3. bölüm · KÖR NOKTA

2.Nokta: Ekip kuruluyor!

Irmak Kılıç

Miraç’ın kapısının önünde durduğumda ellerim titriyordu. Soğuktan değildi bu. Vicdanımdı beni üşüten.

Zili çaldım.
Bir süre hiçbir şey olmadı. Tam dönüp gitmeye yeltenmiştim ki kapının üzerindeki küçük ekran parladı. Miraç’ın yüzü, eskisi gibiydi. Soğuk, sert, delici.

> “Aras? Yanlış kapı.”

Sesini duymak bile ağır geldi. Boğazımda bir şey düğümlendi ama yutkundum.

> “Konuşmamız lazım. Önemli bir şey için geldim,” dedim.

Sessizlik.

Tam umudu kesecektim ki kapı açıldı. Aynı dağınıklık, aynı odadaki ekran yığını. Değişmeyen tek şey, gözlerindeki güvensizlikti.

> “Sana bir kez güvenmiştim,” dedi. “Ve sen beni yarı yolda bıraktın.”

Geçmişte bana diyemediklerini şimdi yüzüme vurmakta çok haklıydı.

Haklıydı. Belki bin kez söyledim kendime, o gece yanında olmam gerekirdi. Ama şimdi geçmişi toparlayacak zaman değildi.

> “Biliyorum,” dedim. “Ama bu sefer başkasının hayatı tehlikede olabilir. Ve ben yalnız başıma halledemem.”

Gözlüklerini düzeltti. Arkamdaki sokağa kısa bir bakış attı, sonra bana döndü.

> “İşler kötüleşince geliyorsun ha? Tıpkı herkes gibi.”

> “Sen herkes değilsin,” dedim. “O yüzden buradayım.”

Bir an hiçbir şey demedi. Sonra arkasını döndü.
İçeri girdim. Bilgisayar ekranlarından biri hâlâ kodlarla doluydu. Miraç, masasına geçti, parmakları klavyenin üzerinde uçuşmaya başladı.

> “Anlat bakalım,” dedi. “Hangi cehennemi başımıza getirdin bu kez?”

Evin kokusu bile geçmişi hatırlattı. Kod dolu ekranlar, dağınık masası… Her şey yerli yerindeydi. Sadece biz eski değildik artık.

Sırtı bana dönüktü ama başını eğmeden, "Ne hakkında?" dedi.

"Serviste kaybolan çocuk… Emir Yılmaz."

O an durdu. Parmak uçları klavyede kaldı.

"Çocuk sabah biniyor ama akşam servisten inmiyor. Ne şoför bir şey görüyor, ne kamera. Ortadan yok olmuş gibi. Polis dosyayı kapatmaya yakın. Ama bir anne var Miraç… Gözleri uykusuz, kalbi paramparça. Bu işte bir tuhaflık var. Ve ben... tek başıma yapamam."

İlk kez dönüp bana baktı. Gözlüklerinin ardından eskisi gibi keskin bir bakış.

"Sen hep tek başınaydın."

İçime bir yumruk gibi oturdu bu söz. Ama haklıydı. Ne Miraç, ne Demir... Zamanında onları yüzüstü bırakmıştım. Ama bu sefer farklıydı.

"Geçmişte hata yaptım," dedim kısık sesle. "Ama bu... bu başka. Sence de fazla sessiz değil mi her şey? Kamera kayıtları silik, servis şoförü şaşkın ama fazla sakin. Ben... tekrar başlamak istiyorum. Bu kez birlikte."

Miraç gözlüğünü yavaşça çıkardı. Sanki yıllardır taşıdığı bir yorgunluğu bırakır gibi.

Bir sessizlik oldu. Sonra, başını hafifçe kaldırıp bana baktı.

“Peki,” dedi.
“Yardım ederim. Ama seni affetmedim, haberin olsun.”

Kafamı eğdim. Gülümsedim belki biraz. Çünkü bu bir başlangıçtı. Eksik ama doğru bir başlangıç.

"Zaten affetmeni istemiyorum. Sadece hazır mısın... tekrar olayları çözmeye?"

