4. bölüm · Kuklacılar ve Kuklaları

bölüm 4 gidişler ve terk edişler

Zarin ✨

ϟ
Bazen ruh bedeni, bazen de beden ruhu terk eder.

İntikam bıçak gibi delmişti yüreği,
Kanlı bir gece bırakmıştı geriye,
Habersiz

♪ sirens, Tom Odell
♪ without me, Halsey

ϟ

Kime: [+90 537...]

Kimsin? Ne denemek istiyorsun?

Yarım saat kadar süren yolculuk beynimin suyunun çıkmasına yetmişti. Elimde tuttuğum telefonu bir sağ elime bir sol elimde çevirip dururken geldiğimiz büyük bir villanın otoparkına giriş yapmıştık.

Mesajları yazan kimdi bilmiyordum ama büyük bir sırra ortaklık yapmaya hazır gibiydi ya da ben iyi yönde algılamak istedim.

İçeri girdiğimiz o ana kadar bir hotele geleciğimizi sanıyordum, bir ev partisi olduğundan haberim bile yoktu.

Batın, Belis'in kapısını açarak Belis'in arabadan inmesini sağlarken kapısını kapatarak koluna girmesi için onu yönlendirdi. Arabadan inerek yanlarına ilerlediğimde Batın arabanın kapılarını kilitlemişti. Birlikte Küçük beyaz spot ışıklarıyla dekore edilmiş otoparkın içinde adımlarken telefonumun titremesiyle Batın ve Belis'in dikkatini üzerime çekmiştim. Hızla cep telefonumu küçük çantadan çıkartarak ekrandaki bildirime baktım.

Kimden: [+90 537...]

Kim olduğumu mu merak ettin

Kime: [+90 537...]

Ne istiyorsun benden

Kimden: [+90 537…]

Geçmişimi, anılarımı istiyorum ama bunları vermen imkansız!

Bende seninle intikam alacağım

Kime: [+90 537...]

Ne demeye çalışıyorsun?

Kimden: [+90 537…]
Kim olduğumu merak ediyordun

Gerçekleri ortaya çıkarmak için buradayım bunu bilmen yeterli

Bu kişiye şu anda mesaj gönderemiyorsunuz.

Kime: [+90 537…]

Elinde kanıt olarak bir şey yokken sana inanamamı beklemen ne kadar tatlı
Kurban olarak da beni seçmişsin anlaşılan
Dalga geçiyorsun benimle

Yeşillerimi klavyenin üstünde gezen gergin parmaklarımdan alarak Belis’e çevirdim.

Beni engellemiş miydi?

”Kim o?"

Belis'i yanıtlamak için bakışlarımı onunla buluşturdum ve mesajları yazmak için çıkardığım eldivenlerimi tekrar ellerime geçirdim.

"Ateş."

"Ateş'in yanında seni hiç görmedim." diyerek imalı bir cümle kurarken büyük altın sarısı bir kapıyı açmıştı Batın. Belis ve benim kapıdan içeri girmemizi sağlayarak kapıyı arkamızdan kapattı.

"Okulda, yeni tanıştık sayılır."

Çalan gürültülü müzik yüzünden sesini yükseltmiş ve kalabalığın içinde ilerleyerek konuşmaya çalıştı. "Çok tuhaf, ortak arkadaşlarımız olmasına rağmen karşılaşmamışız."

"Bence bunu Belis'e sormalısın. Bizi tanıştırmayan o sonuçta." Gözlerimi kısa süreliğine Belis'e çevirdiğimde benim yerime konuşmayı devralmıştı.

“Denk getiremedim sizi diyim."

"Pekâlâ, o zaman seni aramızda daha çok görmek isteriz." dedi Batın gülümseyerek.

Çekingen bir tavırla gözlerimi ikisinden kaçırırken telefonda mesajlara girmiş ve Ateş'e nerede olduğu hakkında mesaj atarak gözlerimi Batın'ın gözlerine çevirmiştim.

Batın'ın gözleri Ateş'in gözleri gibi süt mavisi değildi, onunkiler daha çok koyuydu hatta gece mavisi denebilirdi, buzullarla kaplı bir laciverti andırıyordu.

Kasvetli bir havası vardı, ki bu vücudunun belli bölgelerine yaptırdığı dövmelerden bile anlayabilirdiniz. Bir omzu tamamen dövme kaplıydı ve karmakarışıktı; sapına yılan dolanmış ayçiçekleri, şeytan görünümlü melek sembolleri, zıt yönlere çizilmiş alev ve su üçgenleri, kolunun etrafını saran kocaman bir ejderha figürü... Daha birçok fark edemediğim ayrıntı düşünülerek çizilmiş olmalıydı, her ne kadar karışık olsa da hepsinin bir anlamı var gibi duruyordu.

Belis sormayı unutmuş gibi gözleri ellerime dönerken konuştu. "Eldivenlerin yeni mi?"
Normalde Ateş ile gideceğim diye okulda hazırlanmak için bir kaç kıyafet ve eldivenlerimi yanımda getirmiştim ama Belis olaya müdehale ederek beni kendi tarzına uygun giydirmişti.

Kafamla Belis'i reddederken "Aslında çok eski, uzun zamandır takmıyordum diyebilirim." dedim düşüncelerimde kaybolmamaya çalışarak.

O kadar eskiydi ki, bazen eskiyi hatırlamak
kabustan uyanmışım etkisi yaratıyordu.

Batın, Belis'in kulağına bir şeyler fısıldamasıyla kendi aralarında bir şeyler konuşmaya başladıklarında aramızdaki konuşma sona erdi.

Ateş'ten gelen mesajla kalabalık evin içinde Ateş'in olduğu yeri arıyordum ve saniyeler içinde siyahlar içinde onu görmüştüm. Evin mutfak kısmında bir bar sandalyesinde oturuyordu, mutfakla salonu ayıran tezgâha kolunu yaslamış kırmızı renkteki içkisinin dibinde kalanı kafasına dikiyordu.
Siyah bir kazak giymişti, altına ise siyah bir Jean, siyah kazağının içinde beyaz gömlek, üzerinde ise siyah deri ceket vardı. Baştan aşağı siyahtı, gözleri olmasa karanlığın çökmüş olduğu mekânda görünmeyecekti bile.

