12. bölüm · KÖR ALAN

12. Bölüm

Jelibon Dükkanı

Yasin Kadem

Sabahın ilk ışıkları, mezarlığın üzerine ağır ağır yayılırken gözlerimi istemsizce açtım. Kulübenin ahşap tavanına birkaç saniye boş boş baktım. Gece boyunca doğru düzgün uyuyamamıştım. Gözlerimi her kapattığımda annemin mutfakta söylediği şarkıyı duyuyor, babamın gülüşünü hatırlıyor, ardından yıllardır değişmeyen o sessizliğin içine düşüyordum. Dışarıdan gelen kuş sesleri kulübenin içindeki sessizliği bölüyordu. Derin bir nefes alıp yataktan doğruldum. İnce battaniyeyi omuzlarımdan kenara bıraktım, montumu giydim ve kapıyı açarak dışarı çıktım.

Sabah ayazı yüzüme çarpar çarpmaz istemsizce gözlerimi kıstım. Mezarlık henüz bomboştu.

Rüzgâr, mezar taşlarının arasındaki kuru otları hafifçe sallıyor, geceden kalan çiy damlaları güneş ışığını yansıtarak parlıyordu. Yavaş adımlarla yine aynı yere yürüdüm. Mezarlık ve kulübe arasında sadece yol vardı. Mezarlığa vardığımda mezar taşına oturdum. Her sabah olduğu gibi ilk onlara baktım. "Dün yine çok konuştum." diye mırıldandım istemsizce. Sanki onlar duyup cevap vereceklermiş gibi.

Dün Helen'e anlattığım her şey hâlâ zihnimde dönüp duruyordu. Yıllardır kimseye söylemediğim şeyleri bir yabancıya anlatmıştım. Üstelik anlatırken tek bir kez bile beni susturmamış, tek bir kez bile acıyarak bakmamıştı. En garibi de buydu. Bana acımamıştı. Sadece dinlemişti. Elini saçlarımda gezdirirken söylediği tek bir cümle hâlâ kulağımdaydı. "O kulübede bu gece yalnız kalmayacaksın." İçimden hafifçe güldüm. "İnatçı kadın." Bunu söylerken istemsizce başımı iki yana salladım. Daha dün gece, kulübede benimle kalacağını söylemişti. Saatlerce itiraz etmeme rağmen geri adım atmamış, en sonunda da kollarını birbirine bağlayıp bana meydan okur gibi bakmıştı. "Davayı bitireyim. Ondan sonra ne dersen de, ben yine geleceğim." demişti sanki bütün kararlar ona aitmiş gibi. Normalde böyle bir tavır sinirimi bozardı ama nedense onun söyleyiş şekline kızamamıştım.

Cebimdeki telefon titreşince düşüncelerim dağıldı. Refleksle çıkarıp saate baktım. Duruşmanın başlamasının üzerinden neredeyse iki saat geçmişti. Telefon elimde kalakaldı. Acaba bitmiş miydi? Birkaç saniye boyunca ekranı açıp kapattım. Biraz daha bekleme kararı alıp telefonu tekrar cebime koydum. Yaklaşık beş dakika dayanabildim. Sinirle tekrar çıkardım. "Ne saçmalıyorsun sen?" diye söylendim kendi kendime. Alt tarafı bir mesaj atacaktım. Mesaj ekranını açtım. Parmaklarım klavyenin üzerinde birkaç saniye bekledi.

Yasin Kadem
Duruşma nasıl geçti?

Gönderdikten sonra telefonu elimden bırakmadım. İlk kez birkaç dakikanın bu kadar uzun sürdüğünü hissediyordum. Neredeyse üç dakika geçmişti. Mesaj hâlâ görülmemişti. İçimde sebepsiz bir huzursuzluk oluşmaya başladı. Ya bir şey ters gittiyse? Ya karşı taraf son anda yeni bir delil çıkardıysa?

Telefon bir anda titredi. Mesaj okunmuştu. Ardından yazıyor ibaresi belirdi. İstemsizce doğruldum. Helen'in cevabı tek kelimeydi.

Huysuz
Kazandık.

O tek kelimeyi birkaç kez okudum. Sanki yanlış okuyormuşum gibi. Tam o sırada ikinci mesaj geldi.

Huysuz
Savaş serbest bırakıldı.

Farkında olmadan yüzümde bir gülümseme oluştu. Başımı eğip gözlerimi kapattım. Göğsümün üzerinde haftalardır duran o ağırlık ilk kez biraz olsun hafiflemişti. İstemsizce güldüm. Parmaklarım ekranda dolaştı.

Yasin Kadem
Sana güvenmem gerektiğini biliyordum.

Huysuz
Bunun için bana teşekkür borçlusun.

Kaşımı kaldırdım.

Yasin Kadem
Hayır. Teşekkür filan etmeyeceğim.

Huysuz
Edeceksin.

Yaklaşık yarım dakika ses çıkmadı. Tam telefonu cebime koyacaktım ki yeni bir bildirim düştü. Mesajı okur okumaz yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu.

Huysuz
Hazır ol. Yanına geliyorum.

Olduğum yerde donup kaldım. Bir süre ekrana baktım. Sonra hızla yazmaya başladım.

Yasin Kadem
Hayır, gelmene gerek yok.

Huysuz
Ben gelmek istiyorum.

Yasin Kadem
Gelemezsin. Tanımadığın bir adamla aynı yerde yaşayacak biri değilsin.

Huysuz
Buna daha sonra bakacağız.

İç çekerek alnımı ovuşturdum.

Yasin Kadem
Burada kalamazsın. Pek yaşanılacak bir yer değil.

Huysuz
Buna gelince karar veririm.

Yasin Kadem
Çok inatçısın.

Huysuz
Evet öyleyim. Bu arada gelmeme çok az kaldı. Yola çıktım bile.

Telefonu yavaşça aşağı indirdim. İstemsizce gülmeye başladım. "Allah'ım..." diye mırıldandım kendi kendime. "Gerçekten geliyor." Başımı çevirip kulübeye baktım. Kapısı yarıya kadar açıktı. Hemen ayağa kalktım ve mezarlıktan çıkıp kulübeye gittim. İçeride dün gece aceleyle bıraktığım battaniye hâlâ yerdeydi. Masanın üzerinde boş kahve kupaları duruyordu. Sobanın yanı başına gelişigüzel bıraktığım odunlar bütün zemine yayılmıştı. Bir anda aklıma tek bir düşünce geldi. "Burayı bu hâliyle göremez."

Yerdeki battaniyeyi iki elimle silkeleyip yatağın üzerine bıraktım. Havaya kalkan ince toz tabakası yüzüme doğru gelince istemsizce öksürdüm. Birkaç saniye gözlerimi kapatıp elimle havayı dağıtmaya çalışırken kendi kendime söylendiğimi fark ettim. "Harika, yıllardır aklıma gelmeyen temizlik bugün aklıma geldi."

Battaniyenin köşesini düzelttim. Ardından masanın üzerindeki iki boş kupayı elime alıp küçük lavaboya götürdüm. Musluğu açınca önce paslı borulardan gelen uğultu duyuldu, ardından ince bir su akmaya başladı. Kupaları yıkarken bir an duraksadım. Ne yapıyordum ben? Helen buraya gelmesin diye on dakika boyunca mesaj atmıştım. Şimdi ise geleceğini öğrendiğim andan beri kulübeyi misafir ağırlayacak hâle getirmeye çalışıyordum. Kafamı iki yana salladım. Kupaları kurulayıp yeniden yerine koydum. Ardından sobanın önünde biriken odun parçalarını topladım. Birkaçını düzgünce yan yana dizdim, kırılmış olanları da dışarı çıkarmak için kucağıma aldım.

Kapıyı açtığım anda serin hava yeniden yüzüme çarptı. Gözlerim istemsizce mezarlığa kaydı. Bir an önceki huzursuzluğun yerinde garip bir dinginlik vardı. Savaş artık özgürdü. Yıllardır ilk defa bu tarihte iyi bir haber almıştım. Başımı hafifçe kaldırıp gökyüzüne baktım. Rüzgâr hafifçe esip ağaçların dallarını sallıyordu.

Elimdeki odunları kulübenin yan tarafına bırakırken uzaktan motor sesi duydum. İstemsizce başımı kaldırdım. Mezarlığın girişine doğru beyaz bir araba yaklaşıyordu. Helen bu kadar çabuk mu gelmişti? Araba demir kapının önünde durdu. Birkaç saniye sonra şoför kapısı açıldı. Siyah ceketinin içine açık renk bir gömlek giymişti. Mahkemeden yeni çıktığı her hâlinden belliydi. Saçlarını gelişigüzel toplamış olmasına rağmen dünkü hâlinden daha yorgun görünüyordu.

Arabadan iner inmez etrafına bakındı. Sonra telefonunu çıkarıp muhtemelen konuma baktı. Ardından gözlerini bana çevirdi. Aramızdaki mesafe oldukça uzaktı ama beni fark ettiği anda sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşuz gibi elini kaldırıp salladı. İç çekerek başımı hafifçe salladım. "Deli."

Helen kapıyı kilitleyip bana doğru yürümeye başladı. İlk birkaç adımı gayet rahattı. Sonra mezarlığın girişindeki yumuşak toprağa bastı. Bir sonraki adımında ayağı bileğine kadar çamura gömüldü. Olduğu yerde kalakaldı. Yüzündeki ifade birkaç saniye boyunca değişmedi. Sonra yavaşça aşağı baktı. Ardından tekrar bana baktı. Uzaktan bile yüzünü buruşturduğunu görebiliyordum. Kollarımı göğsümde birleştirip sessizce onu izlemeye başladım. Helen ayağını çıkarmaya çalıştı ama olmadı. Biraz daha kuvvet uyguladı. Bu kez diğer ayağı da kaydı. Dengesini kaybedip iki kolunu yana açarak zar zor ayakta kalabildi. Sinirle tekrar ayağını çekmeye çalıştı ama bu kez ayakkabısı çamurun içinde kaldı. Kendisi ise tek ayağıyla geriye sendeledi. Dudaklarımı birbirine bastırarak gülüşümü engellemeye çalıştım. O bunu farketmiş gibi bakışlarını bana çevirdi ve kaşlarını çatarak seslendi. "Orada duracağına gelip yardım etsene."

Başımı eğip güldüm. Ardından ağır adımlarla yanına yürüdüm. Çamurun kenarında durup elimi uzattım. Helen hiç düşünmeden tuttu. Tam onu çekmeye çalışırken bu kez benim ayağım kaydı. "Dikkat..." demesine fırsat kalmadan ikimiz de aynı anda öne doğru savrulduk. Çamur sıçrayarak etrafa dağıldı. Helen dizlerinin üzerine çökmüştü. Ben ise tek elimle yere tutunmaya çalışıyordum. Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık. Helen'in yüzünde inanılmaz bir ifade vardı. Daha gelmeden böyle bir şey yaşayacağını düşünmüyordu. "İnanılır gibi değilsin."

Helen kaşlarını kaldırıp bana baktı. "Ne var?"

Elimle ayakkabılarını işaret ettim. "Mezarlığa gelirken topuklu ayakkabı giymiştin diye ses etmedim. Sonuçta oraya geçici olarak geldin ama dağın başındaki kulübeye gelirken de topuklu ayakkabıları giyeceğin aklıma gelmedi."

Helen aşağı eğilip ayakkabılarına baktı. "Ne olmuş yani?"

"Ne mi olmuş?" Yere eğilip topuğunun battığı çamuru gösterdim. "Daha yolun başındayız."

Helen umursamazca omuz silkti. "Abartıyorsun Yasin." Tam bunu söylediği sırada yürümeye çalıştı. Topuk yine çamura saplandı. Bu kez ayağını çekmeye çalışırken dengesi bozuldu. Refleksle kolundan tuttum. Birkaç saniye bana baktıktan sonra suratını ekşitti. "Bu yol neden böyle?"

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. "Çünkü burası Nişantaşı değil. Senin dağın ortasına sanki duruşmaya gidiyormuş gibi hazırlanacağını tahmin edemedim."

Helen kolunu elimden çekti. "Ben her zaman böyle giyiniyorum." Birkaç adım atmaya başladı. Üçüncü adımda topuğu yine toprağa saplandı. Bu sefer öyle bir baktı ki sanki suçlusu bendim. "Çıkmıyor."

"Kime dedim ben spor ayakkabı giy diye?"

"Demedin öyle bir şey."

"Demem gerekmiyordu."

Helen derin bir nefes verdi. Ayağını çekmeye çalıştı ama olmadı. Bir daha denedi. Yine olmamıştı. En sonunda sinirle bana döndü. "Çıkar şunu."

Kaşımı kaldırdım. "Ben mi?"

"Evet sen."

"Niye?" diye sordum şaşkınlıkla.

"Çünkü senin yüzünden oldu bu."

"Ben mi gömdüm ayakkabını toprağa?"

Helen hiçbir şey demeden bana baktı. İnsan bazen karşısındaki konuşsun diye beklermiş. Helen ise kuyumcuda yaptığı gibi susarak suçluyordu. İç çektim ve eğilip topuğu tuttuğum gibi tek hamlede çıkardım. Ayakkabı çamurun içinden "şlop" diye ses çıkararak kurtuldu. Helen ayakkabısına baktı. "İğrenç olmuş bu ve yedek ayakkabım yok."

