4. bölüm · KIZILIN GÖZYAŞI (KİTAP OLDU)

-3.GÖZYAŞI-

Zehranur _Torlak

Mışıl mışıl uyurken içeriden gelen yüksek bir sesle uyandım. Yatağımdan fırladığım gibi önce dışarı baktım, daha yeni sabah oluyordu. Bu saatte bu gürültü neydi? Ayağımdaki terliklerin çıkardığı sese aldırmadan odamdan çıktım. Salonun ortasında karşılıklı duran ablamı ve Giray ağabeyimi gördüm.

Ablamın gözleri ve yüzü kızarmış bir şekilde bağırıyordu. Giray ağabey ise onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Ablam sakinleşecek gibi değildi, ne olduysa çok sinirlenmişti. Bağrışmaların arasında gözleri beni buldu. İşaret parmağıyla odamı gösterdi. “Sera, hemen git eşyalarını topla!” Neden?

Giray ağabey hışımla ablama döndü. “Leyla saçmalama dedim sana.” Şu anda birinin burada ne olduğunu bana anlatması gerekiyordu. Ne olduğunu anlamamış bir şekilde ikisine bakıyordum.

Ablam bana döndü. “Annem ve babam, halam yüzünden yerimizi öğrenmiş, buraya geliyorlar!” Tamam, açıkçası böyle bir şey beklemiyordum. Ağzım açık kalırken Giray ağabey bana döndü. “Korkacak bir şey yok.” Ne kadar da kolaydı söylemesi, mutluluğumuz bu kadarmış demek ki.

“Biz nereye gidiyoruz?”

Giray ağabey “Hiçbir yere!” derken ablam diğer yandan “Buradan uzağa!” diye bağırdı. Ardından yine kavga etmeye başladılar. Ben ise bu kavganın arasında kalmaktan korktuğum için hemen odama çekilip kapıyı kilitledim. Kalbim yüksek hızla çarparken nefes almakta zorlanıyordum. Yavaş adımlarla dolabıma doğru ilerledim ve ne olur ne olmaz diye aldığım hırkamı, kısa kollu pijamamın üstüne giydim. Ablamlar hala kavga ediyordu.

Başım dönmeye başlamışken duvara yaslandım ve derin nefesler aldım. Bu evden gitmek istemiyordum, burada mutluydum ve kendimi güvende hissediyordum. Burada aradığım huzur ve... Savaş vardı.

Gözlerim, açık olan pencereye döndü. Hiçbir şey almadan cama çıktım. Ardından yere bastım ve dışarı çıkıp son hızımla koşmaya başladım. Buradan gitmektense evden kaçarım, annemler gidince dönerim daha iyiydi. Savaş’ın çalıştığı kafenin önüne geldim ve içeri girmeye çalıştım ama tabii ki kapı açık değildi.

Ofladım. Güneş neredeyse doğmak üzereydi ve ben üşümeye başlamıştım. Ne yapacağımı bilemez bir şekilde uzaklaştım. Kendimi ısınabileceğim bir yere atmak istedim ama öyle bir yer bulamadım çünkü her yer kapalıydı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum çünkü telefonumu da almamıştım. Sanırım yapabileceğim tek şey Savaş’ın kafeye gelmesini beklemekti.

Kafenin yan tarafında durdum, odamın camından görünmeyeyim diye. Duvarın dibine oturdum ve bacaklarımı kendime doğru çekip başımı yasladım. Gözlerim dolmaya başladı. Gerçekten şu anda hüngür hüngür ağlayabilirdim. Tam mutlu olduğum yere gelmişken ailem yüzünden buradan uzaklaşmak zorunda kalıyorduk. Sadece üç gündür buradaydık ama şimdiden evimde gibi hissetmiştim. Buraya alışmıştım ve gitmek istemiyordum. Burada rahattım, bana karışan baskıcı bir aile yoktu. Aksine, beni rahat bırakan bir ablam ve ağabeyim vardı. Benimle hiç sıkılmadan vakit geçiren bir arkadaşım vardı: Savaş.

