4. bölüm · Krallığın Gölgesi
Bölüm 3
Valerian Ashbourne.
İsmi zihnimin içinde yankılandı.
Ashbourne.
Çocukken bana anlatılan hikâyelerde geçen isim. Kuleleri yakan. Krala ihanet eden. Gölge taşıyanları avlayan.
Karşımda duruyordu.
“Soyadını tekrar et,” dedim. Yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu.
“Ashbourne.”
İçimdeki gölgeler huzursuzlandı. Bunu o da hissetti. Gözleri bir anlığına karardı.
“Buradan çık,” dedim soğuk bir sesle. “Bu mesele seni aşar.”
“Hâlâ anlamıyorsun,” dedi. “Bu mesele doğduğum günden beri benim.”
Bir adım yaklaştı.
Refleksle karanlığı çağırdım. Parmak uçlarımda siyah iplikler belirip havada titreşti. Bu sefer kontrol bendeydi. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama içimden geliyordu herşey.
“Bir Ashbourne’a sırtımı dönmem,” dedim.
“Ben de senin soyuna güvenmem,” diye karşılık verdi.
Sessizlik.
İkimiz de geri adım atmadık.
Arkamdaki ikinci kapı, taşın içinden ağır bir sesle çatladı. İnce bir yarık daha oluştu.
İçeriden gelen hava farklıydı. Soğuk değil… eskiydi.
Valerian bakışlarını kapıdan ayırmadı.
“Bunu kapatman gerekiyor.”
“Emir mi veriyorsun?”
“Uyarıyorum.”
“Beni öldürmek için iyi bir fırsat gibi duruyor,” dedim.
“Eğer seni öldürmek isteseydim, o gece bayıldığında yapardım.”
Bu cümle mideme oturdu.
“Ben zayıf değildim."
“Kontrolsüzdün.”
Dişlerimi sıktım.
“Soyun yüzünden buradayız,” dedim. “Krallık hâlâ Ashbourne ihanetiyle uğraşıyor.”
Bu kez yüzünde ilk defa bir şey değişti. Öfke.
“İhanet?” diye tekrar etti. “Size anlatılan masal bu mu?”
“Masal değil. Tarih.”
“Hayır,” dedi alçak bir sesle. “Tarih değil. Versiyon.”
Bu kelime havada asılı kaldı.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum.
“Senin bildiğinle benim bildiğim aynı değil.”
“Kan döküldü,” dedim. “Bunu inkâr edemezsin.”
“Evet,” dedi. “Ama kimin başlattığını kimse sormuyor.”
Arkamdaki kapı bir kez daha çatladı. Zemindeki semboller hafifçe parladı.
Gölgeler ayak bileklerime dolandı ama bu kez panik yoktu. Sadece gerilim.
Valerian bana baktı.
“Bu kapı açılırsa,” dedi, “bizim ailelerimizin kavgası önemsiz kalacak.”
“Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?”
“Hayır.” Bir an durdu. “Seni hazırlamaya çalışıyorum.”
“Bir Ashbourne’un beni koruyacağını mı sanıyorsun?”
“Koruma değil,” dedi. “Denge.”
Kelimeyi sindirmeye çalıştım.
“Benim seninle bir dengem yok.”
“Yanılıyorsun.”
Kapıdan ince bir karanlık sızdı. Bu karanlık benim çağırdığım gölgeler gibi değildi. Daha yoğun. Daha yabancı.
İçimdeki güç ona tepki verdi. Nabız hızlandı.
Valerian bunu hissetti.
“Bak,” dedi sertçe. “Bu senin gücün değil.”
“Nasıl bu kadar eminsin?”
“Çünkü bizimkiler böyle davranmaz.”
Bizimkiler.
Bu kelime midemde düğüm oldu.
“Ben senin ‘biz’ine ait değilim.”
“Belki de mesele bu,” dedi.
Bir anlığına göz göze geldik.
Düşmandık.
Ama aynı şeyi hissediyorduk.
Kapıdan gelen şey… bizi izliyordu.
“Bunu krala söyleyeceğim,” dedim.
“Ve ne diyeceksin?” diye sordu. “ ‘Sarayın altında kontrol edemediğin bir güç var ve yanımda bir Ashbourne duruyordu’ mu?”
Sustum. Haklıydı.
Kral beni bu yüzden seçmişti. Çünkü gölgeler bana cevap veriyordu.
Ve şimdi başka bir şey de cevap vermeye başlamıştı.
Kapıdan gelen çatlak sesi bu kez daha yüksekti.
Valerian kılıcının kabzasına dokundu. Ben gölgeleri çağırdım.
“Geçici bir ateşkes,” dedi.
“Yanlış anlama,” dedim. “Bu bir ittifak değil.”
“Zaten dostluk teklif etmedim.”
Kapı bir anlığına aralandı.
İçeriden gelen karanlık, benim gölgelerime benzemiyordu.
Ve o an anladım.
Bu savaş ailelerimizle ilgili değildi.
Bu savaş ailelerimizden daha eskiydi.
Ve biz sadece içine düşmüştük.
Ama o anda fark ettiğim şey şuydu: Bu savaş bizi seçmişti.