Ateş'in mavi gözleri beni fark ederken gözlerimiz kesişti ve Belis'in gözleri benim baktığım yere odaklandıktan sonra bana döndü, kulağıma eğilerek fısıldadı. "Hoş çocuk değil mi?"

Anlamadığımı ifade etmek için kaşlarımı çatıp hafifçe eğildim.

"Ateş hoş çocuk diyorum." dedi ve göz kırptı.

Ne demek istediğini anladığımda istemsiz olarak parlamıştım."Aramızda öyle bir şey yok!"

Kaşlarını kaldırdı ve yanağının içini ısırarak beni süzdü. "Bana yalan söyleme Yeşil, etkilendiğini görebiliyorum. Senin yerinde hangi kız olsa etkilenirdi, emin ol.”

Gözlerim Belis'in sözleriyle bakışlarına döndüğünde kaşlarımı çattım. “Daha Ateş’i tanımıyorum Belis.”

Belis yarım ağız gülümseyerek Ateş ile aramızda gözlerini gezdirdi ve Batın'ın parmaklarını saran parmakları kolunuda sardı, bense olduğum yerde kalakalmıştım. Boş bakışlarım Belis ve Batın'ın uzaklaşmasıyla tekrar Ateş'e kayarken adımlarımı Ateş'in yanına yönlendirdim.

Beni fark eden maviler yanına ulaşmamla benden kaçtığında yakalamak istercesine gözlerine diktim yeşillerimi.
"Eldivenler yakışmış." dedi alaylı gülerek.

Utangaç bir tavırla dudağımın köşesini ısırdım. "Mavi göz." dedim gözlerine bakmaya çalışırken.

Birkaç saniye önce doldurttuğu fakat şimdi bardağının dibinde kalan kırmızı renkli sıvı ile oynarken söylediğim iki kelime gözlerini bana çevirmesini sağladı.

Opia.

Bir kitapta okumuştum, bir insanla bakışmanın verdiği yoğun hismiş. Bakışlarında mı bir yoğunluk vardı yoksa ben kendim mi kurgulamıştım bilmiyordum ama o mavilerin sakladığı çok şey vardı.

"Bana bu lakabı mı taktın?"

Omuz silktim gülümseyerek. "Yakıştı sana."

Kafasıyla beni onayladı ve bardağının dibinde olan içkisini kafasına dikerek boş bardağı tezgâha bıraktı. Mavileri gözlerime döndüğünde yüzümde olan gülümsemeyi daha da genişlettim ve gözlerimi kıstım. "Ne yapacağız?"

Gülümsedi yumuşak bir tavırla, kemikli çene hattı gerildi ve keskin yüz hatları kendini daha da belli etti, gözleri kısıldı ve eliyle sarımsı saçlarını karıştırarak sandalyede bana döndü.
"Sana rahatlamayı öğreteceğiz." dediğinde eliyle tezgâhın üzerindeki kenarları tuzla kaplı şat bardaklarını ve dilimlenmiş limon kâsesini önüme ittirdi.

Dudağımı ısırırken babamı düşünmemeye çalışıyordum. Hayatımda ilk defa gece dışarı çıkıyordum ve şimdilik iyi gidiyordu.

Ateş tepsinin içinde olan limon dilimini ve tekila bardaklarından birini alırken bana öğretmek istermişçesine bütün vücudunu bana çevirdi.

Tekilayı şat atarak diğer elindeki limon dilimini ağzına attı, sıvının boğazından geçtiğini hareketlenen âdem elmasından anlarken istemsizce yüzüm buruştu. Ateş'in yüzündeki ifade değişiklik göstermezken bakışları bana döndü ve tepsideki bir bardağı benim önüme yerleştirdi.

"Denemek istersen. Tercih senin ama rahatlamaya ihtiyacın var ." İşaret parmağı ve baş parmağının arasında küçük bir boşluk bıraktı, gözlerini kısarak. "Birazcık."

O kadar tatlı duruyordu ki, ellerimi yanaklarına götürmek ve yeni çıkan sakallarında parmaklarımı gezdirmek istedim.

Gözleri kısık, burnunu kırıştırmış gülümseyerek bakıyordu. En azından sabahki ters haline göre daha sevimliydi.

Hiç tereddüt etmeden önümdeki küçük bardağın kenarındaki tuzu dilimle alırken içindeki sıvıyı kafama diktim.

Tuzlu bir tat boğazımı yaktığında yüzümü buruşturarak diğer elime aldığım limon dilimini ağzıma attım. Alkol, tuz ve limon tadı boğazımdan geçerken gözlerimi kıstım ve yutkunmaya çalıştım. Limon dilimi boğazımı daha çok yakmış, sıvı dudaklarıma bulaşmıştı. Dudağımın üzerine bulaşan alkolü ve limon suyunu dilimle almaya çalışacaktım ki beklemediğim bir şey oldu.

Bırakın dudağımdaki alkol tadını silmeyi, o an aklım başımdan gitti. Bir eli çenemle boynum arasındaki o ince kemiğe tutundu. Yumuşak dudakları dudaklarımın hemen yanına değmiş ve küçük bir buse kondurdu. Gözlerim istemeden kapanmış ve Ateş'in üzerimde yarattığı etki nefesimi tutmamı sağlamıştı. Dudaklarıma bulanmış tuzlu alkol tadı onun dudaklarına geçtiğine çok emindim.

Geri çekildiğinde sadece o kısacık üç saniye kalbimin göğüs kafesimden fırlayıp çıkacak gibi hissetmesini sağlamıştı ve ben donup kalmıştım. Çakırkeyif olabilir miydi? Nasıl bu cesarette bulunabilmişti? Kaç yıllık duvarları nasıl yıkıp darmadağın etmişti?

