8. bölüm · KÖR ALAN

8. Bölüm

Jelibon Dükkanı

Benim dünyamda güne başlamak, namluya mermi sürmek kadar mekanik bir refleksti; ta ki uyanır uyanmaz ilk işim, o inatçı avukatın gece yarısı attığım mesaja dönüp dönmediğini kontrol etmek olana dek.

Gözlerimi odanın ruhsuz ışığına açtığımda, zihnim çoktan Helen'in etrafında pusuya yatmıştı. Komodinin üzerindeki telefonu alırken parmaklarım, bana her sabahki o tanıdık tehlike hissini vermiyordu. Aksine, ilk defa kendi isteğimle almıştım. Ekrana dokundum. Bildirim yoktu. Mesajı görmüş müydü, yoksa o sinir bozucu profesyonel duvarlarının ardına saklanıp beni bilerek mi görmezden geliyordu? Koca bir imparatorluğu tek bir emrimle yakabilirdim ama bu kadının stratejik sessizliği, kendi alanımda hamlesini tahmin edemediğim tek tehlikeydi.

İçimde küçücük bir hayal kırıklığı kıpırdandı ama bunu hemen bastırdım. Sonuçta ateşi kırka çıkan bir kadından gece yarısı flört mesajı beklemek benim gerizekâlılığımdı. Büyük ihtimalle ilacını içmiş, telefonu bir kenara bırakıp uyuyakalmıştı. Yine de sohbet ekranını açmadan edemedim. Attığım son mesaj hâlâ oradaydı.

"İtiraz ediyorum avukat hanım! Bu kadar güzel olup konsantrasyonumu bozmaya hakkın yok..."

Yüzümü buruşturdum. "Yasin..." diye mırıldandım kendi kendime. "Bunu gerçekten attın mı?" Bir an silmeyi düşündüm. Sonra omuz silktim. Artık çok geçti. Hem... beni sapık olarak görüyorsa bunun sebebi bu mesaj değildi.

Telefonu tekrar kilitleyip tavana baktım. Normalde birinin cevap verip vermemesi umurumda bile olmazdı. Ama konu Helen olunca beynim, sanki benden habersiz çalışmaya başlamıştı. Bir mesajın gelmesini beklemek bile tuhaf hissettiriyordu.

İç çekip doğruldum. "İnşallah gebermemişsindir." dedim sessizce. Bir saniye durdum. "Yok, bu olmadı." Kaşlarımı çattım. "İnşallah ateşin düşmüştür." Bu daha iyiydi. Kendime bile belli etmeden, onun iyi olmasını istiyordum.

İç çekerek yatağımdan kalktım ve banyoya girdim. Duş aldıktan sonra nemli saçlarımı havluyla kuruttum. Aşağı indiğimde herkes uyanmıştı. Telefonum titrediğinde cebimden çıkarıp ekrana baktım. Bilinmeyen numara arıyordu. Cevaplayıp telefonu kulağıma götürdüm.

"Efendim."

"Yasin Kadem'le mi görüşüyorum?" diye sordu adam.

"Evet."

"Ben özel kurye firmasından arıyorum. Göndermek istediğiniz paket hazır." Doğru ya, dün gece uyumadan önce sipariş vermiştim.

"Notu kendiniz yazacaktınız." dediğinde onu onayladım. "Evet, on dakikaya geliyorum." deyip telefonu kapattığımda merakla bana bakan Beril'e döndüm. "Siz yapın kahvaltıyı, ben sonradan katılacağım size."

"Nereye?" diye sordu. "Bir işim var, halledip geleceğim." dedim detay vermeyerek. Başıyla onayladı. Üstüme ceketimi alıp evden ayrıldım. Arabayı çalıştırıp sokağa çıktım. Sabah trafiği yeni yeni hareketlenmeye başlamıştı. Kırmızı ışıkta durduğumda elim yine istemsizce telefonuma gitmişti. Mesaj yoktu. "Daha on dakika oldu gerizekalı." diye söylendim kendi kendime.

Telefonu tekrar koltuğun yanına bıraktım. Bu yaptığımın saçmalığının farkındaydım. Bir insanın bana dönmesini beklemek... Üstelik o insanın Helen olması... Hayatım boyunca kimsenin peşinden koşmamıştım. İnsanlar bana gelirdi, ben kimsenin ardından gitmezdim. Ama bu kadın bütün dengemi bozuyordu. Direksiyona iki kere vurdum. "Kesin hastalığından." Başka açıklaması olamazdı. Dün hastanede onu o hâlde görmeseydim, büyük ihtimalle şimdi bunların hiçbirini düşünmüyor olacaktım.

On dakika sonra çiçeklerin ve butik dükkanların olduğu sokağa geldim. Arayan kuryenin bulunduğu kargoya girdim ve etrafa baktım. Kargo görevlisi beni görünce hemen tanıdı. Elindeki kutuyu bana uzattı. Oldukça şık bir kutuydu. Bordo rengi sert bir kartondan yapılmıştı. Kontrol etmek için kutuyu açtım. İçinde bitki çayı, ıhlamur, adaçayı, bal ve limon aromalı boğaz pastili, iki kutu bitter çikolata ve küçük bir tane peluş papatya vardı.

Peluşu görünce kaşlarımı kaldırdım. "Ben bunu istememiştim." dedim şaşkınca. Görevli gülümsedi ve "Hediye efendim." diyerek karşılık verdi. Omuz silktim. "Güzelmiş."

"Notu kendiniz yazmak istediğiniz için şimdiden koymadık. Buyurun." diyerek oturmamı istedi. Oturup kalemi elime aldım ve ne yazacağımı düşünmeye başladım. Ne yazacaktım ki? Aklıma ilk geleni yazarsam kesin dava açardı. İkinci aklıma gelen ise dava sebebiydi. Üçüncüsü ise... Eh, bu iyi sayılırdı. Not kartını masaya bıraktım ve yazmaya başladım.

Sayın Avukat Hanım,
Griple kavga ederken yalnız kalmaman için küçük bir ateşkes paketi gönderdim. Çikolataları ilaç niyetine yeme. Gerçi seni tanıdığıma göre doktoru bile tersleyebilirsin. Onu dinlemeyeceğini tahmin etmek zor değil, bari beni dinle.
İki gün sonra beni yine terslemek zorunda kalacağın için lütfen çabuk iyileş.
Not: Kutunun içindeki papatyanın neden orada olduğunu şimdi açıklamayacağım. Merak et. Zaten bana kızacak başka bir sebep daha arıyordun.

Yazıyı okuyunca kendi kendime başımı salladım. Tam ayarındaydı. Bu sefer saçmalamanın biz lüzumu yoktu. Kartı görevliye uzattım ve "Ne zaman teslim olur?" diye sordum. Görevli kartı alıp kutunun üzerine yapıştırırken cevapladı. "Bugün teslim olur efendim."

"Olması lazım." dedim ve ayağa kalktım. Açlıktan ölmek üzereydim. Çabucak eve gidip bizimkilere yetişmem gerekiyordu. Arabama bindim ve arabayı çalıştırdım. Tam sürmeye başlayacaktım ki telefonum titremişti. Ekran açılınca mesaj atan kişinin ismi belirdi. Helen sonunda mesaj atmıştı. Onu "Huysuz" diye kaydetmiştim. Onu anlatan daha iyi bir isim bulamamıştım.

Huysuz
İşimi yapamaz hale geldim demişsin ama merak etme, henüz sandığın kadar etkileyici değilim.
(11.21)

İstemsizce gülümsedim. Hemen yazmaya başladım.

Yasin Kadem
En etkileyici hallerini görmek için sabırsızlanıyorum.
(11.22)

Mesajı hemen görmüştü. Üç nokta çıktı, yazıyordu. Sonra kayboldu. Tekrar çıktı, ve tekrar kayboldu. Bu kadın mesaj yazarken niye mahkeme kararıymış gibi bekletiyor?

Sonunda mesajıma yanıt gelince hemen mesaja baktım.

Huysuz
O kadar bekleme. Bunu asla göremeyeceğin için hayal kırıklığına uğrayabilirsin.
(11.23)

Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı. Hâlâ aramıza görünmez duvarlar örmeye çalışıyordu. Ama o duvarların arasından konuşmayı da bırakmıyordu. Bu bile dünkü Helen'e göre büyük bir ilerlemeydi.

Yasin Kadem
Risk almayı severim.
(11.24)

Huysuz
Fark ettim. Hastane odama kadar gelmenden anlamış olmalıydım.
(11.24)

Yasin Kadem
Demek ki sapık olduğumu düşünmüyorsun artık.

Huysuz
O kısmı söylemedim. Sadece cesur olduğunu kabul ettim.

Yasin Kadem
Her neyse, bugün dava hakkında konuşmamız lazım. Nereye gelmeliyim?

Huysuz
Bugün izinliyim. Başka bir gün konuşalım.

Yasin Kadem
İzinli olman umurumda değil. Dava düşündüğünden daha karışık. Ne kadar erken konuşursak o kadar iyi.

Helen birkaç dakika bekledikten sonra nihayet cevap verdi.

Huysuz
Öğleden sonra bir kafeye uğrayacağım. Orada konuşuruz.

Dudaklarım hafifçe kıvrıldı.

Yasin Kadem
Kahve içmeyi mi teklif ediyorsun? Gece attığım mesajda ciddi değildim, bunu asla yapmazsın sanmıştım.

Huysuz
Konunun önemli olduğunu sen söyledin. Başka çare mi bırakıyorsun insana?

Yasin Kadem
Mükemmelim biliyorum.

Huysuz
Ona ne şüphe.

Gülümsedim ve son mesajına ifade bırakıp telefonu yan koltuğa bıraktım. Garipti. Dün hastane odasında beni kapının önüne koymaya çalışan kadın, bugün kendi isteğiyle aynı masaya oturmayı kabul etmişti. Bunu dava için yaptığını biliyordum. Benimle kahve içmek gibi bir niyeti yoktu. Ama bazen insanın en büyük zaferi, karşısındaki kişinin fikrini tamamen değiştirmesi değil; ona, kurduğu duvarın kapısını aralatabilmesiydi. Ben kapının açılmasını beklemiyordum zaten. Aralık kalması bile şimdilik yeterdi.