İlk gördüğüm andan beri ona karşı bir sıcaklık duyuyordum zaten ama vakit geçirdikçe ne kadar iyi bir insan olduğunu fark ettim. Ne arkadaşımı kaybedebilirdim ne de evimi. Bunları düşünmek gözümden yaşlar akmasına sebep oldu. Sessizce ağlamak genzimi yakmıştı ama şu anda beni kimse duymamalıydı. Görenler uyuyor zannetsin ama ağladığımı bilmesin.

Babamın yapabilecekleri geldi aklıma. Bizi evden alırdı, ablamı dövebilirdi, beni Ankara’ya yollayabilirdi. Kısacası bizi dağıtabilirdi. Bunun olmasını istemiyordum. Annemi düşünmek bile istemiyorum çünkü yapabileceği çok şey vardı.

Hıçkırıklarım artarken bana doğru yaklaşan koşma sesleri duydum. Ardından aşinası olduğum o tanıdık ve endişeli sesi duydum.

“Papatya?” Kafamı kaldırdığımda kızarmış gözlerimle hemen karşımda duran ve bana endişeyle bakan Savaş’ı gördüm. Elini hemen saçlarıma attı ve okşamaya başladı. “Ne oldu? Neden ağlıyorsun? Ablan ya da ağabeyin bir şey mi yaptı? Yaran mı acıyor? Bir yerine bir şey mi oldu?” Soruları ardı ardına sıralarken aşırı tatlı görünüyordu ama şu anda konumuz bu değildi. Gözlerindeki endişe, bana değerli biriymişim gibi hissettirmeyi başarmıştı. Tekrardan ağlamaya başladığım sırada elimle yüzümü kapattım ve başımı iki yana salladım. Birkaç dakika ne yapacağını bilemeden sadece saçımı okşadı. Ellerimi yüzümden çektiğimde ise hiç beklemediğim bir şey yaptı. Beni bir anda kendine çekti ve sıkıca sarıldı. Saçlarımı okşamaya devam ederken bir yandan da beni sakinleştirmeye çalışıyordu.

Ne yapacağımı bilemedim. Ellerimle tekrardan yüzümü kapattım ve bu yüksek sesle ağladım. Fark ettiğim bir diğer şey ise bu sefer kullandığı parfümün kokusu daha güzeldi. Peki bu durumda neden bunu düşünüyordum? Şu anda çok üzgündüm! Ayrıca neden bir anda bana sarılmıştı?

“Sakinleş.” dedi sessizce. “Derin nefesler al ve sakinleş.” Elimi yüzümden çektim ve dediğini yaptım. Sakinleşmeye çalıştım ama yine de hıçkırıyordum. İstemesem de başımı kaldırdım ve ondan ayrıldım. “Beni nereden tanıdın?” dedim bir anda, elimin tersiyle gözyaşlarımı silerken. “Saçlarından.” dediğinde başımı salladım. Bu kırmızı kafayı kim tanımazdı?

“Neden geldin?”

“Ağlıyordun.”

Bu kadar hızlı cevaplar vermesi beni kötü hissettirse bile niyetinin iyi olduğunu bilmek kötü düşünmemi bir nebze de olsa engelliyordu. Ardından hafifçe omuzlarımdan tutarak beni ayağı kaldırdı. Bırakmadan hemen kapının önüne götürdü. Kilidi açtı ve içeriye götürdü. Beni cam kenarındaki yerimize oturttuğunda için ısınmaya başlamıştı. Burası tahminimden sıcaktı. Buna rağmen titriyordum, verdiğim nefes buhar oluyordu. Dakikalar sonra Savaş, elinde bir kahve ve kalın bir şalla geldi. Kahveyi masaya koydu, ardından şalı bedenime sardı. Hemen kahveden bir yudum aldım. Bu sefer bilerek sıcak yapmıştı. İçim yavaş yavaş ısınırken Savaş hemen karşıma oturdu.

“Neden bu saatte pijamalarınla dışarıdasın? Bir de yerde oturmuşsun, hasta olacaksın.” dediğinde gözümden akan bir damla yaşı sildim. “Evde olmak istemedim sadece.” diye cevapladım sorusunu ama inanmışa benzemiyordu. Derin bir nefes aldı.