Gözlüğünü tekrar taktı.

"Her zamanki gibi... arka kapıdan giriyoruz, değil mi?"

"Bu kez ön kapıdan girmeye ne dersin?" Dedim.

🧑🏻💻

Apartman Otoparkı

Miraç önden yürüdü. Ben de arkasından ağır adımlarla geliyordum. "Arabayla gidelim, Lina'nın işi uzarsa geceye kalırız," dedi. Sesi ciddiydi ama içinde bir şey gizliyordu. Bir plan belki... ya da bir komiklik.

Herşeyi mahvettik bu kadar iyi arkadaşları rüyamızda bile göremeyiz artık diyen iç sesimi boş vererek ilerledim.

Otoparka indiğimizde önüme gelen görüntü karşısında istemsizce durdum.

“Şaka yapıyorsun…” dedim.

Mavi, eski, köşeleri yamulmuş, üstünde solmuş çizgi çıkartmaları olan bir minibüs duruyordu karşımda. Yan tarafında sprey boyayla yazılmış: ‘THE CODEMOBILE’.

Kapılar hafif sallanıyordu, egzoz kısmından yere sarkan bir kablo vardı.

"Bu mu yani? Ciddi misin?"

Miraç bagajı açarken ciddi ciddi başını salladı. "Yenilenmiş motor, 2 TB sabit sistem, mini ekran, VPN ağı ve 90'lar ruhu."

“Bu ölüm Scooby-Doo filminden mi kaçtı? Bineceğimiz şey araba mı yoksa hurda mı? Doğru düzgün bir şeyin olsun be adam!”

Miraç gözlüğünü hafifçe itip bana baktı.

“Sen dedektif değil misin? Asıl senin havalı bir araban olması gerekiyordu. Böyle siyah, camları koyu, sessiz çalışan... Ama gel gör ki hâlâ belediye otobüsü ile geliyorsun.”

Bagaja baktım. İçeride çip dolu kutular, eski bir dizüstü, çökmüş bir koltuk ve bir kedi yatağı vardı. Gerçekten bir Scooby-Doo atmosferiydi.

Kafamı iki yana sallayıp iç çektim. “İnşallah Lina bizi görmeden arabadan inerim. Yoksa gazetelere manşet oluruz: Kayıp çocuğu arayan iki kafadar, çizgi filmden fırlayan araçla yolda kaldı.”

Miraç kapıyı açtı. "Güzel başlık olurdu."

Zorla bindim. Kapıdan girerken tavan alnıma çarptı.

"Ah be Miraç..."

"Hoş geldin Codemobile’a."

Motor çalışınca içten içe güldüm. Bu ekip garipti belki ama doğruysa, Lina da bizi görünce kahkahaya boğulacak.

Ve böylece Scooby-Doo tayfası, kayıp bir çocuğun peşine düştü.

Araba gürültülüydü ama ilerliyordu. Codemobile sanki her an dağılacak gibiydi ama Miraç’ın elinde, çılgın bir bilim insanının icadı gibiydi. Yol boyunca arabanın içinden cızırtılı müzikler, kutulardan düşen vidalar ve her virajda sallanan torbalar eşlik ediyordu.

Ben koltuğa gömülmüşken ayağım bir şeye takıldı. Eğilip bakınca eski bir poşet, içinden çıkmış ama hâlâ yarısı duran bir sandviç gördüm.

"Bu ne ya..." dedim buruşmuş poşeti elime alıp. "Ne zamandır burada bu?"

Miraç direksiyonda gözlüğünü düzeltip omzunun üstünden baktı. “Üç hafta önce tavuklu bir şeydi. Soğukta kaldı, bozulmamıştır belki.”

"Senin sindirim sistemin mi mutant yoksa mide astarın kurşun mu?" dedim, sandviçi uzağa doğru fırlatırken.

“Bilime güveneceksin Aras, bak hâlâ küflenmemiş. Antibakteriyel poşet.”

“Antibakteriyel poşet değil bu, bu radyoaktif bir silah olabilir. Bunu çöpe değil, laboratuvara göndermek lazım.”