Ah kelebek kalbim,

Sen hangi ellere kondun?

"Özür dilerim, bunu yapmamam gerekiyordu biliyorum." Bir kaç saniye o da benim gibi kilitlenip ensesindeki saçları çekiştirdi ve kuvvetli bir nefes vererek devam etti. "Sadece çok hoş görünüyorsun."

"Bek-bekle- yani beklemiyordum." Dedim paniklediğim için hem ellerimi savurarak hemde kekeleyerek konuşmuştum.

Hoşuna gitmiş olacak ki tebessüm etti ve önümüzdeki tepsiyi biraz ileri ittirdi. Kolunu adanın zeminine yasladığında bana biraz daha yakınlaştı.

"Nasıl?"

İlk defa hissettiğim bir duygu.

"Anlamadım?"

Şu anki yakınlığımızdan mı yoksa alkolun etisi mi bilinmez başım dönüyordu, algılayamıyordum.

"Tadı nasıl?" Diye tekrar etti.

Duygu uyandırıcı ama anlamsız.

Bunu neden yapmıştı ki? Normal miydi?

Sarhoştu değil mi?

Dilimle alt dudağımdan alkol tadını alırken yeşillerimi mavilerinden kaçırdım. "Hoş."

Dudakları zevkle kıvrıldığında gözleri bana dikkatle bakıyordu hala. "Yüzün hiç öyle demiyor ama."

"O kadar belli oluyor mu ya?"

Tatlı bir gülümseme sergiledi o an; dudakları yanaklarına varmış, gözleri kısılmıştı yine. Gülümsemesinde oyalanan gözlerim daha sonra onun gözlerine çıktı.

Maviler o kadar güzel ışıldıyordu ki yoğunluğun sebebini çözmeye çalıştım. Gülümsemesi mi yoksa gözleri mi daha güzeldi karar verememiştim.

Dilini damağına çarptı, kafasını bir kere kaldırıp indirdiğinde fısıldar gibi konuştu. "Valla hiç anlaşılmıyor biliyor musun? Tekrar deneyelim mi?"

Gürültüden dolayı anlayamasamda dudaklarında olan gözlerim, dudaklarını okuyarak çözmüştü.

Neşeyle bakan maviler arkamda bir yere kaydığında içlerindeki neşe solup gitti merakla nereye baktığını görebilmek için arkamı döndüğümde biraz uzağımızdaki Belis ve Batın'ın kalabalığın içinde tezahüratlar eşliğinde içki içme yarışmasına katıldıklarını gördüm.

Önüme dönerken gözlerimi Ateş'in mavileriyle buluşturdum. "Belis ile eskiden yakınmışsınız, şu an neden yakın değilsiniz? Belis anlatmadı, belki sen anlatmak istersin?"

Ateş yüzüne sahte olduğu belli olan bir gülümseme koyarken kaşlarını kaldırdı. "Kimse eskisi gibi kalmıyor. Herkes ilk tanıdığımızdaki gibi kalsa keşke."

"Sevgilisi senin abin."

Gözleri şaşırmış bir ifade ile kocaman açılırken oturduğu sandalyede geriye yaslandı ve bana baktı. "Anlamadım?"

"Belis senin abinle sevgiliymiş. Neden görüşmüyorsunuz?"

Açık mavi okyanuslar dalgalanan gemileri dövüyordu o an. "Abimle yakın değiliz, konuşulacak bir şey de yok."

Sandalyesinde geri yaslandığında benden uzaklaşmaması için bir elimle adanın üstünde olan elini tuttum. "Anlatmayacak mısın?"

Kafasını olumsuz anlamda salladı.

Üstüne doğru eğilip aramızdaki açtığı mesafeyi kapadım.

"Elbet öğreneceğim." Dedim tek kaşımı kaldırarak.

Gözleri benim yeşillerimden kaçarken Belis'in yanında birkaç defa görmüş olduğum kumral bir oğlan elinde kamerası ile yanımızda belirdiğinde konu yine dağılmıştı.

Ateş ile bakışlarımız kahverengi gözleriyle bize heyecanla bakan oğlana döndü. Üzerinde siyah takım elbise vardı, boyu biraz kısaydı ve kıvırcık saçları onu tatlı bir görüntüye kavuşturuyordu.

"Okul ödevim için fotoğraf çekiyorum." dedi elindeki kamerayı göstererek neşeli bir şekilde gülümserken ama yorgun olduğu gülümsemesinin arkasından belli oluyordu.

"Çekilmek zorunda mıyım?" Diye bir soru yönelttim.

"Benim için çok önemli. Bu dersi geçmem gerekiyor yine siz bilirsiniz ama yardımcı olursanız çok sevinirim." dedi dudakları düz bir çizgiyi andırırken.

Gözlerim Ateş'e dönerken 'ben karışmıyorum' dercesine ellerini iki yanına kaldırıp indirdi.
Kumral oğlan elleriyle bize poz vermemiz için işaret ederken Ateş ile yerimizden kalkmadan birbirimize yakınlaşmıştık. Ateş elini belime uzatırken diğer elini bacağının üzerinden sarkıtmıştı, bense iki elimi bacaklarımın üzerinde birleştirmiş ve yarım yamalak gülümsemiştim.

Basit ve normal.

Kameranın ışığının patlamasıyla birbirimizden uzaklaşırken bakışlarımı tanışmak adına elini bana uzatan oğlana çevirmiştim. "Ben Kâbus, fotoğrafçılık dersi alıyorum. Rahatsız ettiysem gerçekten kusura bakma."

Elini sıkarak samimiyetle konuştum. "Memnun oldum Kâbus, bende Yeşil."

"Bende memnun oldum." diyerek elini Ateş'in elini sıkmak için uzatmıştı fakat Ateş, Kâbus'u görmezden gelerek önündeki bardağından içkisini içmişti. Kabus Ateş'in hareketine karşılık elini hızlıca geri çekti.