***

Helen'in attığı konuma gelmiştim. Arabamı sakin bir yere park edip arabadan indim. Kafeye baktığımda gayet şık ve sakin bir yer olduğunu gördüm. Dava gibi önemli bir konu konuşacağımızı bildiğinden burayı özellikle seçmiş olmalıydı. İçeri girdiğimde etrafa göz gezdirmeye başladım. Birkaç masa dışında diğer masalar boştu. Cam kenarındaki masada oturan kadını görünce gülümsedim. Masaya doğru yaklaştım. Geldiğimi farketmemişti ve bakışları dışarıdaydı. Boğazımı temizlediğimde irkilip bana döndü. Beni görünce ayağa kalktı ve soğuk bakışlarını yüzüme çevirdi. Yüz ifademi olduğu kadar ciddileştirdim ve onu rahatsız etmeyecek şekilde süzdüm. Üzerinde bej rengi boğazlı bir kazak vardı. Altında geniş gri bir kot pantolon giymişti. Sandalyesine astığı bej rengi cekete baktım. İçerisi sıcak olduğu için ceketini çıkarmış olmalıydı. Bakışlarım yüzüne ulaşınca düne göre daha iyi göründüğünü farkettim. Ya da öyle sanıyordum çünkü makyaj yapmıştı. Bakışları hâlâ iyileşmediğini gösteriyordu. Evet, onu rahatsızken buraya çağırdığım için biraz içim sızlamıştı.

Elimi uzattım. Bir süre uzattığım elime baktıktan sonra sıktı. "Hoş geldin." dedi hâlâ çatallı olan sesiyle. "Hoş buldum." deyip oturdum. O da karşımda yerini alınca elimdeki dosyayı masaya bıraktım. Dosyaya şaşkın gözlerle baktı ve "Bu ne?" diye sordu. "Salih'in dosyası. Yani karşı tarafın dosyası."

"Buna gerek olduğunu düşünmüyorum. Bizim amacımız kendi tarafımızın suçsuz olduğunu kanıtlamak." dedi masumca. Hâlâ Salih'i tanımadığı için bu kadar sıradan düşünmesi beni güldürmüştü.

"Hiçbir şey sandığın kadar masum ve sıradan değil avukat." dediğimde kaşlarını çattı. Ellerini çenesinin altına yerleştirdi ve devam etmemi istercesine baktı.

"Savaş'ın neden içeride olduğunu biliyor olmalısın." dediğimde başını bilmediğini belli edercesine salladı. Ona dün aniden davayı kabul ettirdikten sonra dava hakkında konuşmamıştık. Bilmemesi normaldi.

"Salih Amel denen adam sandığımız kadar masum ve hayırsever biri değil. Onun ardındaki karanlığı ben ve çevrem biliyor fakat diğer insanlar medyada gördükleri yüzüne inanıyor. Gerçek ise bambaşka. Adam yardım etmeyi sever ama sadece kameralar önünde. Yetimhanelere bağış yapar, hastanelere cihaz alır, deprem bölgelerine tırlar yollar. Ertesi gün bütün gazeteler ondan bahseder. Kimse o paranın nereden geldiğini sorgulamaz. Paranın temiz görünmesi, temiz olduğu anlamına gelmez."

Helen araya girdi. "Bunlar ağır iddialar Yasin. Elinde kanıt var mı?"

"Kanıt olmasa sana gelmezdim." dedim ve gözümle dosyayı işaret ettim. Bir süre bana şüpheyle baktı. Ardından dosyayı alıp incelemeye başladı. Birkaç sayfa çevirdi. Kaşlarını çatarak dosyayı okuyordu. Yanındaki çantadan not defterini çıkardı ve not almaya başladı. Dün burnunu silmekten başını kaldıramayan kadın gitmişti. Karşımda, işini ciddiye alan bambaşka biri oturuyordu.

"Dosyada göremediğim bir şey var mı?" diye sordu gözünü dosyadan ayırmadan. Hafif duraksadım. "Evet," diye yanıtladım. "Dosyadakiler henüz mahkemeye sunabileceğimiz kadar güçlü değil."

Birkaç dakika daha inceledi. Ona anlatmam gereken asıl olayı anlatmadığımı farkederek konuya daldım. "Savaş, Salih'in kirli işlerinden birine istemeden şahit oldu. Salih bunu farkedince adamlarından onu uyarmasını istedi. Savaş da adamların tehditine sertçe karşı çıkıp Salih'e saldırmış fakat orada bulunan polisler hemen müdahale etmiş. Ardından kendisini sanık sandalyesinde buldu."

Bize doğru yaklaşan garsonu farkedip sustum. Garson bizden siparişlerimizi isteyip gittikten sonra devam ettim. "Deliller o kadar ustaca hazırlanmış ki herkes Savaş'ın suçlu olduğuna inandı."

Helen kaşlarını çattı ve bana baktı. "Yani bana diyorsun ki karşı taraf sadece güçlü değil, aynı zamanda delilleri yönlendirebilecek kadar etkili."

"Tam olarak bunu diyorum. Bu yüzden davada sadece savcıyla ya da karşı tarafın avukatıyla mücadele etmeyeceksin. Karşında gerektiğinde insanları susturabilen bir adam olacak."

Helen'in yüzündeki o rahat ifade kayboldu ve yerini endişe almıştı. Sonunda işin ciddiyetini anlamış olmalıydı. Onun bu halini görünce, "İstersen davayı üstlenmeyebilirsin. Şu anki suratını görünce kararlılığımdan vazgeçtim." dedim ve arkama yaslandım. Onun inatçı biri olduğunu biliyordum. Konu onun ilgisini çoktan çekmeyi başarmıştı. Bu yüzden davayı geri çevireceğini düşünmüyordum.

"Hayır, üstleneceğim." dedi tahmin ettiğim gibi. Yüzüme bir gülümseme yerleşince bakışlarını benden ayırdı ve tekrardan dosyaya çevirdi. "Burada bir tutarsızlık var." dedi kaşlarını çatarak. "Ne gibi?" diye sordum merakla. Bu kadar çabuk adapte olmasını beklemiyordum.

"Tanığın ifadesi saat 21.10 diyor. Kamera kayıtları ise olayın 20.42'de olduğunu gösteriyor. Bu ifade ya değiştirilmiş ya da tanık yalan söylüyor." dediğinde ona hayranlıkla baktım. Benim haftalarca inceleyip bulamadığım detayı o beş dakikada bulmuştu. Sanırım onu seçtiğim için pişman olmayacaktım.

"Savaş senin neyin oluyor?" diye sordu merakla. "Ailem." dedim. Yüzüme bakmaya devam etti ve "Kan bağı var mı aranızda?" diye sordu.

"Hayır."

"O zaman?"

"Seçtiğim aile." diye yanıtladım. Muhtemelen yakın arkadaş olduğumuzu düşündü ve tekrardan dosyaya döndü. Ben onu incelerken kahvelerimiz gelmişti. Garson kahveleri bırakıp yanımızdan ayrıldı. Tam o sırada telefonum çaldı. Ekrana baktığımda Ayaz'ın aradığını gördüm. Sessize alıp tekrardan Helen'e baktım. Bakışlarını dosyadan ayırdı ve telefonu işaret etti. "Açmayacak mısın?"

"Şu an daha önemli bir işle meşgulüm." dedim onu geçiştirerek. Helen dosyayı kenara bıraktı ve kahve fincanını eline aldı. Fincanı tutarken hafifçe öksürdü. Sonra yudumlayıp tekrar bıraktı.

"İlaçlarını içtin mi?" diye sordum. Gözlerini devirdi ve "Doktor musun?" dedi. Beni yine terslemeye başlamıştı.

"Hayır ama hasta insanlarla uğraşmayı sevmiyorum." dedim bakışlarımı cama çevirerek.

"Uğraşmanı söyleyen olmadı zaten. Sen benimle uğraştığın için buradayız."

Telefonum tekrardan çalınca iç çekip yanıtladım. "Efendim Ayaz?"

"Yarınki açık artırmanın yapılacağı yer belli oldu. Zenginlerin kara borsası bu. Devletin bundan haberi yok ve tüm mallar kaçak yoldan satılacak. Mekan bile yasa dışı." Yüzüm ciddileşti. Birkaç saniye durdum. "Tamam, eve gelince detaylarını konuşuruz." dedim ve kapattım.

Helen yüzüme baktı ve "Ne oldu?" diye sordu. Onun gibi terslemek istedim ama son anda vazgeçtim. Zaten alıngan biriydi. Onu durup dururken kırmak istemezdim.

"Açık artırmanın yapılacağı yer belli olmuş. Bu davanın düğümü orada çözülecek."

"Bunun davayla ne ilgisi var?" diye sordu hiçbir şey anlamamış gibi bakarken. Ona üstü kapalı bir şekilde davadan bahsetmem gerekiyordu. Kendi dünyamızda bizim kim olduğumuzu bilmemeliydi. Bunu ondan gizleyerek açıklama yapmaya çalışmalıydım.

"Salih bir mücevheri almak istiyor. Eğer alırsa Savaş'ın işi çok daha zorlaşacak."

"Neden?"

"Şimdilik bunu söyleyemem." dedim ve masaya yaslandım. Kahvemden bir yudum aldım.

"Hem benden davayı almamı istiyorsun hem de bilgi saklıyorsun." dedi sitem ederek.

Sakinliğimi bozmadan "Sakladığım şey seni ilgilendirmiyor." dedim.

"Ben bu davanın avukatıyım."

"Evet. Bu yüzden seni ilgilendiren her şeyi anlatıyorum. Ama seni tehlikeye atacak şeyleri anlatmayacağım." dediğimde sustu ve kahvesini içmeye başladı. Bir süre sessiz kaldıktan sonra "Açık artırmaya gidecek misin?" diye sordu.

"Gideceğim." dedim. Sandalyesinde doğruldu ve kararlı bir sesle "Ben de geleceğim." dedi. Şok olmuş bir şekilde ona baktım. Ciddi olamazdı değil mi?

"Sen gelemezsin." dedim kaşlarımı çatarak.

"Neden?"

"Çünkü senin işin mahkeme salonu. Benim işim değil." dediğimde hâlâ anlamadığını belli ederek baktı.