Miraç kahkaha attı. Araba bir anda sola kaydı, ben kapıya çarptım.

“Şaka yapma bari kullanırken!” dedim.

“Sen de sandviçime hakaret etme!”

Yarım saat sonra Lina'nın evine varmıştık. Düzgün, sade ama zarif bir apartman. Gazetecilik yapmaya başladığından beri Lina’nın yaşam tarzı da değişmişti. Ciddiyetini kıyafetlerine kadar taşımıştı.

Kapıyı çaldık. Lina hemen açtı.

“Aras? Miraç?” Gözleri büyüdü. “Siz birlikte mi—”

Bir adım attı, sonra arabaya baktı.

Önce durdu. Sonra gözlerini kıstı. Sonra yüzünde bir titreme oldu… Ve bir kahkaha patladı.

“Bu ne?! Gerçekten Scooby-Doo arabasına benzeyen bir arabayla mı geldiniz? Şu yazıya bak— Codemobile mı?!”

Miraç gururla başını salladı. “Modern hacker mobilitesi. Sürüm 2.1.”

Lina kapının eşiğinde duruyordu. Gözleri, Miraç'la beni sırayla süzdü. Sonra kafasını hafifçe yana eğdi. Yüzündeki şaşkınlık bakışı tanıdıktı.

"Siziböyle bir araya getirecek ne olmuş olabilir?" dedi. Sesi yumuşak ama dikkatliydi. İçgüdüleri asla yanılmazdı.

Bir an sustuk. Ne ben konuşabildim, ne Miraç. Göz göze geldik.

Lina o an elini beline koydu. "Aras... bu ne iş? Miraç'la... sen, aynı anda kapımda. Üstelik Scooby-Doo arabasına benzeyen bir arabayla.”

Miraç kıkırdadı ama ben gülmedim.

Ona bakarken içimde eski bir suçluluk kıpırdadı. Bir zamanlar üçümüz hep beraberdik. Şimdi yeniden yan yanaydık ama aramızda söylenmeyen cümleler, yutulmuş kelimeler vardı.

"İçeri geçebilir miyiz?" dedim sonunda. "Anlatmam gereken bir şey var."

Lina gözlerini kısmıştı. Sonra içeri döndü. "Tamam. Ama çay demlemem. Bu kadar gizemli geliyorsanız anlatın, içimizi dökelim."

Eve adımımı attığımda o tanıdık lavanta kokusu burnuma çarptı. Her şey yerli yerindeydi. Titizliği hâlâ aynıydı. Kitaplar, defterler, bir köşede dergi yığını.

Oturdum. Miraç sessizce masaya geçti.

Derin bir nefes aldım.

"Emir Yılmaz kayıp," dedim. "Serviste sabah biniyor. Ama akşam indiği yok. Kamera kayıtları bozuk, servis şoförü hiçbir şey görmemiş. Dosya kapanmak üzere… ama bana göre o çocuk ortadan kaybolmadı. Saklandı da değil. Alındı."

Lina’nın yüz ifadesi bir anda değişti. Şaşkınlık yerini ciddiyete bıraktı. Dosya, not, haber… bunlar onun yaşam alanıydı. Hemen kalemini eline aldı.

"Peki siz niye birlikte çalışıyorsunuz? Son duyduğumda birbirinize selam bile vermiyordunuz."

Miraç bir şey söylemedi. Ben de başımı eğdim.

“Çünkü bu kez yalnız yapamayacağımı anladım,” dedim. “Ve... her şeyi düzeltmeye niyetliyim.”

Lina bize baktı. Gözleri hâlâ soru doluydu ama belli ki bir şey onu da içine çekmişti. Belki dosya, belki geçmiş.

“Pekâlâ…” dedi. “O zaman başlayalım.”

"Peki ya demir de gelecek öyle değil mi?"dedi Lina şüpheyle.

Tabi ki de gelecekti ama ah nasıl olacaktı onu bende bilmiyordum işte.

Demir’den bahsederken ortam buz gibi oldu. Miraç sandalyede gerildi, Lina dudağını ısırdı. Ben ise masadaki kalemle oynamaya başladım. Hepimiz biliyorduk: Demir’i ikna etmek zordu… ama kırdığımız yerleri onarmak daha da zordu.