"Pekâlâ, ben gitsem iyi olacak, fotoğrafları size ulaştırırım. İyi eğlenceler."

Kâbus yanımızdan ayrılırken Kâbus'un arkasında takılı olan gözlerimi aldım ve içki bardağının dibinde kalmış alkol ile oynayan Ateş ile buluşturdum.

"Çocuğu neden görmezden geldin? Yaptığın çok kaba bir hareketti."

"Tanımadığın insanlara çok çabuk güveniyorsun." diyerek kafasını hafifçe yan yatırdı, ukala bir tavırla gülümsedi.

"Buna saygı denir, bence herkesin yapması gereken bu." Lafımı kesmeden aynı tempoda tekrar konuştum. "Güvenmek böyle bir şey değil."

"Bana güvenip arabama bindin ve buraya gelmene ne demeli?"

"Sana güvenmiyorum."

"O zaman neden buraya benimle geldin?"

"Buraya seninle gelmedim. Belis ile geldim."

"Ama benimle oturuyorsun." Kaşları kalktı benim doğrulamamı bekler gibi.

“Emrivaki yaptın. Sayılmaz yani.” Dedim sahte gülümsemi suratıma yerleştirirken.

Benden istediği tepkiyi alamamış olacak ki yüzünde bıyıkaltı bir gülümseme belirdi.

Buraya gelmiştim çünkü Güneş'i kurtarmak istiyordum, bir kaç haftadır onu sürekli izliyor ve peşinde dört dönüyordum. Kendine zarar vermesini bir şekilde engelleyebilirdim değil mi?

Aynı zamanda hayatımda bir şeylerin değişmesini istemiştim, bunu o kadar çok isterken bir günlük hayatını ölümü bekleyerek geçiren kelebek gibi yaşamamalıydım. Bir şeyleri değiştirmek istiyordum, bunun içinde tırtılın kozasından çıkmasına izin vermiştim.

Kelebek; koza sandığı güvenlikli duvarı, kavanoz olduğunu bilmiyordu.

Dudaklarının kenarları kıvrılırken kaşları kalktı ve eşzamanlı olarak tezgâhın üzerindeki telefonuma gelen bildirim yüzünden dikkatim dağıldı, irkilerek ekranıma baktım. Bilinmeyen numaranın bende öyle bir etkisi olmuştu ki saniyeler içinde travma yarattı üstümde. Gelen her mesajı ondan geldiğini düşünmeye başlamıştım, beni engellediğini bilmeme rağmen. Mesajın Belis'ten geldiğini görsemde hala tedirgindim.

Belki de gerçekten amacı kaos yaratmaktı, bildiği hiçbir şey yoktu.

Ateş'in meraklı gözleri telefonumun ekranına döndüğünde açıklama gereği duydum. "Belis oyuna çağırıyor."

"Anlaşılan arkadaşların benim yanımda olmandan rahatsız."

Kaşlarımı çattım. "Bu ne demek?"

Gözleri tekrar arkama odaklandığında konuştu.

"Oyun oynama bahanesiyle yanlarına çağırıyorlar seni. Batın ile aramız iyi değil bizim, söylemiştim değil mi?!" Dedi yalandan sorduğu soruyla.

İması yüzümü buruşturmama neden oldu. Vücudumu arkama çevirirken gözlerimi Ateş'in baktığı yere, Belis'in oturduğu masaya çevirdim. U biçiminde dizayn edilmiş siyah deri koltuklarda Belis ve Batın dışında Derin, Umut, Yekta ve kumral saçlı bir kız sırayla dizilmişlerdi.

Masada ilk dikkatimi çeken kişi Derin olmuştu. Siyah koyu bir göz makyajı yapmıştı, dudaklarında ise şarap kırmızısı bir ruj vardı ve yüz hatları normalden daha keskin görünüyordu.

Askılı kısa bir elbise giymişti, kırmızı şifon elbisenin yaka kısmı dökümlü bir şekilde iki göğsünün ortasına doğru yol izliyor, etek ucu ise kalçasının birkaç parmak altında bitiyordu. Derin cesurdu ve bunu tarzına yansıtmayı her zaman bilirdi, çoğu kişinin gözleri yine onu süzüyordu.

Gözlerimi kaçırarak önüme döndüğümde tezgâhın üzerindeki telefonumu alarak Ateş'in elini kavradım.

"Birincisi sadece Belis benim arkadaşım, ikincisi birlikte gidebiliriz. Belis senden iyi bahsetti bana, sorun olacağını düşünmüyorum."

Burnunu kırıştırdı. "Burada rahatım ve rahatımı bozmayacağım."

"Eğlenmek için geldiğimizi söylemiştin buraya."

İşaret parmağıyla beni gösterirken "Seni eğlendirmek için geldik." dedi ve işaret parmağını kendisine çevirirken devam etmişti. "Beni değil."

"Beni yalnız mı bırakacaksın? Ben sana güvenip riske girdiysem sende yanımda durmak zorundasın. Eve gittiğimde babamdan azar işiteceğim Ateş, en azından bu gece girdiğim riske değsin.”

“Bana güvenmediğini söylemiştin.”
Birkaç saniye gürültünün hakim olduğu evde aramızda sessizlik sürdü, ne düşünüyordu bilmiyordum ama onun için zor bir karar olduğu belliydi.

"Gelecek misin?"

Mavi gözleriyle onaylarca bana bakarken yenilgiyle sandalyeden indi, elimi daha sıkı tuttu ve beni yanında ilerleterek masaya doğru yönlendirdi. Gözlerim Belis'e döndüğünde masada oturanların gözlerinin bizde olduğunu fark ettim. Utandığım için gözlerimi kaçırırken yüzümü yere eğerek ilerlemeye devam ettim.
Masanın yanına vardığımızda Ateş elini Batın'ın omzuna sertçe vurarak otururken U biçiminde olan koltuklarda ileri kaymasını sağladı.

