“Kimin?”
Sera'nın nefesi titredi.
“Kendi sesimi.”
. Bir kararın ağırlığı
Arşivden çıktıklarında şafak sökmeye başlamıştı.
Kül yağışı dinmişti ama sokaklar hâlâ gri bir örtüyle kaplıydı. Şehrin üzerinde, görünmeyen bir el tarafından çizilmiş gibi duran siyah bir çizgi uzanıyordu. İki aydan biri geri dönmüş, diğeri ise gökyüzünde küçük bir karanlık leke olarak kalmıştı.
Kael ve Sera, eski taş köprünün altında durdular.
“Ben Veyra'ya gideceğim,” dedi Kael.
Sera ona baktı.
“Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorsun.”
“Elen orada olabilir.”
“Orada olmayabilir.”
“Olabilir.”
“Oraya gidenlerin geri dönmediğini biliyor musun?”
Kael cevap vermedi.
Sera devam etti:
“Veyra'nın nerede olduğunu bilen hiç kimse yok. Haritalarda görünmüyor. Kayıtlarda bulunmuyor. İnsanların hafızasında bile yok. O şehre ulaşmak için önce onun var olduğuna inanman gerekiyor.”
Kael cebinden kırmızı ayakkabıyı çıkardı.
“Benim elimde bir kanıt var.”
Sera ayakkabıya baktı.
“Bir kanıt, her zaman kurtuluş değildir.”
“Bunu biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsun. Bir şeyi bulmakla onu geri getirmek aynı şey değildir. Bir insanın yaşadığını kanıtlamakla onun yeniden yaşayabilmesini sağlamak aynı şey değildir.”
Kael'in yüzü sertleşti.
“Öyleyse ne yapmalıyım? Burada kalıp herkesin bana deli olduğunu söylemesini mi beklemeliyim?”
Sera gözlerini kaçırdı.
“Hayır.”
“Öyleyse benimle gel.”
Sözler, ikisinin arasında bir süre asılı kaldı.
Sera, Kael'in kendisine neden böyle bir teklifte bulunduğunu anlamaya çalıştı. Onu tanımıyordu. Birkaç saat önce karşılaşmışlardı. Adamın peşinde imparatorluk muhafızları vardı. Aradığı şehir, dünyanın en tehlikeli sırrıyla bağlantılıydı.
Yine de Kael'in yanında durduğunda, yıllardır içinde taşıdığı bir eksikliğin sessizce yer değiştirdiğini hissediyordu.
Sanki uzun zamandır beklediği bir kapı açılmıştı.
Ama kapının ardında ne olduğunu bilmiyordu.
“Benim de bulmam gereken bir şey var,” dedi.
Kael başını kaldırdı.
“Neyi?”
Sera cevap vermek için ağzını açtı.
Sonra sustu.
“Hatırlamıyorum.”
Kael ona uzun süre baktı.
İlk kez, bir başkasının kaybının kendi kaybına benzediğini düşündü.
“Öyleyse birlikte arayalım.”
Sera'nın gözleri doldu.
“Beni tanımıyorsun.”
“Sen de beni tanımıyorsun.”
“Belki de birbirimize yardım edemeyiz.”
“Belki.”
“Belki ikimiz de kayboluruz.”
Kael, elindeki pusulayı cebine koydu.
“Belki.”
Sera başını eğdi.
“Peki neden?”
Kael bir süre düşündü.
Sonra, yıllardır kendisine bile söylemediği bir gerçeği ilk kez sesli olarak dile getirdi.
“Çünkü tek başıma kalırsam, bir gün Elen'in gerçekten yaşayıp yaşamadığını ben de unutabilirim.”
Sera ona baktı.
O anda hiçbir şey söylemedi.
Yalnızca elini uzattı.
Kael, kadının elini tuttu.
Bu bir yemin değildi.
Bir kurtuluş sözü de değildi.
Yalnızca iki insanın, dünyanın geri kalanının inanmadığı bir gerçeğin karşısında, birbirlerini yalnız bırakmamayı seçmesiydi.
Ve bazen bir yolculuğu başlatan şey, bundan daha büyük bir cesaret değildir.