"İşler ters giderse ilk koruyacağım kişi sen olursun. Bu da planı bozar." dediğimde kaşlarını daha çok çattı. O salona kazanmak için girecektim. Onu düşünmeye başlarsam kaybederdim.

Helen iç çekip ayağa kalktı. Son kez bana baktı ve "Ne saklıyorsan sakla. Ama davayı etkileyecek tek bir şeyi bile benden gizlersen bu davadan çekilirim." diye tehdit etti.

Dudağımın kenarı kıvrıldı. Onun bu halleri hoşuma gidiyordu. "Buna gerek kalmayacak." dediğimde garsona döndü ve hesabı istedi. Hesabı ödemeyi mi düşünüyordu gerçekten?

"Ben öderim. Sen eve gidip dinlen." dedim. Bir süre daha inat ettikten sonra neyse ki onu ikna edip gönderebilmiştim. Her konuda benimle böyle inatlaşacaksa onunla çok işimiz var gibi görünüyordu.

***

Ev benim nefes almamı sağlayan tek yerdi. Bu eve ayak bastığımda üstümdeki tüm sorumlulukların yok olduğunu hissediyordum. Geriye sadece neşe, huzur ve mutluluk kalıyordu. İnsan bazen ailesini kan bağıyla değil, aynı günahı omuzladığı insanlarla kuruyordu. Hepimizin geçmişi benzerdi, hepimiz yalnızlıkla bir süre başa çıkmış sonrasında beraber olmuştuk. Belki de bizi biz yapan şey buydu. Birbirimizi bizden başka kimse anlamıyordu. Geçmişte yaşadığımız şeyler sadece sırtımızda taşımamız gereken yükler değildi, aynı zamanda birbirimize tutunmamızın da sebebiydi. Dışarıdaki dünya bizi suçlu, tehlikeli ya da acımasız insanlar olarak görebilirdi. Ama bu evin kapısı kapandığında kimse kimseyi yargılamıyordu. Burada kimse geçmişini anlatmak zorunda değildi; çünkü anlatmadan da anlaşılıyordu. Belki de insanın gerçek yuvası, kendini açıklamak zorunda kalmadığı yerdi.

Sarp ile çocukluk arkadaşıydık. Aynı mahallede oturuyorduk ve günün çoğu saati beraber olurduk. Bu yüzden onunla olan bağım diğerlerinden farklıydı. Birbirimizin çocukluğunu gördüğümüz için içimizdeki yaraların ne zaman açıldığını da, kabuk bağlamaya çalışırken kaç kez yeniden kanadığını da biliyorduk. Bazı dostluklar yıllarla güçlenirdi; bizimki ise acıyla. Birlikte büyümemiştik sadece, birlikte eksilmiştik. Sarp benim için evden kaçtığında ikimiz de daha on beş yaşındaydık. Bir süre sokaklarda kaldık. Arada dileniyor, bazen de kapıları çalıp yiyecek istiyorduk. Bana "Seni yalnız bırakmam." dediği günü hâlâ hatırlarım. O sözünü hiç bozmadı. Kan bağımız yoktu ama çocukluğumun en büyük emaneti oydu.

Ezel'i ise birkaç ay sonra tanıdık. Üvey ailesi onu hiçbir zaman evlatları gibi görmemişti. Bir gece dayanamayınca evi terk etmiş. Onu ilk gördüğümüzde tek başına bir bankta oturuyordu. Yanına oturduğumda konuşmadı bile. Sadece cebimdeki simidin yarısını uzattım. O da aldı. Dostluğumuz tek bir lokmayla başlamıştı.

Ayaz'la tanışmamız ise tamamen tesadüftü. Bir internet kafede sabahtan akşama kadar bilgisayar başından kalkmayan garip bir çocuktu. İlk gördüğümde asosyalin teki sanmıştım. Sonra birkaç dakikada bütün güvenlik kameralarını susturup bilgisayar sahibine bunu fark ettirmeden eski hâline getirince fikrim değişti. O gün ekibimizin beyni olmuştu. Ailesi vardı ama zamanla bizi evi bildi. Bir daha da arkasına dönüp bakmadı.

Alçin'le tanıştığımız gün gözlerinde yalnızca öfke vardı. Annesini yıllar önce kaybetmiş, babasının şiddetinden kaçıp kurtulmuştu. Kimseye güvenmiyor, yardım eden herkesi kendine düşman sanıyordu. Bize de öyle davrandı. Sonra bir gün başı derde girdi. Onu orada bırakabilirdik ama bırakmadık. O da o günden sonra sırtımızı yere getirmedi.

Beril'i ilk gördüğümüzde Türkçeyi bile tam konuşamıyordu. Annesi Japon, babası Türk'tü ama ikisinin de kızlarıyla ilgilenmeye niyeti yoktu. Günlerce tek başına idare etmeye çalışmıştı. Alçin'in ısrarıyla onu da aramıza aldık.

Vera ise en son katılanımızdı. Yetimhanede büyümüştü ve ailesini hiç tanımamıştı. Sürekli güçlü görünmeye çalışırdı ama geceleri odasının ışığı en geç sönen kişi hep oydu. Geçmişi hakkında neredeyse hiç konuşmazdı. Biz de sormazdık. Çünkü bazı yaralar anlatıldıkça değil, anlatılmadığında daha az can yakardı.

İlk zamanlar sadece hayatta kalmaya çalışıyorduk. Gündüzleri iş arıyor, geceleri başımızı sokacak güvenli bir yer bulmaya uğraşıyorduk. Kimimiz depolarda, kimimiz terk edilmiş binalarda uyuyordu. Ertesi gün nerede uyanacağımızı bile bilmiyorduk.

Sonra bir gece yine terk edilmiş bir depoda otururken Ezel cebindeki son ekmeği yediye bölmüştü. Kimse "Ben daha açım." dememişti. O gün anladım ki biz artık aynı sofraya oturuyorduk. O gecenin sonunda onlara baktım. "Böyle nereye kadar?" diye sordum. Kimsenin bir cevabı yoktu. Tekrardan konuşmaya başladım. "Sürekli kaçıyoruz, saklanıyoruz. Bir gün birimizi öldürecekler." dedim bu gerçeği yüzlerine vurarak. Sessizlik çökmüştü. Sonrasında Sarp "Ne yapacağız?" diye sormuştu. İlk defa o gece aklımdan geçen şeyi söylemiştim. "Kendi kurallarımızı koyacağız."

Sonrasında amacımızı belirledik. "Kimsenin parasını sebepsiz yere almayacağız. Kadınlara ve çocuklara dokunmayacağız."

"Uyuşturucuya bulaşmayacağız. Masum insanların canını yakmayacağız. Sadece hakedenlerden alacağız."

Ayaz lafa atlamıştı. "Robin Hood gibi yani."

Başımı iki yana salladım. "Hayır, biz kahraman olmayacağız. Sadece kendi adaletimizi sağlayacağız."

"İyi de bizim adımız ne olacak?" diye sordu Ezel merakla.

Beril "İsim mi bulacağız şimdi?" dediğinde Ayaz başını salladı. "İsimsiz çete olmaz." dedi.

Ortama bir süre sessizlik çökmüştü. Hepsi kendi halinde düşünürken Sarp konuşmuştu. "Biz her seferinde düştük ama bir kademe daha çıktık."

"O zaman adımız Kadem." dedi Ayaz birdenbire.

Kaşlarımı çattım. "Benim soyadım o."

Sarp derin bir nefes aldı. "Biz soyadını seçmiyoruz. Anlamını seçiyoruz."

"Kimse zirveye tek adımda çıkamaz. Her şey bir kademeyle başlar. Biz de öyle başlayacağız." dedi Vera hepimize bakarken.

O gece ne yemin ettik ne de büyük sözler verdik. Yedi tane yaralı çocuk, eski bir deponun soğuk zemininde birbirine baktı. Ertesi sabah uyandığımızda artık yalnız değildik. O gece bir çete kurulmadı. O gece altı kişi ilk kez gerçekten aile oldu.

Şimdi ise hepimiz yuvamızda oturuyorduk. Yokluktan kurtulup kademe kademe yükselmiştik. Bu bizim için en zor olanıydı ve bunu başarmıştık.

Vera yaptığı kahveleri büyük cam sehpanın üzerine koyunca hepimiz kendi fincanımızı aldık. Vera bizim evimizin şefiydi. Her yemek ve içecek işi ondan sorulurdu. El lezzeti çok iyi olduğu için yemekleri o yapardı. "Eline sağlık." dedim fincanımı alırken. "Afiyet olsun." diyerek gülümsedi ve koltuğa oturdu.

"Ee gençler, açık artırma için hazır mısınız?" diye sordum rahat bir tavırla. Ayaz hemen atıldı. "Bizim için tüm başarı dualarını okudum. Allah'ın izniyle halledeceğiz."

Gülümsedim ve "Helal olsun aslanıma. Sen varsan zaten halledeceğiz." dedim omzunu sıkarak. Ayaz bizim göz bebeğimizdi. Evin neşesini ve konsantrasyonunu toparlayan kişiydi.

Vera elindeki fincanı sehpaya bıraktı. "Kıyafetleri hallettim. Bence çok şık olacağız. Ama..."

"Ama ne?"

"Ama davetiyede siyah smokin zorunlu yazıyor."

"Ee?"

"Ezel lacivert almak istiyor." dediğinde bakışlarımı ona çevirdim.

"Siyaha yakın işte." dedi omzunu silkerek.

"Siyaha yakın olması yetmiyor Ezel. Koca salonda dikkat çeken tek kişi mi olmak istiyorsun?"

"Ben hiçbir şey yapmadan bile dikkat çekerim. Siyah beni fazla yumuşak gösteriyordu. Bundan hoşlanmadım." diye karşılık verdi.

"Yok öyle bir şey. Hepimiz konsepte uyacağız. Konseptte maske olması bizim için artı bir avantaj. Bunu iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Sakın yüzünüzü belli edecek maskeler seçmeyin." diye uyardım onları. Tanınmamamız şarttı. Bizi henüz kimse bilmiyordu çünkü yüzlerimizi bu zamana kadar iyi saklamıştık.

"Benim maskem kedili. Bu yüzden yüzümün yarısına kadar kapatıyor. Çeneme de bir ben çizerim biter." dedi Alçin.

