8. bölüm · Kuklacılar ve Kuklaları
bölüm 8 avcı ve çocuk
Gözlerindeki de ne?
Yoksa bu göremediğim intikam perdesi mi?
Aşk, çok renkli bir çiçektir fakat yetiştiği yer müthiş uçurumlar kenarıdır.
-Stendhal
♪ little me, Little Mix
♪ beni sen insandır, Pinhani
♪ onerepublic, Counting Stars
ϟ
"Atlamak istiyorum bazen ama canım acır diye korkuyorum" dedim önümüzdeki uçurumu kastederek.
Birasını kafasına dikerken gülümsemişti ve istemeden bende gülümsemiştim.
Ateş benim gibiydi. Belki de kendime benzettiğim için onunla bu kadar güzel bir bağ kurmuştum bilmiyordum. İkimizin de sevgiye ihtiyacı vardı. Onu üzüp daha fazla acı çektirmek istememiş ve konuyu kapattırmıştım.
"Daha önce çok kez düşmüşsen canın pek acımaz, acıya alışırsın bir yerden sonra.”
Yanağımı ısırdım. Ateş'in çektiği acılar ruhunda izler bırakmıştı. Kabuk tutmaya da niyeti yoktu. Belis'e kızmıştım Ateş'i aldatmıştı hem de en yakını, abisiyle.
Arkadaşım dediğim insanla.
Batın'ın ise buna nasıl izin verdiğini bilmiyordum, belki de gerçekten aşık olmuşlardı ama bunun düzgün bir biçimde yapılması gerekiyordu. Bir yolu olmalıydı. En azından Ateş'in duygularına zarar vermemesi gerekiyordu. Zaman her şeyin ilacıydı ama sadece alışmak için, iyileştirmiyordu sadece zaman geçtikçe acıya alışıyorduk.
Geldiğimiz nokta uçurumun kenarıydı ya atlayacaktık ya vazgeçip gerçeklerle yüzleşmeye, acı çekmeye devam edecektik.
Ateş beni babasının intihar ettiği yere getirmişti, oysaki yıldızları izlemek için çok güzel bir yerdi. Böyle güzel bir yerin Ateş'e intiharı hatırlatması inanılır gibi değildi, altımızda okyanus, üstümüzde yıldızlar seriliydi ve insanlardan uzaktı.
Muhteşem bir kombinasyondu.
Onunla ilgili bir şeyler öğrenmek, bir bağ kurmak beni keyiflendiriyordu.
"Acılarını denize at." derken birasından bir yudum daha almayı ihmal etmemişti. "Boğulsunlar yoksa sen boğulursun."
Kaşlarımı çattım. "Acılarımı denize atıp kurtulabileceğimi sanmıyorum, babam tekrar bir yenisini ekleyecek."
Gözlerini devirdi ve düz alaycıl bir gülümseme ekledi suratına. "Babana rağmen buradasın."
Bana laf söyletmeden açık mavi gözleri yeşillerimi esir aldı tekrar, yüzünü yüzüme yakınlaştırarak elindeki bira şişesini göğsüme doğru bastırdı. "Benim yanımdasın."
Nefesi dudaklarıma çarpmıştı ve burnuma vanilyamsı şekerli güzel bir koku gelmişti.
Bu koku nefesinden mi geliyordu? Eğer öyleyse çok güzeldi... Ama konumuz onun hoşuma giden kokusu değildi.
Baba... iki heceli dört harfli zor söylenen bir kelime. Bazen iki heceli dört harfli bu kelime ruhta yaralar bırakır bazen ruhunda ki yaralara merhem olurdu bazen de yüzüne bir gülümseme ekleten, mazilerine güzel anılar bırakırdı. Benimki mazilerime kan sıçratmıştı, ruhumda yaşayan bir kelebeğim vardı ve şimdi kanatları kanlı anılarla doluydu.
İnsanların ruhları geçmişlerindeki enkazlarından oluşmaz mıydı zaten? Onunda ruhu geçmişindeki enkazda kalmıştı. Acıların bıraktığı izler asla silinmezdi, ruhunuza yapışırdı, sürekli kaşınır ve kanardı.
Açık mavi gözleri o kadar sert bakmıştı ki o an söylediklerine değil tanıştığımızdan beri içimi ürperten hisse odaklanmıştım.
Herkes bunu hissediyor muydu? Yoksa tek ben mi bunu hissediyordum?
"İkimizde aynı şeyden acı çekiyoruz." diyerek aramızda az bir mesafe kalacak şekilde yüzümü yüzünden uzaklaştırmıştım ama hala bir dudak payı vardı aramızda. Konuşurken nefeslerimiz birbirine karışıyordu.
Çok yakındı, çıplak elle ateşe dokunuyordu farkında değildi.
"Sen yokluğundan, ben varlığından."
"Sevgiye ihtiyacımız var." Diyerek lafımı kesti, benim güçsüz çıkan sesime göre net ve vurgulu söylemişti kelimelerini ve göğsüme bastırdığı şişeyi sertçe geri çekti.
Lafımı kesmesinden hoşlanmasam da bunu fark etmesi hoşuma gitmişti.
Bacaklarımı kendime çekerken kollarımı etrafına sarmış ve ayın yansıdığı denizde olan gözlerimi gökyüzüne yıldızlara çıkarmıştım. "Hep normal olmak istedim, diğer çocuklar gibi benimde normal bir ailem olsun istedim. Okuldan sonra ailem ile eğlenceli vakit geçirmek istedim."
Homurdanarak kaşlarımı çattım. "Olmadı."