8. Son mektup
Kael o gece eve dönmedi.
Nemeris'in kuzey kapısına doğru yürüdü. Şehir surlarının dışında, eski bir taş değirmenin içinde küçük bir odası vardı. Yıllardır orada yaşardı. Oda, kendisine ait olan çok az şeyin bulunduğu bir yerdi: bir masa, iki sandalye, eski bir yatak ve duvara asılmış birkaç harita.
Masasının çekmecesinde Elen'e ait olduğunu düşündüğü küçük eşyalar saklıydı.
Kırık bir tahta at.
Bir parça mavi kumaş.
Kenarları yanmış bir resim.
Ve çocukken birlikte yazdıkları, yarısı silinmiş bir defter.
Kael lambayı yaktı.
Defteri masanın üzerine koydu.
Sayfaları çevirdi.
Çocuk el yazısıyla yazılmış cümleler, anlamsız çizimler, yarım kalmış oyunlar…
Son sayfada tek bir cümle vardı.
Bir gün kaybolursam, beni denizin olmadığı yere ara.
Kael cümleyi birkaç kez okudu.
Denizin olmadığı yer.
Veyra, haritada denizin ötesinde görünüyordu.
Ama pusuladaki çizgiler, o bölgenin aslında deniz olmadığını gösteriyordu.
Kael defteri kapattı.
Bir süre hareketsiz oturdu.
Sonra duvarda asılı duran haritalardan birini indirdi. Harita, Edrava'nın bilinen kıtalarını gösteriyordu. Kuzeyde buzullar, güneyde tuz çölleri, doğuda dağlar ve batıda uçsuz bucaksız bir deniz vardı.
Veyra hiçbir yerde görünmüyordu.
Kael haritanın arkasını çevirdi.
Arka yüzünde, daha önce fark etmediği küçük bir yazı vardı.
Bütün haritalar, onları çizenlerin korktuğu yere kadar doğrudur.
Kael'in parmakları yazının üzerinde durdu.
Ardından odanın kapısı çalındı.
Üç kez.
Kael ayağa kalktı.
Kapıyı açtığında karşısında kimse yoktu.
Eşiğin üzerinde küçük bir zarf duruyordu.
Zarfın üzerinde kendi adı yazılıydı.
Kael Arven'e.
El yazısını tanıyordu.
Yedi yıldır hiçbir yerde görmediği, her gece rüyalarında aradığı yazıyı…
Elen'in el yazısını.
Zarfı açtı.
İçinden tek bir sayfa çıktı.
Abi,
Eğer bu mektup sana ulaştıysa, demek ki Sessizlik Tahtı yeniden çalıştı.
Beni aradığını biliyorum.
Beni unutmadığını da.
Ama sana yalvarıyorum: Veyra'ya gelme.
Orada beni bulamayacaksın.
Orada bulacağın şey, neden hiç doğmamış olmam gerektiğini sana anlatacak.
Ve bunu öğrendiğinde, beni kurtarmak isteyip istemediğinden emin olamayacaksın.
Ben seni hatırlıyorum, abi.
Senin çocukken denizi görmek istediğini, korktuğunda ışığı açık bıraktığını, annemiz öldüğünde kimse görmesin diye gece boyunca sessizce ağladığını hatırlıyorum.
Sen benim bütün hayatımı hatırlıyorsun.
Ama ben artık senin hayatının bir parçası değilim.
Lütfen beni kurtarmaya çalışma.
Çünkü beni geri getirirsen, senin sevdiğin dünya yok olacak.
Elen.
Kael mektubu elinde tutarak uzun süre oturdu.
Dışarıda sabahın ilk ışıkları belirmeye başlamıştı. Kül taneleri, taş değirmenin çatısından aşağıya dökülüyor, pencerenin önünde küçük birikintiler oluşturuyordu.
Kael mektubu yeniden okudu.
Sonra bir kez daha.
Elen'in yazdığı her kelime, onu hem kız kardeşine yaklaştırıyor hem de aralarındaki mesafeyi büyütüyordu.
Bir insan, sevdiği birinin kendisini kurtarmamasını istediğinde ne yapmalıydı?