Beril "Ben ve Vera'nınki de burundan aşağısı dantel ve yüzümüzü çok iyi kapatıyor." dediğinde başımı salladım. İyi seçimler yapmışlardı. Bakışlarımı Vera'ya çevirdim. "Biz erkeklerinki nasıl peki?"

"Sizinkiler de iki gözünüzü ve sol yanağınızı kaplıyor. Yani yüzünüzün neredeyse yarısından fazlasını gizliyor." dediğinde dudaklarım yukarı kıvrıldı. "Süpersin Vera'm." dedim ona şefkatle bakarken.

Ayaz oturduğu yerde homurdanınca bakışlarımı ona çevirdim. "Ya hepiniz maske ve şık elbiselerle gideceksiniz. Ben de arabada eşofman takımımla sizi gözetleyeceğim. Tamamen haksızlık!"

"Sen de giyersin oğlum, ne bu alınganlık?" dedi Sarp ve telefonunu açtı. Ayaz'a ekranını gösterdi. "Bak senin için buldum bunu. Çok güzel değil mi?"

"Bayıldım," dedi Ayaz ekrana bakarken. Tam o sırada telefonum titremişti. Telefonumu cebimden çıkarıp ekrana baktım. Kargodan mesaj gelmişti. Siparişimi teslim etmişlerdi. Vücuduma sebebini anlayamadığım bir gerginlik hakim oldu. Telefonu bıraktım ve bizimkilere döndüm.

Alçin konuştu. "Çocuklar, hepimiz şık giyiniyoruz evet ama Salih hepimizi tanıyor. Maskenin yüzümüzde olması bile onun açısından işe yaramaz. Saçlarımızdan tanır. O yüzden eve geçici saç boyası spreyleri getirdim. Merak etmeyin, duş aldığınızda geçiyor."

"Çok iyi akıl etmişsin." dedim başımla onu onaylayarak.

Ezel kaşlarını kaldırdı ve Alçin'e baktı. "Umarım benden saçlarımı sarı yapmamı istemezsin."

Alçin dudaklarını birbirine bastırdı ve "Tam da bunu istiyorum. Hepiniz doğal saç renginizden farklı bir renge boyayacaksınız."

"Bu korkunç." dedi Beril. "Peki görev görevlerimiz ne olacak?"

Sarp sırtını dikleştirdi ve hepimize baktı. Ardından "Görev dağılımını yaptım ben." dedi. Hepimiz dikkatimizi ona verdiğimizde devam etti.

"Beril, sen organizasyon ekibinden hostes olacaksın. VIP bölümde dolaşıp salona giren davetlileri karşılayacaksın. Salih'in geldiğini farkettiğin anda bize haber vereceksin. Şüpheli hareketleri gördüğün anda ise Yasin'e bildireceksin." Beril onu başıyla onayladıktan sonra Vera'ya döndü.

"Vera, sen de garsonsun. Salih'in masasını takip edip konuşmalarını dinleyeceksin. Öğrendiklerini Yasin'e aktaracaksın ve gerekirse Salih'in dikkatini dağıtmaya çalışacaksın." Derin bir nefes alıp Ayaz'a baktı.

"Ayaz, senin rolün zaten belli. Sen arabada kalıp güvenlik kameralarını kontrol edeceksin. Kulaklıktan herkese bilgi vereceksin. Kapıları açıp kapatma ve elektrikler sende olacak."

Ayaz başıyla onayladı. Sarp ben yokken her şeyi çok iyi düşünmüştü. Her zaman akılcı planlar yapardı ve tüm yolları düşünürdü. Ona olan güvenim sonsuzdu.

"Ezel, sen güvenlik görevlisisin. VIP alanın girişinde duracaksın ve gerektiğinde insanları yanlış yönlendirip kaçışımız için yol açacaksın."

"Neden oradaki kadınlarla flört etmek yerine korumacılık oynuyorum?" dediğinde Sarp ona tek kaşını kaldırarak baktı.

"Sen durduğun yerde bile dikkat çekersin Ezel, merak etme." dedi ve bana döndü.

"Yasin, senin rolün de belli. Davetlilerden biriymiş gibi davranacaksın. Salih'i sürekli gözlemleyeceksin ve tekliflerini takip edeceksin. Son çare olarak tüm bilgileri senin kulaklığından öğreneceğiz."

Başımla onayladım ve Alçin'e döndü. "Sen Yasin'in partneri olacaksın. Yasin'le birlikte salona girip Salih'in yakınlarında dolaşacaksın. Gerekirse Yasin'in dikkatini başka yöne çeken kişileri oyalayacaksın. Çıkış anında da Yasin'e destek olacaksın."

Son olarak kendi görevini anlatmaya başladı. "Ben de arabada Ayaz'la oturup sizi izleyeceğim." deyip koltuğuna yaslanınca hepimiz ona tuhaf bakıslar attık. Ciddi olamazdı değil mi?

Hepimizin ölümcül bakışlarına maruz kalınca sonunda teslim oldu. "Şaka yapıyorum. Benim de bir görevim var. Ben de müzayede görevlisi olacağım. Mücevher kasasının yerini öğrenip size söyleyeceğim ve ona ulaşmalarına engel olmaya çalışacağım. Depo kısmında dolaşıp personel girişlerini takip edeceğim."

Beril "Harika, her şey halloldu." deyince Sarp'a gururla baktım. O da bana bakınca göz kırptı ve önüne döndü. O benim sağ kolumdu ve işimin olduğu gün tüm planları yine yapmıştı. Bize çok önem veriyordu ve bu yüzden onu seviyorduk. Çeteye en çok yardımı dokunanlardandı.

Telefonum titrediğinde hemen elime aldım ve ekrandaki yazıya baktım. O ismi görünce istemsizce gülümsedim. Bir yandan da gönderdiğim kutuya göstereceği tepkiyi kestiremediğim için gerilmiştim. Salondaki herkes sohbet halindeyken telefonumun kilidini açtım ve onun sohbetine girdim.

Huysuz
*1 fotoğraf gönderildi*

Teşekkür ederim.

Gülümsedim.

Yasin Kadem
Beğendin mi?

Huysuz
Papatya biraz saçmaymış. Ama merak etme, çöpe atmadım.

Yasin Kadem
O benim fikrim değildi.

Huysuz
Eminim.

Yasin
Gerçekten.

Huysuz
Yalan söylüyorsun.

Yasin Kadem
İlk defa doğruyu söylüyorum.

Beril bana seslenince ona baktım. "Neye gülüyorsun öyle?" diye sordu. Herkese baktığımda tüm gözlerin bende olduğunu farkettim. Hepsi bana karada yürüyen bir balık görmüş gibi bakıyordu. Kaşlarımı kaldırdım ve "Ne? Siz hiç telefona bakarken gülmüyor musunuz? Komik bir video izliyordum." dedim. Ayaz kaşlarını çattı. "Klavye sesini sona vermişsin Yasin. Salonda klavye sesinden başka bir ses duymadık." dediğinde "Hadi ya," diye karşılık verdim. Hemen telefonumu sessize aldım. "Kusura bakmayın, dalmışım."

Ezel beni süzdü ve gözlerini kıstı. "Ulan uzun zaman olmuştu seni böyle görmeyeli. Hayırdır, yeni manita mı?" deyip elimdeki telefona bakmaya çalıştı fakat hemen telefonu kapattım. "Hayır, bir arkadaşla konuşuyordum."

Sarp güldü ve "Aynen, bir arkadaştır." diye alay etti.

Vera gülümsedi. "Arkadaş dediği kişi kadın."

"Eee?" dediğimde "Kadın." dedi tekrar ederek.

Beril kahkaha attı. "Biz yıllardır bu adamı tanıyoruz. Bir kadına mesaj atıp telefona sırıtacak son kişi sensin."

"Abartıyorsunuz."

Ezel koltuğun arkasına yaslandı. "Adını söyle bari."

"Söylemeyeceğim."

"Tamam, kesin kadın."

Ayaz parmağını kaldırdı. "Benim bir teorim var." Hepimiz ona döndük. "Yasin birinden hoşlanıyor."

Salonda birkaç saniyelik sessizlik oldu. Sonra aynı anda kahkahalar yükseldi.

"Hadi oradan." dedim gülümsememi gizlemeye çalışarak.

Sarp başını iki yana salladı. "İnkâr etme. Yüzündeki ifade bizi ele verdi."

Telefonumu cebime koyup ayağa kalktım. "Hayal gücünüz fazla çalışıyor. Açık artırmaya yirmi dört saatten az kaldı. Biraz da ona odaklanın." dedim ve yüzümü buruşturdum. "Ben odama gidiyorum. Uyuyacağım."

Alçin kaşlarını kaldırdı ve "Bu saatte?" dedi gülmemeye çalışarak. Vera onu omzuyla dürttü. "Rahat bırak onu. Gidip o kadınla konuşacak." dediğinde başımı iki yana salladım ve merdivenlere doğru yöneldim. Sarp arkamdan bağırdı. "Selam söyle yengeye."

"Siktirin gidin. Yok size selam filan." deyip odama doğru yürüdüm. Odaya girip hemen yatağıma uzandım ve telefonumu elime aldım. Yeni bir mesaj atmıştı.

Huysuz
Kanıtla.

Yasin Kadem
O oyuncağı seçen ben olsaydım yanında dinozor da olurdu. Bence bu en büyük kanıt.

Huysuz
İyi ki sen seçmemişsin.
Ve evimin adresini bilmene de şaşırmadım.

Yasin Kadem
Şaşırmaman da gerekiyordu zaten. Her neyse, durumun nasıl?

Huysuz
Biraz iyi.

Yasin Kadem
Dikkat et. Doktorun dediklerini yerine getir ve iyileşmeye çalış. Yanlış anlama, seni düşündüğümden değil. Sadece davayı düşünüyorum.

Huysuz
Sen de dikkat et. Yarın başına bir iş açma. Seni düşündüğümden değil, davayı düşünüyorum.

Yasin Kadem
:)

Huysuz
Dinlenmem gerekiyor. Özel hasta paketin ve saçma oyuncak için tekrardan teşekkür ederim.

Yasin Kadem
Görüşmek üzere avukat :)

Telefonumu komodinin üzerine bıraktım ve tavanı izlemeye başladım. Bunu yaparken hâlâ gülümsediğimin farkında bile değildim. Bir avukatla mesajlaşmanın insana iyi gelmesi normal değildi. Daha da sinir bozucu olan ise bundan şikâyet etmiyor oluşumdu.

