2. bölüm / 4
Kızıl GölgeBölüm 2: "Sen"
Bölümler 4Şu an: Bölüm 2: "Sen"
- 1 1. Bölüm "Tanışma"1.390 kelime
- 2 Bölüm 2: "Sen"4.444 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. Bölüm "Çatlak"1.660 kelime
- 4 4. Bölüm "Kim"1.771 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
2014
Derin sabah uyandığında, evin içinde tuhaf bir dinginlik vardı. Saat henüz sekizi biraz geçmişti. Perdelerin arasından sızan ışık, odasının duvarlarında yumuşak bir sarı leke bırakıyor, sanki gün ona usulca dokunuyordu.
Annesinin mutfakta dolaşan ayak seslerini duydu. Tencere kapaklarının birbirine çarpması, çayın altının açıldığını haber veren o tanıdık klik sesi… Evin her köşesi tanıdıktı; sabah, her şey yerli yerindeydi. Fazla kusursuz.
Derin yataktan kalkıp kapıyı araladı. Koridorda, abisi Özgür sırtını duvara yaslamış, elindeki telefonu kurcalıyordu. On yedi yaşındaydı Özgür; uzun boylu, siyah saçlı, kahverengi gözlü,omuzları genişti, dünyayı omuzlarında taşıyormuş gibi yürüyenlerden. Derin’i görünce başını kaldırdı.
— Uyandın mı küçük serçe?
Derin kaşlarını çattı.
— Bana öyle deme artık. On iki oldum.
Özgür gülümsedi, saçlarını karıştırdı.
— On iki olman, serçe olmadığın anlamına gelmiyor.
Derin itiraz edecek oldu ama vazgeçti. Özgür’ün gülümseyişinde onu susturan bir şey vardı; güven gibi, sıcaklık gibi. O an, Özgür’ün sesini, yüzünü, gülümsemesini içine çekti.
Mutfağa girdiklerinde annesi Sevil masayı hazırlıyordu. Saçları aceleyle toplanmış, üzerinde ev haliyle giydiği açık mavi hırka vardı. Babası Murat camın önünde durmuş, dışarıyı izliyordu; elinde kahve kupası, düşünceli.
— Günaydın, dedi annesi, Derin’in yanağına bir öpücük kondurarak.
Derin, annesinin kokusunu içine çekti. Temiz çiçek, biraz da yemek. Hep böyle kokardı annesi.
Kahvaltı masası kalabalıktı ama gürültülü değildi. Çatal sesleri, ekmek kırıntıları, Özgür’ün arada Derin’in tabağından zeytin çalması… Babası gazeteyi katlayıp bir kenara koydu.
— Bugün erkenden çıkacağız, dedi. Şehre inmemiz lazım.
Derin başını kaldırdı.
— Hep beraber mi?
— Hep beraber, dedi annesi gülümseyerek.
Özgür kaşlarını kaldırdı.
— Ben gelmeyebilirim aslında.
Derin hemen atıldı.
— Hayır! Gelmelisin.
Özgür ona baktı. Derin’in gözlerinde alışılmadık bir ısrar vardı. Sanki bir şeyleri sezmişti ama adını koyamıyordu.
— Tamam, dedi Özgür. Gelirim.
Derin rahatladı, nedenini bilmeden.
---
Bir süre evin içinde geçti. Derin odasına döndü, çantasını karıştırdı. Eski bir defter buldu; kapağında solmuş çıkartmalar vardı. Özgür kapının eşiğinde belirdi.
— Ne yapıyorsun?
— Bir şey arıyorum ama ne olduğunu bilmiyorum.
Özgür güldü.
— Hayatının özeti bu olabilir.
Derin defteri açtı. İçinde yarım kalmış cümleler, karalamalar, çocukça çizilmiş bir ev resmi vardı. Dört kişi, yan yana. Hepsi gülümsüyordu.
— Bunu sen çizmiştin, dedi Özgür. Beş yaşındaydın.
— Hatırlamıyorum.
— Ben hatırlıyorum, dedi Özgür. Hep senin yerine de hatırlayacağım zaten.