Bir yudum daha aldım ve kahveyi masaya bırakıp üstümdeki şala sarıldım. “Beni kandırma Papatya.” dedi Savaş, bana yaklaşarak. “İçinin rahatlaması gerekiyor.” Haklı. Birine anlatıp rahatlamam gerekiyordu. Duruşumu dikleştirdim ve şala daha çok sarıldım. Boğazımın rahatlaması için iki yudum aldım kahvemden.

Ardından tekrar Savaş’a döndüm, pür dikkat beni izliyordu. “Ailem buraya geliyor.” dedim ilk önce. Savaş başını salladı. “Bunda nasıl bir sorun var?”

“Ben ve ablam, anne ve babamızdan kaçmak için buraya gelmiştik. Tam buraya alışmışken tekrar gitmek istemiyorum.” Anlamadığı çok belli, açıklamam gerekiyordu. “Anne ve babam bizi asla sevmezler Savaş, bizi sürekli hor görürler. Sürekli kendi isteklerini bize uygulatırlar. Babam küçüklüğümüzden beri döverdi bizi, annem ise bize kaynar su atardı.” Kaşları çatılırken çenesi kasıldı. Kollarımı açtım ve küçüklüğümde oluşan yanık izlerini gösterdim. Bakışları kollarıma kaydı. “Bunların hepsini annem yaptı. Sırtımda ise babamın kemerinin izleri var.” dedim. Gözleri iyice oyalandı kollarımda. Ben alıştığım için artık canım yanmıyordu ama o zamanlar çok yanmıştı.

Kollarımı kapattığım an bakışları gözlerime değdi. “Demek istediğim o zorlayıcı ve cehennem gibi hayattan kurtulmak için buraya gelmiştik ama bir akrabamız sayesinde yerimizi bulmuşlar ve buraya geliyorlarmış.” Başını salladı ardından dışarıya baktı. Bakışlarımı kahveme çevirdim. “Bu yüzden evden kaçtım, onlar gidene kadar da dönmeyi düşünmüyorum.”

Savaş yine başını salladı ardından ellerini dizlerine vurup ayağı kalktı. “Kalk hadi, gidiyoruz.” dedi. Şaşkınlıkla ona baktım. “Ablanı da alıp bana geliyorsunuz. Benim evim buradan uzakta. Aileniz gidene kadar bende kalırsınız.” Hemen ayağı kalkıp başımı iki yana salladım. “Hayır olmaz, bunu asla kabul edemeyiz.”

“Soru sormadığım için şansına küs.” Cebinden telefonunu çıkardı ve bana uzattı. “Buradan ablanı ara, her şeyi anlat. Ardından eşyalarını alıp buraya gelmesini söyle.”

Kaşlarımı çattım. “Ciddi misin sen?” Başını gayet emin bir şekilde salladı. “Ara hadi, bende araba ayarlıyorum.” dedi. Ardından kasanın üstünde bulunan telefonu aldı ve bir numara tuşladı. İçeriye gittiğinde bende daha fazla ısrar etmeden ablamı aradım. Numara birkaç saniye çaldıktan sonra açıldı.

“Kimsiniz?” dedi yüksek bir sesle. Sesinden anladığım üzere ağlıyordu. Yokluğumu fark etmiş olmalılardı. “Abla benim.” dedim sakin bir sesle. Saniyeler sonra sesi daha da yükseldi. “Sen nerelerdesin? Nasıl haber vermeden evden kaçarsın! Aklım çıktı!” Sesi o kadar yüksekti ti kulağım acımıştı.

“Abla bir dakika her şeyi anlatacağım.” dedim. “Hemen anlat yoksa sinirden evi yakacağım” dedi. Anlattım, neden evden kaçtığımı, Savaş’ın teklifini... Dakikalarca ses gelmedi. Ardından sadece “Bu çocuk, bizi bulamayacaklarından nasıl bu kadar emin oluyor?” Bunu hiç düşünmemiştim.

“İnan bana bilmiyorum ama içimden bir ses ona güvenmemiz gerektiğini söylüyor.”