O gece ilk kez kafamın içindeki sesler susmuştu. Belki birkaç saatliğine... çünkü yarın yeniden savaş başlayacaktı.

***

Ertesi Akşam

Herkes çok telaşlıydı. Kimimiz ceketinin düğmesini iliklerken kimimiz son kez kulaklığını kontrol ediyordu. Birkaç saat sonra hiçbirimizin hata yapma lüksü olmayacaktı.

Ezel saçlarını eliyle düzeltti. "Benim gibi bir adama koruma olmak yakıştı mı hiç ya? Şu tipe bak, koruma olmak için fazla iyiyim. Saçlarımın sarı olması bile beni karizmamdan eksik etmiyor. Koruma işini Yasin alsın ben iş adamı olayım."

Ayaz ceketini iliklerken cevap verdi. "Yasin'e iş adamı dışında hiçbir rol yakışmaz." Beni işaret etti. "Adamın karizmasına bak. Kapıdan girdiği an aurası her tarafı kaplıyor."

Ezel bana şöyle bir baktı, sonra isteksizce iç çekti. "Tamam, buna itiraz edemeyeceğim."

Kumral saçlarımı gizlemek için saçlarımı siyaha boyamıştım. Fena durmuyordu ama ben kumraldan devam etsem iyi olurdu.

Sarp sırıttı. "Yasin iş adamı gibi duruyor. Sen de iş adamının bodyguard'ı gibi."

"Ne var lan benim tipimde?" diye homurdandı Ezel. Ayaz hiç düşünmeden cevap verdi. "Yüzünde sürekli biriyle kavga edecekmişsin gibi bir ifade var."

Sarp gülmesini tutamadı. "Sen daha 'Merhaba.' demeden insanlar cüzdanını kontrol ediyor."

"Ayıp ediyorsunuz." dedi Ezel, kırılmış gibi yaparak. "Ben gayet sıcakkanlı biriyim."

"Aynen." dedim ceketimin düğmesini iliklerken. "Senin sıcakkanlılığın yüzünden insanlar kaldırım değiştiriyor."

Ezel tam söylenecekken merdivenlerden topuklu ayakkabı sesleri yükseldi. Konuşmalar bir anda kesildi. Hepimiz aynı anda başımızı yukarı çevirdik. İlk görünen Alçin oldu. Siyah elbisesi üzerine kusursuz oturmuştu. Saçlarını siyaha boyamış ve her zamankinden daha özenli toplamıştı. Sade makyajı yüz hatlarını daha da belirginleştirmişti. Birkaç saniyeliğine, yıllardır aynı evde yaşadığımız kız değil de gerçekten milyonluk bir şirketin sahibi gibi görünüyordu.

Ezel'in ağzı hafif aralandı. "Vay!"

Sarp dirseğiyle ona vurdu. "Kapat ağzını, sinek girecek."

Alçin gözlerini devirdi. "Abartmayın. Sanki ilk defa beni görüyorsunuz."

"İlk defa böyle görüyoruz." dedi Ayaz dürüstçe.

Ben baştan aşağı onu süzdüm ve başımı hafifçe salladım. "Rolünü kimse sorgulamaz."

Alçin gözlerini kısıp beni süzdü. Dudakları yukarı kıvrıldı. "Seninkini de kimse sorgulayamaz. Yanıma şimdi daha çok yakıştın." dediğinde göz devirdim. "Hadi oradan, ben her zaman jilet gibiyim. Asıl sen şimdi yanıma yakıştın."

Yüzünü buruşturdu ve diğerlerine baktı. "Beyler, gerçekten beni şaşırtıyorsunuz."

Ayaz övünür gibi yaparak papyonunu düzeltti. "Biz de birileriyiz."

Beril ve Vera'nın geldiğini görünce hepimizin bakışları onlara döndü. İkisi de gömleğin üstüne siyah yelek giymişlerdi. Tek farkları Beril mini etek, Vera ise bol kumaş pantolon giymişti.

"Vera bizden daha karizmatik olmuş, bu adaletsizlik." dedi Ayaz Vera'yı incelerken.

Vera güldü ve bize kaşlarını kaldırarak hepimizi süzdü. "E siz de yakışıklıymışsınız." dedi inanamayarak.

Güldüm, başımı iki yana salladım. Sarp'a baktığımda kaşlarını çatmış bir şekilde Beril'e bakıyordu. Beril de Sarp'ın bakışlarının altında gerilmişti. Sarp "Çok kısa değil mi?" diye sordu gözüyle Beril'in eteğini göstererek.

Beril gözlerini devirdi. "Hostes üniforması bu, ben tasarlamadım."

"Yine de."

"Sarp." dedi Beril uyarı dolu bir sesle. "İki saatliğine hostesim, manken değil. Koruma rolünü Ezel kaptı diye sen de bana korumalık yapmaya çalışma."

Ezel hemen araya girdi. "Bak, mesleğime göz dikmeyin. Bu evde tek koruma benim."

Güldüm. "Daha az önce koruma olmak için fazla olduğunu düşünüyordun. Ne ara bu kadar sahiplendin mesleğini?"

Ezel ciddi bir ifadeyle kravatını düzeltti. "Ben şu an rolüme giren bir oyuncuyum."

Sarp homurdandı. "Sen rolüne değil, havana girdin." Ezel de hiç bozuntuya vermeden, "O da kolay olmuyor." dedi. Derin bir iç çektim ve herkese tek tek baktım. "Hepimiz hazır mıyız?" diye sordum. Hepsi onaylar şekilde mırıltılar çıkarınca duruşumu dikleştirdim.
"Güzel." dedim. "Şimdi beni iyi dinleyin."

Salondaki ses tamamen kesildi. "Bu gece kimse kahraman olmaya çalışmayacak. En ufak bir terslikte planın dışına çıkmıyoruz. Ben ne dersem onu yapıyoruz. Çünkü tek bir kişinin yapacağı hata, hepimizi yakar."

Bakışlarımı tek tek üzerlerinde gezdirdim. "Görevinizi yapın, birbirinizi kollayın ve gerekirse operasyonu yarıda bırakın. Hiçbir mücevher, hiçbir para, hiçbir plan sizden daha değerli değil." Birkaç saniye sustum.
"Hepiniz benim ailemsiniz." dedim alçak bir sesle. "Bu kapıdan yedi kişi çıkıyoruz ve bu eve yine yedi kişi döneceğiz. Benim için tek başarı budur."

Sessizlik çöktü. Sonra dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. "Şimdi gidelim de şu zenginlerin tadını biraz kaçıralım."

Vera servis çantasını omzuna astı. Beril hostes kartını boynuna taktı. Ezel kulaklığını son kez kontrol ederken Ayaz elindeki tabletle güvenlik kameralarının bağlantısını test ediyordu. Sarp ise arabaların anahtarlarını parmaklarının arasında çevire çevire kapıya yöneldi. Evin kapısını açtığım anda yüzüme serin akşam havası çarptı. Bu havayı seviyordum. Çünkü her büyük operasyon böyle gecelerde başlardı.

Bahçede iki siyah araç bizi bekliyordu.
Ezel her zamanki gibi sürücü koltuğuna geçti. Sarp ön koltuğa oturdu. Arka tarafa ben ve Alçin yerleştik. Diğer araca ise Vera geçti. Ayaz ve Beril de görev yerlerine zamanında ulaşabilmek için onunla birlikte hareket edecekti.

Motorlar aynı anda çalıştı. Kulaklığı kulağıma yerleştirdim. "Ses kontrol, Ayaz."

"Buradayım."

"Ezel."

"Dinliyorum patron."

"Sarp."

"Hazırım."

"Alçin."

"Buradayım."

"Vera."

"Duyuyorum."

"Beril."

"Sorun yok."

Ezel arabayı çalıştırdı. "O zaman..." Vitesi ileri attı. "Operasyon başlasın."

***

Arabanın camından dışarı baktığımda binayı ilk kez bu kadar yakından gördüm. Gecenin karanlığında yükselen yapı, ışıkların altında adeta başka bir dünyaya aitmiş gibi duruyordu. Geniş merdivenlerin iki yanı özenle budanmış ağaçlarla çevriliydi. Bahçeye dizilen siyah lüks araçlar ise içeride nasıl insanların bulunduğunu anlatmaya yetiyordu. Milyonlarca liralık servetler, bu gece aynı çatı altında toplanmıştı.

Ezel aracı kaldırıma yanaştırırken motorun sesi yavaşça sustu. "Vakit geldi." dedi kulaklıktan.

Derin bir nefes aldım. Ceketimin yakasını düzelttim, kol saatimin kayışını istemsizce sıktım. Böyle anlarda heyecanımı bastırmanın en kolay yolu, kendime yapacak küçük bir uğraş bulmaktı. Kapıyı açıp arabadan indim. Elimi Alçin'e uzattım. Alçin elimden tutup nazik bir şekilde arabadan indi. Bu inatçı ve saldırgan kız şu an tam anlamıyla bambaşka birine dönüşmüştü.

Topuklu ayakkabıları mermer zeminde tok sesler çıkarırken etraftaki birkaç davetlinin bakışını üzerine çekmeyi başarmıştı. Tam da istediğimiz buydu. Bu gece zengin görünmek yetmezdi; zengin gibi yürümek, zengin gibi susmak, zengin gibi bakmak gerekiyordu.

Serin akşam havası yüzüme çarpar çarpmaz omuzlarımı dikleştirdim. Az önce evde şakalaşan Yasin geride kalmıştı. Bundan sonrası yalnızca rolüme aitti.

Kulaklığımdan Ayaz'ın sesi duyuldu. "Beril girişte yerini aldı."

Ardından Vera konuştu. "Ben de personel girişinden içeri girdim. Kimse şüphelenmedi."

"Ezel?"

"Güvenlik noktasındayım. Kimlik kontrolü yapıyorum. Patron..." Sesi bir an duraksadı. "Takım elbise bana gerçekten yakışmış."

İstemsizce gülümsedim. "Operasyon bitince özgüvenini konuşuruz."

"Anlaşıldı."