"Onu da düşünseydin." Helen kaşlarını çatıp bana doğru yürüdü. "Bugün neden bu kadar sinir bozucusun? Bana laf sokup duruyorsun."

"Bana göre gayet normalim."

Helen homurdanarak yürümeye devam etti.
Daha yüz metre bile gitmemiştik ki bu kez ayağı taşa takıldı. "Dikkat." Kolundan yeniden tuttum. Helen gözlerini devirdi. "Şu yolu kim yaptı?!"

Başımı gökyüzüne kaldırıp derin nefes verdim. Daha kulübeye varmadan iki kere düşüyordu. İçimden, Allah'ım sabır ver, diye geçirdim. Yaklaşık iki dakika sonra sonunda kulübe göründü. Helen durduğu yerde etrafına baktı. Uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonra yavaşça konuştu. "Gerçekten burada mı kalıyorsun?"

Başımı salladım. Kulübeye doğru yürüyüp kapıyı açtım. İçeri ilk ben girmiştim. Arkamdan Helen de geldi. Daha içeri adımını atar atmaz etrafı incelemeye başladı. Gözlerini eski ahşap duvarlar, küçük soba, masa, iki sandalye, koltuk, tek kişilik yatak ve kitaplarda gezdirdi. Hiçbir şey söylemeden hepsine tek tek baktı. En sonunda bana döndü. "Sen ciddiymişsin. Burası yaşanılacak bir yer değilmiş." Bir süre sessiz kaldı. Sonra ceketini çıkarıp sandalyeye bıraktı. "Ama beklediğimden daha düzenliymiş."

Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Sobaya doğru yaklaşıp birkaç odun attım. Ekim aylarının başında olduğumuz için havalar soğuktu. Helen de masanın etrafında dolaşıyordu. Sandalyeye oturdu. "Bu arada."
Başını kaldırdı. "Savaş beni görünce ilk söylediği şey 'Yasin nerede?' oldu. Seni gerçekten seviyor."

"Ben de onu seviyorum." Bunu söylerken sesim neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
Helen elini çenesinin altına koydu ve beni izlemeye başladı. "Arkadaşların da seni çok seviyor." Bir süre sessiz kaldığımda sonunda dayanamadı. "Neden konuşmuyorsun?"

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. "Çünkü konuşacak halim yok." Söylediğim şeye karşılık vermemişti. Bir dakika kadar sessiz kaldıktan sonra tekrar konuştu. "Ama şunu söylemeden duramayacağım. Bu kulübe çok kötüymüş. Dekorasyonu berbat. Zevkini hiç sevmedim."

Sobanın kapağını kapatıp diğer sandalyeye geçtim. "Bu kulübe dekorasyon yarışmasına katılmıyor Helen."

Helen beni umursamadan masanın üzerindeki kupayı aldı. "Bu kupa senden daha yaşlı gibi."

"Olabilir." dedim omuz silkerek. Ardından bakışlarını pencereye çevirdi. "Bu perdeler de Osmanlı'dan kalma." Gözlerimi tavana çevirdim ve kapattım. "Allah'ım..."

Helen kupayı yerine bırakıp ciddi bir ifadeyle bana baktı. "Bir de bir şey söyleyeceğim. Kulübe kötü ama arkadaşların ondan da kötü."

Bakışlarımı ona çevirip kaşlarımı çattım. "Ne yaptılar yine?" Helen hemen konuşmaya başladı. "Özellikle şu Alçin... Beni görür görmez saldıracak sandım. Kadın resmen 'Evime bir daha gelme.' dedi."

Derin bir nefes aldım. "Çünkü seni sevmiyor."

Helen yüzünü buruşturdu. "Ben de onu sevmiyorum." Bir süre masaya baktıktan sonra bakışlarını tekrardan bana çevirdi. "Bir de Ezel var. Bana öyle bakıyordu ki sanki gidip evini yakmışım." Dediği şeyle duraksadım. Ezel Helen'i görmüş müydü? Onu görünce çok kötü hissetmiş olmalıydı. Pelin'e tıpatıp benzeyen birini görmek onda derin yaralar açmıştır.

Bir süre sessiz kaldıktan sonra "Ezel'in huyu o." dedim. "Huysa bunu değiştirsin. Bu arada en sinir olduğum Sarp." Helen yüzünü buruşturarak taklit yapmaya başladı. "İyi, tamam, kes sesini..." Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. "Konuşmayı bilmiyor o adam. Onu bir terapiste göndermelisiniz."

Sandalyeme daha çok yaslandım. "O seni kıskanıyor."

Helen şaşkınlık bana baktı. "Neden?"

"Çünkü beni elinden aldığını düşünüyor. Beni çok seviyor."

"Bu söylediğin cümle çok yanlış anlaşılıyor."

Dudağımın kenarı kıvrıldı. "Kardeşim gibi seviyor. Seni benden uzak tutmaya çalışıyor."

Helen kaşlarını çattı. "Çok saçma. Sana aşık olduğumu düşünüyor olmalı."

"Olabilir."

Helen kaşlarını çattı ama cevap vermedi. Yine sessiz kalmayı seçmişti. Ben de onunla beraber sessizliği paylaştım ama bu sessizlik çok sürmemişti. Helen elini karnına koydu ve "Acıktım." dedi. "Yemek var mı?"

Başımı iki yana salladım. "Market var mı peki yakınlarda?" Başımı yine salladım. En yakın market beş dakika uzaklıktaydı ama yürümek bile benim için çok zordu. Araba kullanmak istemediğim için buraya yürüyerek gelmiştim. Arabam evde kalmıştı. Helen başını eğdi ve alttan alttan bana baktı. "Markete gidelim."

"Hayır." dedim kararlı bir sesle. Helen dudaklarını büzdü. "Vallahi bayılacağım. Benim alerjim tutuyor çok aç kalınca. Bununla uğraşmak istemezsin." Bir süre sessiz kaldığımda dayanamadı. "Yasin, ciddi söylüyorum şuracıkta bayılırım. Haber bültenlerinde de 'Başarılı avukat, psikopat müvekkili tarafından aç bırakıldı' yazar. Rezil olursun." Başımı iki yana salladım. Sanki tek derdim buymuş gibi söylenmesi beni gülümsetmişti. Yine cevap vermediğimde sonunda susmuştu. O sustuğu süre boyunca ona ne yedirmem gerektiğini düşünmüştüm ama evde düzgün bir şey yoktu. Son beş gündür sadece bir öğün yemek yiyordum, onda da dışarıdan söylüyordum fakat buraya geç ulaşıyordu. Midemin derdine düşmediğimden bu benim için sorun olmuyordu ama Helen şu an çok açtı ve bir şeyler yemesi gerekiyordu.

"Yumurta var mı?" diye sordu sonunda. Cevap vermeden başımı öne eğdim.

"Sucuk? Peki makarna? Ve en önemlisi ekmek?"

"Helen," diyerek onu susturdum. "Ben buraya yas tutmaya geldim ama sen geldin geleli bunu yapamıyorum."

Helen bir an duraksadı. Ardından yüzünde yaramaz bir gülümseme oluştu. "Amacım da bu zaten." Omuz silkti. "Senin acını tamamen silemem ama en azından birkaç dakikalığına unutturabiliyorsam bence fena bir iş çıkarmadım."

Cevap vermedim. Sadece birkaç saniye boyunca yüzüne baktım. Sonra o farketmeden başımı eğdim. Davadan sonra benden kurtulacağını ve bir daha karşılaşmayacağımızı söylemişti. Ben ondan istediği şeyi yapıp uzaklaşmıştım ama şimdi o peşimi bırakmıyordu. Beni o halde gördükten sonra bana olan tavırları o kadar değişmişti ki onu çözemiyordum. Ya bana gerçekten iyi gelmeye çalışıyordu ya da içindeki vicdan azabından kurtulmak için gerekeni yapıyordu.

Kulübenin içine kısa bir sessizlik çökmüştü. Dışarıda rüzgâr ağaçların dallarını birbirine sürtüyor, eski pencereler hafif hafif titriyordu. Helen önce etrafına baktı. Ardından burnunu çekti ve sandalyesinden kalktı. "Yok, ben gerçekten dayanamayacağım. Gidip mutfakta neler olduğunu kontrol edeceğim."

Ben daha "Dur." diyemeden Helen mutfağa doğru yürümeye başlamıştı. Kulübenin mutfağı, mutfak denmeye bin şahit isterdi. Eski tahta dolaplar, tek gözlü bir ocak, küçücük bir buzdolabı ve yıllardır aynı yerde duran birkaç tencere... Helen ilk dolabı açtı. İçinden yalnızca iki tabak, üç bardak ve yarısı kırılmış bir çaydanlık çıktı. Ardından ikinci dolaba geçti. Onu açtığında gördüğü makarna ile sevinmeye başladı. Bulunduğum yerden konuştum. "Son kullanma tarihine bak."

Helen paketi aldı ve üzerini incelemeye başladı. "Beş ay geçmiş." dedi hayal kırıklığıyla. Buraya yılda bir kez uğradığım için kalan paketler de bir hayli eskiydi.

Helen yüzünü buruşturup paketi yerine koydu. "Sen bu evde nasıl yaşıyorsun? Şu ana kadar ölmen gerekirdi. Buna yaşamak denmez." Tekrardan dolapları karıştırmaya başladı. Onu izlerken kollarımı birbirine bağladım. "Düzgün bir şey bulamayacaksın."

"Bunu birazdan görürüz." En üst raftaki kutuya uzanırken parmak uçlarında yükseldi. Helen kısa bir kadın değildi ama raf çok yüksekteydi. Şu zamana kadar kolaylıkla yetişebildiğim için dert etmemiştim ama Helen'in yetişemediğini görünce rafın yüksekte olduğunu farketmiştim. Helen yetişemeyeceğini farkedince gözlerini etrafta gezdirdi. Küçük tabureyi gördüğü anda hızla onu aldı ve üzerine çıktı. Rafa artık rahatlıkla yetişebildiğinden almaya çalıştığı paketi aldı. Üzerindeki yazıyı okuyunca kaşlarını çattı. "Burada neden kakao var da yiyecek başka şeyler yok?"

Kakao paketini tekrardan yerine koyduğunda tavanla raf arasındaki kısımda un paketini gördü. Sonunda düzgün bir şey bulmanın sevinciyle un paketine doğru uzandı. Ona yetişmesi çok zordu ama o inatla almaya çalışıyordu.

"Düşeceksin." dedim sakinliğimi koruyarak. "Düşmem." diye yanıtladı. Tam o anda kutuyu çekince içinden un paketi Helen'ın üzerine devrildi. Bembeyaz bir bulut mutfağın içine yayıldı. Helen öksürmeye başladı. "Allah..."

Başımı kaldırınca gördüğüm manzara karşısında birkaç saniye donup kaldım.
Helen'ın saçları, yüzü ve üzeri tamamen bembeyaz olmuştu. Sanki elli yaş birden yaşlanmış gibiydi. Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Düşeceksin demiştim."

Helen kaşlarını çattı. "Sakın güleyim deme!" Başımı çevirdiğimde kahkakama engel olamadım. Helen sinirle tezgaha dökülen unu bir avucuna doldurdu ve yüzüme baktı. "Biraz daha gülersen sonuçlarına katlanırsın."

Gülmeme engel olamadığım için Helen yavaşça bana yaklaştı. Birdenbire yüzüm ciddileşti. "Yapma Helen." Bir adım geriye attığımda sinsice gülümsedi. "Sana gülme demiştim." Elindeki unu üzerime fırlattığında başımı hemen sola çevirdim ama saçlarım un olmuştu. "Şimdi eşitlendik." dedi gülerek. Kaşlarımı çatarak saçlarımdaki unu silkeledim. Yere düşen un paketini görünce onu hızla yerden aldım. İçinde epey un kalmıştı. Helen'e dönüp un paketini hafifçe salladım. "Bence kaçmalısın."

Helen gözlerini kocaman açarak arkaya doğru adımlamaya başladı. "Sakın bunu yapayım deme!" Üzerine bakıp dudaklarını büzdü. "Görmüyor musun hâlimi? Un içinde kaldım zaten." Ona doğru yürümeye devam ettim. Pes etmeyeceğimi farkedince koşup mutfaktan çıktı. "Sana yapma dedim!"

Hızlı adımlarla arkasından ilerledim. Kulübenin içinde bir anda kovalamaca başlamıştı. Helen sandalyelerin etrafında dolanıyor, ben ise arkasından sakin adımlarla yürüyordüm. "Gerçekten kaçabileceğini mi düşünüyorsun?"

"Topuklu ayakkabıyla geldim ben! Her an düşebilirim, yapma!"

"O benim sorunum değil. Bunu bana savaş açmadan önce düşünecektin."

