5. bölüm / 6
Konfüzyon5.Kısım ‘Dürtüler’
Bölümler 6Şu an: 5.Kısım ‘Dürtüler’
Gözlerimi açmak için hâla korkunç bir çaba sarf ederken, "Günaydın" dedi kalın bir ses, Ersin de ayılamayanlardandı belli ki, "Günaydın, nasılsın?"
"Bok gibiyim. Sen?"
"Ben de..." yaklaştım iyice, "Dün sadece Aks-"
Sustum çünkü Burak kanlı canlı biçimde yemekhaneye girmiş bulunuyordu.
"Yaşıyorlar" dedim şaşkınlıkla, "Sen de görüyorsun değil mi delirmedim?"
Bir garip baktı suratıma. Sanki neden bu kadar şaşırdığımı anlamıyor gibiydi Ersin ve alayla, "Sıraya geçelim hadi, ayılman lazım" dedi.
Arkasından bir süre bakakaldım.
Dalga mı geçiyordu benimle?
Birlikte oturup dört kişinin ölümünü izlemiştik, neden şimdi nasıl bu kadar sağlıklı görünebildiklerine benim kadar şaşırmıyor da dünyanın en normal gününe başlamışız gibi davranıyordu?
Sıra yoğunlaştı. Herkes teker teker yemeklerini alıyordu ama ben hâla keyfi yerinde görünen Burak'ı izliyordum ve merakım yüzünden sıraya giremiyordum.
Sol ayağımdan dürttü birisi, "Kolon sayısı yeterli sen devam et."
Omzumun üzerinden bakıp, kurtarıcıma gülümsemeyi denedim ama şaşkınlığım yüzünden beceremedim.
"Bekle bakalım" dedi kafamın üzerine avucunu hafifçe bastırarak ve önüme geçti, "Ben acıktım bekleyemem."
Alnımın tam ortasına yerleşen acıyla geri geri yürüdüm. Çarptığım kişiler söylenirken kendimi kontrol edemedim ve başımı tutarak çömeldim.
"Odanda uyanabilirsin.."
"... unutmak lükstür Yağmur"
Aksel'in sesi baş döndürücü bir yankıyla kafamın içinde sağa sola çarptı. Görüntüsü de sesi kadar karmaşıktı.
Bir gelip bir gidiyor, her şeyi birbirine karıştırıyordu.
"Yut şunu."
"İstemiyorum Aksel!"
"Yut dedim sana."
Birden açıldı gözlerim. Kafamın orta yerine inen acı ve diğer bütün hisler birkaç saniyeliğine kesildi. Kendimi bomboş hissederek çektim ellerimi başımdan ve bana bakıp gülen, düşünen, korkan gözlere bakarak doğruldum.
Biraz sonra kurtarıcım geldi karşıma ve hiç dokunmadan düşünceli ifadesiyle gözlerimin içine baktı. Uzanıp kollarından destek aldığımda o da tuttu kollarımı ve sendeleyen ayaklarıma güç vermek istercesine bacağını sol bacağıma yasladı.
"Beni buradan çıkarır mısın?"
Detay vermemiştim ama normal bir şekilde çıkmak istediğimi anladı ve kucaklamak yerine omzumdan tüy kadar hafif bir dokunuşla adımlarıma yön vererek kapıya gitmemi sağladı. Bu sırada Aksel belirdi karşımda. Yemekhaneye girmek üzereydi ve bana attığı uzun bakışı kaldırıp, bir de hemen arkamdaki kurtarıcıma atarak ilerledi.
Bahçeye çıkar çıkmaz midemi çıkaracağımı bilemezdim...
Kurtarıcıma kaçamak bir bakış atarak kusmaya devam ederken, onun etrafı kontrol ettiğini gördüm ve daha rahat bir şekilde kalan son şeyi de kusup, doğruldum.
Yavaşça indirdi bakışlarını, "Kaldı mı bir şey? Böbreği falan da koysaydın şuraya?"
Gözlerimi devirdim, "İyiyim ya sağ ol."
Biraz yürüdükten sonra temiz bir yere oturdum ve dizlerime sarıldım. Onun da karşıma oturmasını beklemiyordum. Bu yüzden gözlerine şaşkın bakışlarla karşılık veriyordum.