Ana girişe doğru yürümeye başladık. Kapının önünde siyah takım elbiseli iki güvenlik görevlisi bekliyordu. Gelen davetlilerin davetiyelerini tek tek kontrol ediyor, isimlerini listedeki kayıtlarla karşılaştırıyorlardı. Görevli bana doğru bir adım attı. "Davetiyeniz efendim."

Ceketimin iç cebinden siyah zarfı çıkarıp uzattım. Adam önce zarfı, sonra beni süzdü. Elindeki tablet üzerinden ismimi kontrol etti. Birkaç saniye sonra başını hafifçe eğdi.

"Hoş geldiniz Sayın Demir."

İnsan bazen birkaç kelimeyle bambaşka biri olabiliyordu. Başımı belli belirsiz sallayıp içeri girdim. Kapıdan adımımı attığım an burnuma pahalı parfümlerin, cilalı ahşabın ve taze çiçeklerin birbirine karışan kokusu geldi. Salon tahmin ettiğimden de görkemliydi. Kristal avizeler tavandan yıldız kümeleri gibi sarkıyor, altın işlemeli sütunlar salonun dört bir yanını çevreliyordu. Duvarlarda milyonluk tablolar asılıydı. Ellerinde şampanya kadehleriyle sohbet eden insanlar, sanki birazdan milyonlar harcamayacak da sıradan bir akşam yemeğine gelmiş gibiydi. Onlar için milyonlarca lira yalnızca bir rakamdı. Bizim içinse bu geceyi kazandıracak ya da kaybettirecek tek şeydi.

Kulaklığıma hafifçe dokundum. "İçerideyim."

Ayaz'ın sesi hemen geldi. "Salih henüz gelmedi."

Bakışlarımı salonda gezdirdim. "O zaman bekliyoruz."

Alçin ile beraber etrafı inceliyorduk. Olası bir şüpheli durum şu anlık görünmüyordu. Bir süre sonra kulaklığıma hafifçe dokundum. "Durum."

Ayaz'ın sesi neredeyse anında geldi. "Her şey plana uygun ilerliyor. Salih hâlâ görünmedi."

"Vera?"

"Personel mutfağındayım. Şef garson bana üç kez bağırdı. Sanırım role fazla kaptıramamışım kendimi."

Ezel'in kahkahası kulaklığımdan yankılandı. "İlk kovulan ekip üyesi olabilir."

"Kes sesini." diye söylendi Vera. "Bir daha bana tabak taşıtırlarsa istifa edeceğim."

İstemsizce gülümsedim. "Odaklanın."

"Emredersiniz patron."

Kulaklıktan gelen sesler kesilince salonda yürümeye devam ettim. Her adımda başka bir masanın yanından geçiyor, birbirinden pahalı saatler, mücevherler ve kusursuz dikilmiş smokinlerle karşılaşıyordum.

Bu insanların ortak bir özelliği vardı. Hiçbiri mutlu görünmüyordu. Yüzlerinde gülümsemeler vardı ama gözlerinde yoktu. Milyonluk saatler zamanı durduramıyordu. Pırlantalar da vicdan satın alamıyordu. Belki de zenginlik tam olarak buydu. İnsanların sahip olduklarını sergilemek için toplandığı devasa bir tiyatro.

Alçin yanıma yaklaştı. Dışarıdan bakıldığında gecenin en sıradan çiftlerinden biri gibi görünüyorduk. Sessizce koluma girdi. "Nasıl görünüyorum?"

Başımı hafifçe ona çevirdim. "Biraz daha kibirli yürü."

Kaşını kaldırdı. "Daha mı kibirli?"

"Şu an zengin gibisin."

"Daha ne olacağım?"

"Eski para."

Alçin dudaklarını bastırarak gülmesini engelledi. "Tamam."

Gerçekten de yürüyüşü değişti. Çenesini biraz kaldırdı. Bakışlarını insanların üzerinden kaydırmaya başladı. Tam bir milyarder edası vardı.

"Şimdi oldu."

Masaların arasından ilerlerken bir garson önümüzde durdu. "Şampanya alır mıydınız efendim?"

Başımı salladım. "Hayır."

Alçin ise kadehlerden birini aldı. Garson uzaklaşınca bana eğildi. "İçmeyeceğim. Rol icabı."

"Biliyorum."

Tam o sırada kulaklığımdan Beril'in sesi duyuldu.

"Patron."

"Dinliyorum."

"VIP girişinde hareketlilik başladı."

Salondaki uğultu giderek azaldı. Kapıya yakın duran davetliler istemsizce girişe döndüler. Bir şey oluyordu. Ayaz'ın sesi bu kez önceki kadar rahat değildi. "Yasin..."

"Ne var?"

"Sanırım geldi."

Bakışlarımı kapıya çevirdim. Önce iki koruma içeri girdi. Sonra bir tane daha. Salonun iki yanına dağıldılar. Ardından ağır adımlarla biri göründü. Üzerindeki siyah smokini kusursuzdu. Gümüş renkli bastonunu yere her vurduğunda salondaki mermerden tok bir ses yükseliyordu. Yüzünde sakin bir tebessüm vardı. Ama o tebessümün altında insanın içini ürperten bir soğukluk gizleniyordu.

Salih Amel.

Kulaklığımdan Ayaz'ın alçak sesi geldi. "Hedef salonda."

Salih'in içeri girmesiyle birlikte salondaki uğultu birkaç saniyeliğine değişti. Kimse dönüp uzun uzun bakmıyordu. Aksine, insanlar bakmıyormuş gibi yapıyordu. Fakat göz ucuyla onu takip etmeyen tek bir kişi bile yoktu. İlginçti. Adam odaya girdiği an herkesin dikkati ona kaymıştı ama kimse bunu belli edecek kadar cesur değildi. İşte gerçek güç buydu. İnsanların senden korktuğunu, bunu saklamaya çalışmalarından anlardın.

Salih ağır adımlarla yürürken sağındaki koruma eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı. Salih başını bile çevirmeden dinledi. Yüzündeki ifade değişmedi. Gülümsemiyordu. Sinirli de değildi. Sanki bütün salon ona aitmiş gibi rahattı.

"Patron." dedi Vera kulaklıktan. İsmimi ele vermemek için bana özellikle Patron diye hitap ediyorlardı.

"Dinliyorum."

"Sağ cebinde ikinci telefon var."

Kaşımı belli belirsiz kaldırdım. "Emin misin?"

"Masasına otururken ceketi açıldı. İki telefon gördüm."

İkinci telefon... Demek Ayaz'ın bahsettiği yedek hesaplara oradan erişiyordu.

"Ayaz."

"Buradayım."

"Telefonu takip edebiliyor musun?"

Klavyenin tıkırtıları kulaklığımdan duyulmaya başladı. "Birkaç dakika ver."

Bakışlarımı Salih'in üzerinden ayırmadan salonda dolaşmaya devam ettim. Rolümü bozmamalıydım. Ne çok yaklaşmalıydım ne de ondan uzak durmalıydım. Zengin insanlar meraklı görünmezdi. Merak edenler gazetecilerdi. Biz ise bu gece gazeteci değil, avcıydık.

Tam önümden geçen yaşlı bir adam omzuma hafifçe çarptı. "Affedersiniz." dedi.

"Önemli değil."

Adam yoluna devam ederken gözüm istemsizce Salih'e kaydı. O da bana bakıyordu. Bakışlarımız ilk kez kesişmişti. Aramızda onlarca insan vardı. Yine de gözlerini benden ayırmıyordu. İçimde tuhaf bir his dolaştı. Beni tanıyor muydu? Hayır, tanımaması gerekiyordu.

Yüzümde en ufak bir değişiklik oluşmasına izin vermedim. Sadece başımı hafifçe eğerek kibar bir selam verdim. Salih de aynı sakinlikle karşılık verdi. Sonra bakışlarını başka yöne çevirdi. Kulaklığımdan Ayaz'ın sesi yükseldi. "Yasin."

"Söyle."

"Bir iyi bir de kötü haberim var."

"Nedir?"

"İkinci telefonu doğruladım."

"Kötü haber?"

"Kötü haber... İçinde tam sekiz farklı hesap açık."

İçimden sessizce küfrettim. Demek tahmin ettiğimizden de hazırlıklıydı. Ayaz derin bir nefes aldı.

"Ve Yasin..."

"Ne?"

"Bu gece o mücevheri almaya gerçekten niyetli."

Ayaz'ın son cümlesinden sonra çenemi hafifçe sıktım. Demek düşündüğümüz gibi sadece gösteriş için gelmemişti. O mücevheri gerçekten istiyordu. Bakışlarımı Salih'in üzerinden ayırmadan kulaklığıma dokundum.

"Vera."

"Buradayım."

"Sıra sende."

Salih, korumaları eşliğinde ağır adımlarla VIP bölümüne doğru ilerlemeye başladı. Elinde herhangi bir içki yoktu. Ne etrafındaki insanlarla tokalaşıyor ne de gereksiz sohbetlere giriyordu. Sadece yürüyordu. Sanki bu gecenin sonunda o mücevherin sahibi olacağını çoktan biliyormuş gibi.

Vera'nın sesi yeniden kulağıma ulaştı. "Görüş alanıma girdi."

Gözlerimi salondan ayırmadan olanları izlemeye başladım. Elinde kristal kadehlerin bulunduğu gümüş bir tepsiyi taşıyan Vera, diğer garsonların arasına karışmıştı. Yüzündeki profesyonel ifade öylesine doğaldı ki onu yıllardır bu işi yapıyor sanabilirdiniz. Adımlarını yavaşlattı. Tam Salih'in yanından geçeceği sırada ayağı halının kıvrılan kenarına takılmış gibi sendeledi. Tepsi elinden kaymadı ama içindeki koyu renkli içecek doğrudan Salih'in ceketine döküldü. Salondan hafif bir uğultu yükseldi.

"Çok özür dilerim efendim!" dedi Vera telaşla. "Gerçekten istemeden oldu."

Koruma anında Vera'nın önüne geçti. "Çekil."

Vera iki adım geriye gitti. Başını sürekli eğiyor, özür dilemeye devam ediyordu. Ben ise gözümü Salih'ten ayırmıyordum. Adam önce ceketine baktı. Sonra Vera'ya. Yüzünde ne öfke vardı ne de şaşkınlık. Sadece sakin bir ifade duruyordu. Bu hiç hoşuma gitmedi. Salih cebinden beyaz bir mendil çıkarıp lekeyi silmeye çalıştı. Başaramayınca korumasına döndü. "Arabadan diğer ceketi getir."

