1. bölüm / 6
Konfüzyon1. Kısım ‘Gizli Geçit’
Bölümler 6Şu an: 1. Kısım ‘Gizli Geçit’
ᚐ҉ᚐ
Bir cümlesini bile anlamadığım sayfayı altıncı defa okumadan önce, ağrıyan boynuma dokunarak başımı kaldırdım ve tam karşımdaki duvarda asılı bulunan kırmızı saate baktım. Sadece yirmi dakikam kaldığını gördükten sonra, bir araya gelmiş ama tek bir anlam dahi oluşturamamış kelimeleri okumaktan vazgeçtim. Ne yazık ki bu, koca bir yılı tekrar edeceğim anlamına gelen bir vazgeçişti.
Ayağa kalkarken boşa geçen yılımı düşünerek dudaklarımı sıktım. Belki bir kere daha okursan bir şey anlar ve cevabı yazarsın diye yalvardı iç sesim ama kâğıdı suratsız kadının önüne bırakmıştım bile.
Sınıftan çıkar çıkmaz gözlerime hücum eden acıyı kontrol edemedim. Yanaklarım sessiz sessiz ıslanıyordu.
“Yağmur, iyi misin?”
Sivri çatısından her an bir ejderha yükselecekmiş gibi görünen bu okula bırakıldığım gün tanışmıştık Semra hocayla ve o zamandan beridir aramız hep çok iyiydi.
“Sınavım kötü geçti hocam, başka bir şey yok merak etmeyin.”
Tebessümle dokundu omzuma, “Çalışır halledersin, ağlama lütfen.”
Yanında küçük adımlarlar yürürken bu yaz için oluşturulan programdan bahsediyordu. Çoğu öğrencinin fiziksel güç gerektiren sınavlardan kaldığını, bu yüzden programın da bu yönde ağırlık verilerek hazırlandığını anlattı uzun uzun. Boşuna anlatmıyordu. Fiziksel güç, denge, sabır ve cesaret gerektiren her türlü sınavdan kalanların başını çekiyordum. Semra hoca da üstü kapalı bir şekilde yaz programında kendimi geliştirmem gerektiğini, öbür türlü ağlayacak çok şeyim olacağını açıklıyordu.
“Şimdiden başarılar dilerim Yağmur, kendini çabuk toparla olur mu?”
Gülümseyerek karşılık verip, kantine geçtim. Hayret, kantin hem sessiz hem de sakindi. Boş masalardan birine yerleştim ve geniş beton bahçeye doğru baktım. Birçok öğrencinin morali bozuktu. Bir üst seviyeye geçmemize yarayacak olan sınav herkesin anasını ağlatmıştı belli ki…
“Ulan bu sınavı olduğunuz yerde sayın der gibi koydular önümüze be!”
“Yok sen çok kibar ifade ettin kardeşim, nereye üst seviyesi, alın bu sınav kağıdını götünüze sokun dediler bize!”
Gözlüklü çocuk hayretle baktı arkadaşlarına, “Anaa… küfür ettiler yani bize? Emin hoca bir daha küfür için kızarsa bugünü hatırlatırım ama ben.”
“Lan yine aynı şeylerle uğraşacağız ben istemiyorum ya!”
“Üst seviyedekilerin havasından geçilmez artık. Yine Aksel ve piç çetesine boyun eğeceğiz!”
Gözlüklü yine şaşkınlığını bozmadan mırıldandı, “Derste de küfredeceğim o zaman.”
Çok geçmeden zil sesi duyuldu. Sınavın bittiğini temsil eden zil sesinin ardından kantin kalabalıklaşınca, kalktım yerimden ve güvenlik kulübelerinden manzarası orman olanının çatısına çıktım. İlk yıllarda ormana giriş yasaktı. Hatırlıyorum da, o yıllar neredeyse her şey yasaktı. Sonra her ne olduysa artık yasaklar azaldı ve daha özgür hareket etmeler başladı.
Gruplaşmalar serbestti…
Güçlü olan zayıfı ezebilirdi…
Bir de aşk meselesi var, bu zamana kadar neredeyse affı olmayan en büyük yasak konusu olan aşk, artık paspas gibi kim isterse o yöne serilip eskitiliyor, sonra da çöpe atılıyordu.
Dizlerimi çekip kollarımı sardım. Çenemi dizime yaslamış ormanın en ötesine dalmışken “Aksel’in dikkatini çekeceğime eminim” sözlerini işittim ve kıpırdamamaya gayret ederek sese odaklandım.
Sistemin popüler ismiydi Aksel. Kuruculardan birinin yeğeni olması dışında bireysel başarılarıyla da kendinden söz ettirince, kızların gözdesi olmuş, hepsi birden aşka düşmüşlerdi.