Helen tam arkasına bakarak koşarken ayağı eski kilime takıldı. Dengesi bozulunca düşeceğini sandı. Tam yere çarpacakken refleksle kolundan yakaladım. Göğsüme çarptığında birkaç saniye öylece durdu. Sonra başını kaldırıp bana baktı. Bir süre beni inceledikten sonra dudaklarını ısırdı. "Şu haline bak, gulyabaniye benzemişsin." Helen'in kahkahası kulübede yankılanırken bir süre onu izledim. Günlerdir mezarlıkta taşıdığım o ağır sessizlik, ilk kez bu kadar geri çekilmişti. Kaşlarımı kaldırdım ve hiçbir şey söylemeden elimdeki un paketine baktım. Helen'in gülüşü yavaş yavaş silindi. "O paketi yere bırak." dedi sakince. Başımı iki yana salladım. Bu konuda kararlı olduğumu görünce yutkunup geriye doğru adım attı. Un paketini kaldırdım. Bir ona, bir de pakete baktıktan sonra direkt paketteki unu yüzüne fırlattım. Helen çığlık atarak arkasına döndü. "Yasin!"

Bembeyaz bir un bulutu kulübeyi sarmıştı. Helen donup kaldı. Birkaç saniye sonra sinirli bakışları beni buldu. Masadaki temizlik bezini aldı ve yüzüme fırlattı. Islak bez yüzüme yapışınca yüzümü buruşturdum ve bezi alıp direkt yere attım. "Ciddileştik yani."

"Sen başlattın." dedi sinirle. Onu fazla öfkelendirmiştim. Derin bir nefes aldı ve etrafına baktı. "Ben duş alacağım."

Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. "Sağ taraftaki kapı banyo."

Kollarını birbirine bağladı ve kapıya baktı. "Havlu var mı?"

"Var."

"Şampuan?"

"O da var."

"Saç kremi?"

Kaşlarımı çatıp ona inanmıyormuş gibi baktım. Kulübede doğru düzgün yemek yoktu ama saç kremi mi alacaktım? "Saçım beş santim ya vardır ya yoktur. Saç kremini ne yapacağım?"

Helen gözlerini devirdi. "Seninle yaşamak gerçekten zor." Tam banyo kapısını açacaktı ki bir anda duraksadı. "Bekle."

Hızlı adımlarla kulübeden çıkınca arkasından bakmaya başladım. Cebindeki anahtarı çıkarıp arabanın kilidini açtı. Ardından bagaja yönelip içinden neredeyse kendi boyunda bir sırt çantası çıkardı. Çantayı güçlükle sırtına yerleştirdikten sonra bagajı kapattı. Yavaş adımlarla kulübeye doğru yürümeye başladı. Yürürken çantası ağır olduğu için birkaç adım sendeliyordu. Kaşlarımı çattım ve ona baktım. "Ne var bu çantanın içinde?"

"Normal eşyalar." deyip yanımdan geçti. Kulübeye girince çantasını yere bıraktı. doğrulup elini beline koydu. "Bunları nereye bırakmalıyım?"

Kollarımı birbirine bağladım. "Sol tarafta küçük bir oda var. İçinde bir yatak ve dolap duruyor. Dolaba yerleştirebilirsin." Helen kocaman gözlerle bana baktı. "İnanamıyorum, sonunda bu yerde işe yarar bir bölge gördüm." Çantayı tekrardan almaya çalıştı ama onu hemen durdurdum. "Ben alayım." Çantayı aldığımda yaptığı ağırlık karşısında şok oldum. "Bunda sadece normal eşyalar olduğuna emin misin? Evindeki tüm mobilyaları içine atmadın değil mi?"

Helen gözlerini devirdi. "Sadece kıyafetlerim ve bakım eşyalarım var."

"Bu kadar kıyafeti ne yapacaksın? Sadece bir gün kalacaksın."

"Bir gün mü?" dedi ve gözlerini kısarak bana doğru yürüdü. "Sen ne kadar kalırsan ben de o kadar kalacağım."

Hayretler içerisinde ona baktım. "Burada tüm ekim boyunca kalacağını pek düşünmüyorum."

Helen gözlerini kocaman açtı. "Ekim boyunca mı? Sen ciddi misin? Bu kulübede o kadar süre yaşanmaz!"

Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. "O hâlde yarın seni yolcu ediyorum."

Helen gözlerini devirdi ve sol taraftaki kapıyı açtı. "Öyle bir şey olmayacak. Çok konuşma da çantamı yerleştir." Başımı iki yana sallayıp çantayla beraber küçük odaya girdim. Helen de peşimden gelince bir süre odayı inceledi. Kulübenin diğer bölgelerine zıt olarak burası daha yeni ve düzenliydi. Dolap iki bölmeliydi ve altında çekmece vardı. Yatak tek kişilikti ve tertemizdi. Köşede küçük bir masa vardı. Helen kaşlarını kaldırdı ve bana baktı. "Burası güzelmiş. Umarım burada kalıyorsundur."

Dudağımın kenarı kıvrıldı. "Neden? Aynı odada kalmamızı mı isterdin?"

Helen kaşlarını çatıp omzuma bir yumruk attı. "Ne saçmalıyorsun? Diğer oda çok eski. Orada rahat edemezsin diye dedim."

Gülerek başımı salladım. "Diğer odada kalıyorum. Burayı kullanmayı hiç akıl etmedim."

"O zaman ben kullanırım." diyerek odadan çıktı. Girişteki odaya girince unlu saçlarını silkeledi. Ben de peşinden ilerledim. "Duşa gireceğim." Başımla onu onayladıktan sonra banyo kapısını açıp içeri girdi. Tek başıma kaldığımda bir süre etrafa baktım. Neredeyse her yer un olmuştu. Bu kadın buraya gelerek başıma iş açmaktan başka bir şey yapmamıştı!

Bir süre yerlere baktıktan sonra telefonumu çıkardım ve internetten yemek sipariş ettim. Helen çıkana kadar yemekler gelirdi. Ardından telefonumu cebime koydum ve mutfağa geçtim. Buranın hali içler acısıydı. Dudaklarımı birbirine bastırdım başımı iki yana salladım. "Baş belası."

Köşede duran süpürge ve küreği aldım. Mutfaktan başlayarak tüm kulübeyi süpürdüm. Arada etrafa un bulutu yayılıyordu. Gözlerimi kısarak süpürmeye devam ettim. Yaklaşık on dakika sonra tüm kulübe tertemiz olmuştu. Un dolu küreği ve boş olan un paketini alıp kulübeden çıktım. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Üzerime ceketimi almadığım için hafifçe ürperdim. Hızlı adımlarla çöp konteynerine un paketini attım ve küreği boşalttım. Tekrardan kulübenin kapısına vardığımda duraksadım ve arkamdaki mezarlığa döndüm.

Bakışlarım mezarlığa kayınca içime tarif etmesi güç, insanın göğsünün tam ortasına yerleşip nefes almasını zorlaştıran o tanıdık ağırlık yeniden çöktü. Yağmur damlaları mezar taşlarının üzerine tek tek düşüyor, siyah granitin üzerinde ince çizgiler oluşturarak aşağı süzülüyordu. Bugün onların ölüm yıl dönümüydü. Bana çocukluğumu tek bir gecede unutturan, bir evi yalnızca dört duvardan ibaret hâle getiren, her ekim ayında yeniden başlayıp hiç bitmeyen o travmanın üzerinden yıllar geçmişti ama acının takvimi yoktu. İnsan bazı yaraları zamanla taşımayı öğreniyordu, iyileşmeyi değil. İstemsizce mezarlığa doğru bir adım attım. Tam o sırada kulübenin içinden gelen bir ses düşüncelerimin tam ortasına düşerek beni olduğum yerde durdurdu. "Yasin!"

Derin bir nefes aldım ve gözlerimi sinirle kapattım. "Ne var?"

"Bu şampuan erkek gibi korkuyor."

"Çünkü erkek şampuanı." diyerek kulübeye girdim ve kapıyı kapattım.

"Neden kadın şampuanı almadın?"

Sobayı kontrol ederken seslendim. "Çünkü ben kadın değilim Helen. Neden kadın şampuanı alayım?" Az önce içimi kemiren o karanlık düşünceler, saçma sapan bir şampuan tartışmasının arasında dağılıp gitmişti. Sinir olmam gerekiyordu belki ama olamıyordum. Kapının arkasından yine seslendi. "Bu sıcak su gidip geliyor!"

"Beş yıldızlı otel değil burası. Normaldir."

"Üşüyorum!" dediğinde derin bir iç çektim. Kapıya doğru yürüdüm ve dışarı çıktım. Kulübenin yanındaki su vanasını çevirdim. Boruların içinden önce metalik bir uğultu yükseldi, ardından suyun yeniden hareket ettiğini gösteren tok bir ses duyuldu. Banyo penceresinden sesler gelince olduğumu yerden seslendim. "Şimdi geliyor mu?"

Sonunda Helen'in memnun sesi duyuldu. "Oldu!"

Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Canımın en çok yandığı günde bile beni mezarlığın önünden çekip almayı başarıyordu. Bunu isteyerek mi yapıyordu, farkında olmadan mı bilmiyordum. Bildiğim tek şey birkaç dakika önce içime çöken o boğucu sessizliğin yerinde artık onun bitmek bilmeyen soruları vardı. Ve buna sinirlenmem gerekirken ilk defa o sessizliğin geri dönmesini istemiyordum.

Hızlı adımlarla kulübeye girdim. Yaklaşık beş dakika sonra kulübenin kapısı çalınca kapıyı açtım ve gelen kuryeden yemekleri aldım. Helen'in burada ne kadar kalacağını bilmiyordum ama bu kulübeye iyi bir alışveriş şarttı. Yemekleri masanın üzerine bıraktığımda Helen duştan sonunda çıkabilmişti.

Bakışlarımı ona çevirdiğimde üzerinde sadece bir havlu olduğunu gördüm. Havlu o kadar kısaydı ki kalçasını zar zor kapatıyordu. Saçları ıslaktı ve su damlaları boynundan göğüs kıvrımına doğru süzülüyordu. Dövmesini bu sefer daha net görebiliyordum. Kürek kemiğinin hemen altında küçücük bir kalp vardı. Bu zarif ve küçük dövme ona çok yakışıyordu. Onu haddinden fazla incelediğimi farkedince kaşlarımı çattım ve hemen arkamı döndüm. "Niye giyinmedin?"

"Beni göz hapsinden çıkarınca odaya geçip giyinecektim." dedi sinsice. Hem kendisi bu hâlde karşıma çıkıyordu hem de bana sapık imaları yapıyordu! Başımı iki yana sallayıp derin bir nefes aldım. Cevap vermediğimi görünce yine konuştu. "Onlar ne?"

"Yemek." dedim ve görüş açıma girmeyecek şekilde sandalyeme oturdum.

"Şükürler olsun ya!" dedikten sonra adım sesleri odaya doğru uzaklaştı. Kapının kapanma sesini duyunca rahat bir nefes alabilmiştim. Bu kadınla kalmak gerçekten çok tehlikeliydi!

Yaklaşık beş dakika sonra kapı açıldı ve Helen içeri girdi. Saçları hâlâ nemliydi. Üzerinde siyah bol bir kazak vardı. Altında da yünlü bir eşofman duruyordu. Bu sefer iş kıyafetlerinden kurtulup rahat giyinmişti. Masaya doğru yaklaştı ve bana baktı. "Burada elektrik yok mu?"

"Güneş paneli kullanılıyor burada. Vardır elektrik."

Helen derin bir nefes alarak yanımdaki sandalyeye oturdu. "Saç kurutma makinesini getirmemişim. Sende var mı?"

Bakışlarımı masaya çevirdim. Poşetteki döneri ve içeceği onun karşısına bıraktım. "Bu kulübede temelli olarak kalmıyorum Helen. Kurutma makinem yok. Saçlarını kurur kendiliğinden. Çok konuşma ve yemeğini ye."

Helen bir süre bana ve yemeğe baktı. "Ben döner sevmiyorum ki."

Ellerimle yüzümü ovuşturdum. Gerçekten delirecektim artık. Bu kızın benim dikkatimi dağıtması başlarda hoşuma gitmişti ama şu an sinirimi bozuyordu çünkü bu hâlde beni uğraştırıp duruyordu. Gözlerimi birkaç saniye kapalı tuttum. İçimden ona söylemek istediğim en az on cümle geçti. "Madem döner sevmiyorsun niye söylemedin?" demek istedim. "Ben senin kişisel aşçın mıyım?" demek istedim. "Hayatımın en kötü ayını yaşıyorum, sen ise menü beğenmiyorsun." demek istedim. Ama hiçbirini söylemedim.
Sadece derin bir nefes alıp yavaşça verdim. "Helen."

"Efendim?"

"Benim sabrımı gerçekten zorluyorsun."

Hiç utanmadan gülümsedi. "Tıpkı başlarda senin bana yaptığın gibi."

Şaşkın gözlerle yüzüne baktım. "Benden intikam mı almaya çalışıyorsun?"

Masaya dirseğini koyup avucunun içine yaslandı. "Biraz öyle." Derin bir nefes aldı ve döneri alıp kağıdını aşağıya çekti. "Hem, şaka yaptım. Çok severim döneri."

