3. bölüm · Krallığın Gölgesi
Bölüm 2
Nyx’den…
Sabah olduğun kafamda bir ton soru işaretleriyle uyanmıştım. Burada yasaktı, sorgulayamazdın. Eğer senden bir şey isteniyorsa yapardın. O kadar. Sorgular mısın? Seni cezalandırırlar. Bir de seninle mi uğraşacaklar?
Asla.
Ama ben kendime engel olamıyordum. Bu benim doğamda vardı. Ben her şeyi sorgulardım. En azından dilime dökmemeyi başarabiliyordum. Her merak ettiğim şeyi sorduğum tek bir kişi vardı bu krallıkta.
Rowen ASHWORD.
O bir okçuydu. Ama normal değildi. Onun attığı oklar sıradan bir tahta çubuk değildi kesinlikle.
Onun okları canlıydı. Attığı oklar Rowen’e geri döner ve fısıldardı. Bir nevi fotoğraf makinesi görevi görüyordu.
Rowen ile çok küçükken tanışmıştım. O zamanlar 8 yaşındaydım. O benden büyüktü, benden 3 yıl fazla yaşıyordu bu hayatı.
Bu saraya getirildiğimde ilk onun ilgisini çekmiştim. Hiperaktifliğim, becerikliliğim derken bu yaşıma kadar bir ‘süikastçı’ olmak üzere yetiştirilmiştim. Çoğu zaman da ok atma konusunda hocam o olmuştu.
Ve son 4 yıldır ben bir suikastçıyım.
Ve evet, şuanda 24 yaşındayım.
Sabah devriyesi için sabahın ilk ışıklarında Seraphine Crowe tarafından kaldırılmıştım. Her ne kadar mesleğim farklı olsa da bu kadın sıkıldıkça bana bulaşıp sıkıcı işler veriyordu.
Sarayın dış cephesinde gezerken ormandan gelen bir sesle diikat kesildim. Herkes fark edemezdi bu sesi ama ben alışık olduğum için hızlıca fark etmiştim. Yaklaşık 150-200 metre uzaklığından gelmişti ses, ve sesin kaynağı onu fark etmeyeceğimi düşünmüştü sanırım.
Ve evet, Rowen tam olarak da böyle düşünmüştü.
“Boşuna orada saklanmaya çalışmana gerek yok Rowen. Dediğim gibi, çalıştığın için pek beceremiyorsun” diyerek ona sataştım. Onu kızdırmak hoşuma giden sayılı aktivitelerimden biriydi.
“Saklanmaya çalıştığımı da kim söyledi? Sadece birkaç kilometre öteden bir ok atmıştım ve tahminimce buralara bir yere düştü. Onu arıyorum” dedi ve yerden bir ok aldı.
Ona inanır gibi yaptığım bakışlarım yolladıktan sonra yürümeye devam ettim. Bir süre sonra o da yanımda bitince beklemeden konuştum.
“Görev esnasındayken sizinle muhatap olamam, Mr. Ashword.” Dedim ve yüzüne bakmadan ilerlerken bir anda önüme geçti.
“Sizin yüzünüzü görmeye o kadar meraklı değilim zaten Mrs. Calder, zaten 16 yıldır yeterince gördüm. Sadece pek hoşnut olmayacağınız bir haber vermem gerektiğini düşündüüm için sizi takip ediyorum.”
Deyince adımlarımı yavaşlattım ama hala etrafı kolaçan ederken söylemesini ister gibi bakınca konuşmaya başladı.
“Biliyorsun, senden ağır bir görev istendi, ve sen de bunu yüksek ihtimalle tek başına yapmak istiyordun. Ama ben ve kalbim seni önemsediği için sana eşlik etmemiz gerektiğini düşündük ve krala gidip bu isteğimizi dile getirdik.” Diyince hırsla yerimde durdum ve kaşlarımı çatıp bir sonraki cümlesini bekledim.
“Eee, Rowen” dedim beklentiyle. Sinirlenmiştim çünkü eğer bana özel bir şekilde bir görev veriliyorsa bunu tek başıma yapabileceğim anlamına geliyordur. Başkasını riske atmayı sevmezdim.
“Ve kral da bunu pek hoş karşılamasa da izin verdi.” Deyince gözlerini kaçırdı.
Bir şey saklıyordu.
“Hoş karşılamadı dan kastın ne Rowen? Ne dedi?” dedim ister istemez kısılan gözlerimle.
“Lafı hiç dolandırmayacağım Nyx, ama kral tam olarak şunu dedi: oğor çok ostoyorson ono kotolobolorson omo boşorosoz olorson okonoz do yonorsonoz” demesiyle etrafa hızlıca göz attım. Kralı taklit etmeye bayılıyordu ama eğer tek bir kişi görürse Rowen bitmişti, zindanlarda müebbet kalırdı artık.
