KIZILKAYA KANLI YAZGI 1 kitap kapağı

2. bölüm / 2

2. Bölüm Gölgelere Karışan Geçmiş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: 2. Bölüm Gölgelere Karışan Geçmiş

Koridorda biraz yürüdükten sonra sınıfın önüne geldim. Bir an duraksadım. Sonunda hayallerimdeki mesleği yapıyordum, içimde çok güçlü bir his var ama ne olduğunu tanımlayamıyorum sanki... Bugün tarih öğretmenliği yaptığım ilk gündü. Yıllardır hem bu düşmanlığın altında ezildim hem de ders çalıştım, sonunda ise emeklerimin karşılığını aldım. Yıllar boyunca tek başıma gayret ettim. Ne elimden tutan bir annem oldu, ne de başımı okşayan bir babam... Ben sadece Zelal’dim. Öksüz, yetim kimsesiz Zelal...

O günü çok iyi hatırlıyorum, her ne kadar hatırlamak istemesem de... Aras ve ben altı yaşındayız. Ablam Semiha, Aras’ın abisi Altay Kızılkaya birbirlerine sevdalık edip kaçmaya çalışmış ama kaçamamışlardı. Düşmanlık o gün doğdu, sonra ablamı evlendirdiler. İstemediği biriyle, zorla... Hala çok mutsuz. Aras ve ben o gün doğduk, altıncı yaş günümüzde ise bu düşmanlık tam bir kan davasına dönüşmüştü... Biz bu kanın içine doğduk, o yüzden biz asla olamayız. Onun dedesi benim dayımı öldürmüş, benim babam onun babasını... Sonra onun abisi benim babamı öldürmüş derken ortalık kan gölüne dönmüştü... Bundan bir yıl sonra annem acısına dayanamamış, ablamı, beni teyzeme ve halama emanet edip intihar etmiş. Ben tek başıma kalmışım, kimsesiz...

Sınıfın önünde dona kalmıştım. Derse girmem gerekiyordu ama girmedim. Bir ders boyunca geçmişimi, her gün farklı bir yerden kanayan küçük kalbimi, çocukluğumu hatırladım... Kapıda öylece dona kaldım, yine günüm mahvolmuştu... Yine geçmişim bütün günümü, içimdeki yarayı tekrar kanatmıştı. Tam o sırada zil çaldı, öğrenciler teneffüse çıktı. Ben hala kapıdaydım... Kapı aniden açılınca geriye birkaç adım atmış, öğrencilerin dışarıya doğru koşmasını izlemiştim. Hala dona kalmış bir şekilde kapının önünde dururken koşturan öğrencilerden birkaçı bana çarptığında afalladığım gibi kendine geldim. İlk dersim okuldaki büyüklereydi eminim ki dersin iptal edilmesi, şüphesiz hepsinin yüzünü güldürmüştür. Ergenlik çağındaki çocuklara göre okul, yalnızca katlanılması gereken bir zorunluluktu. Bazen ise sıralar, heveslerini değil sadece sabırlarını sınayan birer araçtı. Ama yine de… okul, her şeye rağmen yalnızca katlanılması gereken bir yer değildi.
Bazen koridorlarda yankılanan kahkahalar, bazen sınıfın ortasında paylaşılan küçücük bir başarı, bazen de bir öğrencinin gözlerindeki o parıltı… Hepsi bu duvarlara anlam katıyordu.

Okul, aslında fark edilmek isteyen onlarca kalbin bir araya geldiği sıcak bir yuvaydı.
Tıpkı Karadeniz Bölgesi’nin hırçın dalgalarının ardında sakladığı o derin huzur gibi… Dışarıdan sert, karmaşık ama içine girdikçe insana kendini ait hissettiren bir yer.

Düşüncelerim arasında kaybolmuşken yanımda bir ses duydum.

“İyi misiniz?”

Başımı kaldırdım. Karşımda gülümseyen bir kadın vardı. Saçları omuzlarına dökülüyordu, yüzünde sıcak bir ifade vardı.

“Ben Aleyna,” dedi elini uzatarak. “İngilizce öğretmeniyim. İzmirliyim.”

Kısa bir an duraksadıktan sonra elini sıktım.
“Zelal… Sosyal bilgiler.”

“Kapıda öyle dalmışsınız ki, bir an düşeceksiniz sandım,” dedi hafifçe gülerek.
Ben de istemsizce gülümsedim.

“İyiyim… sadece biraz daldım.”

“Gel,” dedi, başıyla koridoru işaret ederek. “Bir kahve iyi gelir.”

Onunla öğretmenler odasına doğru yürüdük. Odanın içi kahve kokuyordu. Bir köşeye geçip oturduk, elimdeki sıcak fincan içimi ısıtırken Aleyna ile sohbet etmeye başladık. İzmir’den bahsetti, denizinden, rüzgârından… Ben de fark etmeden kendimi anlatmaya başladım.

Kısa sürede yabancılık yerini tuhaf bir yakınlığa bıraktı. Sanki uzun zamandır tanıyormuşuz gibiydi.