"Bir daha altı saat sonra yemek yiyeceğim," dedi sakince ve sonrasında gerçekçi olmayan tehditkar bir tonda ekledi, "Senin yüzünden."
"Özür dilerim..."
Bir süre ikimiz de konuşmadan bakıştık. Daha doğrusu aynı anda bakıp aynı anda kaçtık gözlerimizden. En sonunda doğruldu, herhalde bakışlarımdan rahatsız olmuştu ve üzerini silkeledikten sonra yüzüme bakmadan "Geçmiş olsun" deyip, ilerledi.
"Adın ne acaba adın... Adını sorayım sana bir dahakine" diye fısıldadım arkasından.
Merakımı uyandırıyordu. Üstelik bunca zaman var olduğunu bile bilmezdim böyle meraklarımın... Birinin ismini, yaşını, gülüşünü... Başımı savurarak düşüncelerimi durdurmayı denedim. Çünkü düşündükçe içimde tuhaf bir titremeye kapılıyordum.
ᚐ҉
"Herkesin gözleri buraya!"
Kırmızı bir çizginin ardında otuz kişi dizilmiş, her yanından kas fırlayan hocaya bakıyorduk.
Önder hoca, sistemde beni ürküten birkaç kişiden birisiydi. Neden bilmiyorum ama acımasız bir duruşu vardı ve onun dersleri benim için sancılı geçerdi.
"Puanınızın kaç olduğu umrumda değil! Anlıyor musunuz! Burada şartlar eşit değil! Savaşta da olmayacak!"
Güçlükle yutkunarak Ela'ya yanaştım, "Canımıza okuyacak..."
"Şüphen olmasın kardeşim..."
"Bilekleri zayıf olan elenir!"
Ellerimi arkama alıp birbirine kenetledim. İlk raunt başlarken şartların ne derece eşit olmadığını görüyordum. Doksan kilo Diyar'a karşılık, en fazla altmış kilo olduğuna inandığım Mert karşı karşılaydı ve kimin hamur olacağı açıktı.
Diyar ilk hamlesini yaptı bile!
Zavallı Mert aldığı darbeyle nefesi kesilmiş biçimde kıvranırken, Diyar yaklaştı ve Mert'i tuttuğu gibi bir darbe daha indirdi!
"On dört numara Diyar, ilk turu başarıyla geçtin. Tebrikler."
Gururla indi Diyar, kendinden geçen Mert ise kimsenin umrunda değildi...
"Ela ve Sarp!"
Ne duyduğumdan emin olamayarak sağa sola baktım.
Tir tir titreyerek dövüşecekleri bölüme giren Ela'ya karşı üst dudağımı kemirmek dışında bir şey yapamıyordum.
Bir kıza karşı erkek miydi yani!
"Haksızlık" diye söylendim, istemsizce olmuştu ve Önder hocanın keskin kulaklarına yakalanmış bulunuyordum.
"Ela sen in. Yağmur havasında herhalde, bir bakalım."
Dizlerimin bağı varsa eğer, tam şu anda kül oldu gitti. Adım atmayı bile beceremiyordum. On adımlık mesafede kaç defa düşecek gibi olmuş, kaç kişiyi güldürmüştüm emin değildim. Nefesim kesiliyordu korkudan. Dövüş derslerinde vasattan beterdim. Öyle ki, önceki dönemlerde hayatta kalayım diye hep izleyen köşesinde tutulur, kendimi geliştirmem konusunda uyarı alırdım. Şimdi ise Önder hoca kuş kadar olan canımı bile isteye bir pitbullun önüne atıyor ve ziyan olacağım anları izlemek için keyifle gülümsüyordu.
"Ayakta durmayı başardıkça puan alırsınız. Ekstradan hamle yapmayı başarabilen ise sonraki seviyeye geçmiş olacak. Bir," nefesimi tuttum, "İki," kaldırdım gözlerimi ve tezahürata başlayanları dinledim. Kimse birazdan ölme ihtimalimle ilgilenmiyordu; Sarp bile...
"Üç!"
Gardını aldı Sarp, lüzum var mıydı bilmem.