"Nasılsın Ağabeyciğim?" diyerek alaycı bir tavırla gülümsedi. Birbirlerini sevmedikleri çok belliydi. Konuşması, gülümsemesi kadar yapmacık gelmişti ki dalga geçtiğini düşündüm. Batın Ateş'in gülümsemesine aynı yapmacık bir gülümse ile cevap verirken Batın'ın gözleri masanın üzerindeki tekila bardaklarına çevrildi.

Sessizce Ateş'in yanında yerimi alırken Batın'ın yanında oturan Belis'in imalı bakışları gözlerimde dikili olduğunu fark ettim, daha sonra ise telefonuma gelen mesaj ile irkilerek telefon ekranına baktım. Belis bakışlarıyla yetinmemişti ve sadece beni çağırdığını ifade eden uyarı dolu bir mesaj atmıştı.

Gözlerim tekrar Belis'e dönerken boynumu hafifçe eğdim ve beni affetmesi için tatlı bir gülümseme gönderdim.

Siyah saçları alnına düşmüş Batın ise cebinden sigara paketini çıkarmış ve içinden bir adet sigara aldıktan sonra masaya bıraktı.

Sigarasını cebinden çıkarttığı çakmak ile yakarken Belis bana olan kızgınlığını dindirmek istercesine sigara paketine sinirle uzanarak içinden bir tane almış, Batın'ın verdiği çakmakla yakmıştı.

Batın, "Sigara içer misin?" diye sordu elindeki paketi bana uzatırken.

Belis sahte bir kahkaha attı. Ben cevap vermeden hızlıca konuşmaya girdi. "O içmez."

Belis sigarasından bir nefes çekerken ciğerlerine değdirip dumanı dışarı verdi ve benimkine oranla koyu yeşilleri masada oturanlarda yavaşça gezdirdi. "Herkes burada olduğuna göre oyuna başlayabiliriz."

Belis oyunu anlatırken köşede bar sandalyesinde oturmuş içkisini yudumlayan Güneş'i görmüştüm. Üzgün görünüyordu, ağlamış gibiydi. Avuç içini yanağına yaslamış bacağını bacağının üzerine atmıştı. Üzerindeki mat kırmızı boğazlı, yarım kollu, kalçalarında biten elbise kırışık görünüyordu. Ütülememiş miydi? Uzun salık kahve saçları ise bakımsız gibiydi. Neyi bekliyordu? Tabii ki kendisine zarar vermesini istemezdim ama düşünmeden edemiyordum, yeni yıl gecesi kendine zarar mı verir miydi?

Masanın üzerine koyduğum telefonumun titrediğini duyduğumda ekranda yazan ismi görene kadar bilinmeyen olduğuna emindim ama babamdan bir mesaj vardı. Telefonu eline alarak gönderdiği mesaja baktım. Babam ve bilinmeyen üstümde aynı etkiyi yaratıyordu; heyecan, korku ve endişe

Kimden: Alparslan Akça
Akşama gelemeyeceğim yine
seni seviyorum.
Şimdiden yeni yılın kutlu olsun kızım.

Telefonun titreşimini kapatarak tekrar çantamın içine koyarken gerildiğim için eldivenlerin arkasına saklanan ellerimin titrediğini Ateş'in elimi tutmasıyla anlamıştım.
İnce kıvrımlı kaşlarını çatarak gözleri gözlerimdeyken konuştu. "Bir sorun mu var?"

Dudağımı dişledim.

Geçiştirircesine konuşurken gülümsemeye çalıştım. "Bir sorun yok." Benim için hiçbir zaman sorun yoktu.

Hatice teyzeye babam ararsa evde olduğumu söylemesi için küçük bir mesaj atarken içimi rahatlatmaya çalıştım.

Parti bitecek, Güneş'i intihar etmekten vazgeçirip eve döneceksin.
Bu kadar.

Belis oyunu çoktan anlatmış ve bu esnada sigarasını bitirerek şişeyi ortaya koymuştu.

Oyun basit bir doğruluk mu cesaret mi oyunuydu ama biraz daha farklıydı. Belis şişeyi çevirmeden önce ise oyun gereği itirafta bulundu. "Bir zamanlar birine platoniktim."

Kendisi şat atarken kimse şat atmadığında Belis'in kaşları çatıldı fakat bir şey demedi ve şişeyi çevirdi, şişenin kapak kısmı bir saniye sonra bende dururken Belis delici bakışlarını bana dikerek masanın ortasındaki şat bardaklarına uzandı. Büyük tepsinin içinden bir bardağı alıp bana uzattığında yüzümü buruşturarak Belis'e baktım. "Mecbur muyum?"

"Başka türlüsünü kabul eder miyim sence?" dedi çenesinin ucuyla masanın üzerindeki şat bardaklarını gösterirken.

Düşündüm, ne diyebilirdim ki? Gözlerim beni süzen Derin'e kaydığında ne diyeceğimi bulmuştum. "Kendimi korumak için buzdan bir duvar arkasında saklanıyorum."

Derin ve ben insanlarda bıraktığımız önyargıyla benziyorduk ama o birilerine güçlü görünürken, ben zayıf görünüyordum ama ikimizde buzdan duvarlar arkasında saklanıyorduk.

Derin'in kaşları kalkarken ben bir şat bardağını kafama sorgusuz sualsiz diktim ve ince uzun parmaklarım arasındaki bardağı masaya bıraktım.

İçtiğim şey neydi bilmiyordum ama ağır bir tadı vardı, boğazımı yakmış ve yüzümü buruşturmama sebep olmuştu.

Ateş'in gözleri kendi isteğimle alkol aldığım için şaşırmış bir şekilde bakarken Derin'in bir şat attığını gördüm. İstemsizce gülümsedim.

Derin elindeki bardağı masaya sertçe bırakırken benim aksime yüzünde mimik bile oynamamıştı.

Derin'in gözlerindeki ateş topları beni nişan aldı o an. "Bana mı oynamaya karar verdin?"