Rahat bir nefes verdiğimde ayağa kalktım. Benim kalktığımı görünce Helen'in kaşları çatılmıştı. "Sen yemeyecek misin?"

"Hayır," diyerek yanıtladım. "Soba sönmek üzere. Birkaç odun alacağım. Sen ye."

Helen elindeki döneri sinirle bıraktı ve o da ayağa kalktı. "Bu nedir ya? İnsan biraz misafirperver olur. Biz misafirimiz olduğuna aç olmasak bile onunla birlikte yemek yeriz ki yalnız hissetmesin. Sen de bunu yapamaz mıydın?"

Hayretler içerisinde ona baktım. "Yabancı değilsin." diyerek kulübenin kapısına doğru yöneldim. Tam o sırada beni durdurdu. "Ben de geliyorum." Gel de çıldırma!

"Olmaz, duştan yeni çıktın. Sen üşüme diye sobayı tekrardan yakacağım. Bir de gelip benimle odun mu getireceksin o soğukta?"

Kollarını birbirine bağladı. "Madem elektrik var neden elektrikli soba almıyorsun ki? Ayrıca, evet gelip odun getireceğim."

Sinirle burun kemerimi sıktım. "Evet elektrik var, peki güneş nerede söyler misin bana? Günlerdir güneş yok, bu yüzden o elektrik bizim anca aydınlanmamızı sağlar." Kapıyı açtım ve ona baktım. "Ayrıca, benimle gelmiyorsun. Masaya oturup yemeğini yiyorsun." Sinirle kapıyı üzerine kapattım. Bu kadar inatçı bir kadınla aynı yerde yaşamak hiç iyi olmamıştı. Daha ilk saatlerdeydik ama şimdiden beni deliye çevirmeyi başarmıştı.

Kulübenin yan tarafındaki odunluğa geldim. Odunları kapalı bir yerde tuttuğum için yağmurdan ve nemden etkilenmiyorlardı. Yandaki kovayı aldım ve içine birkaç tane odun koydum. Bu kadarı bizi akşama kadar ısıtırdı. Biterse yeniden doldurup yakardım. Derin bir nefes alarak kovayı aldım ve kulübeye gittim. İçeri geçtiğimde Helen'in kollarını birbirine bağlayarak karşısındaki ahşap duvara baktığını gördüm. Yüzü asıktı ve hiç mutlu görünmüyordu. Başımı iki yana sallayarak kapıyı kapattım ve sobaya doğru ilerledim. Odunlara sobaya tek tek yerleştirirken konuştum. "Neden yemedin yemeğini?"

Helen bir süre sessiz kaldı. Hâlâ karşısına bakarak yüzünü asmaya devam ediyordu. "Cevap verecek misin?" dediğimde dönüp bana bakmadı bile. Başımı sallayarak önümdeki sobanın kapağını kapattım. Tekrar kulübeden çıkıp kovayı odunluğa bıraktığımda bakışlarım yukarı kaydı. Yağmur şiddetini artırmıştı. Damlalar yüzüme çarptığında hatırladığım şeyle dudaklarımda buruk bir gülümseme belirdi. Menessa eskiden yağmurlu havalardan korkardı. Gök gürlediği anda hiçbir şey söylemeden yanıma gelir, montumun kolunu iki eliyle sıkıca tutar, sanki bıraksam yağmur onu alıp götürecekmiş gibi sessizce yürürdü. "Yağmurun sesi çok kötü." derdi hep. Ben de her defasında aynı cümleyi kurardım. "Ben yanındayken sana hiçbir şey olmaz." Çocuk aklımla gerçekten buna inanıyordum. Dünyadaki bütün kötülüklerden onları koruyabileceğimi sanıyordum. Oysa insan bazen en çok korumak istediklerini, elinden hiçbir şey gelmediği için kaybediyormuş. Şimdi aynı yağmur yüzüme düşüyor, aynı gökyüzü üzerimde duruyordu ama o koluma tutunan küçücük el yıllardır yoktu. Ne kadar yağmur yağarsa yağsın, ne kadar zaman geçerse geçsin, bazı boşluklar hep aynı büyüklükte kalıyordu.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. "Bugün değil." diye fısıldadım kendi kendime. Bugün onların beni tamamen ele geçirmesine izin vermeyecektim. Çünkü kulübenin içinde muhtemelen hâlâ döner yememek için surat asan inatçı bir avukat beni bekliyordu. Hayat gerçekten garipti. Yıllardır ilk defa ölüm yıl dönümünde mezarlığın sessizliğinden çok, içerideki birinin çıkaracağı sorunları düşünüyordum. Bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğuna hâlâ karar veremiyordum.

Adımlarımı tekrardan kulübeye doğru çevirdim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde Helen'in hâlâ aynı şekilde oturduğunu gördüm. Onun derdi yemek yerken benim onu yalnız bırakmamdı. Ya da benim bir şeyler yemediğimi bildiği için benim de yememi istiyordu. Derin bir nefes vererek masaya oturdum. Soba harlanmaya başlamış olmalıydı ki odunların çıtırtısı tüm odayı kaplamıştı. Poşette duran diğer döneri aldım ve kağıdını aşağı çekerek bir ısırık yedim. Helen sonunda oturduğu koktuktan kalkıp yanımdaki sandalyeye yerleşti. Yüzü hâlâ asıktı. "Niye surat asıyorsun? Eşlik ediyorum işte."

"İnsan eşlik ederken misafirini de çağırır." dediğinde onun bu memnuniyetsizliğine göz devirdim. Bugün ne yapsam ona yaranamayacaktım sanırım.

Sonunda susup önündeki dönerden ısırık almaya başladı. Önümüzdeki şeyleri yerken telefonuma bir bildirim düştü. Helen'in gözleri telefonuma kaydığında duraksadı. Mesaj atan kişi kilit ekranımda göründüğü için Vera'nın mesajını görebiliyordum. "Her şey yolunda mı?" yazmıştı. Telefonumu alıp hemen sohbete girdim ve mesajına yanıt verdim. "Yolunda minik. Merak etme." yazarak telefonu masaya bıraktım. Sohbetten çıkmadığım için Helen'in gözü telefonuma kaydı. Ardından sohbete bir bildirim daha düşünce ona da baktı ve hemen kafasını çevirdi. Onun bu meraklı hali beni gülümsetmişti. Telefonumu aldım ve mesaja baktım.

Mavişim
Bir şeye ihtiyacın olduğunda mutlaka yaz bana. Bana söz verdin, unutma.

Helen'in çatık kaşları beni gülümsettiği için sonraki mesajı gülümseyerek yazdım.

Yasin Kadem
Yazarım, merak etme. Kendine ve çocuklara dikkat et. Bir şey olduğunda sen de bana yaz.

Mavişim
Tamamm.

Mesajına kalp bırakıp telefonu masaya bıraktım. Helen ısırdığı döneri çiğnerken çatık kaşlarıyla bana bakmayı ihmal etmiyordu. "Mavişin kim?"

İçeceğimden bir yudum aldım. "Vera."

"Çok yakınsınız sanırım. Hemen mesajına cevap verdin. Gülümseyerek de mesajlaşıyordun." Yaptığı ima daha çok sırıtmama neden olmuştu. Onunla mesajlaştığım için değil, Helen'in tepkisinden dolayı gülümsemiştim ama onun bunu bilmesine gerek yoktu.

"Evet, o benim her şeyim. Çok değerli benim için."

Helen gözlerini devirdi. "Herkes de senin için değerliymiş. Bir Alçin bir Vera... Bir biz olmadık."

"Olmayı mı isterdin?" dediğimde kaşlarını çattı ve kocaman gözlerle bana baktı. "Asla! Senin için değerli olacağıma..." Yüzünü buruşturdu ve beni süzdü. "Hiç olmayayım daha iyi."

Bakışlarımı masaya çevirdim. Az önce yüzümde dolaşan o hafif gülümseme sanki hiç olmamış gibi yavaşça silinip gitti. Zaten benim için en değerli olan insanlar hep gidiyordu. Bu yüzden değerli olmasına gerek yoktu. Bazen düşünüyordum da, insanların benden uzaklaşması daha doğru olurdu.

Hiç cevap vermeden dönerden son bir ısırık alıp bıraktım. Daha yarısına bile gelmemiştim ama zaten aç değildim. Sırf Helen laf etmesin diye yiyordum. Sandalyeme yaslandım ve yüzümü ovuşturdum. Gözlerimi açamayacak derecede uykusuzdum. Son birkaç gündür bir saatlik hatta belki de daha az sürelik bir uykuyla duruyordum. Bu mentalime zarar verse de uykularım hep işkence gibi geliyordu, bunun önüne geçemiyordum. Gördüğüm kabusların haddi hesabı yoktu. O gün aklımda hep tekrar ediyor ve akşamına kabusa dönüşüyordu. Uyanık kalmak beni bu durumdan kurtardığı için uyumak istemiyordum. En sonunda bilincim kendiliğinden kapanıyordu.

Bakışlarımı Helen'e çevirdiğimde dönerini bitirdiğini ve içeceğini içerek beni izlediğini gördüm. Kaşlarımı kaldırdım. "Ne?"

"Hiç." dedi omuz silkerek. Başımı keyifsizce iki yana salladım ve sandalyeden kalktım. "Ben duşa giriyorum."

"Şey," Ayağa kalktı. "Sanırım sıcak suyu bitirdim." Dudaklarını birbirine bastırarak mahcup bir bakış attı.

"Sorun değil. Soğuk suyla da duş alırım." diyerek banyonun kapısını açtım. Saçlarımdaki undan bir an önce kurtulmam gerekiyordu.

***

"Yasin!"

Saçlarımı şampuandan kurtulmak için durularken bağırdım. "Yine ne var?"

"Acil gelmen lazım, zehirleneceğiz!"

"Ne saçmalıyorsun?"

"Gel dedim!" diye bağırdığında durumun ciddi olduğunu düşündüm. Suyu kapatıp gözlerimi etrafta gezdirdim. Köşede bir havlu bulunca söylene söylene belime bağladım ve banyodan çıktım. İçeri girdiğim anda odayı saran dumanla gözlerimi kıstım ve elimi sallayarak dumanı dağıtmaya çalıştım. "Ne oldu burada?"

Helen masanın önünde suç işlemiş çocuk gibi dikiliyordu. Bir eliyle burnunu kapatmış, diğer eliyle sobayı gösteriyordu. "Ben şey... Sobanın ateşi sönüyor sandım. Birkaç tane odun attım. İlk başta hiçbir şey olmadı. Sonra duman çıkmaya başladı. Ben de neden olduğunu anlamak için kapağını açtım ama açınca daha da çoğaldı."

Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden sobaya baktım. Sonra yerde duran odunlara gözüm kaydı. Hepsi sırılsıklamdı. Yavaşça başımı ona çevirdim. "Helen, sobaya ıslak odun mu attın?"

Omuzlarını hafifçe kaldırdı. "Islak olduklarını nereden bilebilirdim?"

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Bir yandan duman boğazımı yakıyor, bir yandan karşımdaki kadın en doğal şeyi yapmış gibi bana bakıyordu. "Çünkü dışarıda yarım saattir yağmur yağıyor. Odunluktakileri getirmeliydin, dışarıdakileri değil."

Helen camdan dışarı baktı. Birkaç saniye sonra tekrar bana döndü. "Şimdi söyleyince mantıklı geldi."

Başımı iki yana salladım. "Helen, sen gerçekten tek başına hayatta kalmayı nasıl başardın?"

"Bilmiyorum."

Öksüre öksüre sobanın yanına gittim. Kapağını kapatıp hava ayarını kıstıktan sonra pencereye yöneldim. Eski ahşap pencere sıkışmıştı. Omzumla yüklenince gıcırdayarak açıldı. İçeri dolan soğuk rüzgâr, gri dumanı yavaş yavaş dışarı sürüklemeye başladı. "Kapıyı da aç!" dedim. Helen hiç itiraz etmeden koşarak giriş kapısını sonuna kadar açtı. Rüzgâr kulübenin içinden sertçe geçerken perdeler havalandı, masanın üzerindeki peçeteler yere savruldu. "Şunu al." diyerek eline eski bir mutfak havlusu uzattım.

"N'apacağım bununla?"

"Dumanı dışarı süpür."

"Beni avukatlıktan çıkarıp baca temizleyicisi yaptın."

"Bunu sonra konuşuruz. Şimdi sallamaya devam et." Helen söylene söylene havluyu iki eliyle tutup kapıya doğru sallamaya başladı. Ben de pencerenin önünde aynı şeyi yapıyordum. Birkaç dakika boyunca kulübenin içinde yalnızca öksürük sesleri, rüzgârın uğultusu ve Helen'in bitmek bilmeyen homurdanmaları yankılandı. "Şu an..." diye öksürdü. "Şu an kesinlikle ölüyorum."

"Ve hâlâ konuşmaya devam ediyorsun."