Delici bakışlar kuşandı biraz sonra ve biri önde öteki arkada tuttuğu bacakları ile bekledi.
Kıkırdayan sesleri duyabiliyordum. Onları dinlerken derin bir nefes alarak kapattım gözlerimi ve içimde hüngür hüngür ağlayan çocuğu karşımda buldum. Nasıl da çaresiz ve ürkekti. Kimse tarafından umursanmıyordu ve en çokta bu yüzden ağlıyordu.
"Yağmur!" diye seslendi birisi, kim olduğunu anlayamamıştım ama gözlerimi açmamı sağladı.
Üzerime gelen Sarp'ı fark ettiğim an beklediğim yerden bir hışımla kaçtım ve diğer tarafa geçerek izleyen tüm neşeli yüzleri karşıma almış oldum.
Dikkatli baktığımda görüyordum ki neşeli kalabalığın biraz gerisinde oldukça somurtkan bir yüz vardı; Aksel.
Biraz daha geriye baktım ve Aksel'in belki beş belki on adım arkasında bekleyen kurtarıcımı buldum. Bir Aksel bir kurtarıcım arasında gidip gelen bakışlarım sırasında tam olarak hangisiydi bunu yapan bilmiyorum ama sırtımdaki ağırlığı hafifletiyordu.
Bir nefes verdim. Gardımı alırken yine ikisine birden hızlı bir bakış attım ve Sarp'ın savurduğu tekmeye karşılık zıplayıp, omuzlarına yapıştım.
O anda gülüşen herkesin hayretle sustuklarını fark ettim fakat ne yaptığını bilen tavırlarım bütünüyle benden bağımsızdı ve aslında ben de onlar kadar şaşkındım.
Sarp ayağa kalkarken tekrardan gardımı aldım. Ellerime şaşkınlıkla bakıyordum çünkü komut veren ben değildim. Sanki bilgisayar oyununun içindeydik ve beni kim yönetiyorsa işinde çok iyiydi!
Daha aramızda bir metre mesafe varken Sarp'ın boynunu hedef aldım! Hızla yaklaşırken savurduğu tüm yumruklardan kusursuz biçimde sıyrıldım fakat zıpladığım an Sarp da hamlesini yaptı ve kocaman kollarının arasında iki büklüm olup kaldım.
Sırtım yere denk gelecek şekilde çakıldığım an acıyla kıvranmaya başladım. O an da oyun bitmiş de tekrardan eskiye dönerek, zayıf ve vasat olan benliğimle baş başa kalmışım gibi hissettim.
Sarp yüzüme çömeldi.
Acıdan nefes almayı bile beceremezken, Sarp görevini bitirmeye kararlı biçimde saçlarımı ensemden kavradı.
İstemsizce gözlerim Aksel ve kurtarıcımın olduğu yöne döndü. Orada olmadıklarını fark ettim ve bu gördüğüm son ayrıntı oldu.
ᚐ҉ᚐ
"İşte, insanların her şeyi istila etmesinden önceki dünya. Ne kadar güzeldi, öyle değil mi?"
Dev ekrana yansıtılan görüntüye karşı garip bir özlem hissederken buldum kendimi. Yollar, evler, insanlar... fotoğraftaki hiçbir şey şu anda içinde bulunduğumuz dünyanın az bir kısmını bile yansıtmıyordu.
"Savaşın bedeli bu işte çocuklar. Bizler hayatı yeniden bu hale getirebiliriz. Bunun için öğreniyoruz, öğrenmek zorundayız. Çünkü her güzel şeyin bir bedeli var."
"Hayatlarımız gibi" dedi gözlüklü kız.
Hoca, kızın ne söylemeye çalıştığını bilmezlikten gelerek ekrana döndü, "Risk uyuduğu müddetçe umut var olacaktır."
Zil sesiyle birlikte herkes toparlanırken hocanın son cümlesini düşünmeye devam ettim.
Bakışlarım erkek yurduna giden taş yola döndüğünde yavaşça doğruldum ve pencereye yanaşıp, içimi kemiren dürtülerimi dinledim. Yediğim dayaktan ötürü uzanmak istiyordum ama içimde bir yerde uzanmayı şiddetle reddeden yanım yüzünden odama gidemiyordum.