Yüzümdeki gülümsemeyi silerken ciddiyetle konuştum. "Üzerine alındıysan yaran var demektir."

Herkesin gözü üzerime dönerken Derin umursamaz bir tavırla omzunu silkerek alaycı bir gülümseme attı ortaya.

Belis ortadaki gerginliği hissetmiş olacak ki ortamı yumuşatmak için ciddi kelimesinin yanından bile geçmeyecek bir tavırla konuştu. "Gerginlik yaratmıyoruz, sadece küçük bir oyun oynuyoruz arkadaşlar."

Şişeyi çevirerek arkama yaslanırken Ateş'in bakışları garip bir şekilde bana döndü.
Kimse bilmiyordu ama ben büyük bir şehirde küçük kanatlarıyla fırtınalar çıkartabilecek bir kelebektim.

Kimse farkında değildi sadece.

Bu loş ortamda Ateş'in yüzünü görebilmek için gözlerimi mavilerine çevirirken bana doğru baktığını ve gülümsediğini gördüm. Bu kadar yakınıma girmesine izin vermemeliydim belki de.

Vermemeliydim!

Gözlerimi utanarak kaçırırken o da önüne döndü ve ikimizde gözlerimizi kumral saçlı kıza çevirmiştik.

Şişenin ucu onu gösteriyordu ve düşünceli bir şekilde eline şat bardağını alarak kafasına diktikten sonra konuşmuştu. "Herkesin içinde hiç kimse oldum."

Derin'in yan gözle kıza baktığını fark ettim, sanki kızın bu dediğine sevinmiş gibi bir hali vardı. Gözlerim tekrar ortada dönen şişeye çevrilirken şişenin dar ucu Batın'ı gösterdi. Batın keyifle masaya uzanarak bardaklardan birini eline aldı. "Büyük ele gelecek bir sırrınızı söyleyin ya da şat atın."

Benim bir sırrım vardı ve söylersem benim için hiçbir şey aynı kalmayacaktı.

Herkes şat bardaklarına uzanarak kafalarına dikerken bende bir bardağı kafama diktim ve bir kez daha boğazımı yakan o tada yüzümü buruşturarak boyun eğdim. Berbattı. İçmemek konusunda haklıydım.

Batın'ın gözleri Ateş'teydi ve birbirleriyle telepati yoluyla konuşuyor gibiydiler. Kaşlarımı istemsizce çatarken ortadaki şişe bir kez daha dönmüştü ve Belis'te durmuştu. Belis neşeli bir tavırla alkış tutarken 'sonunda' diyerek elinde tuttuğu bardağı hiç vakit kaybetmeden kafasına dikti. "Bu masadaki en az biriyle birlikte oldum."

Ben kimseyle birlikte olmamıştım ama burada benim gibi olan tek kişi kumral kızdı. İkimiz hariç hepsi birbirine bakarak şatlarını atarken ister istemez gözlerim Ateş'e kaymıştı ve dikkatimi çekmişti. Bu masadan kiminle birlikte olmuş olabilirdi? Derin olabilir miydi? Güzel bir kızdı ama Derin'in Yekta'yı sevdiği belliydi, her ne kadar ayrılmış olsalar da Derin'in Yekta'dan başka biriyle birlikte olacağını düşünmüyordum. Belis? Bu düşünceyi pas geçmiştim.

Gözlerim Derin ile Yekta'nın birbirlerine baktığını görürken Yekta'nın yanında oturan kumral kızın gözleri Derin'e ateş püskürürcesine bakıyordu, kızgın gibiydi. Gözlerim bütün gece sessiz kalmış Umut'a kaydığında dudaklarını birbirine bastırarak Derin'e baktığını fark ettim, bu dördü arasında kesinlikle ters giden bir şeyler vardı.

Masadaki boş bira şişesi Belis tarafından çevrilirken şişenin ucu Ateş'i gösterdi. Ateş Batın'la Belis'e bir bakış atarak önünde duran şat bardağını parmağıyla birkaç santim ittirdi. "Değişiklik yapıyorum ve içmiyorum. Kim olursa olsun bir kişiyi hırslarım için kullanmadım, duygularıyla oynamadım."

Belis'in gözleri Ateş'e dönerken Batın eliyle yüzünü sıvazlayarak kafasını kaldırıp indirdi. Ateş ile Belis'in arasında küçük bir bakışmaya şahit olduğumda ise gözlerimi Ateş'ten kaçırdım.

Belis ve Batın şat attığında herkesin gözleri ikisine döndü. Bir şeyler yaşanıyordu ama yaşananlardan çok uzak gibiydim, hatta gibisi fazlaydı.

Ateş şişeyi çevirdi, şişe tekrar kendisinde durduğunda 'şaka mı bu' dercesine kafasını salladı ve az önce içmediği bardağını kafasına dikti.

Masaya sertçe koyarken konuştu. "Hayatımda bir kez aşık oldum."

Kaşlarım kalktı. Gerçekten aşık mı olmuştu? Nasıl biriydi acaba? Belki esmer, siyah saçlı, bakımlı, kendine güvenen, ayaklarının üzerine basabilen ve ne istediğinden emin hoş bir kızdı. İstemsizce yüzümün asıldığını hissettim, hiçbir zaman öyle biri olamayacaktım ve birilerinin ilk tercihi olamayacaktım. Ben hariç herkesin şat attığını fark ettim. Yine yaşıtlarım gibi olamayışımın acısı, kalbimdeki ateşi körüklemişti.

Ateş tekrar şişeyi çevirdi ve bu sefer Umut'ta durdu. Umut şat bardaklarından birine uzanırken biraz düşünür gibi oldu ama kafasına diktikten sonra itirafta bulunmuştu. "Beni yakan bir aşkın külü oldum."

Herkes çakırkeyif gibiydi, Yekta, Belis ve Batın'ın içtikleri içkileri sayamıyordum artık. Umut'un ise bu anlamlı kelimeleri kalbime dokunurken gözlerim Ateş'in üzerinde gezindi. Derin ve ben hariç herkes şat atarken şaşırmıştım, Derin Yekta'ya aşık değil miydi?