Helen bana ters ters baktı ama cevap veremeden yeniden öksürdü. Yaklaşık on dakika sonra duman sonunda seyrelmeye başladı. Kulübenin içi yeniden görünür hâle gelirken derin bir nefes aldım. Tam pencereyi kapatmak için döndüğüm sırada Helen'in sesi kesildi. Bakışlarımı ona çevirdiğimde olduğu yerde donup kalmıştı.
Elindeki havlu havada asılı durmuş, gözleri istemsizce bana kilitlenmişti. Önce nedenini anlayamadım. Sonra üzerimde yalnızca belime gelişigüzel dolanmış beyaz havlu olduğunu hatırladım. Saçlarımdan hâlâ su damlıyordu. Omuzlarımdan süzülen birkaç damla göğsümden aşağı inerken Helen'in bakışları istemsizce onları takip etti. Bunu fark ettiği an sanki suç işlemiş gibi irkildi ve gözlerini hızla tavana çevirdi. Boğazını temizledi. "Şey..."

Kaşımı kaldırdım. "N'oldu?"

İki saniyelik sessizliğin ardından bu kez göz ucuyla tekrar bana baktı. Tam o anda göz göze geldik. Yakalanmıştı. Yanaklarına hafif bir pembelik yayıldı. Hızla arkasını döndü. "Sen... sen niye hâlâ böyle dolaşıyorsun?"

Onun bana az önce dediği şeyi hatırlayınca dudaklarımın kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. "Göz hapsinden çıkınca gidip giyinecektim." Kaşlarımı çattım. "Üstelik 'acil gel' diye bağıran sendin."

Helen dudaklarını birbirine bastırdı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonunda kollarını birbirine bağlayıp homurdandı. "Tamam da insan bir tişört falan giyer."

"Yangın çıkıyor sandım ama yangın değilmiş."

"O zaman..." Başını iyice başka tarafa çevirdi. "Git giyin."

İstemsizce dudaklarımın kenarı kıvrıldı. "Giyinmesem daha iyi gibi sanki. Göründüklerin hoşuna gitmiş gibi görünüyor."

Helen bu kez bana dönüp elindeki havluyu doğrudan yüzüme fırlattı. "Kes sesini!"

Havlu yüzüme çarpıp yere düşerken ilk defa o gün gerçekten güldüğümü fark ettim. Kulübenin içinde dakikalar önce dolaşan kasvetli dumanın yerini, Helen'in utançla karışık öfkesi almıştı. Bu garip kadın, yas tutmak için kaçtığım bu yerde bana her gün yeni bir felaket yaşatıyor; sonra da o felaketlerin arasında istemeden gülmeme sebep oluyordu. Başımı iki yana salladım ve yanından geçip yatağın kenarındaki dolaba ilerledim. Dolabın bölmelerini açıp giymek için bir tişört ve bir eşofman çıkardım. Helen'in beni izlediğini bilmiyordum ama seslenince bunu farketmiştim. "Tişört giyme, kulübe sıcak olabilir ama hava soğuk. Üstelik soğuk suyla duş aldın. Hasta olabilirsin."

Beni düşünmesi hoşuma gitmişti. Çıkardığım tişörtü geri koydum ve onun yerine bir sweatshirt çıkardım. Eğilip çekmeceden bir boxer alacaktım ki Helen'in gözleri bendeyken belimde sadece bir havluyla bunu yapmanın iyi bir fikir olmadığını farkettim. "Helen, odana gider misin? Giyinmem gerekiyor."

"Peki." diyen sesi uzaklaştı ve kapının kapanma sesi geldi. Arkamı dönüp yine de kontrol ettim. O anki bakışlarından sonra ona güvenmemiştim. Gittiğini görünce derin bir nefes aldım ve çıkardığım şeyleri üzerime geçirdim. Sonunda giyindiğimde odasında olan Helen'e seslendim. "Gelebilirsin."

Helen yavaşça kapıyı açtı ve önce tereddüt ederek içeriye baktı. Giyindiğimi görünce o da derin bir nefes aldı ve masaya gelip sandalyeye oturdu. "Saat kaç?" diye sorduğunda koltuktaki telefonu aldım ve saate baktım. "17.53" diyerek yanıtladığımda ekrandaki şeyler kaşlarımı çattım. "Helen, bana neden öpücük atıyorsun?"

"Ne öpücüğü?" dedi ve ayağa kalktı. Yanıma geldiğinde gözlerini ekrana çevirdi. Kilit ekranındaki bildirimleri görünce kaşlarını çattı. "Beni huysuz diye mi kaydettin?"

Hayretle ona baktım. "Sence sorun bu mu? Bana mesaj atıyorsun şu anda."

"Hayır atmıyorum." dedi ve bakışlarını etrafa çevirdi. "Yasin, sanırım telefonum başkasının elinde."

Kaşlarımı çattım ve hemen bildirime tıklayıp sohbete girdim.

Huysuz
Kwfovbqdkcndksnc
💋💋💋💋
Qfhkndwnfvksmnxkf
slcnkvjskdncknss
💋💖💘😽🙌💋😽💞💗😭💕
wjxksnxks
Nasılsın canım sıkkın zaten ben sana dedim ki bu kez de çok iyi biliyor musun hâlimi Nasılsın canım benim
Gökçe bana da kaydı falan
Yasin suresi dinle beni çok mutlu olurum
hscķdjdjdşjcsidkekg
🤑🙂↔️🫩

Gördüğüm mesajlarla yüzümü buruşturdum. "Helen, senin telefonun başkasının elinde filan değil, takılmış. Kime böyle mesajlar atmaz."

Helen bir süre kaşlarını çattı ve düşünmeye başladı. Ardından aklına bir şey gelmiş gibi gözlerini kocaman açtı. "Kahretsin, en son senin sohbetindeydim!" Hemen koşarak banyo kapısını açtı. Neler olduğunu anlamak için peşinden gittim. Banyoya girdiğimde Helen çatık kaşlarla bana döndü. "Yasin!"

"Ne oldu?" diyerek ona baktım. Lavabo tıkandığı için içi su doluydu ve içinde bir telefon vardı. "Hassiktir!" Hemen yanına gittim ve lavaboya baktım. Telefonun ekranı açıktı. Suyun arkasından kendi sohbetimi görebiliyordum. Bir dakika, beni "Sapık" diye mi kaydetmişti o? Helen ellerini beline yerleştirdi. "Ne yapacağım şimdi ben?"

İç çektim ve lavabodaki telefonu işaret ettim. "Alacaksın."

Helen yüzünü buruşturarak telefona baktı. "Oraya elimi sokamam."

Kaşlarımı kaldırdım. "Ben lavaboyu değil duşu kullandım. Burası senin yüzünden doldu. Sen çıkaracaksın."

"Ama telefonu oraya ben sokmadım Yasin!" Sinirle bağırdığında irkildim. Bu kızın sesi hiç beklemediğim anlarda yükseliyordu.

Bir süre düşündüm. Ardından kaşlarımı kaldırarak lavaboya baktım. "Sen panik yapıp beni çağırınca aceleyle havluyu almaya çalışmıştım. Bir şeyin düşme sesi geldi ama dönüp ne olduğuna bakmadım. Demek ki senin telefonunmuş."

Helen dişlerini sıkarak bana baktı. "O hâlde telefonu sen çıkaracaksın!"

Derin bir nefes vererek başımı salladım. Banyodan çıktım ve benim kaldığım odadaki masadan sipariş ettiğim yemeklerin poşetini aldım. Hızlı adımlarla tekrardan banyoya geldiğimde Helen çatık kaşlarıyla hâlâ beni izliyordu. Göz devirip elime poşeti geçirerek lavaboya soktum. Telefonu yakalayıp sudan çıkardım ve lavabo kenarına baktım. Elimdeki poşeti çıkarıp banyo çöpüne attığımda Helen'in telefona ümitsiz bakışlarını farkettim. "Yasin, telefon bozulmuş mudur sence?"

"Bana aşkını ilan ettiğine göre bozulmuş."

Helen kaşlarını çatarak bana döndü. "Senin yüzünden!"

Tek kaşımı kaldırarak ona baktım. "Telefonu banyoda bırakan sensin. Asıl senin yüzünden!" Bakışlarımı lavaboya çevirdiğimde dudaklarımı birbirine bastırdım. Ardından odaya geçip sobanın yanındaki ince şişi aldım ve tekrardan banyoya geldim. Şişi yavaşça lavabo giderine sokup içeride birikenleri
itmeye çalıştım. Bunu birkaç kez tekrarladığımda lavabonun içinde biriken su azalarak lavabonun giderinden akmaya başladı. Rahat bir nefes alıp Helen'e döndüm. "Bir daha tıkandığında bunu yap."

Helen dudaklarını büktü ve bana hayran kalmış gibi baktı. "Helal olsun ya, her işte varsın."

Sırtımı dikleştirdim ve elimdeki şişi kenara fırlattım. "Biz de birileriyiz."

Helen'in yüzünde gülümseme oluşunca ben de istemsizce gülümsedim. Gözleriyle lavabonun kenarındaki telefonu işaret etti. "Madem öyle şu telefona da bir çare bulursun."

Yüzümü buruşturup telefona baktım. "Telefoncu değilim ben. Pirince yatırsan düzelir herhalde."

"Evde pirinç var mı?"

"Tabi ki de yok."

"Ee, ne yapacağım o halde?" dedi ve kollarını birbirine bağladı. Sanırım artık tek başıma yaşamadığım için eve iyi bir alışveriş gerekiyordu. İç çektim ve ellerimi cebime yerleştirdim. "Montunu giy, markete gidiyoruz."

"Mont mu?" diyerek gözlerini kıstı. "Kış ayında değiliz Yasin, ne montu?"

Islak saçlarını işaret ettim. "Duştan yeni çıktın Helen. Ayrıca burası yüksek kesimli bir yer. Şehir merkezine göre hava soğuk burada. Mont giysen iyi olur."

Bir süre bana baktıktan sonra "Peki." deyip yanımdan geçti. Odaya gittiğinde ben de peşinden ilerledim. Askılıkta duran ceketine bir süre baktı. Ardından bana döndü. "Yasin, benim montum yok."

"Kendin kadar bir çanta getirdin. Bir tek montunu mu getirmedin?"

"Buranın o kadar soğuk olduğunu düşünmemiştim."

"Helen sen hiçbir şey düşünmüyorsun zaten." diyerek yatağımın yanındaki dolaba yöneldim. İçinden bir mont çıkarıp ona uzattım. "Al, bununla idare et."

Helen bir süre monta baktıktan sonra kaşlarını çattı. "Sen?" dedi sorgularcasına. Omuz silktim. "Ceketim kalın. Beni yeterince korur."

Dudaklarını birbirine bastırıp elimdeki montu aldı. Kollarını monttan geçirince ben de askılıktan ceketimi alıp giydim. İkimiz de hazır olduğumuzda kapıyı açtım ve geçmesi için elimde işaret ettim. "Buyurun." Gülümseyerek geçtiğinda ben de peşinden çıktım. Kapıyı açıp dışarı adım attığım anda yüzüme çarpan serin rüzgâr, yağmurdan sonra toprağın üzerine çöken o ağır kokuyu da beraberinde getirdi. İçgüdüsel olarak başımı sola çevirecektim. Her dışarı çıktığımda yaptığım ilk şey buydu. Önce mezarlığa bakar, sonra nefes alırdım. Fakat bu kez boynum sanki görünmez bir el tarafından tutulmuş gibi yerinden kıpırdamadı. Bakmadım, bakamadım. Mezar taşlarının nerede olduğunu ezbere biliyordum. Gözlerimi kapatsam bile hangi ağacın altında olduklarını, hangi taşın anneme, hangisinin babama, hangisinin ablama ait olduğunu bütün ayrıntılarıyla tarif edebilirdim. Ama bugün onlara bakacak gücü kendimde bulamıyordum. Çünkü bugün onları kaybettiğim gün değildi.
Bugün, onları gözlerimin önünde ikinci kez öldürdüğüm gündü.

İnsanlar ölüm yıl dönümlerinde sevdiklerinin mezarına gider, saatlerce başlarında oturur, çiçek bırakır, dua ederdi. Ben ise yıllardır tam tersini yapıyordum. Ekim ayı boyunca her sabah onların yanına gelir, saatlerce konuşur, sustuğum her şeyi mezar taşlarına anlatırdım. Ama takvim tam o güne geldiğinde kaçardım. Çünkü mezar taşlarına baktığım an onları hatırlamıyordum, o günü hatırlıyordum. Annemin yüzündeki korkuyu, babamın beni kapıyı açmak için durdururken attığı son bakışı, ablamın beni dolaba itmesini, Menessa'nın koşarak ağlayıp anneme gitmesini, kulaklarımı yırtan silah seslerini, ve hiçbir şey yapamadan öylece kaldığım o birkaç dakikayı... O mezarların başında oturursam, toprağın altında yatan insanları değil; gözlerimin önünde can veren ailemi yeniden izliyordum. Bu yüzden her yıl aynı şeyi yapıyordum. Bugünü onlardan uzakta geçiriyordum. Belki korkaklıktı. Belki de hâlâ iyileşememiş olmamdı. Ama ne olursa olsun, bu gerçekle yıllardır yaşamayı öğrenmiştim.