“Yani…” dedim boğazımı temizleyerek, “ona direkt gidip ‘Hadi çocuk kurtaralım’ diyemeyiz. Muhtemelen önce bizi yere serer.”

“Belki de haklıdır,” dedi Miraç. “Sen ortadan kaybolduğunda en çok o sinirlenmişti zaten.”

“Biliyorum,” dedim sessizce. “Ama bu çocuk gerçek. Yardımımıza ihtiyacı var.”

Lina ayağa kalktı, çantasını aldı. “Tamam. En azından önce bir gidip izlere bakalım. Şu servis yolunun geçtiği sokaklar, duraklar, bir de çocuğun evi…”

“Codemobile’a hoş geldiniz,” dedi Miraç sırıtıp anahtarları sallayarak.

Yolda ilk birkaç dakika sessiz geçti. Lina ön koltukta, ben arkasında oturuyordum. Ama Miraç... Miraç sanki araba kullanmıyordu da yarışa çıkmış gibiydi. Virajları dönerken motor bir uğuldadı, ben bile koltukta ileri geri savruldum.

“Yavaş biraz!” diye bağırdım.

“Şehir dışında hız sınırı biraz daha geniş Aras,” dedi Miraç, keyifle. “Rüzgarı hisset!”

“Ben rüzgarı değil, bağırsaklarımı hissediyorum şu an!”

Sonra olan oldu. Ani bir tümsekte araba zıpladı. Lina'nın çantası yere düştü, kendisi de bir anda dengeyi kaybedip...

“Ah!” diye bağırdı ve birdenbire benim üzerime düştü.

Gerçekten… tüm ağırlığıyla. Dirseği midemdeydi. Burnum onun saçlarına gömüldü. Aniden her şey karanlık oldu çünkü saçları önümdeydi. Bir saniyeliğine kör oldum.

“Lina!?”

“Pardon! Pardon! Miraç sen ne yapıyorsun?!” dedi o da panikle.

Miraç kahkaha atıyordu direksiyon başında. “Araç testinden geçiyor. Biraz sarstıysam affedin, aramızdaki bağ kuvvetlensin diye yaptım.”

“Benimle bağ kurmak isteyen düzgün fren yapar!” diye bağırdım. “Lina, bir saniye, evet... azcık— nefes almam lazım— evet, kolunu lütfen—”

Lina hızla toparlandı. Yüzü kıpkırmızıydı, muhtemelen benimki de öyleydi. Sessizlik çöktü arabaya, ama Miraç hala gülüyordu.

“Ne gülüyorsun be?” dedim sonunda. “Birimiz ölürse sorumlusu sensin. Yazılırsın ifadelere falan.”

“Sen de düştü diye bu kadar heyecanlanma,” dedi Miraç. “Sen düşürdün sandım neredeyse.”

O an Lina arkasını döndü, kaşlarını kaldırarak baktı.

“Bakın,” dedim ellerimi kaldırarak, “ben şu an sadece mide spazmı yaşıyorum. Yanlış anlaşılmasın. Kimseyi düşürmedim. Araba attı.”

Ama içimden geçen şey başkaydı.

İlk kez birlikteyiz. Yıllar sonra aynı arabada, aynı amaç için. Ve ne olursa olsun… bu tuhaf ekip, doğru ekip gibi hissettiriyor.

Demir için en son geldiğim yer burasıydı. O gün kapıdan çıkarken “Bir daha sakın karşıma çıkma,” demişti. Şimdi o kapıdayım.

Boks salonunun dışı eskisi gibiydi: kırık neon tabela, duvara yapışmış afişler ve arka kapıdan gelen pat! pat! sesleri. Yumrukların ritmi hâlâ değişmemişti.

İçeri adımımı attığımda ter kokusu, havadaki toz ve bağırışlar karşıladı beni. Eskiden burada her gün saatler geçiren ben, şimdi bir yabancı gibiydim.