Derin bu cümleyi anlamadı ama içi ürperdi.
---
İkinci saat, dışarıda geçti. Hep birlikte yürüyüşe çıktılar. Hava serindi ama güneş parlaktı. Annesi Derin’in montunun fermuarını çekti, babası Özgür’e bir şeyler anlatıyordu. Derin onların birkaç adım gerisinde yürüdü. Ailesine arkadan baktı.
O an, içinden sebepsiz bir düşünce geçti: Ya bir gün onları sadece böyle, arkadan bakarak hatırlarsam?
Düşünceyi hemen kovdu. Korkutucuydu.
Parkta durdular. Derin salıncağa bindi. Özgür onu itti, her seferinde biraz daha yükseğe.
— Daha hızlı!
— Düşeceksin.
— Düşmem.
Özgür bir an durdu, Derin’e baktı.
— Düşersen ben tutarım.
Derin güldü. Ona bu yetti.
Annesi bankta onları izliyor, babası fotoğraflarını çekiyordu. O fotoğrafları çoğaltıp herkese birer tane verdi babası.
---
Üçüncü saat, dönüş yolunda geçti. Arabaya bindiklerinde Derin arka koltuğa, Özgür yanına oturdu. Derin başını camdan dışarı çevirdi. Sokaklar akıp gidiyordu.
— Abi, dedi fısıltıyla.
— Efendim?
— Eğer bir gün kaybolursan… beni bulur musun?
Özgür kaşlarını çattı.
— Ne saçma soru bu?
— Sadece soruyorum.
Özgür bir an sustu, sonra ciddileşti.
— Kaybolsam bile seni bulurum. Ama sen kaybolma.
Derin başını salladı.
---
Dördüncü saat yaklaşırken, annesi arkaya döndü.
— Derin, uykun mu geldi kızım?
Derin gözlerini kırpıştırdı.
— Biraz.
— Omzuma yaslanabilirsin.
Derin annesine yaslandı. Kalbinin atışını duydu. Babasının direksiyondaki elleri sakindi. Özgür camdan dışarı bakıyordu.
Zaman yavaşladı. Dünya daraldı.
Derin gözlerini kapatmadan önce düşündü: Keşke bu an hiç bitmese.
Sonra bir ışık, bir ses, bir sarsıntı.
Ve dört saatlik bir hayat, sonsuza dek parçalandı.
---
Abisi seni tutarım demişti
Ama kimse onu tutamamıştı.
Derin önce bir ses duydu.
Metal gibi, yırtılan bir şey gibi… Dünyaya ait olmayan bir ses.
Gözlerini açtığında zaman kırılmıştı. Arabadaki her şey aynı anda hem duruyor hem de hızla dağılıyordu. Annesinin omzu bir anda çekilmiş gibi oldu. Babasının direksiyondaki elleri kaydı. Özgür’ün adı Derin’in ağzından çıktı ama ses olarak değil, yalnızca bir nefes gibi.
–Abi…
–Anne..
–Baba...
Araba savruldu. Cam patladı. Derin’in yüzüne keskin ama sıcak bir şeyler değdi. Kulakları uğuldadı. Dünya ters döndü.
Bir anlığına her şey sustu.
Sonra bağırışlar.
Derin ağzını açtı ama sesi çıkmadı. Göğsü sıkıştı. Nefes alamıyordu. Emniyet kemeri göğsüne gömülmüş, onu yerinde tutuyor ama aynı zamanda acıtıyordu.
Annesinin sesi geldi. Çok uzaktan.
— Derin…
Babası bir şey söylemeye çalıştı ama kelimeler yarım kaldı.
Derin başını çevirmeye çalıştı. Özgür yanındaydı. Ya da olması gerekiyordu. Koltuğun yan tarafı ezilmişti. Cam yoktu. Özgür’ün olduğu yerde boşluk vardı.
— Özgür?
Cevap gelmedi.
Bir ışık yanıp söndü. Sonra her şey karardı.
Sonraki İlk 24 Saat
Derin gözlerini açtığında tavanda beyaz bir ışık vardı. Çok parlak. Gözlerini yaktı. Başını oynatmak istedi ama vücudu ona ait değilmiş gibiydi.