Onun isteğine saygı duymak mı?
Yoksa sevgiyi, insanın kendi iradesinden vazgeçmesini gerektiren bir şey olarak görmek mi?
Kael cevap bulamadı.
Mektubu katladı.
Cebine koydu.
Ve hayatında ilk kez, birini kurtarmak için yola çıkmadan önce onun kurtarılmak isteyip istemediğini düşünmek zorunda kaldı.
9. Kapının ardındaki şehir
Şafak söktüğünde Kael, Nemeris'in kuzey kapısına ulaştı.
Sera onu orada bekliyordu.
Yanında küçük bir çanta, eski bir harita ve metal bir kutu vardı.
“Gelmeyeceğini düşündüm,” dedi.
Kael mektubu cebinden çıkarmadan cevap verdi.
“Ben de.”
Sera ona baktı.
“Bir şey mi oldu?”
“Evet.”
“Ne?”
Kael gözlerini şehrin dışındaki düzlüğe çevirdi.
“Elen bana bir mektup gönderdi.”
Sera'nın yüzü değişti.
“Ne yazıyordu?”
Kael bir süre sessiz kaldı.
Sonra başını çevirdi.
“Gitmememi istedi.”
Sera'nın bakışlarında şaşkınlık belirdi.
“Peki sen ne yapacaksın?”
Kael, yıllardır aradığı cevapla ilk kez karşı karşıya kalmış gibi hissetti.
“Bilmiyorum.”
Sera başını salladı.
“Bu iyi bir başlangıç.”
Kael hafifçe gülümsedi.
“Her şeyi bilmiyormuşsun gibi davranıyorsun.”
“Hayır. Sadece bilmediğim şeyleri saklamamaya çalışıyorum.”
Birlikte şehir kapısından çıktılar.
Nemeris arkalarında kaldı.
Önlerinde, haritalarda gösterilmeyen topraklara uzanan uzun bir yol vardı.
Uzakta, denizin olması gereken yerde gri bir sis yükseliyordu.
Kael cebindeki pusulayı çıkardı.
Kapağını açtı.
Harita yeniden belirdi.
Veyra'nın bulunduğu nokta artık parlamıyordu.
Onun yerine, haritanın tam ortasında küçük bir cümle görünüyordu.
İlk kapı, son hatıranın saklandığı yerdedir.
Kael cümleyi okudu.
Ardından haritanın alt köşesinde yeni bir işaret belirdi.
Kendi evlerinin işaretiydi.
Kael'in çocukluğunu geçirdiği, annesinin öldüğü ve Elen'in kaybolduğu evin işareti.
Sera haritaya baktı.
“Veyra'ya gitmeden önce oraya uğramalıyız.”
Kael başını salladı.
“Evet.”
“Ya orada hiçbir şey bulamazsak?”
Kael pusulayı kapattı.
“O zaman başka bir yer ararız.”
Sera bir süre onu izledi.
Sonra yürümeye başladı.
Kael de peşinden gitti.
Güneş yükselirken gökyüzündeki iki aydan biri yeniden görünür oldu. Fakat ikisinin arasındaki boşluk, artık eskisinden daha büyük görünüyordu.
Uzaklarda, hiç kimsenin bilmediği bir şehirde, bir kadın gözlerini açtı.
Önünde siyah taşlardan yapılmış uzun bir masa vardı. Masanın üzerinde binlerce mektup duruyordu. Her mektup, dünyada yaşamış ama bir şekilde unutulmuş birine gönderilmişti.
Kadın, en üstte duran mektubu aldı.
Üzerinde şu yazıyordu:
Elen Arven'e.
Mektubu açtı.
İçinden tek bir cümle çıktı.
Beni neden bu kadar geç buldun?
Kadın gözlerini kapattı.
Ardından bütün şehirdeki çanlar aynı anda çalmaya başladı.
Çünkü Veyra'da zaman, birinin kendisini hatırladığı gün yeniden akmaya başlardı.
Ve yedi yıldır ilk kez, şehirde bir saat ilerlemişti.
Bölüm etkileşimi