“İç sesin bunu asla kabul etmeyeceğimizi de söylüyor mu?” Açıkçası şu anda onu aradığıma göre bu kabul ettiğimiz anlamına geliyordu.

“Abla.” dedim. Dinledi beni. “Bence gidelim, onlarla karşılaşmak istemiyorum.” Derin bir nefes alış duydum. “Bende istemiyorum canımın içi, ama bir yabancının evine de gidemeyiz.” Savaş, onlar için yabancıydı, tanışsalar ne olurdu ki?

“Sizin için yabancı olabilir ama Savaş benim arkadaşım ve ona güveniyorum.” Uzun bir sessizlik olduğunda ablamın, Giray ağabey ile görüştüğünü düşündüm. “Sera.” dediğinde hemen onu duyduğuma dair bir mırıltı çıkardım. “Emin misin?”

Beni görmese bile başımı salladım. “Hiç olmadığım kadar.” dedim. Ardından derin bir nefes veriş duydum. “Tamam, eşyaları topladıktan sonra Giray ağabeyinle geleceğiz. O zamana kadar dışarı çıkma.” dedi. Yine başımı salladım ve telefonu kapattım.

Savaş saniyeler içinde yanıma geldi. Üstüne giydiği kahverengi kabanın önünü açtı. İçine giydiği siyah boğazlı kazak beni bile bunaltırken o nasıl rahat ediyordu?

“Ablamı aradım. Eşyaları toplayıp gelecekler.” Başını sallayarak gülümsedi. Elindeki telefonu kasanın oraya geri bıraktı. “Barış’ı aradım. Gelip alacak sizi.” Kahvemi aldım ve elimde tuttum çünkü ellerim çok üşümüştü. “Biz giderdik, konum atman yeterli olurdu.” dedi soğuktan titreyen sesimle.

Savaş üşüdüğümü fark etmiş olmalı ki hemen üstündeki kabanı çıkarıp bana giydirdi. Şalı da üstüme attı. Şu anda penguene benzediğime emindim ama şu anda soğukluğum biraz bile olsa gitmişti. “Teşekkür ederim.” dedim. Gülümsedi. “Rica ederim Papatya, sen iyi ol o yeter bana.” dedi.

Ona karşılık vererek gülümsedim. “Bana annen ve babanın fotoğrafını gösterebilir misin?” dedi. “Onları daha kolay tanırım ve size ona göre haber veririm.” Başımı salladım ve hemen sosyal medyaya girdim. Hesaplarını buldum ve gösterdim. Benim ve ablamın küçüklükleri vardı ve fotoğraflarda mutlu görünüyorduk. İki yüzlülük diye buna derim.

Parmağımı emdiğim bir fotoğraf vardı, saçım şemsiye gibiydi. Üstümde ise yeşil bir bebek badisi vardı. Üstünde ise papatya resimleri vardı. Savaş hemen elimden telefonu aldı ve hayranlıkla o fotoğrafa tıkladı. “Ne kadar tatlısın.” dedi hayran dolu bir sesle. Sanırım bebekleri fazla seviyordu, gerçi bende seviyordum ama ağladığı zamanlar hariç.

“Şu anda daha tatlısın ama küçükken ayrı tatlıymışsın.” Şu anda tatlı mıydım? Her zaman öyle derler ama içimdeki hırçın kız ortaya çıktığında bütün fikirleri tersine dönerdi. Yine de utandığım için yanaklarım kızardı. Fark etmemesini umsam da bana döndüğünde kıkırdamaya başladı.

“Yanakların kızarmışken daha da tatlısın.” yaptı abartarak. Omuzuna hafifçe vurdum. “Bir süreden sonra sinir bozucu oluyor.” dedim, ardından eliyle ağzına fermuar yaptı. Telefonu cebine attı ve kahvemi işaret etti. “Bittiyse eğer yenisini yapabilirim.”