"Yemek saati!" diye seslendi birisi. Sınıftan çık artık, demek istediği için ağır hareketlerle çantamı sırtıma alıp yürümeye başladım. Herkes yemekhaneye gidiyorken ayaklarımı tırmalayan dürtülerime yenilmeyi seçtim ve bahçede yürürken buldum kendimi.
Dövüş eğitiminde ne olduğunu inkar edemezdim; en azından kendime karşı...
Kontrolü kaybettiğim o andan emindim. Kukla misali kendiliğinden hareket eden ayaklarım ve ellerim hâla korkmama neden oluyorken normale dönmem mümkün değildi.
Yurdun kapısını görecek kadar yürüdükten sonra yavaşlayıp, etrafı kontrol ettim. Yemek saati olduğu için dışarıda güvenlik dışında kimse yoktu. Üç güvenliğin gözleri de dev kapıları kesiyordu. Bu yüzden yeniden hedefe odaklandım ve daha hızlı adımlar attım.
Nasıl bu kadar kolay oluyor diye geçirdim içimden ve tabii ki üç saniye sonra öyle olmadığını gördüm.
Kurtarıcım kısık bakışları ile ne yaptığıma bakıyordu. Çünkü bir ayağım havada duruyor, sanki pilim bitmiş gibi durduğum yerde dikiliyordum.
Sırıttım aniden, "Kolay gelsin..."
İstifini bozmadan geri geri attığım adımları izledi. Hâla sırıtmamın lüzumu var mıydı bilmiyorum ama kadrajından çıkana kadar sırıtmaya devam ettim.
2 Saat Sonra,
Son dersin ardından herkes panoda yayınlanan görev listesine göre hareketlenirken ' 8 Numara, Yağmur. Gözlem sınıfına' emrini anlamsız bir cesaretle yok sayarak yeniden yurdun yolunu tuttum.
Bu defa bahçede öğrenciler olduğu için daha yavaş ve sıradan görünmeyi deniyordum; sanki herhangi biri dikkat ediyormuş gibi...
Kimsenin beni umursamadığını hatırlayarak hızlandım ve girişi boş görünen yurdun kapısına gülümseyerek koştum.
Tek bir adımla kendimi içeri atacakken geniş omuzlu arkadaş, kurtarıcım, bana göre epeyce sevimli fakat ona göre kesinlikle çok şüpheci görünen bakışları ile önüme dikildi.
Göğsüne çarpmama ramak kala durmayı başarıp geri çekildim.
Kollarını bağladı göğsünün önünde ve bana bakmadan, "Uğraşmak istemiyorum" dedi. Bıkkın sesi de bana göre yine aşırı sevimliydi ama gülümseyemezdim.
Hiç ses çıkarmadan sırıtıp, geri geri yürümeye başladım. Göz ucuyla kontrol edince daha çok sırıttım ve kadrajından sorunsuz şekilde çıktım.
2 Saat Sonra,
Sabır eğitiminin sıkıcı gözlem koltuğundan belim ağrıyarak doğrulup akşam yemeği için verilen uyarı sesini dinledim. Midemin acı inleyişi de en az uyarı sesi kadar yüksekti. Bu yüzden dürtülerimi bastırarak yemekhaneye ilerledim.
Herkesin dilinde Aksel'in liderliği vardı. Önemli bir göreve gidilecekti. Görevdeki liderlerden birisi de Aksel olacağı için heyecanlı sesler kendilerine lider seçiyorlardı da bunun hiçbir anlamı yoktu. Çünkü hangi grupta kimin olacağını ve onları kimin yöneteceğini sistem belirleyecekti.
"Sence bizi gruba alan olur mu?"
Yanıma oturan Ela çok mutsuz görünüyordu.
"Sistem verdikten sonra nasıl almasınlar ki?"
"Sistem vermeyecekmiş bu sefer. Üç lider kendi gruplarını belirleyecek."
"Nasıl yani? Liderler belirlerse ama..."
"Evet canım, bizim gibiler dışarıda kalır ve puanları da yükselmez."