Ateş yavaşça ıslanmış çimenlerin üzerine uzanırken gözlerimi ona kaydırdım. Çimenler ıslak olduğu için kıyafetlerimiz ıslanmış ve pislenmişti. Ateş'in üzerindeki mavi sweatin belli belirsiz yerleri çamur olmuştu, altındaki siyah kot ise çamur lekelerini saklamayı başarmıştı. "Baban." Dedi ve devam etmeden önce kısaca soluklandı.
Omuz silktim yanına uzanırken. Kafasını yan çevirerek bana baktığında bende gözlerimi ona çevirmiştim.
Gözlerindeki yoğunluk aynıydı.
Bebek mavisi değil, fırtınalı okyanusun mavisiydiler.
"Seninle kuklası gibi oynuyor, onun için kemikten yapılma bir kukladan farkın yok Yeşil."
Gözlerindeki rüzgar bana doğru eserken yan dönüp bir elimi başımın altına koydum. Böylelikle Ateş ile alınlarımız değecek kadar yakınlaşmıştı. "Kukla kendi ipini kesmek isterse?"
"Ölür." diyerek vücudunu da bana çevirmiş ve benim gibi bir elini başının altına koymuştu. "Özgür olacak sanar ama yanılır. Sen hiç ipi kesik kukla ile oynandığını gördün mü?"
Acı prangalarını ayağıma dolayan babamdı, her kelimesi bıçak gibi göğüs kafesime saplanıyordu, kanımı akıtıyordu ama yine de beni koruyacağına inandığım kişi aynı kişiydi.
Ya da yanılıyordum.
Gözlerim kapanan mavileri incelerken ikimizin de akılda kalıcı güzel doğum günü anısına ihtiyacı olduğunu düşündüm. Ben babam yüzünden hiçbir zaman hayalimdeki gibi bir doğum günü yaşamamıştım, o ise belki uzun zamandır doğum gününü bile kutlamıyordu.
O an kendime söz verdim. Ateş'i bir sonraki doğum gününde yalnız bırakmayacaktım.
"Doğum gününü en son ne zaman kutladın?"
Soruyu sormamla gözlerini açarak bana bayık bir şekilde bakması bir olmuştu.
“Doğum günümü ne yapacaksın? Çok mu önemli?"
Homurdanarak gözlerimi devirdim. “Hadi.”
Sıkıntı dolu bir şekilde gözlerini benden kaçırarak sırtını çimenlere yasladı ve gökyüzüne baktı.
"Bak ben bu gece, hatta seninle tanıştığımdan beri yapmaya cesaret edemediğim şeyler yaptım ve pişmanda değilim." Yattığım yerden kalkarak yanımda duran yarısına kadar içtiğim bira şişesine uzanırken çimenlere otumasını ve bana bakmasını sağlamıştım. "İçki içmek benim için ilkti, buraya gelmek için evden kaçmam benim için ilkti, sarhoş olmam o bambaşka... ve ben ilk defa normal bir genç gibi hissediyorum Ateş. Sanki şey gibi hissediyorum... Yaş-"
"Yaşıyormuş gibi mi?"
Şişeyi elimden yavaşça alarak kafasına dikmişti. "Bu yaptıklarının benimle ilgisi yok Yeşil bu senin içinde vardı yoksa onu yaptırmaya cesaret edemezdin. Baban kendin olmanı engelliyordu, bizde fonksiyondan onu çıkardık o kadar.”
Gözü salık saçlarımın arkasına kayarken çenesinin ucuyla göstermişti. "Babanın haberi var mı bunu yaptırdığından mesela?"
Dövmemi kastettiğini anlarken irileşen gözlerimi ona çevirmiştim. "Aslında yoktu-"
"Ama sonra öğrendi..." dedi yine benim lafımı tamamlayarak. "Ve kızdı."
"O dövmeyi doğum günümde yaptırdım, el süremediğim beyaz tuvalime bir darbe atabilmek için ama yanlış renk ile başlamışım."
Nefesimi burnumdan verirken "Siyahın bütün renkleri yuttuğunu unutmuşum." diye mırıldandım. Özgür olacağımı sanmışım o gün.
Dudağının kenarı kıvrılırken gözleri yüzümde gezinmişti ama utandığım için gözlerimi hemen kaçırmıştım.
"Demek ki ikimizde yanlış renkleri tercih etmişiz. İkimizde aynı noktadan yara almışız."
Son cümlesini duymamla yeşillerimi gülümseyerek tekrar ona çevirmiştim. Yüzünü o kadar yakınıma sokmuştu ki kirpiklerini tek tek sayabilirdim, mavilerinde kaybolmaktan korkmasaydım belki.
"Ama kendi renklerimizi hala bulabiliriz" diye devam etti gözleri hala bu kadar yakından bana bakarken.
"Nasıl?"
Mavileri hala yüzümde gezinirken benim yeşillerim ise bulutlanan gökyüzündeydi ve fısıltısı kulaklarıma doluyordu.
Baş parmağıyla çenemi tutarak yavaşça yönlendirdi ve gözlerine çıkardı gözlerimi. "Okuduğum bir kitapta şöyle yazıyordu."
Yüzünü eğerek biraz daha yaklaştığında burunlarımız birbirine sürtünmüştü.
"Siyahı tercih etmemizin sebebi saklanmak istiyor oluşumuzmuş. Biliyorsun herkes karanlıkta bir nevi kördür." dedi gözlerimden dudaklarıma doğru bakışları inerken.