Kahvem bitmek üzereydi ama bir tane daha içsem fena olmazdı. “Hayır demem.” dedim ve bardağımı ona uzattım. Hemen aldı ve gülümseyerek yenisini yapmaya gitti. Bu sırada gözlerim dışarı kaydı. Yola baktım ve ablamların gelip gelmediğini kontrol ettim. Gelmiyorlardı.

Savaş’ın kabanı gerçekten çok sıcak tutuyordu ama neden hala yaz günlerinde bu kadar uzun ve kalın giyindiğini anlamadım. Dakikalar geçti ve kafenin önüne bir araba geldi. Korkuyla geriye çekildim fakat arabadan inen kişinin Barış olduğunu fark ettim. Rahat bir nefes alarak camın kenarına geri gittim ve kafeye girişini izledim. Üstünde siyah, deri bir ceket vardı. Altında ise siyah bir eşofman altı. Spor ayakkabılarıyla aşırı rahat görünüyordu. Açık kumral saçları dağınıktı. Kafeye girdiği an bir titreme geldi. Etrafına bakındı ama şu anda ben ve Savaş’tan başka kimse yoktu.

“Burası ne kadar sıcak.” yaptı kollarını gevşeterek. Ardından penguen gibi ortada durup kahvesini bekleyen beni gördü ve gördüğü an gülecek gibi oldu ama kendini zor tuttu. “Selamlar Elsa.” yaptı alaycı bir sesle. Bu komik değildi, doğuştan üşüyor olmak komik değildi, zorluklarının farkında bile değildi.

“Isınamıyor musunuz?” diye sordu ardından gülmeye başladı. Sinirle eğildi ve ayağımdan bir terliği çıkarıp onun tam kafasına attım. Kafasına isabet edince acıyla geriye doğru savruldu ve başını tuttu. Ben ise keyifle gülmeye başladım. “Isındım şimdi.” dediğimde gözlerini devirdi ve acıyan başını tutmaya devam etti.

“Elin hafif olsaymış keşke.” dediğinde daha çok güldüm. “Abartma Barış.” diye araya girdi Savaş. Barış hemen yerdeki terliğimi aldı ve Savaş’ın üstüne doğru yürüdü. “Gel bakayım bir de sen ye şu terliği.” Savaş hemen kahvemi tezgâha koydu sonra da koşmaya başladı.

“Kahven sıcaktır dikkat et!” diye bağırdı kaçarken. Barış ise elinde benim terliğimi sallayarak Savaş’ı kovalıyordu. Ben ise aralarından sıyrılarak kahvemi aldım ve camın kenarına geri oturdum.

Dakikalar sonra kovalamacaları bitti ve Savaş elindeki terliğimle yanıma geldi. Terliğimi hemen önüme koydu, beklemeden giydim çünkü yer buz gibiydi. Kahvemden yudumlar alırken Barış bir tane puf çekti yanımıza ve oturdu. Savaş ise her zamanki yerine oturdu.

Bardağımı masaya koyup Barış’a döndüm. “Bizi bırakacağın için teşekkür ederim. Zahmet oldu sana.” Başını iki yana salladı. “Sorun değil. Zaten çıkmamak için direniyordum. Mazeret oldu bana.” Başımı salladım ardından yine kahvemi aldım.

Yarım saat boyunca Savaş ve Barış konuştular, ara sıra sohbetlerine dahil oldum. Güneş çıkmıştı ve Barış’ın demesine göre kafenin açılma saati gelmişti. Savaş ise biz gidene kadar açmamaya kararlıydı.

Tam bu sırada kapı sertçe açıldı ve elinde zorla tuttuğu çantalarla Giray ağabey geldi. Çantaları yere koydu ve kendini hemen bir sandalyeye attı. Hepimiz şaşkınlıkla ona bakıyorduk.

Ardından ablam pijamaları ve spor ayakkabısıyla ortama giriş yaptı. Güneş gözlüğünü çıkarıp kafasına taktığı şapkasını çıkardı ve derin bir nefes aldı. Ayağıyla açık olan kapıyı kapattıktan sonra bize döndü.

“Bize kahve var mı?” diye sordu ablam gayet sakin bir sesle. Barış hemen ayağı kalktı. “Ne istersiniz?” Ardından ablamın gözleri beni buldu, elimdeki kahveyi gördü. “Aynısından.”