Düşünceme sırıtarak kaldırdım bakışlarımı. Zavallı kız her kimse Aksel için deliriyordu belli. İki kelimesinden biri onu nasıl etkileyeceğiydi ve boş hayaller kurduğunun farkında değildi.
“Sen ne dinliyorsun da gülüyorsun orada?”
Gözlerimi kırpmadan çenemi kaldırdım dizimden ve “Sana diyoruz!” seslenişiyle birlikte çatıya gelen kızlara baktım.
“Alay ediyor seninle işte belli baksana pis pis gülüyordu!”
“Sen kimsin ki benimle alay ediyorsun?!”
“Ben alay falan etmiyordum ya! Oturmuş nefes alıyorum ne alay etmesi?”
Kısa boylu olan sarışın kız yaklaşıp omzumdan ittirince dengemi kaybedecek gibi olup güç bela toparladım, “N’apıyorsun ya düşebilirdim!”
“Düş diye yaptım zaten?” Arkadaşlarına bakarak sırıttı, “ Niye düşmedin?”
Bir kez daha ittirdi ve bu defa tam sonuç almak istercesine ittiği için dengemi korumak kolay olmadı.
Kollarım yardım dileyen çaresizliği ile havada birkaç defa sallandı. Aynı anda “Düşüyorum!” diye bağırırken, kızların kahkahası ile bağırmaya da devam edemedim ve saniyeler içerisinde kendimi çatıdan düşerken buldum!
“Uçuruma doğru mu ittin Ada!”
Havadayken duyduğum cümle ile gözlerimi kocaman açarak çığlığı bastım!
Onlar gibi özenle seçilerek buraya getirilmemiştim. Kuruculardan Enver Bey’in bakıcılığını yaparmış annem. Bir kazada bütün ailemi kaybedince geriye bir başına kalan bana acımışlar ve buraya getirmişler. Enver Bey o zamanlar çok arkamda durmuş. Hatırlamıyordum pek… Sonra Enver Bey de vefat edince sistemin gerçek yüzüyle tanışmıştım ve her fırsatta buraya ait olmadığım gösterilmişti. Kısacası buradan ölü bir şekilde çıkacağımı biliyordum ama ölümümün daha anlamlı olacağına inanırdım.
ᚐ҉ᚐ
Sert bir çakılış ve acı dolu bir kapanışla hayata veda ederim derken, sırtımı çarptığım şeyden gelen “Ananı sikeyim!” tepkisi sonrası, öyle çok da sert bir çakılış yaşamadan beton zeminde buldum kendimi.
Hemen vücut bütünlüğümü kontrol ederek yerde sağa sola sallandım. Bu sırada sol tarafımda da birisinin inlediğini fark ettim ve omzumu ovuşturarak başımı kaldırıp, kimi ezdiğimi anlamaya çalıştım. Okulun orman yoluna açılan alt patika yoluna düşmüşüm meğer, uçurum ise bir metre kenarda kalıyordu…
“İyi misin?” diye seslendim, biraz daha doğruldum ama kim olduğunu göremeyeceğim şekilde yatıyordu.
Bir şey söylediğini duyar gibi oldum da anlayamıyordum. İyice doğrulup başına dikildim ve yerdeki kanı fark eder etmez omzuna uzandım, “Neren kanıyor iyi misin!”
“Ya sen nereden düştün kızım nereden ya nereden!”
“Aksel?”
Sümüklü böcek misali elimden tiksinerek ittirdi, “Dokunma çekil!”
“Tamam… tamam dokunmuyorum. İyi misin? Hemen birilerine haber vereyim ben kıpırdama.”
“Gel buraya hayır!”
Durup bekledim ama neden yardım istemediğini de anlamıyordum. Kendi kendine oturur pozisyona geçmeyi başardı. Kan, alnından geliyormuş… biraz sonra elini kanayan yerine götürünce sert bir bakış attı suratıma ve “Ne dikiliyorsun kızım?” diye çemkirdi.
Mahcubiyetle büktüm dudaklarımı ve arkamı döndüm.
“Şşşş?! Salak mıdır nedir, nereye kızım nereye!”
Tekrardan arkama döndüğümde artık küfür etmemek için zor sabrettiğimi fark ederek derin bir nefes aldım.
“Dikileyim mi gideyim mi Aksel?”
Nasıl kalıyordum ki şu sabır gerektiren sınavlardan. Bayağı iyiydim işte, yerimde başkası olsa Aksel’e yaratıcı küfürler ederek uçuruma iterdi.
“Yürümeme yardım et mesela.”
