1. bölüm / 20
Kuğu Gölü1. Bölüm
Bölümler 20Şu an: 1. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.236 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2. Bölüm1.127 kelime
- 3 3. Bölüm1.322 kelime
- 4 4. Bölüm1.196 kelime
- 5 5. Bölüm1.139 kelime
- 6 6. Bölüm1.021 kelime
- 7 7. Bölüm1.034 kelime
- 8 8. Bölüm1.029 kelime
- 9 9. Bölüm1.156 kelime
- 10 10. Bölüm1.084 kelime
- 11 11. Bölüm810 kelime
- 12 12. Bölüm733 kelime
- 13 13. Bölüm644 kelime
- 14 14. Bölüm872 kelime
- 15 15. Bölüm794 kelime
- 16 16. Bölüm501 kelime
- 17 17. Bölüm895 kelime
- 18 18. Bölüm699 kelime
- 19 19. Bölüm599 kelime
- 20 20. Bölüm (Final)759 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Buz yalan söylemezdi. İnsanlar maskeler takar, sahte gülücüklerin arkasına saklanır, kelimelerle birbirini kandırırdı ama bu buz pisti öyle değildi. Keskin çelik bıçakların beyaz zemine her vuruşunda içindeki hırsı da, korkuyu da, tereddüdü de dışarı kusardın. Eğer odaklanamazsan, eğer zihninde tek bir şüphe kırıntısı bile barındırırsan, o soğuk ve acımasız zemin seni hiç acımadan altına alır, kemiklerini sızlatacak bir sertlikle yere çakardı.
Ben Lidya Ataman. Bu pistin bana biçtiği adla: Beyaz Kuğu.
"Kollarını daha yukarı kaldır, Lidya! Göğsünü dik tut! Kaç kere söyleyeceğim sana, havada süzülürken bir kraliçe gibi görünmelisin, acı çeken bir köle gibi değil!"
Annem Meral pistin kenarındaki bariyerlere vurarak bağıran sesi, loş salonun yüksek tavanında yankılanarak zihnime bir çivi gibi çakıldı. Nefesim boğazımda düğümlenmişti, ciğerlerim sıfırın altındaki o buz gibi havayı içine çektikçe yanıyordu ama durmadım. Duramazdım. Patenlerimin altındaki keskin bıçaklar buzu adeta ikiye bölerken hızlandım, hızlandım... Sol ayağımın dış kenarıyla buza bastım, vücudumu gerdim ve kendimi yukarı, o uçsuz bucaksız boşluğa fırlattım.
Bir, iki, üç... Üçlü aksel.
Vücudum havada bir eksen etrafında kusursuzca dönerken zaman yavaşladı. Spot ışıklarının gözümü alan parıltısı, salonun loşluğu, annemin sert bakışları birbirine karıştı. Ve sonra, sağ ayağımın geri dış kenarıyla buza indim. Kusursuz bir iniş olmalıydı. Ama tam o anda, salonun o devasa metal kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Patenlerimin dengesi saniyelik bir sarsıntıyla bozuldu ve sağ bileğimin üzerinde sola doğru yalpalayarak sertçe buza düştüm.
Kalçamın üzerine çökerken buzun o dondurucu soğukluğu taytımdan tenime işledi. Acı umurumda bile değildi. Beni asıl yıkan, saniyeler önce hissettiğim o kusursuzluğun bir gürültüyle yerle bir olmasıydı.
"Kim var orada?!" diye kükredi annem, öfkeden deliye dönmüş bir sesle kapıya doğru dönerek. "Burada olimpiyat provası yapılıyor, görmüyor musunuz?!"
Gözlerimi acıyla kırpıştırıp başımı kaldırdım. Kapının eşiğinde, omzuna attığı siyah paten çantası ve üzerinde her zamanki o meşhur, arkasında koca bir 'ERDEM' yazan siyah kulüp ceketiyle duruyordu.
Barkın Erdem. Pistlerin kuralsız, kibirli ve dahi Siyah Kuğu’su.
Dağınık siyah saçları alnına düşmüştü. O soğuk gri gözlerini doğrudan bana dikti. Düştüğüm pozisyona, buzun üzerinde oturuşuma bakarken dudaklarının kenarı alaycı bir tavırla yukarı kıvrıldı. O pis, ukala gülüşünü kilometrelerce öteden bile tanırdım.