Bakışlarını kendini sandalyeye atan ve başını masaya koymuş olan Giray ağabeye çevirdi. “Sen ne istersin aşkım?”

Giray ağabey tek bir cevap verdi. “Yatağımı.” Ablam büyük bir hayal kırıklığıyla yüzünü buruşturdu. “Aşk olsun Giray.”

“Sen varsın zaten gülüm.” dedi Giray ağabey.

Ablam hemen yumuşarken biz kısa bir an Savaş’la bakıştık. Dayanamadık ve gülmeye başladık.

“Siz niye gülüyorsunuz?” diye çıkıştı bir anda ablam. Hemen sustuk ve ona döndük. “İkiniz konuşacağım. Kafanıza göre hareket etmenizin hesabını soracağım.” Tam ağzımı açık kendimi savunacakken ablam hemen beni susturdu.

“Sakın konuşayım deme. Biz buraya bir dönelim kafanı kıracağım senin. İnsan çıkarken haber verir, ödüm koptu seni bulamayınca.”

Haber verseydim bu evden kaçma olmazdı. Eğer haberi olsaydı gitmeme asla izin vermezdi, benimle de gelmezdi. “Bir anda karar verdim, sana söylemeye vaktim olmadı.” dedim araya yalan sokuşturarak.

Ablam ise yüzünü buruşturarak beni taklit etti. Ardından yerdeki eşyaları kenara koydu. Barış elinde bir kahveyle hemen ablamın yanına gitti ve masanın üstüne koyup “Afiyet olsun.” dedi.

Yaklaşık yarım saat sonra ablam kahvesini bitirmişti ve Giray ağabey kendine gelmişti. Ben ve Savaş, onlarla otururken Barış, az olsa bile gelen müşterilerle ilgileniyordu. Savaş içeriyi göstererek “Açsanız eğer yemek getirebilirim.” dedi.

Ablam ve Giray ağabey aynı anda başını iki yana salladı. “Yok, teşekkürler ablacım.” dedi ablam sakin bir sesle. Giray ağabey kolunu, ablamın boynuna attı ve ona yaklaştı. “Teşekkürler kardeşim.” dedi. Savaş başını sallayarak yerine oturdu. Ablam kollarını birbirine bağladı ve gözlerini kısarak ikimize baktı.

Bu demek oluyor ki, soru tufanına maruz kalacak kişi bu sefer Savaş’tı.

“Söyle bakalım Savaş, kaç yaşındasın?” Savaş korkuyla bana baktı ama ona sorun olmadığı iletmeye çalıştım. “Yirmi yaşındayım.”

“Nerede oturuyorsun?” diye sordu Giray ağabey.

“Karaman?” dedi Savaş. “Ama merak etmeyin buradan uzaktayım, yani aileniz istese de sizi bulamaz.” diye güvence verdi. Ben şahsen inanmıştım, ablam şüpheliydi, Giray ağabey ise hiç inanmamıştı.

Savaş’ın gerildiğini buradan bile hissedebiliyordum.

Masanın altından kolunu hafifçe tuttum. Bedeninin gevşeyip rahatladığını fark ettim. Kısa bir an göz göze geldik. Kısacık bir andı ama o kadar güven vericiydi ki. İkimiz de şu anda çok rahattık. Sanki ne sorsalar cevap verebilirmişiz gibi.

Ardından Giray ağabey yalandan öksürdü. Ben Savaş’ın kolunu bırakmadım ama bakışlarımız tekrardan ablamlara döndü.

“Ne zamandır burada çalışıyorsun?” Ablamın sorusu üzerine düşünmek zorunda kaldı. “Buraya geldiğim ilk günden beri.”

Giray ağabey başka bir soru sordu. “Hobilerin nelerdir?”

“Savaş filmleri izlemek ve kitap okumak.” diye cevapladığında hayretle ona döndüm. Kitap okumayı sevdiğini biliyordum ama savaş filmleri izlemesi garibime gitmişti. Benim bu şaşkın halimi fark ederek sordu. “Neden şaşırdın?”