Gerçi ayrılmışlardı ama aralarındaki tutkunun devam ettiği bakışlarından belli oluyordu. Yekta'nın gözleri meydan okurcasına Derin'e çevrildi ve sırıtarak göz kırptı. "İç buna Derin! Bu oyunun içinde yalan yasak olmasına rağmen söyledim, ne kadar kabullenmesem de bir aşkın yangınında kül oldum, ama kül etmeyi de bildim. Çünkü öyle bir aşk yaşadım ki; gözlerimdeki koru kim aldıysa yüreğine, ne kadar zorlasam da aynı korun benim de yüreğimi yakmasına engel olamadım."

Gerçekten sarhoştu ve sarhoş haliyle destan okumuştu. Duygusal biri miydi gerçekte? Sarhoşluğun verdiği bir etki miydi?

Ben hiç sarhoş olmamıştım ki.

Yekta bir bardağı Derin'in önüne iterken diğer bardağı eline aldı. "İç buna, bir yalana sığınma."

Derin'in morali bozulurken Yekta ile birbirlerine meydan okurcasına şat atmışlardı. İçtikleri gibi sertçe bardakları masaya vururlarken Yekta tek kaşını kaldırarak Derin'e baktı.

Umut'un gözleri Derin ile Yekta arasında gezerken kumral kızın ateş püsküren gözleri hala Derin'deydi. Derin bakışlarını kaçırarak başka tarafa çevirdiğinde kumral kız huysuzlanarak Yekta'ya yakınlaşmış ve kulağına bir şeyler fısıldamıştı. O an Derin'in bu konuşmadan rahatsız olduğunu hissettim. Bu yüksek sesli müziğin arasında ne dediğini duymuş olabilir miydi?

Umut'un Yekta'ya Sert bakışlarını attığını gördüm, Derin ise altında birçok yoğun duygu olan gülüşüyle Yekta'ya bakarak konuşmuştu. "Küçük orospun rahatsız oldu galiba."

Gözlerim kocaman açılırken Belis'in ağzından kavga kızıştırıcı anlamsız sesler çıkmıştı. Adını hala öğrenemediğim kumral kız kaşlarını çatarak bakmıştı ama o bir karşılık veremeyince Yekta araya girmişti. "Rahatsız olmuşa benzemiyorsun."

Belis'le ikimiz birbirimize bakarak şaşkınca olanları izliyorduk. Umut'un Derin'in elini tuttuğunu fark ettiğimde yüksek sese rağmen benim kulağıma gelen cam kırılma sesiyle gözlerim sesin kaynağına dönmüştü. Güneş?

Dolmuş gözlerini Derin'in üzerinde gezdiren Güneş'i gördüğümde hızla ayaklanmıştım, Güneş elinden düşürdüğü bardağı umursamadan koşarken mekânın çıkışına ilerlemişti. Masanın üzerindeki çantamı alarak masadan kalkarken Ateş'in bileğimi kanca gibi kavramasıyla durmuş ve bakışlarımı ona çevirmiştim fakat bir yandan gözüm çıkış kapısındaydı.

"Nereye gidiyorsun?"

"Birazdan gelirim." sanırım.

Omuz silkti.

Kaşlarının çatılması sözcüklerime anlam veremediğini düşünmemi sağlarken büyük adımlarla masadan uzaklaşmıştım.

Villanın çıkış kapısından karanlık sayılmayan sessiz ama yılbaşı aurası olan caddeye çıkmıştım. Güneş'in arka arkaya sıralanmış taksilerden birine bindiğini gördüğümde hemen arkasındaki taksiye binmiş ve öndeki taksiyi takip etmesini söylemiştim ama o kadar ilerideydiler ki arada gözden kayboluyor, son anda yakalıyorduk.

Neredeyse yarım saatin sonunda küçük sessiz bir sokağın içinden geçerek sadece iskeleti kalmış eski yıkılmak üzere olan bir binanın önünde durmuşlardı. Güneş arabadan çoktan inmiş olmalıydı, önümüzdeki taksi park ettiği yerden çıkmış ve caddeden uzaklaşarak gözden kaybolmuştu.

Taksiciye parasını uzatırken hızla taksiden inmiş ve sokak lambalarının bile zar zor aydınlattığı caddeye ayak basmıştım. Sokağın başında ve sonunda bir lamba vardı, bina ise ikisinin arasında karanlıkta kalıyordu.

Caddenin karanlık bir ruhu var gibiydi zaten; kalbi buraya zincirlenmiş bir kızın ruhu burada dolaşmış, acı çekmişti fakat hiç belli bile etmemişti. Her şeye rağmen güçlü durmaya devam etmiş bir kızın ruhu bu caddeye kan sıçratmıştı ya da bana öyle gelmişti ama bu caddede bir şeyler yaşandığı belliydi.

Bir sebepten dolayı buraya geldiği, burası ile duygusal bir bağ kurduğu ortadaydı.

Bu düşünce o kadar ürpermeme sebep olmuştu ki gözlerimi sokakta gezdirmeye cesaret edememiştim.

Beyaz kirli dış duvarlara sahip binanın içine hızlı bir giriş yaparken adımlarım geri geri gitmek istiyordu. Korkutucu bir binaydı ama içeri girdiğim andan itibaren aşk denen o tuhaf his buram buram bedenimi kaplamıştı. Binanın koridorları çok önceden boyanmıştı ama o kadar eski olmalıydı ki boyaları dökülmüş, duvarları çatlamıştı.

"Güneş?"

Soğuktan mı yoksa korku dolu halimden dolayı mı emin olamamıştım ama titriyordum ve nefesimi her alışımda daraldığını hissediyordum. Gecenin karanlığı boğazıma yapışmıştı sanki, sonucunu bile bile yangına körükle gidiyordum.