"Pardon," dedi Barkın, sesi tüm salonda umursamaz ve derinden yankılanırken. "Provanızı bölmek istemezdim ama federasyon başkanı ve koçlar içeride bizi bekliyor. Önemli bir toplantı varmış. Tabii, Beyaz Kuğu yerden kalkabilirse..."
"Sen ne hakla antrenman saatimi sabote edersin Erdem?" diyerek hızla ayağa kalktım. Üzerimdeki beyaz paten eteğini sinirle silkeledim. Bileğimdeki hafif sızıyı gizlemek için dik durdum. "Benim daha yirmi dakikam var. Git ve kapıda bekle."
Barkın piste doğru birkaç adım attı. Patenlerinin altındaki çeliklerin çıkardığı ses, benimkinden daha sert, daha gürültülüydü. "Saatlerine bir daha bak istersen Ataman. Federasyon bütçe kısıtlamasından sonra saatleri güncelledi. Artık bu pistte tek başına kraliyet sürmüyorsun."
"Yeter!" diyerek araya girdi annem, topuklu ayakkabılarının üzerinde bariyerlere iyice yaklaşarak. "Barkın, baban Kadir Bey’e saygım sonsuz ama senin bu saygısız tavırların benim kızımın konsantrasyonunu bozamaz. Lidya, hemen eşyalarını topla. Federasyon binasına gidiyoruz."
Barkın gözlerini devirdi, ellerini ceketinin ceplerine soktu ve arkasını dönüp koridora doğru ilerledi. Onun o kendinden emin, kimseyi takmayan yürüyüşü bile sinirlerimi zıplatmaya yetiyordu.
Soyunma odasında üzerimi değiştirirken ellerimin titrediğini fark ettim. Babam Sinan Ataman’dan gelen "Başarılar güzel kuğum, akşam evde en sevdiğin yemeği yapıyorum" mesajını görünce biraz olsun nefes alabildim. En azından evde beni bir robot gibi görmeyen, sadece kızı olduğum için seven biri vardı. Annem ise kapının önünde telefonla federasyon yetkililerine bağırıp çağırıyordu.
On beş dakika sonra, Kuzey Üniversitesi’nin idari binasındaki o büyük oylama salonundaydık. İçerideki hava buz pistinden bile daha gergindi. Masanın bir tarafında annem Meral Hanım ve kulüp koçum oturuyordu. Karşı tarafta ise Barkın Erdem ve onun o asık suratlı, eski olimpiyat şampiyonu olan babası Kadir Erdem vardı. Kadir Bey, Barkın’a bakarken bile yüzünde en ufak bir memnuniyet ifadesi barındırmayan, sadece başarıya tapan katı bir adamdı. Barkın’ın o dikbaşlı, soğuk maskesinin altındaki travmanın sebebini onu görünce anlıyordunuz.
Masanın başındaki federasyon başkanı gözlüğünü düzeltti ve önündeki dosyaları öne doğru itti.
"Evet arkadaşlar," dedi kalın bir sesle. "Bildiğiniz gibi bu yıl bakanlıktan gelen kış sporları bütçesi neredeyse yarı yarıya kesildi. Hem Lidya’nın hem de Barkın’ın bireysel kategoride olimpiyatlara gitmesi, kostüm, koreograf, seyahat ve konaklama masrafları göz önüne alındığında kulübümüzün bütçesini tamamen aşıyor."
"Bu ne demek oluyor?!" diye ayağa fırladı annem. "Benim kızım son üç yılın şampiyonu! Olimpiyat vizesini tek başına alacak güçte!"
Kadir Erdem de oturduğu yerde dikleşti, gri gözlerini başkana dikti. "Benim oğlum bu ülkenin yetiştirdiği en yetenekli erkek patenci. Bütçe bahanesiyle onun kariyerini yakmanıza izin vermem."
Başkan elini kaldırarak salonu sakinleştirdi. "Kimsenin kariyerini yakmıyoruz. Aksine, ikisinin de olimpiyatlara gitmesini sağlayacak tek bir formülümüz var." Bakışlarını doğrudan bana ve yan masada oturan Barkın’a çevirdi. "Bireysel kategorilerinizi kapatıyoruz. Bu yıl olimpiyat vizesi için tek bir dosya sunacağız: Çiftler Kategorisi."
Salona bir an için ölümcül bir sessizlik çöktü.
"Ne?!" diye bağırdım, kontrolümü tamamen kaybederek. "Ben... onunla mı?"