“Dokunma dedin ya Aksel…”
İçime içime konuşarak verdiğim yanıta aldırış etmeden kolunun altına yerleşmeme izin verdi. Birlikte kaplumbağa hızında ilerliyorduk ve anladığım kadarıyla birilerine görünmeyi istemiyordu. Patika yoldan ilerliyorduk çünkü. Bu yolun sonunda ormanın içine girecek ve kalabalıktan kesin bir şekilde uzaklaşmış olacaktık. Fakat saat ormana gitmek için en yanlış zamanı gösteriyordu. En fazla bir saat daha açık kalacak olan kapı, havanın kararması ile otomatik olarak kilitkenecek ve ormana giriş çıkışlar sabah 10’a kadar engellenecekti.
“Aksel çok yürümeyelim bence. Kapılar kilitlenecek.”
“Sana fikrini sormadım.”
Gözlerimi devirerek bir kez daha sabır sınavlarından nasıl kaldığımı sorguladım.
“Çantan yok mu yanında?”
“Güvenlik kulübesinin çatısında kaldı.”
“Durmayı beceremediğin yerlere niye gidiyorsun kızım sen?”
“Kim demiş durmayı beceremediğimi? Hayranların yüzünden düştüm ben.”
Şöyle bir baktı suratıma ve cevap vermedi, herhalde anlamış ama işine gelmediği için umursamamayı seçmişti.
“Şurada duracağız.”
En geniş gövdeye sahip olan ağacı işaret ediyordu. İtiraz etmeden ağaca yaklaşmasını sağladım ve oturması için destek oldum.
Sırtını ağaca yasladığında, “Sağa doğru geç, oradaki oyuktan içeri elini sok” dedi.
Şaşırdığımı belli etmeden söylediğini yaptım ve ağacın oyuğundan içeri daldırdığım elime gelen plastik kutuyu dışarı çıkardım, “Bu ne?”
“Ver.”
Dış görüntüsü ne kadar iyiyse, içi de bir o kadar vasattı bu çocuğun.
Küçücük kutunun içinden bir tür hap çıkardı. Kuru kuru yuttuğu haptan sonra çabucak iyileşen yarasına hayretle bakan gözlerime aldırmadan “Yaklaş” dedi ve yaklaştığım an alnındaki kanı tişörtümle sildi!
“Çüş artık!”
Hemen geri çekildiysem de tişörtümün yarısının kan iziyle mahvolmasına engel olamadım. Beyefendi ise yarım kalan işinin devamını gayet cüretkar biçimde talep etti, “Zaten battı tişörtün, yaklaş da iyice temizleyeyim kafamı.”
“Sen anormal misin ya?”
Hiç umursamadan karnımdan yakaladı tişörtümü ve kendine çektiği gibi bir güzel temizlendi. Debeleniyordum ama hiçbir etkim olmuyordu ki. İncecik, cılız halimle onun hayvanlığına asla engel olamıyordum.
“Ya yeter!”
Kendimi var gücümle geri çektiğim sırada onun da bırakası geldi ve bir güzel yere yapıştım.
“Sen bu yaşına gelebildiğin için baya şanslısın he.”
Çemkiren ifademle susup, sızlayan bileklerime dokundum. Ağlayasım geliyordu. Belli etmiyordum ama canım sağlam yanıyor, sırtımın belli yerlerinde güçlü bir ağrı hissediyordum.
Yerinde olmayı ne çok isterlerdi diye mırıldanan kafa sesime kusacak gibi oldum. Aksel, internetten sipariş edilen ama satıcısı bilinmeyen ürünlere benziyordu. Yani fotoğraf iyi ve ürün orijinal duruyor ama eve gelenin siparişle çok da bir ilgisi olmazdı böylelerinin. Elbise isteyene kundura gönderilmiş gibi bir şeydi Aksel. Güzel bir yaş pastaya şeker yerine tuz atılmış gibi de olabilirdi. Bu her ne ise görüntüsü ile içi arasında sevimsiz bir tezatlık taşıyordu kısacası.
Doğrulduğumda geriden gelen sinyal sesleri ile “Kapılar!” diye bağırdım, “Kapıları kilitlediler işte! Ne yapacağız şimdi söyler misin?!”
Gözlerini kapatmış dinleniyordu.
“Sana diyorum,” karşısına çömeldim, “Ya yakalanırsak? İzin verilen saatlerin dışında burada olamayız anlamıyor musun?! Senin yüzünden atacaklar okuldan bizi hey! Öküz herif baksana bana ben kime konuşuyorum!”
Sadece gözlerini açarak tepki verince, “Senin torpilin var ama benim yok” dedim.
“Emin misin? Hiçbir yeteneğin olmadığı halde sisteme nasıl girdin o zaman?”
Nefretimi belli ettiğime inandığım bir bakışla sustum. Ona gereksiz açıklamalar yaparak kendimi yorma gereği duymuyordum. İstediğini düşünebilirdi. Tek derdim yakalanmadan geceyi bitirmekti artık. Gece bitene kadar da domuz görmek istemediğim için sırtımı dönerek oturmayı seçtim.