Zil tekrar çaldığında ayağa kalktım.

“Benim dersim var,” dedim.

“Kolay gelsin,” dedi gülümseyerek. “Sonra yine kahve içeriz.”

Başımı sallayıp sınıfa doğru yürüdüm.

Küçük sınıfların olduğu koridora girdiğimde ortam tamamen farklıydı. Gürültü daha neşeliydi, adımlar daha hafifti. Sınıfa girer girmez çocukların sesi kesildi.

“Günaydın öğretmeniiim!”

“Günaydın çocuklar.”

Derse başladım. Konu basitti ama onların gözlerindeki merak her şeyi güzelleştiriyordu. Haritayı anlattım, şehirlerden bahsettik, hatta biraz hayal kurduk.

Ders bitip zil çaldığında öğrenciler toparlanmaya başladı. Tam çıkacaklardı ki arka sıralardan bir ses yükseldi.

“Senin baban zaten yok ki…”

Bir anda sınıfın havası değişti.

Gözlerim o yöne döndü. Küçük bir kız Cemre, başını öne eğmiş, titriyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

“Yeter!” dedim sert bir sesle.

Çocuklar bir anda sustu.

“Kimse kimseye böyle konuşamaz. Özür dileyin.”

Başlarını eğdiler. Ama o söz çoktan söylenmişti.

Cemre’nin yanına gittim. Dizlerimin üzerine çöktüm.

“İyi misin?” diye sordum yumuşakça.

Ağlamaktan konuşamıyordu.

O an… içimde bir şey sızladı.
Kendi babam geldi aklıma.
Sesim, bakışım… her şeyim bir anlığına donup kaldı.

Derin bir nefes aldım.

“Cemre… velini arayalım, olur mu?”

Küçük kız başını salladı.

“Azize Kızılkaya…”

Numarayı aradım. Telefon çaldı… çaldı… ama açılmadı.

“Başka biri var mı?”

“Selvi… Selvi Kızılkaya…”

Onu da aradım. Yine cevap yok.

Kalbimde tuhaf bir sıkışma oluştu.

“Başka biri?”

Cemre gözyaşlarını silmeye çalışarak fısıldadı:

“Aras Kızılkaya… Onu arayın o hemen gelir beni asla bırakmaz.”

Numarayı tuşladım.

Telefon birkaç saniye çaldıktan sonra açıldı.

“Merhaba,” dedim. “Ben Cemre’nin öğretmeniyim. Okulda küçük bir sorun yaşandı, gelmeniz gerekiyor.”

Karşı taraftan gelen ses sakindi ama içinde bir acele vardı.
“Geliyorum.”

Telefonu kapattıktan sonra elim bir süre havada kaldı.
Kalbim, sebebini bilmediğim bir şekilde hızlanmıştı.

Aras…

İsmi zihnimde yankılandı.

Neden bu kadar tanıdık gelmişti?
Neden içimde bu tuhaf huzursuzluk vardı?

Gözlerimi bir noktaya sabitledim.

Ya… ya Cemre onun kızıysa?

Boğazım düğümlendi.

Ya evliyse…?
Ya bir hayat kurduysa… bensiz?

İçimde aniden yükselen o düşünceyle nefesim kesildi.

Peki ya… bana nasıl ihanet eder?

Bu düşünceyle irkildim.
Kendi kendime kızdım.

“Ne saçmalıyorsun Zelal…” diye fısıldadım içimden.
“Onun hayatı… onun seçimi…”

Ama kalbim mantığımı dinlemiyordu.

Yıllar önce yarım kalan ne varsa, bir anda gün yüzüne çıkmış gibiydi.
Unuttuğumu sandığım duygular, sanki hiç gitmemiş gibi içimdeydi.

Parmaklarımı birbirine kenetledim.

Ya gerçekten oysa…?
Ya karşıma çıkarsa…?

Kalbim bu ihtimali hem istiyor hem de ondan kaçıyordu.

Kapıdan gelecek en ufak seste bile irkilecek gibiydim.

Ve o an anladım…
Ben hâlâ geçmişten tamamen kurtulamamıştım. Cemre’nin yanında otururken düşüncelerim yine beni içine çekti.
Kendi geçmişim… kendi yaralarım…

Zaman sanki ağırlaşmıştı.

Bir an dalıp gittim. Farkında olmadan Cemre’nin adını tekrar tekrar söyledim… ama zihnimde başka biri vardı. Sanki onu başka biri sanmıştım.

Her şey birbirine karışıyordu.

Kapı aniden açıldı.

Başımı kaldırdım… ama görüntü bulanıklaşmıştı.

Gözlerim karardı.

Ve bir anda… yere düşmek yerine kendimi birinin kollarında buldum.

Gözlerimi açtığımda hareket halindeydik.

Birinin kollarındaydım.

Kalbim hızla atıyordu.

Başımı hafifçe kaldırdım. Beni taşıyan kişinin yüzünü gördüm.

Aras.

Ama gözlerimi tekrar kapattım.
Uyandığımı fark etmesini istemedim.

İçimde garip bir huzur vardı.