Kulaklarında bip sesi vardı. Düzenli. Soğuk.
— Anne…
Sesi kısık çıktı. Kendi sesini tanıyamadı.
Cevap gelmedi.
Bir hemşire fark etti onu. Yüzü eğildi. Dudakları hareket etti ama Derin kelimeleri seçemedi.
Bir süre sonra bir doktor geldi. Derin’in koluna dokundu.
— Canın yanıyor mu?
Derin başını çok hafif salladı.
— Annem nerede?
Doktor bir an durdu. Çok kısa bir an. Ama Derin o boşluğu fark etti.
— Dinlenmen gerekiyor, dedi.
— Babam?
Sessizlik.
Derin’in kalbi hızlandı.
— Abim nerede?
Bu soru odanın içine düştü ve kimse yerden kaldırmadı.
Saatler geçti. Derin’in koluna serumlar takıldı. Başındaki bandaj değiştirildi. Biri saçlarını okşadı. Biri adını söyledi. Ama kimse doğru şeyi söylemedi.
Akşam olduğunda odanın ışıkları kısıldı. Camdan dışarıya baktı Derin. Gökyüzü kararmıştı.
Annesi gelmedi. Babası gelmedi.
— Abi?
Bu sefer sesi daha netti. Daha güçlü.
Bir kadın geldi. Siyah giyinmişti. Gözleri kırmızıydı. Derin onu tanımıyordu ama yüzündeki acıyı tanıyordu.
— Derin…
Derin doğrulmak istedi.
— Abim nerede?
Kadın yutkundu.
— Seni çok seven insanlar var, dedi.
Derin bağırdı.
— Abim nerede!
O gece Derin uyumadı.
Gece boyunca aynı soruyu sordu. Aynı cevapları aldı. Yani cevapsızlığı.
Sabah olduğunda bir polis geldi. Notlar aldı. Sorular sordu.
— Arabada kaç kişiydiniz?
— Dörttük.
— Sen neredeydin?
— Arkada.
— Abin?
— Yanımdaydı.
Polis başını eğdi.
— Bulamadık.
Derin o an anladı.
Anne ve babasının artık gelmeyeceğini…
Ama Özgür’ün bir ihtimal olduğunu.
O ihtimal, Derin’in içine yerleşti.
Ve asla çıkmadı.
Günümüz İstanbul
Sabah alarm sesiyle uyandım. Alarm sesine yine gıcık oldum yaşım kaç olursa olsun erken uyanmaktan nefret edeceğim galiba. Yatakta doğruldum anlamsızca birkaç dakika oturdum. Yataktan kalktım ve perdeyi açtım. Yüzüme vuran güneş ışınları yüzüme vurunca ister istemez gülümsedim. Kışın son mısralarıydı artık bahar geliyordu. Ve beraberinde sıcak. Kışı sevmiyorum, soğuğu sevmiyorum.
O günü hatırlatıyor herşeyin kırmızıya büründüğü günü.
Yaz tam benlikti en sevdiğim kıyafetleri giyebiliyorum mont ve kaban kombinimi kapatmıyor.
Yorgun adımlarla banyoya ilerledim yüzümü yıkadım. Aynadan yansıyan kızıl saçlarımı düzelttim. Saçlarımın rengini çok seviyorum şarap kızılı çocukken boyamayı istediğim renkti. Şimdi ise gerçek. Banyodan çıkıp odama geçtim. Dolabımı açtım hava sıcaktı bu yüzden serin bir şeyler giyebilirim. Siyah kumaş pantolon, beyaz tişört, beyaz ayakkabı, siyah ince kısa bir ceket giydim. Aynanın karşısına geçtim "Ay bu ne ya spora mı gidiyorsun Derin?" dedkm kendi kendime. Siyah straplez üst, blazer ceket giydim ve şok olarak bordo topuklu ayakkabılar ve bordo çanta aldım. Aynanın karşısına tekrar geçtim
"Evet şimdi oldu"
makyaj masamın başına oturdum makyaj ve saçımı da yaptım. Cüppemi ve evrak çantamı aldım ve tabiki yine kahvaltıya vaktim kalmadı her yere geç kalırdım zaten. Evden çıktım asansöre ilerledim asansör düğmesine bastım hızlıca açıldı. Karşımda Aras'ı görünce bir an duraksadım, asansöre binip
"Günaydın" dedim.