“Sana iyi geceler.”
“Nereye? Sen cidden yakalanalım istiyorsun herhalde ya? Hayır eğer öyle bir niyetin varsa söyle de bari ben de bileyim?”
Kibirli bir tebessümle yürümeye devam etti.
Mecburen kalkıp peşine takıldım ve üst üste sordum. Israrla yanıt vermeyince sustum artık ve kayalarla dolu alana yaklaşmasını izledim.
“Oraya girmeyeceksin değil mi? Güvenli görünmüyor Aksel, saçmalama artık lütfen?”
“Sen demedin mi geceyi burada geçirirsek yakalanırız diye? Ben de seni dinliyorum işte,”
“Yakalanmak yerine ölelim demedim ama ben! Aksel? Ya Aksel!”
Dev kayaların arasına girmişti bile ve geride karanlık ormanla bir başıma kalamayacağım için istemeye istemeye peşine takılmış bulundum.
“Göz gözü görmüyor sen nereye gidiyorsun ya… Offf! Çıldıracağım artık ya! Aksel!”
“Ne çene var sende be.”
Koluma girdiğinde ürkerek geri sıçradım, “Gece görüş özelliği mi var sende?”
“Sende olmayan birçok şeyim olduğu kesin.”
“Evet doğru, kibarlık vesaire mesela değil mi?”
“Tabi en lazım olan şey evet. Hayatta kalmanı kibarlığın mı sağladı? Ha bir de, öküz herif derken bilinç kaybı mı olmuştu?”
“Sabır küpü değilim ben, insanım. O ara sabrım taşmış demek ki. Sayende.”
Bir tarafdan da yürüyorduk ve neredeyse hiç tökezlemeden yürüyor oluşumuz, Aksel’in bu yolu ezbere bildiğini düşündürdü.
Yorgunluktan mı ağrıdan mı yoksa korkudan mı bilmem, epeydir susuyordum. Kaç dakikadır yürüyorduk onu da bilmiyordum ama artık kayaların sert havasından çıkmak üzere olduğumuzu hissedebiliyordum. Sesler geliyordu. Herhalde çıkışa düşündüğümden daha fazla yaklaşmıştık. Biraz daha yürüdükten sonra epeyce daha dar bir alana girdik. Aksel önümden yürüyor, geride tuttuğu eliyle de elimi kavramış, onu düzgünce takip etmemi sağlıyordu. Artık emindim, bu yolu ezbere biliyordu.
Durup elimi bıraktığında bir şeyle uğraştığını anlayacağım sesler duymaya başladım. Çok geçmeden ışık belirdi; bir taşı kenara çekmiş ve ormandan okulun içine direkt bir geçiş olduğunu göstermişti!
“Kü..kütüphane mi burası?”
“Şşş.”
Kütüphaneye çıkmış olsaydık eğer muhtemelen daha az şaşırırdım. Çünkü burası, öğrencilere yasak olan arşiv odasının ta kendisiydi!
Gözlerime inanmakta zorlanarak içeri girmiş etrafa bakınırken, Aksel’in yanında görmeye alışkın olduğum Barış belirdi karşımda. En az benim kadar şaşkın biçimde Aksel’e döndü ve “Sen bizi yakacak mısın oğlum bu ne bu kim?!” diye kükredi. Sonrasında odanın diğer tarafında bulunan iki kişi daha geldi ve hepsi birden homurdanmaya başladılar.
Aksel tek kelime konuşmadan karşıma geçti. Diğerleri de ne olacağını bilir gibi hareketlerle köşelerine dağılırlarken, korkudan tir tir titreyerek bakıyordum Aksel’in gözlerine. Al sana anlamlı ölüm Yağmur. Keşke çatının tepesinden düşerek ölseydim. En azından cesedimi bulan olur, toprağa karışırdım. Bu şekilde ne ölümü bulacaklardı ne de dirimi…
Aksel gözlerime dikkatle baktı. Dört dönen, hatta korkudan sabit bir yerde duramayan bakışlarıma inat heykel gibiydi tavrı. Ceketinin cebine attı elini. Bu sırada gözlerini gözlerimden hiç çekmedi ve cebinden bir hap çıkardı. İki parmağının arasında sıkıca tuttuğu hapı dudaklarıma uzatırken sırtımı soğuk zemine yasladım. Reddedercesine yaslanıyor, kaçmak istercesine duvarı zorluyordum ama nafile; elinden kurtulmam mümkün değildi.
“Merak etme,” dedi hapı dudaklarıma bastırırken, “Yarın sabah kaldığın yerden devam edeceksin kibarlık timsali.”
Bölüm etkileşimi