Koruma tek kelime etmeden uzaklaştı. Kulaklığımdan Ayaz'ın sesi duyuldu. "İki dakika kazandık."

"Yetmez." dedim alçak sesle.

Yaklaşık bir dakika sonra koruma gerçekten elinde siyah bir kıyafet çantasıyla geri döndü. İçinden, giydiğinin birebir aynısı olan bir ceket çıkardı. Salih kirlenen ceketi çıkardı, yenisini üzerine geçirdi ve kravatını tek hamlede düzeltti. Sanki hiçbir şey yaşanmamıştı.

Ayaz küfretti. "Lanet olsun. Yedek hesaplara ulaşmak çok daha zormuş. Henüz birine bile ulaşamadım. Düşündüğümüzden daha fazla zamana ihtiyacımız var." Ben de aynı şeyi düşünüyordum. İlk hamlemiz başarısız olmuştu.

Kirlenen ceketi görevliye teslim eden Vera, özür dilemeye devam ederek bulunduğu yerden uzaklaştı. Birkaç saniye sonra sesi kulaklığımdan duyuldu. "Üzgünüm patron. Yedek ceketi olacağını hiç düşünmemiştim."

"Biz de."

Salih hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti. Bakışlarımı ondan ayırmadan derin bir nefes aldım.

"Beril."

Kulaklığımdan hafif bir cızırtı geldi. "Dinliyorum."

"Sıra sende."

Beril giriş holünün sonunda bekliyordu. Üzerindeki hostes üniforması ve boynundaki görev kartı sayesinde salondaki herkes onu organizasyon ekibinden biri sanıyordu. Salih tam yanına yaklaşırken profesyonel bir gülümsemeyle önüne geçti. "İyi akşamlar Sayın Amel."

Salih durdu. "Evet?"

"Organizasyon ekibi adına bilgilendirme yapmak istedim. Açık artırma salonunda son dakika oturma düzeni değişikliğine gidildi. Sizi VIP bekleme salonuna alacağız."

Tek kelime bile fazla söylemedi. Ne kadar az konuşursa o kadar inandırıcı olacağını biliyordu. Salih birkaç saniye yüzüne baktı. "Öyle mi?"

"Evet efendim."

Tam içimden "Oldu." diye geçirirken Salih'in arkasındaki yaşlı adam cebinden davetiyesini çıkardı. Üzerindeki programı kısa bir süre inceledi. Ardından sakin bir sesle konuştu. "Program değişmemiş."

Beril'in yüzündeki gülümseme bir anlığına dondu. Yaşlı adam devam etti. "Biz organizasyon başkanıyla on dakika önce görüştük."

Sessizlik.

Salih bu kez Beril'e döndü. Uzun uzun bakmadı. Sadece birkaç saniye gözleriyle onu inceledi. Sonra dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. "Teşekkür ederim." Başka hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti. Beril kenara çekilmek zorunda kaldı. Kulaklığımdan sesi geldi. "Özür dilerim."

"Boş ver."

"Şüphelendi mi?"

Gözlerimi Salih'ten ayırmadan cevap verdim. "Bilmiyorum." Ama içimde büyüyen his bunun tam tersini söylüyordu. Adam yalnızca hazırlıklı değildi. Çevresindeki insanlar da en az onun kadar dikkatliydi.
Ayaz'ın parmak sesleri yeniden kulaklığıma ulaştı. "Yasin."

"Söyle."

"Açık artırmanın başlamasına beş dakika kaldı."

Dişlerimi sıktım. "Bu kadar kısa sürede başka şansımız kalmadı."

Bakışlarımı Salih'in üzerinden ayırmadan onu izlemeye devam ettim. Ağır adımlarla açık artırma salonuna ilerliyordu. Etrafındaki insanlar ona yol veriyor, kimse istemeden de olsa yürüyüşünü bölmeye cesaret edemiyordu. Tam koridora gireceği sırada Alçin karşısına çıktı. Siyah elbisesi ve kendinden emin duruşuyla sanki gecenin en önemli misafirlerinden biriydi. Dudaklarına profesyonel bir tebessüm yerleştirdi. "Sayın Amel."

Salih duraksayıp Alçin'e baktı. Alçin elini uzattı. "Ben Eylül Arslan. Sizinle sonunda tanışabildiğime sevindim."

Salih uzatılan ele kısa bir bakış attıktan sonra tokalaştı. "Memnun oldum."

"İsminizi uzun zamandır duyuyorum." dedi Alçin. "Özellikle yurt dışındaki yatırımlarınız gerçekten etkileyici."

Salih'in yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu. Ne gururlanmıştı ne de rahatsız olmuştu. "Siz de yatırımcı mısınız?

"Kısmen." dedi Alçin. "Daha çok teknoloji şirketleriyle ilgileniyorum. Aslında sizinle birkaç dakikalık bir görüşme yapmak istiyordum." Kulaklığımdan Ayaz'ın sesi duyuldu.

"Durdu."

Bakışlarımı ayırmadan izlemeye devam ettim. Alçin konuşmayı ustalıkla uzatıyordu. Bir projeden bahsediyor, ardından başka bir konuya geçiyor, Salih'in ilgisini canlı tutacak kadar bilgi veriyor ama asıl konuya hiç gelmiyordu. Tam istediğimiz gibiydi. Her geçen saniye bizim lehimizeydi. İçimde ilk kez küçük de olsa bir umut kıpırdadı.

Korumalardan biri hızlı adımlarla Salih'in yanına yaklaştı. Eğilip kulağına birkaç kelime fısıldadı. Salih kolundaki saate baktı.
Sonra yeniden Alçin'e döndü. "Hanımefendi..." Alçin konuşmasını yarıda kesti.

"Gerçekten keyifli bir sohbetti." Ses tonu son derece kibardı. "Fakat beni bekleyen önemli bir iş var."

Alçin son bir kez şansını denedi. "Yalnızca iki dakikanızı daha alacağım."

Salih hafifçe gülümsedi. "Eğer konuşacağımız konu gerçekten önemliyse..." Kısa bir an duraksadı. "...açık artırmadan sonra da konuşabiliriz." Başını nazikçe eğdi.
"İzninizle." Ve tek bir saniye bile kaybetmeden yürümeye devam etti. Alçin olduğu yerde kaldı.

Kulaklıkta birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra Ezel konuştu. "Patron. Neydi benim görevim?"

Bakışlarımı salonun diğer ucundaki güvenlik kapısına çevirdim. "Ezel, şimdi sıra sende."

Kulaklığımdan derin bir nefes sesi geldi. "Anlaşıldı."

Salih, açık artırma salonuna açılan koridora doğru ilerlerken Ezel güvenlik noktasından çıktı. Yakasındaki görev kartını düzeltti, elindeki tableti kontrol ediyormuş gibi yaptı ve tam Salih'in önüne geçti. "İyi akşamlar efendim."

Salih duraksadı. "Evet?"

"Rahatsız ettiğim için kusura bakmayın. VIP misafirler için ek bir güvenlik doğrulaması başlatıldı. Çok kısa sürecek."

Koruması hemen öne çıktı. "Sayın Amel'in güvenlik kontrolü girişte tamamlandı."

"Biliyorum." dedi Ezel son derece profesyonel bir sesle. "Bu organizasyon komitesinin son dakika talimatı. Sadece birkaç imza ve kimlik doğrulaması yapacağız."

Koruma itiraz edecek gibi oldu. Tam o sırada Ezel tableti uzattı. "İsterseniz organizasyon müdürünü de çağırabilirim."

Salih ilk kez konuşmadan Ezel'i inceledi. Bakışları sakindi. Fakat o sakinliğin altında sürekli çalışan bir zihin vardı. "Evrakları göster."

Ezel hiç tereddüt etmeden ekrana birkaç belge açtı. Belgelerin tamamı Ayaz'ın hazırladığı sahte organizasyon formlarıydı. Salih birkaç saniye inceledi. Korumasına döndü.

"Ne düşünüyorsun?"

Koruma belgeleri eline aldı. Derin bir sessizlik oluşmuştu. Kalbim göğsüme biraz daha sert vurmaya başladı. Olacak mıydı?

Koruma belgeleri geri uzattı. "Resmî logolar doğru."

İçimden istemsizce bir nefes verdim. Tam kazandık derken Salih'in telefonu çaldı. Aramayı cevapladı. "Evet."

Karşı taraf birkaç cümle söyledi. Salih'in bakışları yavaşça Ezel'e döndü. Telefonu kapattı. Sonra tek cümle kurdu.

"Organizasyon başkanı, böyle bir prosedür başlatmadığını söyledi."

Ezel'in yüzündeki ifade milim oynamadı. Ama ben onun içinden geçen küfrü tahmin edebiliyordum. Salih bir adım yaklaştı. "Emeğin için teşekkür ederim."

Sesinde ne alay vardı ne de öfke. Bu daha ürkütücüydü. Sadece gerçeği söyleyen bir adam gibi konuşuyordu. Yanından geçip yürümeye devam etti. Ezel birkaç saniye arkasından baktıktan sonra kulaklığa fısıldadı. "Yasin..."

"Söyle."

"Bu adam normal değil."

Dişlerimi sıktım. "Biliyorum. Onu zaten hiçbir zaman hafife almadık."

Ayaz'ın sesi kulaklığı doldurdu. "Açık artırmanın başlamasına son iki dakika. Henüz hesaplardan sadece birini bloke edebildim."

Salondaki ışıklar hafifçe loşlaştı. Görevliler davetlileri yerlerine yönlendirmeye başladı. İnsanlar ellerindeki kadehleri bırakıp ağır ağır koltuklarına geçerken ben de yerimi aldım. Bakışlarım istemsizce Salih'e kaydı. O da tam karşı sıraya oturuyordu. Aramızda yalnızca birkaç metre vardı. İçimdeki his gittikçe büyüyordu. Bu gece yalnızca açık artırmada yarışmayacaktık. Birbirimizi de tartıyorduk. Ve ikimiz de bunun farkındaydık.