Gözlerim mavi gözleri görmemek için kapanırken fısıldadım. "Sende mi siyahtın?"
Gök gürültüsüyle beraber minik yağmur damlaları üzerimizi ıslatmaya başladığında çenemi nazik şekilde tutan parmakları yanağımda yavaşça ilerlemiş ve avuç içi çene kemiğim üzerinde yerini almıştı. Yanağını yanağıma teğet geçecek şekilde ilerletirken dudaklarını kulağıma yakınlaştırdı.
Karnımdaki kelebekler canımı acıtmaya başlamıştı ama aynı zamanda iyi de hissettiriyordu. "Kendimi bilmiyorum ama senin içinde sadece siyah olmadığı kesin."
Gök gürültüsüyle birlikte büyük bir şimşek çaktığında gözlerimi kırpma gereği duydum, fazla yakındı ve ben bu yakınlığa alışık değildim. Ateş ile yakınlığımızı bozmaya çalıştım. Mavilerin yüzümde gezdiğini biliyordum, heyecanımı saklamayı denesemde istemeden kekelemiştim.
"Gitsek mi artık."
ϟ ϟ ϟ
Arabayı evin kapısının biraz gerisinde durdurduğunda el frenini çekmiş ve arabadan inerek benim olduğum tarafa hızlıca adımlamıştı. Yüzündeki tebessümü gördüğümde tebessümü bana da bulaşmıştı.
Kapımı açarak elini bana doğru uzattı, sımsıkı tutarak arabanın içinden çıktığımda Ateş kapımı kapatmış ve elimi bırakmadan bir adım bana yaklaşarak omzunu arabaya yaslamıştı.
"Hanım efendi bu gece sizi gülümsetebildim mi?" diyerek iç çekti, önüme düşen saç tutamlarını kulağımın arkasına sıkıştırdı. “Bazı rötarlar yaşandı ama hallettim bence.”
Yumuşak çıkan ses tonu, gülümsemesi ve yoğun dolu mavileri hayatımda olmadığım kadar mutlu etmişti beni. Beni anladığını bilmek ve en önemlisi bunu hissetmek.
Sevgi.
Yıllardır yokluğunu hissettiğim şeyin varlığını hissetmeye başlamıştım.
"Sessizliğinden keyif aldığını anlamalıyım sanırım." Diyerek diğer elime uzanmış ve iki elimi de nazik bir şekilde tutarken parmakları bileğimden yavaşça avuç içime doğru indi, parmakları parmaklarımı kavradı. "Seni bilmem ama uzun zamandır biriyle vakit geçirmek hiç bu kadar keyif vermemişti bana."
Elleri ellerimden uzaklaşırken serçe parmağını bana uzatmıştı. "Aramız iyi değil mi?"
Dudaklarımı birbirine bastırarak samimi bir şekilde gülümsemeye çalıştım ve bana uzattığı serçe parmağına kendi serçe parmağımı geçirdim. "İyi."
Elini geri çekerken elim boşluğa düşmüştü, mavileri ise gözlerimde uzun bir süre gezinmişti ve birkaç saniye sessizlik olmuştu. Bu sessizliği ise kollarımı Ateş'in boynuna sarmamla sonlandırmıştım. "İyi geceler Ateş."
Alkol korkusunun yanında şekerimsi kokusu yine o kadar yoğundu ki yağmur kokusuyla karışık bir şekilde burnuma doluyordu.
Rahatlatıcıydı.
Kollarım omuzlarından düşerken elleri belimde yerini aldı. Gülüşünün sesi kulağıma geldiğinde başımı omzuna yaslamış ve yüzünü görecek kadar ona çevirmiştim bakışlarımı.
"Bu akşam seni almaya geldiğimde sana dokunmamdan rahatsızdın şimdi ise kendi isteğinle bana sarılıyorsun. İlerleme kaydediyoruz Yeşil Akça."
Utangaçlığımı saklayacakmışım gibi gözlerimi mavilerden kaçırdım. "O seni affetmeden önceydi."
Çileyen yağmurun altında öylece sessizliğe gömülmüş, sevginin bizi ıslatmasına izin vermiştik.
Göğsü yanağımı okşadı, bir eli saçıma sarıldı ve ıslanmış saçımı kulağımın arkasına sıkıştırarak gözlerine bakmamı sağlamıştı. "Üşüteceksin gir artık içeri."
"Pekala." Diyerek başımı omzundan kaldırmış, yavaşça uzaklaşırken devam ettim. "O zaman okulda görüşürüz."
Ben geri geri adımladığımda önce ellerimiz ayrılmış daha sonra gülümseyerek bana el sallamıştı. "İyi geceler, rüyanda beni gör bebeğim."
Gözlerimi devirdim durarak ve alaylı bir şekilde konuştum. "Kabus görmeye niyetli değilim."
"Artık içeri girmelisin fazla açıldın sen." Dedi gülerek.
Göz devirdim.
Demir kapıya yaklaşırken önüme dönmüş ve kapının kulbunu tutarak son kez Ateş'e bakmıştım. Arabasına yaslanmış bir şekilde bana bakarak içeri girmemi bekliyordu. Daha fazla bekletmeyerek yüzümdeki sırıtmayı silerken bahçe kapısından içeri girmiştim.
Cehennemine hoş geldin Yeşil!
Evin ışıkları sönüktü, babam uyumuş olması olasıydı. Ateş gibi çatının üzerine tırmanamayacağıma göre eve mutfak kapısından girecektim. Cam bir kapıydı ve genelde kilitli olmazdı, şansım varsa oradan girebilirdim.