"Günaydın" dedi.
Elinde poğaça vardı hemen bana uzattı
"İster misin?"dedi.
Geri çeviremezdim çünkü açtım
"Olur aslında kahvaltı yapmaya vaktim olmamıştı. Teşekkür ederim."
dedim gülümseyerek poğaçayı elinden aldım.
"Rica ederim"
dedi. Gözleri elimdeki cüppeye takıldı asansörün kapısı açılınca önce bana yol verdi daha sonra kendi çıktı. Hızlı hızlı arabaya ilerledim yeterince geç kalmıştım zaten. Arabaya bindim ve çalıştırdım, arabayı bir müzik sesi doldurdu " diyordu Duman.
Trafik ışıklarında durdum, sonra telefonum çaldı. Arayan Züleyha 'ydı liseden beri en iyi arkadaşım Züleyha. Telefonu tutacağa yerleştirdim ve açtım. "Canım günaydın" diyen şen sesi geldi kulağıma "Günaydım canım, naber" "İyiyim sağol, sen nasılsın napıyorsun" dedi "Ben iyiyim canım da ayrı bir neşeli geliyor sesin sanki" dedim "Ay Derin sen de yani her zamanki halim" dedi birşeyler vardı ama ne olduğunu kestiremiyordum. "Sen öyle diyorsan" dedim "Benim bugün boş günüm ya okulda öğlen molasında oraya geliyorum seni ve Yiğit'i görmeye müsaitsin değil mi?" Yiğit Züleyha'nın eşiydi geçen yaz evlenmişlerdi. Yiğit de avukatı aynı yerde çalışıyorduk. "Müsait olurum herhalde canım gel bekliyorum" dedim. "Tamam geliyorum o zaman var mı bir isteğin?" dedi "Yok sen gel yeter" dedim "E görüşürüz o zaman" dedi "Görüşüzzz" dedim ve telefonu kapattı bu sırada ben iş yerine gelmiştim. Arabayı otoparka park ettim. Yukarı çıktım aceleyle asansöre ilerledim yapacak bir sürü isim vardı. Hızlı yürümek ne kadar işe yarar bilmiyorum ben ve garip alışkanlıklarım işte. Asansöre bindim kat sayısına bastım asansör kapısı kapanmak üzereyken içeri biri girdi. Başımı kaldırdığımda Aras’ı gördüm.
Şaşırdım. Gizlemedim. O da şaşırdı. Yüzündeki ifade, apartmanda gördüğüm o kısa duraksamadan farksızdı. Ne panik vardı ne de fazladan bir anlam yükleme çabası. Sanki ikimiz de bu karşılaşmanın beklenmedik ama tuhaf olmadığını kabul etmiştik.
“Merhaba,” dedi.
“Merhaba,” dedim. “Tekrar karşılaştık.”
“Evet,” dedi. “Bunu beklemiyordum.”
Asansör hareket etti. Sessizlik oldu ama ağır değildi. Kat numaraları yukarı doğru ilerlerken, aynı katta duracağımızı fark ettiğim an göz göze geldik. İkimiz de hafifçe gülümsedik.
“Burada mı çalışıyorsun?” diye sordu.
“Evet,” dedim. “Sen?”
“Bugün başladım.”
Asansör durdu. Kapılar açıldı. Birlikte çıktık. Koridor genişti, aydınlıktı. Apartmandaki dar alanla hiçbir benzerliği yoktu ama Aras’ın duruşu aynıydı. Sakin, ölçülü, yerini bilen.
Sekreterin yanında durduğunda yakasındaki kart gözüme çarptı.
Aras Koral
Altında küçük harflerle yazıyordu.
Ulaştırmacı Asistan
“Demek buradayız,” dedim.
“Öyle görünüyor.”