Şaşkın bir sessizlikle önümdeki tabaktan bir tane patatesi ağzıma atıp, Aksel ve arkadaşlarının oturduğu tarafa baktım.
"Senin sırtın nasıl? Ağrıyor mu?"
Yediğim dayağı o kadar yok sayıyordum ki Ersin sorduktan sonra sırtımın ağrıdan uyuştuğunu fark ettim.
"Fena değil iyiyim. Nasıl bir göreve gidileceğini biliyor musun Ersin?"
"Bayrak yarışı sanırım. En son üç yıl önce yapılmış."
"O nasıl bir şey?" diye sordu Ela. Bu sırada güvenlikten sorumlu olanların masasını kesiyordu gözlerim ve çoğunun burada oluşu dürtülerimi kabartıyordu.
Kalktım birden, "Ben kütüphaneye gideceğim."
"Serbest zamanı kütüphanede harcamak da..."
Ela'ya yanıt vermeden hızlıca toparlandım. Bahçede kimse yoktu ama belli köşeler hiçbir zaman boş olmazdı.
Güvenlikçilerin hepsini ustaca geride bıraktıktan sonra derin bir nefes aldım, "Çişe falan gitmiş ol ne olur..."
Bütün turları atlatmıştım atlatmasına da sabahtan beridir zaten buraya kadar gelirken zorlanmıyordum. Asıl mesele buradan sonrasıydı. Yurdun önünü birkaç dakika izlemeyi seçtim bu sefer. Hareketlilik göremeyince biraz daha yaklaştım ve kapının önünde kimsenin olmadığından emin oldum.
Tabanlarıma motor bağlamışım gibi bir hızla ilerlemeye başladım !
Kendimi içeri attığıma inanamayarak sevinçle zıpladım birkaç defa ama nerede olduğumu hatırlayınca çok çabuk toparladım, "Kendine gel, sakinleş, hadi kızım benim!"
Vip öğrenci olsaydım hangi odada kalırdım diye düşündüm.
En üst kat mı?
Bu herkesin aklına gelecek ilk seçenekti ve kolaydı; Aksel'in kolayı seçeceğine ise ihtimal vermiyordum.
Sesler duyunca kurucu müdürlerden birinin heykelinin arkasına sindim.
Burak ve yanında iki kişi merdivenden iniyorlardı. Onların dilinde de ne zaman olacağı henüz bilinmeyen görev günü vardı ve heyecandan ziyade endişeli görünüyorlardı.
Saklandığım tarafa geliyor olamazlardı değil mi?
Korkudan öyle görüyordum evet evet, buraya gelmiyorlardı.
Buraya geliyorlardı tabi ki!
Aceleyle hareket edince arkamdaki diğer kurucu müdürün heykeline çarptım. Sağlam sabitlenmediğini devasal bir sarsıntıya kapıldığında anladım ve yakalamayı denedim.
"Serbest zaman hadi koşun, partiliyoruz!" diye seslenen Ada'nın sesini duyduğuma ilk kez çok sevinerek elimde boyum kadar heykelle kaskatı kesilerek bekledim.
Kimseye görünmediğimi fark ettiğim an şükretmek isteyip heykeli istemsizce bırakmıştım ve adamcağızın kafası yere çarptığı gibi gürültülü bir şekilde parçalarına ayrıldı.
"Salaksın salak! Salak Yağmur!"
Kendi kendime söylenerek koşmaya başladım çünkü birileri daha geliyordu ve parçalanmış taş kafayı dert edecek vaktim yoktu.
Merdivenlerden aşağı inip bilmediğim koridor boyu yürüdüm. Bir kapının açıldığını fark ettiğim an sırtımı duvara yapıştırdım fakat görünmemem için karşımdaki kişinin kör olması gerekiyordu!
Aldığım tek önlem gözlerimi sımsıkı kapatmak olurken, sırtımı duvar değil de bir kapıya yasladığımı içeri çekildiğimde anladım. Emindim. Birisi beni sertçe çekmişti arkamdan ve ağır bir ceza almaktan kurtulmamı sağlayan kişi her kimse sanırım risk devam ettiği için koridordaki sesi dinliyor, bir taraftan da ağzımı kapatıyordu.
Bölüm etkileşimi