Adımlarımı bahçenin arkasına yönlendirirken babamın sesini işittim, arka bahçeden geliyordu ve benden bahsediyordu.
"Evden kaçıyor ve benim haberim olmuyor?!"
"Söylediğiniz bütün yerlere baktık efendim."
"Nasıl buna cüret edebilir aklım ermiyor!"
Birkaç adım daha atmamla babamın arkasını görmüştüm.
Bir iki saniye öyle kalakaldım, ne yapacağıma karar verememiştim.
"Baba."
İçim içimi kemirse de korkumu fark ettirmemek için cesurca seslenmiştim.
Babam arkasını dönmesiyle bahçe lambasının gölgesinde kalan beni görmüştü. Kaşları çatılmış, yüz hatları daha da gerilmişti. "Hangi cehennemdeydin Yeşil?"
Yanıma doğru sinirli adımlar atarken bende birkaç adım ona doğru gidebildim. "Üzgünüm sen beni salmayacağın için evden kaçmak zorunda kaldım. Biraz yürüyüş yaptım ve geldim. Endişelenmene gerek yok."
Gözleri kocaman açıldı ve ateş püskürürcesine bana baktı. "Seninle kurallarımız vardı hatırlıyorsan?"
Alaycıl bir şekilde gülerek gözlerimi etrafta gezdirdim. "Kurallarımız mı?"
Ciddiyetimi tekrar toplarken devam ettim. "Senin kuralların vardı baba! Gözümün boyadığın siyahlar vardı."
Gözlerini saniyelik olarak kapatıp açtı ve derin bir nefes verdi. "Ben seni korumaya çalışıyorum ve senin bu yaptığın nankörlük küçüm hanım. Onca yıl boşuna mı acı çektin?"
"Sen beni korumuyorsun, senin yaptığın beni sevgiye muhtaç bırakmaktı."diye çıkıştım.
"Yaşadıklarını biliyorsun. Tekrar aynılarını mı yaşamak istiyorsun Yeşil."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Hayır ama böyle de olmak istemiyorum. İnsanlardan beni uzak tutarak koruyamazsın, bana kendimi nasıl koruyacağımı öğretmen gerek."
Kafasını iki yanına olumsuzca sallarken "Seni iyileştirmeye çalışıyorum. Hastasın sen!" dedi yutkunarak.
"Aynı şeyleri söyleyip duruyorsun ama hiçbir işe yaramıyor yaptıkların. Her şeyi daha kötü hale getiriyor. O figürlerin vücudumda belirmesi, elektriği kontrol edebilmem... Devam ettikçe daha kötüsü başıma gelecek. Beni kobay olarak kullanmaktan vazgeç."
"Sana zarar vermek istemediğimi biliyorsun."
"Evet... ama doğrudan olmasa da bu duruma gelmemde senin de suçun var."
Gözlerini benden kaçırdı ve işaret parmağıyla evi gösterdi. "Odana git Yeşil."
"Bana artık bir açıklama yapmak zorundasın. Bunları neden yaşadığımı bilmek istiyorum. O tımarhanede olanları bile hatırlamıyorum, tek hatırladığım o gün oradan çıktığım gün. Bana açıklama yapmak zorundasın!"
Ateşler atan bakışlarını bana çevirerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı ve sinirle bağırdı. "Odana git!"
Gözlerimin dolduğunu hissettiğimde ağlamamak için alt dudağımı dişlerimin arasına aldım.
Yanından geçerek ilerlerken söylemek isteyip de söyleyemediğim onca şeyden biri aklıma takılmış ve ayaklarımın zemine sabitlenmesine neden olmuştu.
Omzumun üzerinden babama baktım.
"Biliyor musun senden başka güvenebileceğim kimsem yok ama olsaydı senin yanında bir saniye bile durmazdım."
ϟ ϟ ϟ
Kapımı açan siyah takım elbiseli iri badigarda gülümserken teşekkür etmiş ve arabadan inmiştim. Adam ise kapımı kapatarak bana bir gülümseme ile karşılık vermişti.
Arabanın yanından ayrılarak okulun bahçesinden girdiğimde ise adam beni okul kapısından içeri girene kadar beklemiş ve daha sonra oradan ayrılmıştı. Şaşırmamıştım, dünkü yaşananlardan sonra derslere benimle birlikte giren adamlar bile yollayabilirdi babam.
Okulun iç kapısından içeri girerken Ateş'in yanıma damlaması bir olmuştu.
"Günaydın." dedi neşeli ses tonuyla.
"Seni bu kadar neşelendiren şeyin adını öğrenebilir miyim acaba? Bugün sınav var biliyorsun değil mi?"
Yanımda bana eşlik ederek yürürken "Birincisi benim sınavım yok ikincisi uzun zaman sonra ilk defa bu kadar sağlıklı hissediyorum."
Kaşlarımı kaldırarak yan gözle ona baktım. "Sana iyi gelen şey nedir peki?"
"'Şey' değil 'kim' diye sorman daha doğru olur."
"Kim peki?" dedim gözlerimi devirerek.
Kulağıma doğru hafifçe yaklaştı ve fısıldadı. "Sen."
Ayaklarım olduğum yere çakılırken yanaklarıma ateş geldiğini hissettim. Şaşkınlıkla hafif dudaklarım aralanmış, gözlerim Ateş'in mavilerine dalmıştı ve utancımdan hiçbir şey diyememiştim. Ateş fark etmiş olacak ki benim ifademe karşılık bana soru yöneltmişti.
"Ne oldu ya? Kızardın sanki sen biraz.” Alaylı cümlesi nutkumun tutulmasına neden oldu.