Demir ringdeydi. Gri atlet giymişti, elleri bandajlıydı. Karşısındaki antrenman partnerine vurduğu her yumruk duvarda yankılandı. Kasları her harekette geriliyor, alnından ter damlıyordu. Onu böyle görmek... hem tanıdık hem de uzaktı.

Lina hafifçe bana eğildi. “Plan ne?”

"Plan yok," dedim. "İnşallah kafamı kırmaz."

Miraç gözlüğünü düzeltti. “İstersen arabada bekleyeyim, sen anlaştıktan sonra geliriz.”

“Hayır,” dedim. “Bu üçlü başladıysa dörtlü de olur. Kaçış yok.”

Demir bir yumruk daha attıktan sonra durdu. Bizi gördü. Bileğini silerken bakışlarını bana kilitledi. Gözlerinde önce şaşkınlık... sonra öfke.

Ringden indi. Ağır adımlarla yaklaştı. Aramızda sadece birkaç metre vardı artık.

“Ne işin var burada?” dedi. Sesi tok, sert, tam Demir gibi.

Boğazım kurudu ama gözlerimi kaçırmadım.

“Konuşmamız lazım.”

Başını hafifçe yana eğdi, kasları hâlâ gergindi. “Geç kaldın.”

“Biliyorum.”

Araya Miraç girdi, ellerini cebine sokarak. “Bak Demir, bu iş—”

Demir gözünü ondan ayırmadan bir adım daha attı. “Sen konuşma.”

Lina ise bir adım öne çıktı. “Kaybolan bir çocuk var. İsmi Emir Yılmaz. Bu kişisel bir mesele değil. Bu, yardım gerektiren bir olay.”

Demir derin bir nefes aldı. Yüz ifadesi yumuşamadı. Ama sessiz kaldı.

“Demir…” dedim bir kez daha. “Yalnız başıma değilim artık. Bu sefer ciddiyim. Sen olmadan olmaz.”

Göz göze geldik. O an yumruk atmadı. Bu bile bir gelişmeydi.

“Beş dakikanız var,” dedi sonunda. “Ring boş. Konuşun.”

Lina bana döndü. “Beş dakikada bir çocuğun hayatını anlatabilir misin?”

“Denerim,” dedim. “Ama umarım o beni hala dinlemeyi biliyordur.”

Ringin kenarında ayakta duruyorduk. Demir kollarını göğsünde kavuşturmuş, bana boş bir ifadeyle bakıyordu. Yüzünde ne öfke, ne merhamet… sadece duvar.

Derin bir nefes aldım. “Çocuk sabah servise biniyor. İsmi Emir Yılmaz. 9 yaşında. Kameralar bozuk, şoför hiçbir şey görmemiş. Akşam ortadan kayboluyor. Ne evine dönüyor, ne bir iz bırakıyor.”

Demir hiçbir tepki vermedi. Sadece gözlerini kısıp dinledi.

“Polis dosyayı kapatmak üzere,” dedim. “Ama ortada garip bir şeyler var. Kamera görüntüleri silik, sürücü fazla sakin. Emir’in kaybolmadan önce üç gece üst üste aynı kabusu gördüğünü ailesi söylüyor: siyah bir ormanda yürüyormuş, bir ses onu çağırıyormuş. Ve en son gece… kayboluyor.”

Miraç bir adım öne çıktı. “Görünürde suç yok. Ama geride bir sessizlik var. Ve biz sessizliklerden nefret ederiz.”

Demir gözlerini bana dikti. “Ve sen bu olayda bana neden ihtiyaç duyuyorsun?”

İşte o kısım zordu. Gözlerimi yere indirdim. Birkaç saniye sessiz kaldım. Sonra başımı kaldırıp onunla göz göze geldim.

“Çünkü ben her şeyi tek başıma yapabileceğimi sandım. Ve seni kaybettim. Miraç’ı da. O çocuk için bir şey yapmak istiyorsam... bunu birlikte yapmak zorundayım. Bu kez yalnız olmamak zorundayım.”

Bir sessizlik oldu. Ringdeki ışık yukarıdan Demir’in yüzüne vuruyordu. Gözleri dolu değil ama ağırdı. Kafasının içinde binlerce ses döndüğünü görebiliyordum.