Kapının önündeki yarık hâlâ nefes alıyordu. Çok inceydi. Ama yaşıyordu. Taşın içinden gelen o derin titreşim, kemiklerimin içinde yankılanıyordu.
Valerian arkamda sessizce duruyordu. Onun varlığını görmeden hissedebiliyordum. Soğuk ama kararlı.
“Tam kapanmadı,” dedi.
“Biliyorum.”
Yarığa bir adım daha yaklaştım. Gölgelerim ayak bileklerimin etrafında dolandı. Bu kez huzursuzdular. Az önceki gibi itaatkâr değil… tedirgin.
Yarığın içinden bir fısıltı yükseldi.
Kelime değildi.
Ama çağrıydı.
Başımın içinden geliyormuş gibi.
Valerian bir anda bileğimi tuttu. Refleksle ona döndüm.
“Bırak.”
“Dinleme,” dedi sertçe.
“Ne?”
“Ses seni çağırıyor.”
Bir anlığına öfkelendim. “Zihnimin içinde ne olduğunu nereden biliyorsun?”
“Çünkü aynı sesi ben de duydum.”
Bu beklediğim bir cevap değildi.
“Elini çek,” dedim daha sakin bir sesle.
Bıraktı. Ama geri çekilmedi.
Yarığa tekrar baktım. Karanlık hafifçe dalgalandı. Ve o anda… bir görüntü zihnime saplandı.
Taht odası.
Ama bizim saray değil.
Daha eski. Daha karanlık.
Ortada tek bir taç vardı. Siyah. Parlak değil; ışığı yutan bir madde gibi.
Ve o tacın önünde iki kişi diz çökmüştü.
Biri benim siluetimdi.
Diğeri…
Valerian.
Görüntü bir anda kesildi.
Geri sendeledim.
Valerian omzumu tuttu. “Ne gördün?”
“Hiçbir şey.”
Yalan.
Ama henüz paylaşamazdım.
“Yalan söylüyorsun,” dedi alçak bir sesle.
“Benim zihnime giremezsin.”
“Girmiyorum. Yüzünden okuyorum.”
Gözlerimi onunkilere kilitledim. Bu sefer bakışlarındaki sertlik biraz çatlamıştı. Yerine dikkat gelmişti.
“Bu kapı,” dedim yavaşça, “sadece mühür değil.”
“Ne o zaman?”
“Bir eşik.”
“Ne için?”
Yutkundum.
“Seçim için.”
Söylediğim kelime taş odada yankılandı.
Kapıdaki yarık bir anlığına genişledi. İçeriden gelen karanlık bu kez düz bir çizgi halinde dışarı uzandı, zemine değdiği yerde taş karararak çatladı.
Valerian kılıcını çekti.
“Geri dur.”
“Hayır.”
Gölgelerimi ileri sürdüm. Bu kez bilinçli değil, içgüdüyle. Karanlık çizgiyle çarpıştılar.
Temas anında zihnime başka bir şey doldu.
Bir isim.
Net. Soğuk.
Morveth.
Nefesim kesildi.
Valerian bunu fark etti. “Ne oldu?”
“Bir isim duydum.”
“Ne?”
Bir an tereddüt ettim. Sonra söyledim.
“Morveth.”
Valerian’ın yüzü ilk kez gerçekten değişti.
Rengi soldu.
“Elinde olmadan söyledin,” dedi.
“Bu ne demek?”
“O isim yasaklı.”
“Niye?”
“Çünkü var olmaması gerekiyordu.”
Kapıdan gelen karanlık bir anda geri çekildi. Sanki adını duymak istememiş gibi.
Odadaki hava ağırlaştı.
“Beni buraya gönderen kişi bunu biliyor muydu?” diye sordum.
Valerian cevap vermedi.
Bu suskunluk bir cevaptı.
“Biliyordu,” dedim kendi kendime.
Kral.
Bizi bu kapının önüne bilinçli koymuştu.
Ashbourne kanı ve benim kanım.
“Demek ki bu bir rastlantı değil,” dedim.
“Hayır,” dedi Valerian. “Bu bir çağrı.”
Yarık bir kez daha titreşti.
Ve bu kez ses netti.
İkiniz.
Kalbim göğsümü zorladı.
“Duydun mu?” diye fısıldadım.
Valerian yavaşça başını salladı.
“Evet.”
Bir anlığına birbirimize baktık.
Düşmanlık hâlâ oradaydı. Ama onun altında başka bir şey daha doğuyordu.
Kader değil.
Zorunluluk.
Kapıdan ince bir çatlak sesi daha geldi. Yarık biraz daha genişledi. Ve ben şunu anladım:
Bu kapıyı tek başıma kapatamam.
Ama birlikte açarsak.
Dünya aynı kalmaz.
Valerian kılıcını indirdi.
“Şimdi karar vermeliyiz,” dedi.
“Ne hakkında?”
“Bu savaşı devam mı ettireceğiz…
yoksa gerçeği öğrenmek için geçici olarak yan yana mı duracağız?”
Kapı nefes aldı.
Ve karanlık sabırla bekledi.