Saniseler içinde kendime gelip gözlerinden kendimi alabildiğimde "hiç." diyebildim ve yürümeye devam ettim.
Yüzünde tatlı bir gülümsemeyle ilerlerken yan profilinden onu inceliyordum.
Etkileniyor muydum?
Her detayı sanatsal bir resmin parçası gibiydi. Detayları keşfetmek için sabırsızlanıyordum, daha fazla keşfetmek istiyordum ve bunu bilerek hissetmiyordum.
Hani alevlere dönüşmesine izin vermeyecektin Yeşil?
Engel koyamıyordum hislerime.
Çok garip bir şeydi, komut vermeden gerçekleşiyordu.
Sınıfımın önüne geldiğimde Ateş'le göz göze gelmiştik. Ateş karşımda durarak cebinden bir kağıt çıkartıp bana uzattı.
Kağıdı elime tutuştururken "Akşama görüşürüz." diyerek göz kırptı ve hızla yanımdan uzaklaştı.
Anlam veremediğim yüzümdeki sırıtmayı kesemezken sınıftan içeri girmiş ve yerime oturmuştum. Kağıdı açarak içine baktığımda el yazısıyla Ateş bir şeyler yazmıştı.
Gece pencereni açık bırak, misafirliğe geliyorum ;)
Yüzümdeki sırıtma daha da genişlediğinde Belis'in sesiyle irkilmiş ve yüzümdeki gülümsemeyi silmiştim.
"Yüzündeki bu sırıtma da ne böyle?" diyerek omzuma vuran Belis'e döndüm.
“Öyle mi farkında değilim.”
"Yemin edebilirim ki yüzünde kulaklarına varan şapşal bir gülümseme vardı. Ben gelene kadar.”
Dudağımı büktüm. “Sana öyle gelmiş.”
Bayık bir şekilde bakarak sıraya doğru uzanıp kolunun üzerine yaslanmıştı. "Sen bana mı kızgınsın?”
Mimiklerimi ifadeden yoksun, düz tutmaya çalışırken netliğimi ses tonuma geçirdim. "Sence?”
Kafasını hafifçe yana eğdiği için sarı düz saçları anlına düşerken kaşlarını ve dudaklarını tatlı bir şekilde büzmüştü. "Bana niye kızdın ki?”
Yeşillerine kaçamak bakışlar atıyor aynı zamanda önümdeki kağıdı incelemeye devam ediyordum. "Ateş'i aldattığını öğrendiğimden beri sana kızgınım Belis. İkinizin de nasıl böyle bir şey yaptığını anlamıyorum. Hele bana anlatmaman, kendimi daha kötü hissedemezdim Belis.”
Omuz silkti ve önüne gelen saçlarını kulak arkasına sıkıştırdı. "Aşk çok değişik bir şey Yeşil, ne zaman, nereden geleceğini ve ne yaptıracağını bilemezsin. Ben Batın'ı tanıdığımda aşkın ne olduğunu ancak çözmüştüm, onunla birlikte tanıdım. Ben Ateş'e aşık değildim, ben Ateş'i seviyordum sadece."
Hocanın içeri elinde kağıtlarla girmesiyle konu dağılmış ve ikimizde önümüze dönmüştük. Hoca sınava dair bilindik uyarılarda bulunmuş, kağıtları dağıtarak sınavı başlatmıştı.
Sınava yine çalışamadığım için kendimce bir şeyler yazıp karalarken birkaç dakikanın sonunda bitirmiş ve hocaya teslim etmiştim.
Belis çoktan çıkmıştı ve nerede olduğunu bilmediğim için kütüphaneye gitmeye karar vermiştim. Telefonuma babam el koyduğundan mp3 çalarımı okula getirmek zorunda kaldığım için kulaklığımı mp3'e bağlayarak koridorda ilerlemeye başladım.
Kütüphaneye yaklaşmama az kala, birkaç adım ötedeki tuvaletlerden Batın'ın burnunda silik kan izleri ile çıktığını gördüm. Arkasından dudağı patlak, burnundan kan akan ve gözü hafif morarmış olan Ateş çıkmıştı.
Saçı başı dağılmış beyaz gömleğinde kan lekeleri vardı. Burnun üstü hafif çizikti ve şişmişti. Gördüğüm şeyin farkına vardığımda kulaklığımı hızla kulağımdan çıkarttım ve mp3'üm ile birlikte sarı şişme montumun cebine atmıştım. "Kavga mı ettiniz siz?"
Gözlerim Ateş'in üstündeydi ama açık mavileri benden kaçmıştı. İkiside yüzüme bakamazken sorumu yanıtlamaları için kısa bir süre vermiştim fakat sessizliği tercih etmişlerdi.
Sınav olduğunu umursamadan koridorda sesimi yükselttim. "Böyle mi atıyorsunuz birbirinize olan öfkenizi?"
Batın'ın koyu mavileri gözlerimin derinliklerine dalmıştı, yüzünde sertliğe dair tek bir mimik yoktu aksine fazla sakindiler ama altında yatan öfkeyi ve siniri görebiliyordum o an.
"Kardeş kavgasını bilir misin? Bizimki biraz daha kanlı hali." Batı’ın sahte bir gülümsemeyle söylediği cümle Ateş'in çenesinin kasılmasına neden oldu.
"Aynı babama benziyorsun." Dediğinde iki eliyle Ateş'in gömleğini düzeltir gibi omuzlarına hafifçe vurdu."Haberin olsun."