Sonra dudaklarını araladı.

“Sen beni en kötü zamanımda ortada bıraktın, Aras. Miraç çökerken yanına gitmedin. Ben dövüşürken sen yoktun.”

“Biliyorum,” dedim. “Ama şimdi buradayım.”

Bir saniye daha sessizlik. Sonra Demir başını yana çevirdi, kısık sesle konuştu:

“Bir şartla.”

Lina ve Miraç dikkat kesildi.

“Ben yokken biri ringde boş durmasın. Eski günlerin hatrına... biriyle antreman yapacağım. Eğer beş dakikada beni yere seremezse, sizle gelmem.”

Miraç geri çekildi. “Ben sadece klavye kullanıyorum.”

Lina gözlüğünü düzeltti. “Ben gazeteciyim, yumruk değil, cümle atarım.”

Üçü bana döndü.

Ben sadece yutkundum.

“Harika,” dedim. “Burnum zaten eski yerini özlemişti.”

Demir gülümsedi. “Eldivenler orada, dedektif. Hazır mısın?”

🥊

Eldivenleri taktım. Parmaklarımı sıkarken içimden geçen tek şey şuydu: Umarım hastaneye kaldırılmam.

Demir karşıma geçti. Bandajlı ellerini krak krak ettirerek açtı. Kasları hâlâ gergin, bakışı hâlâ keskin. O bir boksördü. Ben ise… geçmişin yükünü sırtında taşıyan bir dedektif.

Ringin kenarında Lina ve Miraç duruyordu. Miraç, gözlüğünü indirip "Umarım sağlık sigortan hâlâ geçerlidir" dedi. Lina ise ciddiyetle kronometreyi başlattı. “Beş dakikan var.”

Ding!

İlk yumruk Demir'den geldi. Sağdan. Refleksle eğildim ama kaçamadım. Omzuma saplandı. Nefesim kesildi. Göğsümün içinde bir ağırlık oluştu.

“Yine kaçıyorsun,” dedi Demir. “Sen hep böyle kaçtın.”

Solumdan geldi bu kez. Yana sıçradım. Bu yumruk sadece kasla atılmıyordu. İçinde kırgınlık, ihanet, sessizlik… hepsi vardı.

Ben de karşılık verdim. Yumruğum göğsüne geldi ama o sadece geri çekildi. “Zayıf,” dedi. “Sadece suçlu hissettiğin için buradasın.”

“Hayır,” dedim dişlerimin arasından. “Çünkü doğru olan bu.”

Bir sağ, bir sol daha. Kafamda uğultular. Ama hâlâ ayaktaydım. Demir’in kaşları çatıldı.

“Pes et,” dedi.

“Etmeyeceğim,” dedim.

Ve o an, içimden bir ses yükseldi. Geçmişte her şeyi berbat etmiş olabilirdim ama şimdi… şimdi doğru olanı yapabilirdim.

Tüm gücümle bir yumruk savurdum. Demir’in göğsüne geldi. O an bir sessizlik oldu. Yumruk değdiğinde bedenimiz durdu, göz göze geldik.

Sonra Demir geri çekildi. Derin bir nefes aldı. Yumruk atmadı.

“Bitti,” dedi.

“Yani...?” dedim nefes nefese, dizlerim titrerken.

Demir gözlük takıyormuş gibi ellerini alnına götürdü, sonra gülümsedi.

“Beş dakikayı geçtin. Ama pes etmedin. Benim için bu yeterli.”

Lina alkışladı. Miraç iç çekti. “Vay be. Kalp kıran dedektif, yumruk yemekten ruhunu buldu.”

Ben ringin kenarına oturdum. “Daha da ruhum kalmadı zaten.”

Demir elini uzattı. Tuttum. Ayağa kaldırdı beni.

“Tamam,” dedi. “Ben de varım. O çocuğu bulacağız.”

İlk defa dört kişiydik. Birbirimize bakarken hissettiğim şey netti:

Bu kez yalnız değilim. Ve bu kez… kaybolan sadece bir çocuk değil. Belki geçmişimiz de geri dönecek.

🖥️