Barkın oturduğu sandalyede aniden dikleşti. O umursamaz maskesi ilk kez düşmüştü. Gözlerindeki şaşkınlık ve öfke apaçık ortadaydı. "Şaka yapıyor olmalısınız. Ben tek kayarım. Bir başkasının adımlarına, bir başkasının hızına ayak uydurmam. Hele ki bu disiplin kumkumasıyla hayatta kaymam!"
"Sana bayıldığımı mı sanıyorsun Erdem?!" diyerek ona döndüm. "Senin o kuralsız, darmadağın tarzın yüzünden benim puanlarımı düşürmene asla izin vermem!"
"Kesin sesinizi!" diye gürledi Kadir Erdem. Bakışları doğrudan oğlunun üzerindeydi. "Eğer olimpiyata gitmenin tek yolu buysa, yapacaksın Barkın. O podyuma çıkacaksın. Gerekirse nefes almayacaksın ama o kızı havada tutacaksın."
Barkın’ın çene kemikleri kasıldı. Babasına bakarken gözlerinde saniyeler süren o kırgınlığı yakaladım ama hemen ardından yerini saf bir nefrete bıraktı.
"Koreografiniz hazır," dedi başkan, itiraz kabul etmeyen bir sesle. "Çaykovski’nin Kuğu Gölü. Lidya Beyaz Kuğu, Barkın ise Siyah Kuğu olacak. Yarın sabah saat 05:00’te ilk partner antrenmanınız başlıyor. Ya el ele tutuşup o buza çıkarsınız ya da patenlerinizi dolaba kaldırıp kariyerinize veda edersiniz. Karar sizin."
Toplantı salonundan nasıl çıktığımı, annemin koridorda "Bu harika bir fırsat aslında, tüm medyanın gözü sizin üzerinizde olacak!" diye kendi kendine strateji yapışını nasıl dinlediğimi hatırlamıyorum. Beynim uyuşmuştu. Ben hayatım boyunca tek başıma uçmuştum. Şimdi ise gökyüzümü, nefret ettiğim o adamla paylaşmak zorundaydım.
Akşam, kafamı dağıtmak için kimseye haber vermeden pistin anahtarını görevliden alıp salona girdim. Saat gece yarısını geçiyordu. Üzerimde sadece siyah taytım ve ince hırkam vardı. Işıkları açmadım, sadece pistin kenarındaki loş güvenlik lambaları buzu aydınlatıyordu. Patenlerimi bağladım ve kendimi o soğuk karanlığa bıraktım. Müzik yoktu, sadece zihnimdeki Kuğu Gölü'nün o ağır, hüzünlü melodisi vardı.
Yavaşça süzüldüm. Kollarımı açtım, tam bir dönüş yapacaktım ki, karanlığın içinden bir gölge hızla önüme kırıldı.
Korkuyla gerilerken dengemi kaybettim. Ama bu kez buza çakılmadım.
Güçlü, nasırlı ve sıcacık bir el, aniden belimi kavradı. Beni sertçe kendine doğru çekti. Sırtım onun göğsüne yaslandığında, odunsu ve erkeksi parfümünün kokusu ciğerlerime doldu. Başımı geriye doğru kaldırdığımda, loş ışıkta parıldayan o gri gözlerle karşılaştım. Barkın buradaydı. Üzerinde siyah hokey ceketi yerine, ilk kez hatlarını tamamen belli eden siyah bir antrenman tulumu vardı.
Nefesi yüzüme çarparken, belimdeki eli beni yavaşça doğrulttu ama bırakmadı. Bizi buza sıfır denecek bir mesafede, tehlikeli bir açıda tutuyordu.
"Beni takip etmeyi bırak, Erdem," dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu ama bunun korkudan mı yoksa onun ani yakınlığından mı olduğunu çözemiyordum.
Barkın, gözlerini gözlerimden ayırmadı. Dudaklarında o her zamanki alaycı ama bu kez çok daha derin ve boğuk olan ifade belirdi. Beni yavaşça kaldırdı, yüzlerimiz arasındaki mesafe santimlere indi.
"Biz bu gölün iki hırslı kuğusuyuz Lidya," dedi Barkın, sesi parmak uçlarındaki o hafif, gizli titremeyi ele verirken. Beni yavaşça buza doğru tekrar eğerken fısıldadı: "Yere çakılacaksak bile seninle düşmek, bu pistte tek başıma uçmaktan daha güzel."
Buz altımızda uzanıyordu, salon ölümcül bir sessizliğe gömülmüştü ama aramızdaki o barut fıçısı ilk kıvılcımla ateşlenmişti. Bizim savaşımız şimdi başlıyordu.
Bölüm etkileşimi