“Yok bir şey sadece... Erkeklerin genellikle maç falan izlediğini düşünürdüm.” dedim açıkça. Güldü ve bana doğru yaklaştı. “Ben istisnayım Papatya.” dedi. Ardından ikimiz de gülmeye başladık.

Tam bu sırada ablam yalandan öksürdü ve birbirimizden ayrıldık. Savaş’ın kolunu bırakmamaya yemin etmiş gibiydim.

İnsanlar gelmeye başlayınca Savaş ayağı kalktı. “Ben, Barış’a yardım edeyim. İzninizle.” dedi ve bizden uzaklaştı.

Ablam ve Giray ağabey o gider gitmez hemen bana doğru yaklaştı ve aynı anda “Sevgili misiniz?” diye sordu. Başımı iki yana salladım. “Hayır tabii ki.”

“O zaman flört ediyorsunuz?” diye sordu Giray ağabey. Yine başımı iki yana salladım. “Platonik?” diye bir seçenek sundu ablam. Yine başımı iki yana salladım. Büyük bir hayal kırıklığıyla geriye doğru yaslandılar. “Bir an için ümitlenmiştim biliyor musun?” dedi ablam, Giray ağabeye dönerek.

Giray ağabey başını salladı. “Ben an itibarıyla sevdim çocuğu.” Ardından bana döndü. “Seracığım.” Korkmam normal mi? “Eğer istersen bu çocukla sevgili olabilirsin canım.” dedi. Kaşlarımı çattım. Arkadaşımla asla sevgili olmazdım, hele ki bu arkadaş Savaş’sa. O gerçekten tanıdığım en anlayışlı insandı. Benim olmasa bile Savaş’ın illaki sevgilisi vardır.

“Saçmalamayın artık.” dedim kısık bir sesle. “Ne zaman gideceğiz?” diye sordum. Ablam omuz silkti. “Sana bağlıyız canım.”

Arkamı dönüp Barış’a baktım. Boş boş oturuyordu. Ayağı kalkıp onun yanına gittim. Elimi omuzuna koyduğum anda bana döndü. Başımla dışarıyı işaret ettim. Hemen beni onayladı ve araba anahtarını alıp dışarı çıktı. Giray ağabeyim ise aynı eşyaları tekrardan kucakladı ve dışarıdaki beyaz arabaya doğru taşıdı.

Ben ise çıkmadan önce Savaş’ın yanına gittim. Beni gördüğü an hemen yanıma geldi. Karşılıklı durduk. Ona doğru yaklaştım. “Tekrardan her şey için teşekkür ederim.”

Gülümsedi, içimi ısıttı. “Tekrardan sorun değil Papatya. Gidince beni ararsan sevinirim.” dedi ve göz kırpıp işine devam etti. O fark etmese de karşılık olarak gülümsedim ve başımı sallayıp dışarı çıktım. Araba gittiğimde herkes çoktan oturacağı yere yerleşmişti. Giray ağabey sağ ön koltuktaydı. Ben ve ablam arkadaydık.

Arabaya bindim ve cam kenarına geçtim. Camı sonuna kadar açtım ve yol boyunca güneşli ve ılık havayı izledim. İnsanlar, çocuklarıyla birlikte dışarı çıkmış geziyorlardı ve mutlulardı. Biz neden böyle olamadık? Bu şekilde köşe kapmaca oynar gibi yaşamak yerine neden sevgiyi barındırmadık içimizde? Acının en sert hali yerinde sevginin zarifliğini neden hissedemedik içimizde?

Benim ailem tek kişiden oluşuyordu, ablamdan. Ne annem vardı ne babam. Bana hem anne hem baba hem de abla olmayı başarmıştı. Ben aile olarak onu bildim. Yıllar boyu görmediğim sevgiyi ondan gördüm. Ne anne sevgisini tadabildim ne de baba sevgisini.

Bundan sonraki hayatımızı köşe kapmaca oynayarak geçireceğiz belli ki. Ailemizle aramızda olan bu savaşta tek dileğim, ablamın ya da benim sağ kalmamdı.