Ve… nedense buna sevindim. Gözlerimi aralamaya çalıştım.
Başım ağırdı… bedenim sanki bana ait değilmiş gibiydi.

Kolumda bir şeyin ağırlığını hissettim. Başımı hafifçe çevirdiğimde serum takılı olduğunu fark ettim.

“Ben… neredeyim?” diye fısıldadım.

Sesim yabancı gelmişti.

Tam o anda bakışlarım yanımdaki kişiye takıldı.
Aras.

Kalbim bir an duracak gibi oldu.
Kucağında ise Cemre vardı.

Bir anda toparlandım. Kaşlarım çatıldı.

“Benim seninle ne işim var?” diye sertçe çıkıştım.

Cemre irkildi. Aras ise kısa bir an bana baktı, sonra dudaklarında hafif bir tebessüm oluştu.

“Cemre,” dedi sakin bir sesle, “dayıcım… senin bu yeni öğretmenin biraz asabi galiba.”

Gözlerimi devirdim.

“Cemrecim,” dedim, hafifçe doğrulmaya çalışarak, “senin bu dayın da biraz gaybana galiba… hatta bayağı işe yaramaz.”

Cemre’nin yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
Aras’la göz göze geldik. O an… aramızdaki o eski tanıdıklık kısa bir anlığına geri gelmiş gibiydi.

Kapı tıklandı ve bir doktor içeri girdi.

Yüzü ciddiydi.

“Zelal Hanım…” dedi yavaşça. “Durumunuzla ilgili konuşmamız gerekiyor.”

İçimde bir şey sıkıştı.

“Kalbinizde ciddi bir sorun var. Büyük ihtimalle uzun süreli yoğun duygusal stres ve üzüntüden kaynaklanıyor.”

Kelime boğazımda düğümlendi.

“…genelde bu tür durumlar…” diye devam etti doktor, “çok fazla acı yaşamış kişilerde görülür.”

Gözlerim doldu.

“Çektim…” dedim titreyen bir sesle.
“Çok acı çektim…”

Sözlerimle birlikte gözyaşlarım da serbest kaldı.

Daha fazla duramadım. Serumumu çıkarıp ayağa kalktım.
Aras bir adım attı ama bakışlarımla onu durdurdum.

Kapıya doğru yürürken bir an durdum…
Başımı çevirip Aras’a baktım.

Söyleyemediğim onlarca şey, o tek bakışa sığmıştı.

Hastane kapısına geldiğimde Cemre peşimden koştu.

Küçük elleriyle bana sarılacak gibi oldu, sonra durdu.

Yavaşça eğildim.

Cemre gözlerimin içine baktı, titreyen elleriyle yanağımdaki gözyaşını sildi.

“Öğretmenim… nolur ağlama…”

Kalbim bir kez daha sızladı.

Zor da olsa gülümsedim.

“Tamam,” dedim fısıldayarak.

Sonra arkamı dönüp yürüdüm.

Taksiye bindiğimde gözlerimi kapattım.

Geçmiş…
Bir anda zihnime hücum etti.

Lise yılları…
Aras’ın gülüşü…
Elimi tutuşu… Sonra… O gün. O lanet gün.

Kan davası.

Ailelerin keskin çizgileri…
Söylenemeyen sözler…
Ve zorla koparılan iki insan.

Bir gözyaşı daha süzüldü.

Ama sonra…
Cemre geldi aklıma.

Cemre onun kızı değildi.

İçimde tuhaf bir rahatlama yayıldı.

Ve bu düşünceyle kendime kızsam da…
İçten içe sevindim.

Eve vardığımda kapıyı açar açmaz herkesin bakışları üzerime döndü.

Ablam, halam, teyzem…
Hepsi bir aradaydı.

“Zelal! Ne oldu?” diye koştular yanıma.

Derin bir nefes aldım.

“Ben… hastayım,” dedim.

Sessizlik çöktü.

Gözler doldu, yüzler düştü.

Teselli etmeye başladılar.
Ama herkes aynı değildi.

Eniştem Soner, köşede alaycı bir ifadeyle duruyordu.
Yanında kuzenim Berrin de vardı.

“Abartıyorsun bence,” dedi Soner soğuk bir sesle.

İçimde bir şey koptu.

Ablama baktım.

“Zaten sen…” dedim, sesim yükselerek, “onu istemedin. Hâlâ Altay’ı seviyorsun!”

Odanın havası bir anda gerildi.

“Yeter Zelal!” diye bağırdı ablam.

“Yetmez!” dedim.
“Ben artık bu… kanserli hücreye dayanamıyorum!”

Herkes donup kaldı.

Sonra gözlerimi Berrin’e çevirdim.

“Sen…” dedim sertçe. “Aras’a âşık olduğunu biliyorum.”

Yüzü bembeyaz kesildi.

“Ne yazık ki o sana âşık değil,” diye devam ettim.
“Ve artık ben de onu istemiyorum… o da seni.”

Bir an bile durmadan arkamı döndüm.

Odamın kapısını hızla kapattım.

Ve karanlığın içine sığındım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…