Ateş Batın'ın imalı bakışlarından ve sözlerinden kaçmak istercesine gözlerini bana çevirmiş, hiçbir şey dememişti. Beni ittirerek yanımdan çekip giden Batın'ın kabalığına karşılık sadece çatık kaşlarımla arkasından bakakalmıştım. Ateş ise elimi tutarak gözlerine odaklanmamı sağlamıştı.
"Batın'la ikinizi böyle bilmiyordum."
"Öğrenmiş oldun." Dedi diğer eliyle karnını tutarken.
Dudağımı kıvırdım ve başımla reddettim. Öğrenmesem daha iyiydi sanki.
Gözüm kanlanmış dudağına kaydığında parmağımın ucuyla yarasına dokunmuş ve yüzümü acıyla buruşturmuştum. "Acıyor mu?"
İki eliyle dudağındaki elimi kavradı ve yavaşça indirdi. "Daha kötü olduğum zamanlar olmuştu."
Canı acıyordu ama fiziksel bir acı değildi, hissediyordum.
Sahte olduğu o kadar belliydi ki. Hiçbir şey diyemedim. Acısı, kırık bir cam gibi batmıştı göğsüme.
"İyiyim."
"Pansuman yapmamı ister misin?"
Kaşları kalktı inanmıyormuşçasına. "Pansuman yapmasını biliyorsun yani(!)"
"Benim babam doktor, sence bilmeme ihtimalim var mı(?)”
Söylediğime kanlı dudakları arasından gülümsemişti.
"Gerek yok iyiyim böyle."
"Aynada yüzüne hiç baktın mı sen? En azından yarabandı yapıştırmama izin ver. Yaran açık kalmasın."
Hayır dediğini bakışlarından anlayıp elini tutarak Ateş'i tuvaletlerden içeri tekrar sokmuştum.
"Bak kendine. Hoşuna gidiyor mu bu görüntü?" diyerek omuzlarından tuttum ve lavabonun üzerindeki aynaya çevirdim.
Hava kapalı olduğu için kasvetli bir aydınlık duvarlardaki küçük camlardan içeriye yayılıyordu, dudağında olan yara çehresine vuran aydınlık ile kendini daha çok belli etmişti.
Mavi gözler aynanın yansımasından kapının üstündeki erkekler tuvaleti olduğunu belli eden tabela ile bakıştığında şirin bir şekilde gülümseyerek dudaklarını diliyle ıslattı. “Erkekler tuvaletine girdiğinin farkında mısın bu arada?”
Düz bakışlarımla ona susmasını belirtirken ciddi bir yüz ifadesine geçişini izlemiştim, bıyık altı bir gülümsemeyle.
"İnsanları güldürmeye çalışan, hatasını fark edip özür dileyen, insanlara yardım eden birisin ama bu halin anlattığım tüm bu güzel özelliklerini arkanda bırakıyor."
Ateş bana doğru dönerken musluğu açarak ellerimi ıslattım. Parmak uçlarımı dudaklarındaki kurumuş kanın üzerinde gezdirirken göğsümde diken gibi batan ama asla acımayan bir his tutsak etmişti beni.
Dudakları her zamanki gibi yine çatlaktı ve çatlamış kısımlar parmak uçlarıma izlerini bırakıp geçiyordu.
Kan lekeleri parmaklarıma bulaşırken aynı zamanda dudaklarından çıkıp gitmişti, parmak uçlarımı temizlemek için tekrar suya tuttuğumda Ateş'in ince uzun parmakları suyun altındaki ellerimi sardı.
Ellerimi yıkamama yardım etmiş aynı zamanda kurulamam için makineden bir peçete çıkarmış ve ellerimi kurulayıp peçeteyi çöpe atmıştı.
"Okulun acil servisine gidelimde dudağına yarabandı yapıştıralım."
Yüzünü asıp huysuzlansada bileğinden yakalayıp yönlendirdiğimde ikimizi de tuvaletten koridora çıkartmış ve acil servisin olduğu kata getirmiştim.
Koridor üzerindeki demir kapı, küçük hasta odasına açılır açılmaz rahatsız edici anılar zihnime dolmuştu. Tanıdık olan serum ve ilaç kokuları ciğerlerime hoş geldin demişti işte.
Ateş önden içeri girmem için yol verdi ve arkamdan gelerek odanın ışığını açtı. Cam bile yoktu, ilk yardım dolabı ve bir yatağı olan basık karanlık odaydı. Tanıdıktı.
Ateş yatağın üstüne yerleştiğinde dolabın içinden küçük şekilli yara bantlarından elime aldım. Küçük şeffaf jeletini sökerken hemen yanımda oturan Ateş'e yaklaştım.
"Yaran kötü görünmüyor." Diyerek bandı dudağına yapıştırdım. Dudağının köşesi kıvrılırken parmak uçlarım hala yaranın üstünde, bandın yapıştığından emin olmaya çalışıyordu.
"Ölmüyorum değil mi doktor?" Espriyle sorduğu soruya karşılık irileştirdiğim gözlerimi dudaklarından mavilerine çıkarttım.
"Ölmeni istemem."
Tek kaşını kaldırdı. "Neden?"
"Sen benim yaramı dikmedin daha."
Küçük bir çocuğun haylazlığını taşıyan gülümsemesi; son kez bandı bastırırken uzaklaştı parmaklarım kıvrılmış dudaktan.
"Belki yara dikiş atılacak kadar derin değildir."
Bakışları yeşilerimde bir kaç saniye takılı kaldı, sessizlik çöktü. Geçen saniyeler saatleri doğurmuştu sanki. Otuz saniye otuz dakika gibiydi o an.