Tek yapmam gereken onu kurtarmaktı.
Belki onunla konuşup hayatın ne kadar güzel olduğuyla ilgili yalanlar söyleyebilirdim?

Güneş'in kâbusuma giren cansız bedeni gözümün önünde dolaşırken geniş koridorda yavaş adımlarla ilerliyordum. Ölmek istediğini biliyordum ama kurtarabileceğimden emin değildim. Güneş'i tanımıyordum, onunla yakın değildim hatta şu bir kaç hafta önceye kadar adını bile bilmiyordum ama ruhunu tanımıştım, onun ruhu bedeninden gitmek istiyordu fakat şu zamana kadar hep umutları tutmuştu onu.

Peki, şimdi ne olacaktı? Bu kızı kurtarabilir miydim? Ruhunun ondan gitmesini engelleyebilir miydim? Bazen ruh bedeni, bazen de beden ruhu terk ederdi ve buna yukarıdakinden başka kimse karar veremezdi.

Şeytanın kuklası karışmadığı sürece.

Bir odanın içine girdiğimde gözlerimi boş odanın içinde gezdirmiştim. Yarım kalmış bir odadan çok yarım kalmış, tamamlanamamış anılar vardı odanın içinde.

Koridorda güçlü bir düşme sesi yankılandığında korku dolu çığlıklarımla sesin kaynağına yöneldim. İnşaat halindeki binanın bir odasından diğer odasına geçerken camın bile takılmamış olan duvara bir kaç adımda yaklaştım.

Caddeden gelen havai fişek sesleri kulaklarıma dolarken dudaklarımı dişledim. Saat 12, yeni yıl, yıkık bir bina ve içinde kendini asmış bir beden. Yüksek bir binanın tepesinden boşluğa salınmış bir beden, ruhunu kaybetmiş küçük bir kız...

Gözlerim Güneş’in aşağıdaki sivri demirlere saplanmış bedeniyle bakışırken gözlerim karardı. Başımın dönüyor ve göz kapaklarım açık durmakta zorlanıyordu.

Dengemi kaybetmemek için avuç içimi duvara yaslayarak destek aldım.

Yalancının Kuklası, kalbindeki kelebekleri avlamış, kanatlarını kırmıştı ve yaşamasını beklemişti ama kukla kendi ipini kesip ölüme meydan okuyacak kadar cesaretliydi.

Her insanın içinde kelebekler vardı ama bazen o kelebekler bir günü tamamlayamadan avcıları tarafından öldürülürlerdi. Oysaki kısacık hayatlarında yaşayacak onca şeyi varken 'ölmek' onlar için adil değildi.

Yere ağır bir şekilde çökerken ne yapmam gerektiğiyle ilgili kafam bir sürü senorya üretmiştim ama bir tanesini yapabilecek bile durumda değildim.

Paniklemiştim.

Aşağıda yatan bedenin ölü bir beden olduğunu düşünmek ciğerlerimi soluksuz bırakıyordu. Ruhu bedenini gizlice terk etmek için hazırlanıyor gibiydi.

Çantamdaki telefonu hızlıca çıkartıp ambulans aramıştım zar zor, beni anladıklarından bile şüpheliydim.

Kurtaramamıştım. Geç kalmıştım.

Gözlerimin önüne yaşadıklarım film şeridi gibi geçerken gözlerim dolmuştu, ellerimi yüzüme kapadım pes edercesine bir tavırla. Nefesimin daralmasıyla hızla inip kalkan göğüs kafesim, yere çökmeme sebep olmuştu.

"Neden bunu yaptın Güneş, kurtaramadım. Çok özür dilerim. Diğerleri gibi olmanı istemedim. Başaramadım, çok özür dilerim."

Geç kaldığımı yüzüme vuruyordu bir tarafım, kurtarabileceğimi ama her zamanki gibi yine kaçtığımı söylüyordu.

Yalan diye bağırmak istedim ama yine diğer tarafım beni susturdu.

Defteri açabilirdin? Kilidi kırabilirdin!
Derdini sorabilirdin?
Kaçmak çözüm değil Yeşil ya da suçunu başka şeylerle örtmek...

Hıçkırıklarım odanın içinde yankılanıyor ve kulaklarıma çarpıyordu. Burnumdan çekemediğim nefesleri ağzımdan alırken zorlanıyordum, aldığım her nefes ciğerlerime diken gibi batıyordu, göz pınarlarım ruh mezarlığına dönüşmüştü adeta.

Elimdeki telefonumu açmış ve Ateş'i aramıştım. Telefon bir iki çalmada açıldığında arkadan gelen müzik seslerinden hala orada olduğunu anlamıştım.

"Alo, Yeşil?"

Ağzımdan bir hıçkırık daha kaçtığında alt dudağımı ısırarak elimin tersiyle gözlerimi silmeye çalıştım ama her seferinde yenisi eklendi.

"Sana ihtiyacım var." diyebildim titrek ve çaresizce çıkan sesimle.

Ateş'in endişeli sesi kulağıma dolarken zorla nefes almaya çalışıyordum. Ciğerlerime hava çekmek daha da zorlaşıyordu; yaşıyorsunuz ama bir tarafınız hep acı içinde.

"Yeşil iyi misin?"

"Lütfen gel." demeye çalıştım son nefesimle.

Nefesim iyice kesildiğinde öksürüklere boğulmuştum, gözlerim kararmış ve telefon elimden kayıp yere yuvarlandı. Elimi uzatıp alacak gücü kendimde bulamamıştım. Gecenin karanlığı içime çekilirken zifiri gözlerime tamamen çöktü.

Göz kapaklarım kapandığında kendimi gece karanlığının zifirinde bulmuştum.

Sadece karanlığı izleyebilmiştim,
Oysaki karanlıktan korkardım.
Güneş battı.
Karanlık daha yeni çöktü.

Kitabın içinde ismi geçmeyen karakterler yakın zamanda hepsi gelecek biraz spoiler koymak istedim :)