“Bağırarak kendini içeri attırtmaya çalışıyorsun sanırım! Ayrıca sen sonucunu bile bile niye bu işe kalkışıyorsun?” dedim sinirle.
O daha konuşmadan ilerden adım sesleri duyunca Rowen’den uzaklaştım ve devriyedeykenki moduma geri dönerek yürümeye devam ettim. Askere kısa bir baş selamı verdikten sonra gözlerim etrafta Rowen’i aradı.
Çoktan ormanın derinliklerine dalmıştı. Çok hızlı hareket edebiliyordu, ama sessiz kalmayı pek beceremiyordu o yüzden kolaylıkla fark etmiştim.
Beni rahat bırakmasını umaraktan onu duymaamzlıktan gelip yürümeye devam ettim fakat etraf tamamen sessizleşince tekrar yanımda bitti.
“Yine niye geldin?” dedim sinirle.
“harika bir soru, şunu diyip gideceğim. Bu gece saat tam 12’de avluda buluşalım. Görev için birkaç ipucu aramamız lazım etrafta.” Dedi ve daha cevap veremeden yanımdan kayboldu.
Derin bir nefes vererek yürümeye devam ettim.
Aradan baya zaman geçmişti,Rowen yanımdan ayrılalı yaklaşık yarım saat olmuştu. Görevimin bittmişti, odama geri dönmek için batı koridoruna doğru yürümeye başladım.
Batı koridoruna adım attığım anda havanın değiştiğini hissettim.
Burası sarayın geri kalanına benzemiyordu. Daha eskiydi. Daha… ağır. Taş duvarlar nem kokuyordu ve ay ışığı uzun, keskin gölgeler oluşturuyordu. Gölgeler.
İronik. Aklım niye hala bunlara çalışıyordu ki?
“Harika,” diye mırıldandım kendi kendime. “Tam da sevdiğim ortam.”
Elimi taş duvarda gezdirdim. Soğuktu. Ama o soğuğun altında başka bir şey vardı. Nabız gibi atan hafif bir titreşim.
Bunu daha önce hissetmiştim.
Çocukken. Işıklar söndüğünde. Herkes uyuduğunda.
O zamanlar hayal gücüm sanmıştım.
Ama şimdi çocuk değilim.
Bir adım daha attım. Ay ışığının düştüğü zeminde eski bir sembol gördüm. Eğildim.
Parmak uçlarımla tozu sildim.
Ve nefesim durdu.
Bu sembolü biliyordum.
Hayır.
Bunu bilmemem gerekiyordu.
Ama biliyordum.
“Bu nasıl mümkün…” diye fısıldadım. Tam o anda duvardaki gölgeler uzadı.Geri çekilmedim.
Kaçmadım.
Aksine, içimde tuhaf bir sakinlik yayıldı. Sanki biri omzuma dokunmuş gibi.
“Beni mi çağırıyorsunuz?” dedim karanlığa.
Cevap gelmedi. Ne bekliyordum? ‘Evet’ diye birinin cevap vermesini mi?
Umudumu kaybedip yürümeye devam edecekken birşey gördüm.
Gölgeler hafifçe titreşti.
Kalbim hızlandı ama korku değildi bu. Bu… tanıdık bir histi. Sanki uzun zamandır bastırdığım bir parçam uyanıyordu.
Elimi sembolün üzerine koydum.
Taşın içinden soğuk bir dalga yayıldı. Parmaklarımın arasından karanlık ince iplikler gibi yükseldi. Gözlerimi çekemedim.
“Dur,” dedim kendime. “Bu normal değil.” Duvardan elimi çekip uzaklaşmaya çalıştım.
Ama elim çekilmedi.
Çekemedim.
Gölgeler ayaklarımın etrafında toplanmaya başladı. Yılan gibi kıvrılıyor, ama bana zarar vermiyorlardı. Aksine… beni sarıyorlardı.
Kalbimin atış hızını takip edemiyordum artık.
Aklımdaki düşünceler zihnime düştüğü anda duvardaki taş derin bir sesle yer değiştirdi.
Önümde, taşların arasında ince bir yarık belirdi.
Kapı.
Nefesim kesildi.
“Nasıl…” diye fısıldadım.
Ama açılmıştı.
Gölgeler geri çekildiğinde arkamdan bir ses geldi.
“Demek doğruymuş.”
Donakaldım.
O sesi tanımıyordum. Ama içimde bir şey onu tanıyordu.
Yavaşça arkamı döndüm.
Ay ışığının sınırında bir siluet duruyordu. Uzun, dik ve fazlasıyla kendinden emin.
“Beni mi takip ediyorsun?” dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak.
Adam bir adım öne çıktı. Yüzü hâlâ yarı karanlıktaydı ama gözleri… gözleri doğrudan bana kilitlenmişti.
“Hayır,” dedi sakin bir sesle. “Seni bekliyordum.”
İçimdeki gölgeler kıpırdadı.