Tam düşüncelerim yeniden beni içine çekmeye başlamışken yanımdan gelen ses bütün zihnimi dağıttı. "Yasin." Başımı çevirdim. Helen montun fermuarıyla boğuşuyordu. "Kollarım bunun içinde kayboldu." Montun kolları avuçlarını tamamen kapatmıştı. Ellerini dışarı çıkarmaya çalışırken çocuklar gibi çırpınıyor, bir yandan da bana suçlu benmişim gibi bakıyordu. İstemsizce güldüm. "Mont sana çok büyük geldi."

"Sen niye bu kadar uzunsun?"

"Suç yine bende mi?"

Helen homurdanarak montun kollarını iki kez kıvırdı. "Şimdi biraz daha iyi. Gören de mont değil çadır sanar."

Kapıyı kilitledikten sonra beraber yürümeye başladık. Kulübeden aşağı inen patika, yağmur yüzünden çamur olmuştu. Helen ilk birkaç adımını dikkatli attı. Sonra bana dönüp zafer kazanmış gibi gülümsedi. "Gördün mü? Bu kez düşmüyorum."

Tam cümlesi biter bitmez ayağı kaydı. Refleksle hemen kolundan tuttum. Helen gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. "Hiçbir şey söyleme."

Dudaklarımı birbirine bastırdım ve yüzüne baktım. Gözlerini açınca kahkaha atmaya başladım. Helen kolunu elimden çekip homurdandı. "Senden nefret ediyorum."

Başımı iki yana salladım ve yürümeye devam ettik. Arabaya binip markete doğru yola çıktık. Yol boyunca Helen radyoda kanal değiştiriyor, bulduğu her şarkının en fazla on saniyesini dinledikten sonra başka bir kanala geçiyordu. Yaklaşık on dakika sonra küçük mahalle marketinin önüne geldik. Arabadan indiğimiz anda Helen etrafına baktı. "Market dediğin bu mu?"

"Başka ne bekliyordun?"

"Bilmiyorum, AVM falan."

Dönüp yüzüne baktım. "Dağın başındayız Helen."

"O da doğru."

Marketin içine girer girmez Helen'in gözleri parladı. Sanki alışveriş yapmaya değil de yıllardır giremediği bir lunaparka gelmişti. Kapının yanındaki alışveriş arabasını aldı. Arabayı önümden çekip koridora doğru sürmeye başladı. İç çekerek peşinden yürüdüm. İlk durduğu reyon cipslerdi. Hiç düşünmeden dört farklı paket aldı. "Onları yerine bırak."

"Neden?"

"Evde yemek yiyeceğiz." Hiç istifini bozmadan paketleri tekrar rafa koydum. Helen suratını asıp yürümeye devam etti. Bu kez çikolata reyonunda durdu. Sepete iki gofret, üç çikolata, marshmallow, jelibon ve kocaman bir kutu kurabiye attı. Önce arabaya baktım. Ardından Helen'e döndüm. "Şaka mı yapıyorsun? Şeker krizine girecek kadar şey aldın."

"Bunlar moral depoluyor."

"Bunlar diyabet depoluyor."

Helen hiçbir şey demeden Nutella kavanozunu da sepete bıraktı. Derin bir nefes verdim. Nutella'yı alıp rafa geri koydum. O ben döner dönmez tekrar sepete koydu. Tekrar aldım ve rafa yerleştirdim. O da ardımdan alıp sepete koydu. Üçüncü kez elim kavanoza uzanınca bileğime vurdu. "Yeter ama ya! Dokunma şuna."

"Helen."

"Dokunma dedim!"

Yüzümü elimle kapattım. "Allah'ım bana sabır ver."

Helen kıkırdadı. "Madem sabır istiyorsun, şuradan da sakız alalım."

"Sakızın sabırla ne ilgisi var?"

"Vardır illa bir ilgisi." Başka bir reyona doğru ilerleyerek sepeti doldurmaya başladı. Sonraki yarım saat boyunca aynı şey tekrarlandı. Ben sepete yalnızca yumurta, süt, ekmek, peynir, makarna, pirinç, yağ ve temizlik malzemeleri koyuyordum. Helen ise ben başka rafa döner dönmez sepete renkli pipet, kokulu mum, pelüş anahtarlık, patlamış mısır, meyveli soda, iki çeşit dondurma, çilekli süt, fıstık ezmesi ve ne işe yaradığını benim bile bilmediğim rengârenk paketler dolduruyordu.

Kasaya geldiğimizde önce arabaya baktım. Sonra Helen'e. Sonra tekrardan arabaya bakıp konuştum. "Neden beş kişilik alışveriş yaptık?"

Helen omuz silkti. "İndirim vardı."

"İndirim vardı diye pelüş anahtarlık mı aldın?"

Helen hiç düşünmeden cevap verdi. "Kasada bana çok tatlı baktı."

"Kim?"

"Ayıcık."

Bakışlarımı yavaşça kasanın üzerine çevirdim. Kasiyer kadın gülmemek için dudağını ısırıyordu. Helen ise gayet ciddi görünüyordu. "Ona kıyamadım."

Derin bir nefes alıp cüzdanımı çıkardım. Helen zafer kazanmış bir çocuk gibi gülümsedi. "Bak ama, evimiz artık daha sıcak hissettirecek."

"Bizim evimiz değil orası. Bana ait küçük bir kulübe."

"Şimdilik." O tek kelimeyi söylerken yüzündeki gülümseme hiç eksilmedi. Ben ise istemsizce ona baktım. Farkında olmadan "biz" demişti. Ve nedense bu kelime kulağıma düşündüğüm kadar yabancı gelmemişti.

Marketten çıktığımızda yağmur tamamen dinmişti. Islak asfalt, akşamın loş ışıkları altında ince ince parlıyor; yol kenarındaki çam ağaçlarından hâlâ damlalar düşüyordu. Helen iki eliyle market poşetlerini taşımaya çalışıyor, poşetlerin sapları parmaklarını acıttıkça söylenip duruyordu. Ben ise arabanın bagajına daha ağır olanları yerleştirirken onun mırıldanmalarını duymamaya çalışıyordum. "İnsan poşet üretirken biraz daha kalın yapar."

"Poşetin suçu yok. Gereğinden fazla şey almasaydın iki poşet yeterdi." Helen omzunu silkti. "Sepetin yarısını sen doldurdun."

"Temel ihtiyaçlarla."

"Muzlu süt temel ihtiyaç değil."

"Diyene bak."

Arabaya bindikten sonra yol boyunca yine aynı inatlaşmalar sürdü. Ben direksiyona odaklanmaya çalışıyor, Helen ise aldığı şeyleri tek tek poşetten çıkarıp bana göstermeye devam ediyordu. Sanki alışverişi birlikte yapmamışız gibi her ürün için yeniden açıklama yapıyor, aldığı her gereksiz eşyanın neden "hayati önem taşıdığını" anlatıyordu. Kulübenin önüne vardığımızda hava iyice kararmıştı. Motoru durdurup bagajı açtım. İkimiz de elimiz dolu şekilde içeri girdiğimizde kulübenin sessizliği yeniden üzerimize çöktü. Birkaç saat önce un savaşına sahne olan yer şimdi tertemizdi. Helen poşetleri masanın üzerine bıraktıktan sonra derin bir nefes verdi. "Şimdi de bunları yerleştirmeliyiz."

Gülümseyerek poşetleri açtım. Aldığımız malzemeleri tek tek mutfak dolaplarına yerleştirmeye başladım. Helen de başta yardım ediyor gibi görünüyordu ama birkaç dakika sonra elinde aldığı çikolataları dolaba dizmek yerine renklerine göre sıralamaya başlamıştı. Bir süre onu izledim. "Ne yapıyorsun?"

"Estetik durması şart."

"Çikolata bu."

"Çikolatanın da estetiği olur."

Başımı iki yana sallayıp ekmekleri yerine koydum. Helen ise aldığı kokulu mumu sobanın üzerine koymuş, pelüş anahtarlığı da kapının yanındaki çiviye asmıştı. "Bunu neden buraya astın?"

"Eve karakter kattı."

"Ama burası ev değil."

Helen bana bakmadan gülümsedi. "Her geçen saat biraz daha ev gibi hissettiriyor."

Bu cümleyi duymazdan geldim. Pirinci poşetten çıkarıp kavanoza boşaltacakken aklıma banyodaki telefon geldi. Kavanozun kapağını açıp yarısına kadar pirinç doldurdum. Ardından Helen'in telefonunu dikkatlice içine yerleştirdim ve üzerini tamamen kapatacak kadar pirinç ekledim. "Kırk sekiz saat çıkarmasan daha iyi olur."
Helen kavanoza sanki cenazeye bakıyormuş gibi baktı. "Telefonum resmen gömüldü." İçini çekti. "İnşallah kurtulur."

Kavanozu dolabın üzerine bıraktığım sırada sessizlik oldu. Helen birkaç saniye boyunca bir şey söylemeden beni izledi. Sonra yavaşça boğazını temizledi. "Senden bir şey isteyeceğim."

"Ne?"

"Telefonunu versene."

Elimdeki makarna paketini rafa yerleştirirken dönüp ona baktım. "Neden?"

"Uras'ı arayacağım."

Elim havada kaldı. "Niye?"

Helen omzunu silkti. "Merak etmiştir. Ofise dönmeyince kesin aramıştır."

Başımı sallayıp telefonumu cebimden çıkardım ama uzatmadım. "Mesaj atsan olmaz mı?"

"Olmaz."

"Neden?"

"Çünkü konuşmam lazım."

Telefonu elimde çevirmeye başladım. Bunun neden hoşuma gitmediğini ben de bilmiyordum. "Geç oldu. Yarın konuşursun."

Helen kaşlarını çattı. "Yasin, telefonunu ver."

Bakışlarımı kaçırıp sobaya birkaç odun attım. "Şarjım az."

Helen gözlerini kıstı. "Az önce yüzde seksendi. Telefonunu açarken gördüm." Cevap vermedim. Helen birkaç adım yaklaştı. "Bana telefonunu vermemek için bahane mi uyduruyorsun?"

Kollarımı göğsümde birleştirdim. "Hayır."

"Öyleyse ver." Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık. En sonunda telefonu uzattım. Helen alırken yüzümdeki ifadeyi dikkatle inceledi. Sonra dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. "Yasin Kadem..."
Telefonumu elinde hafifçe salladı.
"...çok tatlı kıskanıyorsun."

İstemsizce yüzümü başka tarafa çevirdim. "Ben kimseyi kıskanmam." Helen kahkaha attı. "Tabii." O gülmeye devam ederken ben sobadaki ateşi gereğinden fazla ciddiyetle izliyordum. Çünkü ona bakacak olsam, yüzümde beliren ifadeyi saklayamayacağımı ilk kez ben de hissediyordum.

Helen telefonu elimden aldıktan sonra ekrana birkaç saniye baktı. Rehberi açıp arayacağı numarayı yazdığında başparmağıyla ekrana dokundu. Uras denen adamın numarasını ezbere biliyordu. Kulübenin içine yayılan çalma sesi yalnızca birkaç saniye sürdü.

"Minel?" Telefonun hoparlöründen gelen erkek sesiyle birlikte Helen'in yüzündeki gerginlik bir anda dağıldı. "Uras."

"İyi misin sen? Seni sabahtan beri arıyoruz. Ofise uğradım, yoktun. Eve gittim, yine yoktun. Telefonun da kapalı."

Helen kısa bir kahkaha attı. "Telefonumu öldürdüler. Ben de onu gömdüm."

"Ne yaptın?"

"Uzun hikâye."

Ben hiçbir şey söylemeden sobanın başındaki sandalyeye oturdum. Ateşe bakıyormuş gibi yapıyordum ama kulağımın tamamı konuşmalarındaydı. Helen rahat bir nefes verdi. "Merak etme, iyiyim."

"Neredesin?"

Helen hiç düşünmeden cevap verdi. "Yasin'in yanındayım."

Telefonun diğer ucunda birkaç saniyelik sessizlik oldu. "Ne?"

"Onun kulübesindeyim." Ben de istemsizce başımı kaldırıp ona baktım. "Birkaç gün burada kalacağım." Kaşlarım hafifçe çatıldı. Demek artık birkaç gün kalacağını kesinleştirmişti. Uras'ın sesi yeniden duyuldu. "Sen ciddi misin sen? Gerçekten aklını kaybetmişsin."

Helen gülerek omzunu silkti. "Merak etme beni."

"Nasıl etmeyeyim? Dağın başında tanımadığın bir adamın yanında kalıyorsun."

Helen bana kısa bir bakış attı. "Artık o kadar da tanımadığım biri sayılmaz." Nedense bu cümleyi duyunca içimdeki gerginlik bir anlığına hafifledi. Sonra Helen yeniden konuşmaya başladı. "Ofise birkaç gün göz kulak ol olur mu? Dosyalar masamın sağ çekmecesinde. Müvekkiller gelirse pazartesi döneceğimi söyle."

"Tamam." Helen birkaç saniye sustu. Sonra sesi yumuşadı. "Seni özleyeceğim ama." Elimde tuttuğum odun parçası istemsizce çat diye ikiye ayrıldı. Helen konuşmaya devam ediyordu. "Sensiz canım çok sıkılır." Telefonun diğer ucundan gelen kahkaha kulübeye kadar ulaştı. "Ben de seni özlerim."

İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk oluştu. Neden olduğunu bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum. Sadece daha fazla dinlemek istemediğimi fark ettim. Ayağa kalkıp montumu omuzlarıma geçirdim. Helen konuşmasına devam ederken bana dönüp kaşlarını kaldırdı. "Nereye gidiyorsun?"

"Dışarı. Sobaya odun kalmadı." Yalan söylemiştim. Sobanın yanında en az yarım saat yetecek kadar odun vardı.

Helen şüpheyle bana baktıysa da telefonu kulağında olduğu için bir şey demedi. Kapıyı açıp dışarı çıktığım anda yüzüme çarpan soğuk hava içimde dolaşan o garip hissi biraz olsun bastırdı. Derin bir nefes alıp odunluğa doğru yürüdüm.

"Ben kapatıyorum." Helen'in sesi arkamdan geldi. Başımı çevirdiğimde telefonu cebine koymuş bana doğru yürüyordu. "Ne oldu?"

"Odun almaya tek başına gitmene gönlüm razı olmadı."

"Odunlar beni kaçırmaz."

"Belli olmaz." Tam bunu söylediği sırada uzaklardan uzun ve boğuk bir uluma duyuldu. İkimiz de aynı anda durduk. Helen'in yüzündeki ifade bir saniye içinde değişti. "Yasin..." Bir uluma daha geldi. Bu kez daha yakından gelmişti. Helen hiç düşünmeden yanıma geldi. "Bunlar kurt mu?"

"Evet." Cümlem biter bitmez koluma yapıştı. "Şaka yapıyorsun." Gözlerini karanlığa dikti. "Gerçekten mi?"

"Gerçekten." Üçüncü uluma duyulduğunda bu kez doğrudan arkamın arkasına geçti. Montumu iki eliyle tutmuştu. "Sakın hareket etme. Belki bizi görmezler."

"Bu şekilde bir tek beni görüyorlar zaten."

Bir an durdu. Sonra gayet ciddi bir ses tonuyla konuştu. "Bakın..." Başımı yavaşça ona çevirdim. Helen karanlığa bakıyordu. "Kurt kardeşler..."

Kaşımı kaldırdım. "Ne yapıyorsun?"

"Sus, onlarla konuşuyorum."

"Kurtlarla mı?"

"Evet." Derin bir nefes aldı. "Biz kötü insanlar değiliz." Bir uluma daha duyuldu. Helen başını salladı. "Ben avukatım. İnsanlığa bir yararım var." Ardından bana baktı. "Bu da Yasin." Beni eliyle gösterdi.
"İsterseniz bunu yiyebilirsiniz. Onun kimseye pek yararı yok."

Hayretle arkamı döndüm. "Ne?"

Helen fısıldadı. "Şşşt." Sonra yeniden karanlığa döndü. "Eti biraz serttir ama idare edersiniz."

"Helen!"

"Ben genç sayılırım."

"Sen beni yem mi yapıyorsun?"

"Hayatta kalmaya çalışıyorum." İstemsizce güldüm. Helen ise hiç gülmüyordu. Kollarımdan birini daha sıkı tuttu. "Şaka bir yana..." Sesi bu kez gerçekten titriyordu.
"...onlar buraya gelir mi?"

Tam cevap vereceğim sırada ağaçların arasından gelen yeni bir hışırtı ikimizi de aynı anda susturdu. Helen bu kez refleksle iki eliyle koluma sarıldı. "N'olur bunun tavşan olduğunu söyle." Başımı sesin geldiği tarafa çevirdim. Çalıların arasına eğilip küçük canlıyı iki elimle dikkatlice kaldırdım. Helen önce anlamadı. Birkaç saniye sonra elimdekini görünce gözlerini kocaman açtı. Bir anda yanıma gelip kaplumbağayı elimden aldı. "Aman Allah'ım..." Hayvanı sanki dünyanın en değerli hazinesini taşıyormuş gibi iki avucunun arasında tutuyordu. "Ne kadar tatlı bu."

Kaplumbağa kafasını kabuğunun içine çekince Helen üzülerek kaşlarını çattı. "Küstü bana."

"Senden korktu."

"Niye korksun ki?"

"Az önce kurtlarla pazarlık yapan kadına denk geldi."

Helen bana ters ters baktı. Omuz silktim ve odunluğa gidip kovayı hızlıca doldurdum. Helen ise hâlâ kaplumbağayla konuşuyordu. "Adın ne acaba?" Kaplumbağa hiçbir tepki vermedi. "Bence adı Tarçın."

Başımı iki yana salladım. "Bence senin çok acilen uyuman gerekiyor." Kovayı elime alıp kulübeye doğru yürümeye başladım. Helen de peşimden geliyordu ama her üç adımda bir durup elindeki kaplumbağaya bakıyordu. "Yasin. Bunu içeri götürelim mi?"

"Dışarıda daha mutlu."

"Ama üşür."

"Kaplumbağalar dışarıda yaşar."

"Ya yalnız hissediyorsa?"

Derin bir nefes verdim. "Helen, kaplumbağanın sosyal desteğe ihtiyacı yok."

Helen dudaklarını büktü ve kaplumbağayı yere bıraktı. "Kendine iyi bak Tarçın. Sen doğaya ait olduğun için yanıma alamıyorum ama merak etme..." Bana döndü. "Mağaraya ait olan bir arkadaşımı ara ara gönderip durumuna baktıracağım."

Yaptığı imayla kaşlarımı çattım. "Cadı." Yüzümü buruşturup elimdeki kovayla kulübeye geldim. Kapıyı açtım ve içeri girdik. Kulübenin sıcak havası ikimizin de derin bir nefes almasını sağlamıştı. Elimdeki kovayı sobanın yanına bıraktım ve montumu çıkardım. Helen benim peşimden aceleyle geldiği için bir şey giymemişti. Ellerini ovuşturarak sobaya doğru hızla ilerledi. Ellerini sobaya tuttu ve ısıtmaya başladı.

"Soba hâlâ yanmaya devam eder. Gece ara ara kalkıp birkaç odun yerleştiririm. Böylece üşümeyiz."

Helen başını usulca salladı. Yavaş adımlarla koltuğa yöneldim ve oturdum. Yüzümü ovuşturdum ve kafamı tavana diktim. Uykusuzluk bedenimi esir almıştı ama ne kadar çabalasam da uyuyamıyordum. Ayağa kalktığımda Helen'in bakışlarındaki şefkati görebilmiştim. O da beni anlamıştı ve halime üzülüyordu. Onu görmezden gelerek banyoya girdim ve elimi yüzümü yıkadım. Ardından havluyla kurulanıp tekrardan odaya girdim. Helen yavaşça bana yaklaştı. Tam karşımda dururken yüzüme çekingen bir şekilde bakıyordu. "Bende uyku ilacı var. İstersen verebilirim."

Başımı iki yana salladım. "Hayır, benim sorunum uyuyamamak değil. Eğer istersem uyurum."

Helen bir süre yüzüme baktıktan sonra yavaşça başını salladı. Yavaş adımlarla tekrardan sobanın yanına ilerledi. Gün boyunca çok konuşmuştu ama bu sefer susuyordu. Bu garibime gitmişti. Birkaç dakika süren sessizliği bozmak için yüzümü ona çevirdim. "Uyuman gerekiyor. Saat epey geç oldu."

Helen başını sallayarak kapıya doğru yürüdü. Elini kapının koluna koyduktan sonra birkaç saniye olduğu yerde bekledi. Ardından kapıyı kapatmak yerine ardına kadar açık bıraktı. Ben bunu fark edince istemsizce kaşımı kaldırdım. "Kapıyı açık bırakmıyor musun? Soba yanık." diye sordum. Başını bana çevirdi. Yüzündeki ifade gün boyu gördüğüm o rahat ve umursamaz ifadeden çok daha farklıydı. Gülmüyordu, şakalaşmıyordu. Sanki söyleyeceği şeyin yanlış anlaşılmasından çekiniyordu. "Sıcağı hiç sevmem." dedi önce. "Sobanın sıcaklığı buraya kadar gelsin istemiyorum."

Başımı hafifçe salladım. "Başka sebebi var mı?" Sorumu duyunca kısa bir sessizlik oldu. Gözleri birkaç saniye boyunca yerde gezindi. Parmakları, kapının kolunu gereksiz yere sıkıp bırakıyordu. Sonunda derin bir nefes verdi. "Garip hissettiriyor." dedi kısık bir sesle. "Yanlış anlama. Gün boyu bunun üzerine hiç düşünmedim. Hatta seninle uğraşmaktan düşünmeye fırsatım bile olmadı ama şimdi yatağa girince aklıma geldi."

Sessizce onu dinlemeye devam ettim.
"Hayatımda ilk defa tanımadığım bir adamla aynı evde kalıyorum." dedi utangaç bir gülümsemeyle. "Sana güvenmediğim için söylemiyorum bunu. Sadece, alışık olduğum bir durum değil." Söyledikleri beni şaşırtmamıştı. Aksine, bütün gün bu kadar rahat davranan birinin bunu en sonunda dile getirmesi çok daha normaldi. Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. "Çok normal." Başını kaldırıp bana baktı. "İnsan bazen karşısındaki kişiden değil," dedim yavaşça. "Hiç yaşamadığı bir durumdan çekinir." Yüzündeki gerginlik biraz olsun çözüldü. "Kapını istersen kapat." diye devam ettim. "İstersen de açık bırak. Hangisinde daha rahat hissedeceksen öyle yap. Bu kulübede bugün ilk kez iki kişi kalıyoruz. İkimizin de huzura ihtiyacı var."

Helen birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Ardından istemsizce gülümsedi. "O zaman açık bırakacağım. Üşümekten nefret ediyorum."

Gülümsememi gizleyemedim. "Sen bilirsin." İkimiz de bunun sadece sobayla ilgili olmadığını biliyorduk. Ama bazen bazı şeyleri yüksek sesle söylemeye gerek kalmıyordu. İnsan, karşısındaki kişinin ne demek istediğini anlayabiliyorsa sessizlik de bir cevaptı. Helen kapı eşiğinde birkaç saniye daha durdu. Sonra eliyle saçının bir tutamını kulağının arkasına geçirdi. "İyi geceler, Yasin."

"İyi geceler."

Kapının eşiğinde bir an daha durdu. Sonra odasına geçti. Kapıyı gerçekten de açık bıraktı. İçeriden yatağın hafifçe gıcırdadığını, ardından battaniyenin hışırtısını duydum. Birkaç dakika sonra kulübe yeniden sessizliğe gömüldü. Ben ise olduğum yerde kalmaya devam ettim. Sobanın içinde yanan odunlar arada bir çıtırdıyor, dışarıdan gelen rüzgâr ahşap duvarlara hafifçe vuruyordu. Saatlerdir ayaktaydım. Bedenim dinlenmek istiyordu ama zihnim buna izin vermiyordu. Gözlerimi ne zaman kapatmaya çalışsam ekim ayının o tek gecesi yeniden karşıma çıkıyor, yıllardır değişmeyen o kâbus en başından başlıyordu. Bu yüzden uyumaya çalışmadım bile. Sırtımı koltuğa biraz daha yasladım. Sobanın turuncu ışığı tavana vururken sessizce karşı duvara bakmayı sürdürdüm.

***

Derin bir nefes alarak bakışlarımı kulübenin penceresine çevirdim. Yaklaşık yarım saattir domuz seslerinden dolayı düşüncelerime odaklanamıyordum. Saat gecenin üçüydü ve Helen'in odasına gitmesinin ardından dört saat geçmişti. O saatten beri aklımı esir alan düşüncelerle başa çıkmaya çalışıyor, işe yaramadığında telefonumu alarak kendimi oyalamaya çalışıyordum. Deli gibi uykum vardı ama içimden bir türlü uyumak geçmiyordu. Dışarıdan tuhaf sesler yükselince kaşlarımı çattım. "Hrr... Hrr..." Ardından daha kalın bir homurtu duyuldu. Yaban domuzları yine kulübenin çevresine kadar inmişti. Sonbaharda sık sık oluyordu. Bir süre sonra giderlerdi.

Tam yeniden sessizliğe gömülecekken yan odanın yatağından gıcırdayan sesler geldi. Sesle beraber başımı kapıya çevirdim. Helen, uykulu gözlerle kapının arkasından kafasını uzatmıştı. Saçları dağılmış, üzerindeki bol kazağın kolları avuçlarının yarısını kapatmıştı. Gözlerini ovalayarak birkaç saniye bana baktı. Beni hâlâ aynı yerde otururken görünce yüzündeki ifade yavaş yavaş şaşkınlığa dönüştü. "Sen uyumadın mı?" diye mırıldandı uykulu bir sesle.

Başımı iki yana salladım. "Hayır." Helen birkaç saniye daha bana baktı. Sonra alnını buruşturdu. "Bir dakika." Olduğu yerde durmuş, beni inceliyordu. "Sen uyumadıysan..." Cümlesini yarıda kesip dışarıdan gelen homurtuyu dinledi. "Hrrr... Hrrr..." Bir daha bana baktı. Sonra tekrar dışarıyı dinledi. Yüzündeki ifadeyi görünce istemsizce kaşımı kaldırdım. "Ne oldu?"