Kelebekler gökyüzüne uçtuklarını sandı ama açık okyanuslarda cesetleri bulundu.
Süt mavileri daha da açılmıştı kaçarlarken. Parmakları ani haraketlerle dudağındaki yapışkanı kontrol etti. "İyi iş çıkarmışsın doktor."
***
Saniyeler içinde kendimizi yine terasta bulmuştuk.
Terasın korkuluklarından bacaklarını sarkıtırken bende bacaklarımı altımda toplayarak yanında yerini almıştım. Kafasını demirlere dayamış ve bana dönmüştü.
"Batın ve Belis'i birlikte görmek canını acıtmıyor mu?"
Sorduğum soruyla irkildiğinde dudağının köşesini ısırdı. "Alıştım."
"Kısaca acıdan kıvranıyorum desene." diyerek önce yüzünde sonra gözlerinde gezdirdim irislerimi.
"Hayır, kıvranmıyorum" diye kaşlarını çattı.
İtiraz edercesine "Belis ve Batın'ından kaçıyorsun. Dudakların acı çekmiyorum desede içinde şimşekler çakıyor Ateş. Görüyorum."
Kalbin ağzı olsa yine de canım yanıyor diyemezdi.
Bir kaç saniye dalıp gitsede kafasını dayadığı demir korkuluktan kaldırıp gökyüzüne bakmıştı. "Kalbin ne kadar kırılmışsa acının şiddetide o kadar çok olurmuş derler. Benim kalbim orta yerinden iki parçaya ayrıldı, kırılan parça fazla sivriydi. Göğüs kafesimi deldi."
Güçsüz kollarım bacaklarımın üzerine düştü ve boğazımda bir düğüm çözülmemek için can attı. Yutkunanadım.
Cümlesi yüreğimi titretti, içim cız etti. "Basketbol mu oynasak?"
"Basketbol mu oynamak istiyorsun gerçekten?" dedi imayla karnındaki ağrıyı kastederek. Gözleri kocaman açılmış, sorgularca bana dik dik bakmıştı ama hınzır bakışları alaycılığını korumaya devam ediyordu. Kocaman açtığı gözlerini kıstı biranda. "Biraz darbe almış olabilrim."
"Ya ben unuttum ama."
Kıstığı gözleri haylaz gülümsemesini ortaya çıkardı. "Şaka yapıyorum, iyiyim."
"Gerçekten çok kötüsün. Bende kendimi kötü hissetim pislik ya."
Sinirimi çıkarabilmek için rastgele vurmaya çalıştığımda bileklerimden yakalamış ve gülümsemesi yüzünü terk etmişti. Birkaç saniye öncesine göre fazlasıyla ciddiydi. Ters bakışlarıma karşın anaç bir tavırla baktı yüzüme. Öyle ağırdı ki zaman, çarkın içinde kaybolduğumuzu sandım.
Bileklerimi ondan kurtararak ayağa kalkmaya çalıştım ama bu kez kolumdan sıkıca tutmuş, kalkmama izin vermemişti.
"Acımı hafifletiyorsun."diyerek gözlerini benden ayırmadan devam etti, o dikkatli bakışları gitme der gibi bakıyordu sanki. Nefesi kulağımı ve boynumu öpüyor, vanilyamsı kokusunu bana emanet ediyordu.
"İstemiyorum." dedim gözlerinden kaçıramazken yeşillerimi.
"Anlamadım."
"Basket oynamak istemiyorum." diyerek omuz silktim. "Müzik dinlemeye ne dersin? Seviyorsundur umarım."
Gözlerimizin kesişmesinden kaçmak adına cebimdeki mp3 çalara yöneldim. Vücudumdaki tatlı gerginlik karnıma ve göğsüme bıçaklar saplıyordu. Kolumu saran yumuşacık parmakları kalbimide etkisi altına almıştı adeta. "Müziği sen seçmek ister misin?" Diye sordum utangaçlığımı kelimelerin arasına gizlerken.
"Neden olmasın?"
İçime yayılan sıcaklık ya da adı her neyse beni etkisiz hale getirip kalbime saldırıyordu.
Yüzüne bakmaya çalıştım ama becerememiştim. Sadece kısa bir saniye gözlerine bakabilirken daha uzun bakma isteğini durduramıyordum. Kocaman üzerime dikilmiş mavi gözleri bütün hücrelerimde geziniyordu. Eli nazik bir tavırla ağır ağır beni göğsüne çektiğinde hızlı atan tok bir ses kulağımı doldurmuştu.
Bu çalan hoş müzikte ne?
Bir aşığın kalbinin sesi.
Bir ritim ancak bu kadar rahatlatıcı olabilirdi.
Göğsünün üzerinde saniyelerdir tuttuğum nefesimi akıl edip dışarı verebilirken gözlerimi şaheser olarak tanımlayabileceğim kusurlu yüz hatlarına çevirdim rahatımı bozmadan. Göz bebekleri normale göre daha büyüktü ve o irileşmiş badem gözlerde kendi yansımamın dans edişini seyredebiliyordum ilk defa.
Dilime gelen metalimsi tat ile kaşlarımı çattım. Anlam veremediğim bu yoğunluk derin bir nefes çekmemi sağladı ama metalik tat bütün ağzımın içini kaplamış sanki bütün vücuduma doluyordu. Soluk alıp verdikçe kapladığı oran artıyordu.
Ellerim panikle tutunmak isterce destek araken aralık vermeden nefes çekiyordum.