Ve ilk kez korktum.
Çünkü bu adam… onları hissedebiliyordu.
Arkamdaki varlığı hissedebiliyordum. Beni izliyordu. Ama saldırmıyordu.
Bu daha kötüydü.
Yavaşça başımı tekrar kapıya çevirdim. Taşlar arasındaki yarık genişlemişti. İçeriden zifiri bir karanlık sızıyordu. Meşale yoktu. Işık yoktu.
Ama görebiliyordum.
Nasıl olduğunu bilmiyorum. Sanki karanlık bana yol veriyordu.
“Eğer beni öldürmek isteseydin, şimdiye kadar yapardın,” dedim arkamdaki siluete bakmadan.
Cevap gelmedi.
Ama gitmediğini biliyordum.
Derin bir nefes aldım ve kapının içinden geçtim. Taş kapı arkamdan ağır bir sesle kapandı.Şimdi gerçekten yalnızdım.
Ya da değildim?
Burası bir koridordan çok bir boşluk gibiydi. Tavan yüksek, duvarlar pürüzsüzdü. İçerde bir yerlerden boğuk bir nabız sesi geliyordu. Duvarlar taş gibi değildi. Elimi uzatıp dokunduğumda yüzey dalgalandı.
Dalgalandı.
Elimi geri çektim.
“Bu gerçek değil,” diye fısıldadım.
Ama kalbim gerçeği biliyordu.
Bu yer… yaşıyordu.
Bir adım attım. Ayak sesim yankılanmadı. Sanki zemin beni yutuyordu.
Ve sonra onları gördüm.
Gölgeler.
Ama duvarlardaki yansımalar değildi bunlar. Zeminden yükseliyor, havada kıvrılıyorlardı. Duman gibi ama daha yoğun. Daha bilinçli.
Geri çekilmedim. Onlara baktım.
“Beni mi çağırdınız?” diye sordum. Gerçekten kafayı yiyordum.
Bu sefer cevap geldi.
Ama ses olarak değil.
Bir his olarak.
Göğsümün tam ortasında sıcak bir baskı oluştu. Nefesim kesildi. Dizlerimin bağı çözüldü ama düşmedim. Düşemedim.
Gölgeler bana doğru aktı.
Bir süikastçı olmama rağmen çığlık atmaya çalıştım.
Ama yapamadım.
Kaçmadım.
Çünkü o an birşey fark ettim…
Korkmuyordum.
O gölgeler bana çarpmadı.
Bana doğru süzülüp içime girdiler.
Soğuk bir dalga omurgamdan yukarı tırmandı. Gözlerim kendiliğinden kapandı. İçimde karanlık bir alan açıldı. Sonsuz, derin, sessiz.
Ve o boşlukta bir şey vardı.
Bir nabız.
Benim kalbimle aynı ritimde atan başka bir nabız.
“Bu… benim,” diye fısıldadım.
Gözlerimi açtığımda ellerimin etrafında karanlık iplikler dönüyordu. Parmaklarımı hafifçe kıpırdattım.
Gölgeler de kıpırdadı.
Onları ben hareket ettirmiştim.
Nefesim titredi.
“Ben ne…?”
Cümleyi tamamlayamadım.
Odanın en uzak köşesinde bir şey parladı.
Yuvarlak bir platform. Üzerinde eski bir sembol.
Dışarıda bulduğum sembol ile aynı sembol.
Avucumun içindeki bir doğum lekem vardı. Sızladığını hissettim.
Yavaşça platforma doğru yürüdüm. Her adımda gölgeler arkamdan aktı. Artık kaçmıyorlardı.
Beni takip ediyorlardı.
Platformun önünde durdum. Elimi kaldırdım. Tereddüt ettim.
“Bunu açarsam ne olur?” diye sordum boşluğa.
Cevap yine his olarak geldi.
Uyanış.
Farkındalık.
Elimi sembole bastım. O an dünya sustu. Gölgeler patladı.
Ama dışarı değil, içime doğru.
Gözlerimin önünde görüntüler belirdi.
Savaş.
Yanmış şehirler.
Tahtta oturan bir kral.
Ve diz çökmüş bir kadın.
Kadının gözleri netleşti zihnimde.
Benimkilerle aynıydı.
Nefesim kesildi.
“Bu… kim?” dedim.
Ve o anda platformun arkasındaki duvarda ikinci bir kapı şekillenmeye başladı.
Daha eski.
Daha karanlık.
Daha tehlikeli.
Ve o an içimdeki gölgeler fısıldadı:
“Henüz başlamadın, Nyx.”
Dizlerimin bağı çözüldü ama bu sefer gerçekten düştüm.
Tam bilincim kayarken bir şeyi daha hissettim.
Kapının arkasındaki güç…
Beni değil,
Beni bekleyen birini çağırıyordu.
Ve o birinin kim olduğunu, istemesem de biliyordum.
Valerian Ashbourne.