Helen şaşkınlıkla gözlerini açtı. "Ben yaklaşık on dakikadır senin horladığını sanıyordum."

Birkaç saniye boyunca yüzüne baktım. Sonra istemsizce güldüm. Kollarını iki yana açtı. "'Bu adam ne rahat uyuyor.' diye söylene söylene kalktım. Dedim ki, biraz dürteyim de sesi kesilsin."

Kahkahamı tutamayınca başımı eğdim. Helen ise hâlâ çok ciddi görünüyordu. "Komik değil. Ben gerçekten sana sinirlenerek geldim."

Tam o sırada dışarıdan aynı ses yeniden yükseldi. Helen irkilerek omuzlarını kaldırdı. Başını bana çevirdi. "Yani o ses senden çıkmıyor mu gerçekten?"

Dayanamadım. Kahkaha atmaya devam ettim. Helen birkaç saniye bana boş boş baktıktan sonra o da gülmeye başladı. "Allah kahretsin ya..." diye söylenerek alnına vurdu. "Ben resmen gelip sana horlama şikâyeti edecektim."

"İyi ki etmemişsin. Çünkü horlamadığımı kanıtlamam biraz zor olurdu."

Helen burnunu çekerek güldü. "'Bu kadar kibar konuşan bir adamın horlaması neden traktör motoru gibi?' diye düşünüyordum ben de."

Gülüşüm biraz daha büyüdü. İkimiz de birkaç saniye daha güldük. Sonra Helen yavaş adımlarla yanıma geldi. "Ben geri uyuyamam artık." Koltuğun diğer ucuna oturdu. Battaniyesini dizlerine kadar çekti. Sobanın önünde ellerini birbirine sürterek birkaç saniye sessizce alevleri izledi. Kulübenin içine yeniden sessizlik çöktü. Bu sefer rahatsız eden değil, insanı dinlendiren bir sessizlikti. Helen gözlerini alevlerden ayırmadan konuştu. "Aslında senin gerçekten uyuyacağını düşünmüştüm."

Başımı hafifçe salladım. "Ben de öyle düşünmüştüm ama olmuyor."

Helen bu kez yüzüme baktı. "Her sene böyle mi geçiyor?" Sorunun cevabını vermeden sobaya bir odun daha attım. Alevler yeniden yükselirken kulübenin içi turuncu bir ışıkla doldu. "Evet." Sesim çok sakindi. "Her ekim ayında geceler biraz daha uzun oluyor." Helen hiçbir şey söylemedi. Sadece biraz daha bana yaklaştı. Bu kez konuşmak için değil, yanında sessizce oturmanın bazen bütün cümlelerden daha anlamlı olduğunu fark etmiş gibiydi.

İç çekerek başını omzuma yaslandığında duraksadım. Genelde hep sınırlardan bahseder, aramıza görünmez çizgiler çekmeye çalışır, en küçük yakınlaşmada bile bir adım geri atardı; bu yüzden, hiçbir şey söylemeden bana bu kadar yaklaşması, gecenin sessizliğini bölen o tuhaf domuz seslerinden bile daha beklenmedik gelmişti. Benim için üzüldüğü anlarda bana kedi gibi yanaşıyordu. Omzumda hissettiğim ağırlık neredeyse yok denecek kadar hafifti ama içimde bıraktığı etki yıllardır taşıdığım yük kadar ağırdı. Refleksle doğrulacak gibi oldum, sonra vazgeçtim. Çünkü bu hareket sadece onu ürkütecekti.

Bakışlarımı karşımdaki sobaya çevirdim. İçinde usul usul yanan odunlar çıtırdıyor, turuncu alevler ahşap duvarların üzerine kırık dökük gölgeler bırakıyordu. O gölgeler bazen annemin mutfakta dolaşan siluetine, bazen babamın kapının önünde bekleyen hâline benziyor, sonra bir anda dağılıp gidiyordu. İnsan bazı geceler geçmişten kaçmaya çalışmıyor, sadece onun sessizce yanına oturmasına izin veriyordu. Helen'in saçlarından gelen şampuan kokusu, sobanın odun kokusuna karışmıştı. Garipti. Bu kulübe uzun zamandır ilk kez yalnızca küf, toprak ve duman kokmuyordu.

Başımı hafifçe ona çevirdim. Gözleri kapanmış gibiydi ama uyumuyordu. Sadece dinleniyordu. Belki de benim gibi uyumaya cesaret edemiyordu. "Rahat mısın?" diye sordum alçak bir sesle. Gözlerini açmadan başını usulca salladı. "Omzum uyuşursa seni suçlayacağım." dedim alaycı bir tavırla. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. "Uyuşsun." diye mırıldandı uykulu bir sesle. "Zaten bütün gün bana laf soktun."

İstemsizce güldüm. "Bana göre gayet naziktim."

Tekrar sessizlik çöktü. Bu sessizlik öncekilere benzemiyordu. Rahatsız etmiyor, konuşmak zorunda hissettirmiyor, iki yabancıyı aynı odada boğan o tuhaf gerginliği de taşımıyordu. İlk defa, uzun zamandır biriyle aynı sessizliği paylaşmanın bu kadar yorucu olmadığını fark ettim. Omzumdaki ağırlık hafifçe yer değiştirdi. Helen biraz daha rahat etmek ister gibi başını yasladı. İçimden onu uzaklaştırmak geçti. Sonra nedenini bulamadığım bir şekilde bundan vazgeçtim. Belki de bazı insanlar, hayatına kapıyı çalmadan giriyordu. Belki de bazı insanlar, en yanlış zamanda karşına çıktıkları için unutulmuyordu. İçimde yükselen düşünceleri bastırmak istercesine gözlerimi kapattım.

"Bu ay senin için o kadar kötü mü?" diye fısıldadı Helen. Sorusu havada asılı kaldı. Cevap vermek istemedim ama suskunluğum zaten yeterince şey anlatıyordu. "Ekim..." dedim sonunda. "İnsanların takviminde otuz bir gün sürüyor. Benimkinde ise hiç bitmiyor."

Bu kez yüzüme baktığında gözlerinde merak değil, anlayabilme çabası vardı. "İnsan yoruluyor değil mi?"

Pencereye döndüm. Dışarıda rüzgâr yine ağaçların dallarını sallıyor, uzaklardan ara sıra aynı hayvan sesleri gelmeye devam ediyordu. "Daha kötüsü..." dedim yavaşça. "Bir gün yorulmayı bile özleyecek kadar alışıyorsun acıya. Sonra biri gelip seni istemeden de olsa güldürüyor. İşte o zaman korkuyorsun."

"Neden?"

"Çünkü..." diye fısıldadım, gözlerimi sobadaki ateşten ayırmadan, "insan yeniden nefes alabildiğini fark edince, bir gün onu tekrar kaybetmekten korkuyor."

Kulübenin içinde yalnızca sobanın çıtırtısı kaldı. Ve ilk kez, yıllardır kurduğum en dürüst cümlelerin hiçbirini mezar taşlarına söylemiyordum. Bu kez karşımda gerçekten dinleyen biri vardı. Derin bir nefes verdim. Gözlerimi tavana diktim. "Ekim ayında uyumayı unutuyorum." Sesi çıkmadı. "Her gece aynı şey oluyor." dedim. "Gözümü kapattığım an o ev geliyor aklıma. Annemin sesi, babamın bağırışı, sonra sessizlik. Sonra..." Devamını getiremedim.

Helen, dizlerinin üzerinde kenetlediği ellerine baktı. "Bazen..." dedi usulca. "İnsan kaybettiği kişilerin sesini unutacağını sanıyor." Başımı ona çevirdim. "Ama unutmuyor." Dudaklarının kenarında acıyla karışık küçücük bir tebessüm oluştu. "Ben Pelin'in sesini hâlâ duyuyorum." dedi. "Kalabalıkta biri kahkaha attığında dönüp bakıyorum. Sanki oymuş gibi geliyor. Bazen telefon çalınca onun aradığını sanıyorum. Sonra aklıma geliyor..." Gözleri doldu ama ağlamadı. "Sonra yeniden öğreniyorum öldüğünü."

O cümleden sonra kulübenin içine ağır bir sessizlik çöktü. İlk defa aynı acının iki farklı insanda nasıl aynı izleri bıraktığını bu kadar net görüyordum. Ve o da bunu farkedip bana sığınmıştı çünkü onu şu an en iyi ben anlayabilirdim. Helen derin bir nefes aldı. "Küçük bir kardeşin vardı."

Başımı eğdim. "Menessa." İsmini söylerken boğazım düğümlendi.

"Onu hiç bulamadınız mı?"

Gözlerimi kapattım. "Hayır." Sesim neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. "Onlar eve girdiğinde önce ablamı ve Menessa'yı götürdüler. Ablam bir şekilde kaçmayı başardı." Yutkundum. "Ama Menessa dönemedi." Helen nefesini tuttu. "Biz aylarca onu aradık. Yıllarca her kapı çaldığında belki odur diye koştuk. Çocuklar her doğum gününde pasta hazırladı. Kimse 'öldü' diyemedi. Çünkü cesedi yoktu. Mezarı yoktu." Sesim titremeye başlamıştı. "İnsan mezarı olmayan birinin yasını tutamıyor Helen."

Helen yavaşça başını eğdi. "Peki ablan?"

Gülümsedim ama bu seferki, acıdan başka hiçbir anlam taşımayan bir gülümsemeydi. "Menessa kaçırıldıktan sonra ablam hiçbir zaman eskisi gibi olamadı. O kurtulmuştu ama aslında o gün ikisini de kaybetmiştik."

Sobadaki odunlardan biri çat diye ikiye ayrıldı. "İkinizi dinleyince Pelin'le benim çocukluğum geldi aklıma."

Başımı kaldırdım. "İkiz olmak nasıl bir şeydi?"

Helen'in gözlerinde ilk kez sıcak bir ışık belirdi. "Tek bir bedende iki çocuk büyümek gibi." İstemsizce gülümsedi. "Ben ağlamadan önce Pelin ağlardı. Ben korkmadan önce o hissederdi." Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu. "Onu kaybettiğim gün kendimin yarısını mezara bırakmış gibi hissettim."

İçimde yıllardır kıpırdamayan bir şey sızladı. Farkında olmadan dudaklarım aralandı. "Bazı insanlar yanlış insanı sevmenin bedelini canlarıyla ödüyor. Çünkü sevgi bazen insanı yaşatmıyor, yavaş yavaş öldürüyor. Önce doğruyla yanlışı birbirine karıştırıyor, sonra seni herkese karşı kör ediyor. En sonunda da farkına bile varmadan kendi mezarına yürüyorsun. İşin en acı tarafıysa..." Başımı hafifçe eğdim. "O mezarı kendi ellerinle kazdığını her şey bittikten sonra anlıyorsun." Kulübenin içine yine sessizlik çöktü. Alevlerden gözümü ayırmadan fısıldadım. "Pelin de öyle yaptı."

Sanki zaman bir anda durmuştu. Helen'in omzuma yaslanan başı yavaşça doğruldu. Bana baktı. Önce hiçbir şey söylemedi. Sadece baktı. Yüzündeki bütün ifade saniyeler içinde değişirken gözbebekleri büyüdü, nefesi düzensizleşti. "Ne?" Sesinde şaşkınlıktan çok korku vardı. Ben ise ne söylediğimi yeni fark etmiştim. Dudaklarım aralandı ama tek kelime edemedim. Helen geri çekildi. "Sen..." Sesi bu kez neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. "Pelin'i tanıyor musun?"

O an kulübenin dışında yine uzun bir kurt uluması yükseldi. Ama ikimiz de onu duymadık. Çünkü o an, odanın içindeki sessizlik dışarıdaki bütün seslerden daha ağırdı.

💮💮💮

Merhabalarrr. Bu seferki bölüm aşırı uzun oldu farkındayım ama Helen ve Yasin bir arada durunca kaoslar bitmiyor yazıyorum yazıyorum yenisi ekleniyor. Şu ana kadarki en uzun bölüm bu oldu. Bakalım eğer sararsa diğer bölümleri de uzun yaparım sarmazsa da eskisi gibi devam ederim.

Her neyse, oy vermeyi ve bol bol yorum yapmayı unutmayın lütfen. Abimin düğününü henüz yapmadık, bu yüzden hâlâ müsait olamıyorum. Haftaya bugün kına var... İçimden bu yoğunluk yüzünden ara vermek geliyor ama düşünüyorum yani şimdi ara versem sonraki zamanda hiç yazamam gibi Yks sonucum içime sinmediği için mezuna bıraktım ders çalışmam da gerekiyor. Bir şeye ara verdim mi o şey elimden kayıp gidiyor. Bu yüzden ara vermek istemiyorum. Neyse şu anlık ara vermek yok müsait anlarımda elimden geldiğince yazmaya çalışacağım.

Oy verip destek olan herkese çok teşekkür ederim çok seviyorum sizii 💗

Bir sonraki bölümde görüşmek üzereee...