Sunucu yerini aldı ve tokmağını masaya sertçe vurdu. Birdenbire tüm dikkatler sahneye kesildi. Sunucu o yapay gülümsemesiyle açılışı yaptı. "Baylar ve bayanlar, bu özel gecemize hoş geldiniz. Sizleri burada ağırlamaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Bu akşam yalnızca birbirinden değerli eserleri değil, tarihin eşsiz parçalarını da sizlerle buluşturacağız."
Salonda hafif bir alkış yükseldi. Sunucu elindeki kartlara kısa bir göz attıktan sonra konuşmasına devam etti. "Her eser, açık artırma kurallarına uygun olarak sırayla satışa sunulacaktır. Teklifleriniz görevli arkadaşlarımız tarafından kayıt altına alınacak ve en yüksek teklifi veren misafirimiz eserin yeni sahibi olacaktır."

Görevliler salonun iki yanına dağıldı. Ellerindeki tabletleri hazırlarken ben göz ucuyla Salih'i izlemeye devam ediyordum.
Adam en ufak bir hareket bile etmiyordu. Ne etrafına bakıyor ne de yanındaki korumalarıyla konuşuyordu. Sadece sahneye odaklanmıştı. Sanki bu gece neler yaşanacağını benden çok o biliyordu. İlk eser sahneye getirildi. Osmanlı dönemine ait işlemeli bir hançer. Ardından eski bir tablo. Sonra altın işlemeli antika bir saat.
Teklifler havada uçuşuyor, tokmak her seferinde yeni sahibini ilan ediyordu. Ama ne ben teklif veriyordum ne de Salih. İkimiz de aynı şeyi bekliyorduk.

Kulaklığımdan Ayaz'ın sesi duyuldu. "İkinci hesabı bloke etmeme az kaldı. Salonda henüz hareket yok"

"İzlemeye devam et."

Yaklaşık yirmi dakika geçmişti. Sunucu önündeki kartı değiştirdi. Bu kez yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü.
"Saygıdeğer misafirler..." Salondaki uğultu yavaş yavaş kesildi. "Şimdi ise gecemizin en özel eserlerinden birini sizlere sunacağız."

İçimde tuhaf bir his belirdi. Yanlış değildim.
Sıra gelmişti. İki görevli, siyah kadife bir kutuyu dikkatlice sahnenin ortasına getirdi. Kutunun kapağı ağır ağır açıldı. Kristal ışıkların altında göz kamaştırıcı bir kolye parıldıyordu.

Bakışlarımı kolyeye çevirdiğimde neden bu kadar özel olduğunu anlayabiliyordum. Çok şık ve detayla hazırlanmıştı. Yılanın kendi kuyruğunu değil, kendi avını sardığı bir tasarımdı. Altın bir yılan, boynuna dolanmış hâlde kendi etrafına kıvrılıyordu. Pullarına tek tek işlenmiş siyah pırlantalar ışığı yakalıyor, başındaki iki küçük kırmızı yakut ise canlıymış gibi parlıyordu. Ağzından sarkan siyah damla taş, her açıdan başka bir renge bürünüyordu. Bazen gece kadar siyah, bazen de derin bir mor. Gözünü üzerinden çekmek zordu. Güzel olduğu için değil. Hikâyesi varmış gibi durduğu için.

İstemsizce Salih'e baktım. O da tam o anda bana bakıyordu. İkimiz de biliyorduk.
Asıl açık artırma şimdi başlıyordu.

Sunucu, beyaz eldivenlerini düzelttikten sonra kadife kutunun içindeki kolyeyi iki eliyle kaldırdı. Salonun ışıkları bilinçli olarak biraz daha kısıldı. Kolyenin üzerindeki onlarca pırlanta avizelerden süzülen ışığı yakalayıp bütün salona dağıtıyordu. Birkaç saniyeliğine herkes sustu. Kimi hayranlıkla bakıyor, kimi ise onu satın almanın hesabını yapıyordu.
Sunucu gururla gülümsedi.

"Saygıdeğer misafirler... Karşınızda gecemizin en değerli parçası. Koleksiyoncuların 'Yılanın Gözyaşı' olarak bildiği bu eser, siyah elmasın en nadir türlerinden biriyle işlenmiştir. Dünyada yalnızca üç örneği bulunmaktadır."

Salonda hafif bir uğultu yükseldi. İnsanlar öne doğru eğilmiş, kolyeyi daha yakından görmeye çalışıyordu. Benim gözüm ise kolyede değildi. Karşımda oturan Salih'teydi. O da bana bakıyordu. Sunucu tokmağını masaya vurdu.

"Başlangıç fiyatımız seksen milyon lira."

İlk teklif hiç gecikmedi. "Seksen milyon."

"Seksen beş."

"Doksan."

Rakamlar peş peşe yükselmeye başladı. Her tekliften sonra tokmağın sesi salonda yankılanıyor, görevliler tabletlerine yeni fiyatları işliyordu. Tam o anda Salih, önündeki teklif kartını ağır ağır kaldırdı. "Yüz milyon."

Sesi sakin, kendinden emin ve tekdüzeydi.
Sanki sonucu çoktan biliyormuş gibiydi.

Kulaklığımdan Ayaz'ın sesi duyuldu. "Başladı." Derin bir nefes aldım. Salih'in bu kadar erken devreye girmesi iyi değildi.
Çünkü bu, kolyeyi ne pahasına olursa olsun alacağını gösteriyordu. Sunucu tokmağını kaldırdı. "Yüz milyon. Bir..."

Teklif kartımı kaldırdım. "Yüz on milyon."

Salonda birkaç kişi dönüp bana baktı. Sunucu heyecanla gülümsedi. "Yüz on milyon teklif edildi!"

Kulaklığımdan Beril'in sesi geldi. "Patron?"

Cevap vermedim. Salih hiç beklemeden kartını yeniden kaldırdı. "Yüz yirmi milyon." İçimden sessizce küfrettim. Beklediğimden daha rahattı. Sanki bu rakamların hiçbir önemi yokmuş gibi davranıyordu. Teklif kartımı bir kez daha kaldırdım. "Yüz otuz milyon."

Bu kez salondaki uğultu belirgin şekilde arttı. İnsanlar birbirlerine dönüp fısıldaşmaya başlamıştı. Kulaklığım bir anda seslerle doldu. "Yasin, yapma." dedi Vera. "Başka bir yol buluruz." diye ekledi Ezel. Sarp'ın sesi sertti. "Patron, o kadar yükseltme." Hepsini duyuyordum. Ama hiçbirini dinleyemiyordum. Çünkü başka yol kalmamıştı.

Salih tek kelime etmeden kartını yeniden kaldırdı. "Yüz kırk milyon."

Ayaz bu kez daha ciddi konuştu. "Yasin, bunu ödeyemeyiz." Haklıydı, ödeyemezdik ama Salih'in almasına da izin veremezdim. Kartımı yeniden kaldırdım. "Yüz elli milyon."

Sunucunun sesi bile heyecandan yükselmişti. "Yüz elli milyon! Başka teklif var mı?"

Salih ilk kez duraksadı. Parmaklarını bastonunun sapında yavaşça gezdirdi. Gözlerini kolyeden bana çevirdi. Uzun birkaç saniye boyunca birbirimize baktık.
Sonra kartını bir kez daha kaldırdı. "Yüz elli beş milyon."

Kulaklığım adeta patladı. "Yasin, yeter!" diye bağırdı Sarp.

"Ne yapıyorsun sen?" dedi Beril.

"Seksen milyonluk planı yüz elli beş milyona çevirdin!" diye söylendi Ezel.

Ayaz'ın sesi ise hepsinden sakindi. "Patron..."

"Bırak."

Gözlerimi Salih'ten ayırmadan yavaşça nefes verdim. O an anladım. Bu teklif artık kolye için değildi. Bu, kimin geri adım atacağını görmek için oynanan sessiz bir savaştı. Ve ben geri adım atacak biri değildim.

Teklif kartını son kez kaldırdım. "Yüz altmış milyon."

Salon tamamen sessizliğe gömüldü. Sunucu bile birkaç saniye konuşamadı. "Y... yüz altmış milyon teklif edildi."

Bütün bakışlar Salih'e çevrildi. Adam bana baktı. Yüzünde öfke yoktu, hayal kırıklığı da. Aksine dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. Kartını masaya bıraktı.
Sunucu tokmağını havaya kaldırdı. "Yüz altmış milyon. Bir, iki, üç."

Ve "Tak..." Tokmağın tok sesiyle herkesin bakışları tekrardan bana çevrildi.

"Sayın Kaan Demir'e satılmıştır. Tebrik ederiz."

Tokmağın sesi hâlâ kulaklarımda yankılanırken kulaklığın içi bir anda karıştı. "Sen iyi misin?" dedi Vera.

"Patron, kafayı mı yedin?" diye söylendi Ezel.

"Yüz elli milyon!" Sarp neredeyse bağırıyordu. "O parayı nasıl ödeyeceğiz?"

Ayaz sessizliğini bozdu. "Yasin."

"Ne?"

"Planın ikinci kısmına geçmemizi mi istiyorsun?"

Bakışlarımı hâlâ Salih'ten ayırmadım. Adam ayağa kalkıyordu ve sanki hiçbir şey kaybetmemiş gibi sakince ceketini düzeltiyordu. İçimdeki his daha da büyüdü.
Bu kadar rahat olmaması gerekiyordu. Ama artık geri dönüş yoktu. Alçak sesle konuştum. "Ödeme alanına geçiyoruz."

Kulaklıkta derin bir sessizlik oluştu. Sonra Ayaz'ın tek cümlesi duyuldu. "Anlaşıldı."
Bu kez gerçekten oyun başlıyordu.

💮💮💮

Bir bölümün daha sonuna geldik. Her bölümde evdeki neşeyi göstermek isterdim ama artık biraz nefes almaya ihtiyacımız vardı. Bu bölüme kadar gelmiştik ama çetenin nasıl oluştuğundan bahsetmediğimi farkettim. Bu yüzden biraz çeteyi anlattım. Aralarındaki bağın nereden geldiğini görün istedim.

Bugün de bölümde Ezel'in ismi çok geçti. Ezel olarak gördüğüm kişiyi aşağı bırakıyorum.

Bence Ezel'in sert ve soğukkanlı karakterini yeterince yansıtıyor.

Oy vermeyi ve bol bol yorum yapmayı unutmayın 💞