"Yeşil? iyi misin?"
Gözlerim demilere tutunan ellerime döndüğünde damarlarımın belirginleştiğini ve çiçeksi figürlerin parmak aralarımdaki hareketliliğini gördüm.
Derimin altında sanki şimşek çakıyordu ama sadece ben hissediyordum, kimse fark etmiyordu.
"Yeşil beni korktuyorsun güzelim."
Ellerimi tutmak için yönelen Ateş'i parmaklarımı geri çekerek engellediğimde ayaklandım.
"Benim gitmem gerekiyor."
"Nereye?" dedi mavi bakışları anlamsızca bana bakarken.
Düzensiz soluklarımın arasında tek düşündüğüm buradan biran önce kaçmaktı. Hiçbir şey demeden terası terk ettim. Konuşmaya gücüm dahi yoktu. Arkamdan gelmemesi için dua ediyordum.
Nefes almak saniyeler geçtikçe güçleşiyordu, geniş uzun koridorda adımlarımın sesi yankılanırken kafamın içine saplanıp kalan ağrı şiddetini arttırmıştı. Her bir adımda daha çok şiddetini gösteriyordu.
Gözlerim ağrıdan kısılmış, şaşklarıma giren kramplarla savaştığım esnada güçlü ama ince bir el beni sert bir şekilde bileğimden yakalayarak tuvaletlere çekmişti. Ne olduğunu anlamaya çalıştığımda seyrek kahkülleri alnına düşmüş, uzun kahve saçlarını kulak arkası yapmış esmer bir kız karşımda duruyordu.
Şakaklarımda yavaş yavaş yoğunluğu artan ağrı yüzünden gözlerim kamaştı. Etrafımda dolanan enerjinin varlığını hissetmemek mümkün değildi. üzerimizdeki lambaların yanıp söndüğünü keşfettiğimde ise çok geçti. Nutkum tutulmuş bakakalırken kız bileğimdeki elini geri kaçırdı ufak bir iniltiyle
"Bu çok kaba bir hareketti." elini savurup yüzünü buruşturdu, gözleri benim donup kalan bakışlarımdaydı.
Parmaklarımın ucundaki hareketlilikle gözlerimi avuçlarıma çevirdim, morumsu dolaşan elektrik akımları belli belirsiz kendini gösteriyordu. Lavabonun aynasında oluşan bu görüntü korkutsa da gözlerimdeki kırmızı daha ürkütücüydü.
Tuvaletlerin zeminine çöktüm.
Geçecek, geçecek, geçecek...
Durdurmaya çalıştığım göz yaşım pınarlarımdan akıp giderken kendimi sakinleştirmeye çalıştım ama pek etkili olduğum söylenemezdi. Işıklar yanıp sönüyor, ara sıra duyulan elektrik cızırtıları korku filmi efekti yaratıyordu.
Dibime hemen ayak ucuma çöken kızın varlığını hissettğimde kapattığım göz kapaklarımı açtım. Boğazım kurumuştu, bu yüzden boğazımı temizleyerek "Ne istiyorsun benden?" Diyebildim sesim titrek çıkarken.
"Yeşil?" Emin olmak istercesine telaffuz ettiği ismimi duyduğumda nefes alabildiğimi idrak ettim. "Sana yardımcı olmak için geldim."
Elimin tersiyle gözlerimin nemliliğini silerken "Sen kimsin?" diye bir soru yönelttim.
Yuvarlak suratının üzerindeki perçemleri olduğundan daha tatlı göstermişti kızı.
"Mayıs diyebilirsin. Sen beni tanımıyor olabilirisin ama ben senin kim olduğunu biliyorum."
"Ne demek istiyorsun." dedim kısık çıkan sesimle.
Sahte bir gülümseme sesi kulağıma doldu. "Ortalıklarda elektrik saçarak geziyorsun! Kimsenin fark etmeyeceğini mi sandın, birkaç haftadır seni izliyorum Yeşil."
"Uyduruyorsun."
Nefesim daralıyordu, elim göğsümün üzerindeydi ve gözlerim tavandaydı.
Yanıp sönmeye devam eden ışıklarda...
'Hah' diye bir ses çıkardığında devam etti. "Uyduruyorum öyle mi? En azından kimseye söylemediğim için bir teşekkür beklerdim, sadece benim gördüğüme şükür etmelisin. Başkaları da görebilirdi."
Cevap vermedim çünkü veremiyordum.
"Korktuğunu biliyorum, sana yardım etmek için buradayım çünkü bende senin gibiydim ama bunun için seni daha yakından tanımam gerekiyor eğer kontrol etmeyi öğrenirsen bunları yaşamazsın."
Küçük bir elektrik patlaması yaşandığında dudaklarımı birbirne bastırdım. Mayıs diye tanıtan kızın gözleri üzerimizdeki ışıklara çıkmış ve elektriği kesilmiş ampulerle bakıştı.
Göz kapaklarım yarım açıktı. "Nasıl kontrol edebileceğimi biliyor musun?"
Yüzüne göre geniş olan dudakları şefkatle gülümsemiş ve elimi kavrayarak avucuma küçük mor bir taşı bıraktı.
"Buna ihtiyacın olacak."
ϟ ϟ ϟ
Kelebek avcısının yanında küçük bir oğlan çocuğu.
Küçük oğlanın elinde avcının avladığı kelebek kavanozu.
Avcı, kelebeğin kavanozunu açmaya çalışan oğlana sormuş: "kelebek kavanozun içinde mi daha güvenli yoksa kendi doğasında mı?"