“Ben avukatım,” dedim.
Bunu neden söylediğimi bilmiyordum. Ama söyledim.
“Anladım,” dedi. “Memnun oldum.”
“Ben de.”
Konuşma kısa sürdü. Uzatmaya gerek yoktu. Ama kopuk da değildi. Yerli yerindeydi.
Sekreter beni çağırdığında başımı salladım.
“Ben odama geçiyorum.”
“Görüşürüz,” dedi.
Koridorda yürürken arkamı dönmedim. Buna gerek duymadım. Odama girdim, kapıyı kapattım. Dosyaları masaya bıraktım. Oturdum.
Bir süre hiçbir şey yapmadım.
Aklımda kalan yüzü değildi.
Yakadaki yazıydı.
Ve apartmanda tanıdığım birinin, hayatımın başka bir yerine bu kadar sakin girmesiydi.
Bu iyi bir karşılaşmaydı diye düşündüm. Bilgisayarı açmadan önce dosyaya baktım.
Taylan Sarp.
İsmi yeni, ağırlığı tanıdıktı.
Dosyayı açtım. İlk sayfayı okumadım. Önce içindekilere baktım. Alışkanlık. Büyük resmi görmeden detaylara girmem. Tarihler, isimler, ifadeler… Her şey yerli yerindeydi ama bazı boşluklar gözüme batıyordu. Henüz nerede olduklarını bilmiyordum.
Bilgisayarı açtım. Notlarımı ekın. Önce kronolojiyi çıkardım. Olay günü, bir gün öncesi, bir gün sonrası. Tanıklar. Kamera kayıtları. Eksikler. Her dosyada olduğu gibi, ilk işim sessiz kalan yerlere bakmak oldu.
Taylan Sarp’ın ifadesini tekrar okudum. Cümleler netti ama duygusu ölçülüydü. Fazla ölçülü. İnsanlar ya çok konuşur ya da çok susar. Ortası nadirdir. Bu dosyada ortası vardı. Bu beni düşündürdü.
Bir süre kalemi elimde çevirdim.
Dosyaya geri döndüm. Karşı tarafın avukatının dilekçesini açtım. Sert yazılmıştı. Gereğinden sert. Bu da bir şeylerin örtülmeye çalışıldığını düşündürür. Güçlü dosyalar bağırmaz. Sessizdir.
Not aldım.
— Tanık 2 ifadesi tekrar incelenecek
— Kamera açısı uyuşmuyor
— Saatler arasında boşluk var
Zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim. Odam sessizdi. Koridordan gelen ayak sesleri uzaktan geliyordu. Kapım çalındı. "Gir" dedim yorgun sesimle, içeri Yiğit girdi elinde kahve vardı "Müsait misin Derin?" dedi. "Kahve getirdim sana." dedi kahvelerin birini uzatarak "Şu an o kadar ihtiyacım var ki buna çok sağol Yiğit" dedim "Rica ederim" dedi "Neyse sen yorgunsun madem ben gidiyorum işim var zaten bı uğrayıp kahveyi vereyim dedim. Bu arada Züleyha gelicek haberin var değil mi?" dedi "Evet evet haberim var." dedim gülümsedi "Görüşürüz" dedi "Görüşürüz" dedim ve gitti. "Bunlar da ne var böyle Züleyha da garip Yiğit'de " dedim kendi kendime
Saatime baktım. On bire geliyordu.
Dosyayı kapatmadım. Kahvemi aldım, geri döndüm. Taylan Sarp’ın geçmişine göz attım. Temizdi. Fazla temiz. Bu da her zaman iyi bir şey değildir. Bazen insanın geçmişinde iz olmaması, izlerin silindiğini gösterir.
İçimden bir şey, bu davanın sandığımdan daha ağır olacağını söyledi.
Bu sesi ciddiye aldım.
Öğle arasına yaklaşırken son kez notlarımı düzenledim. Yapılacaklar listesi uzamıştı. Bu iyiye işaretti. Uzayan liste, açılan dosya demektir.
Dosyayı kapattım. Sandalyeme yaslandım. Bir an gözlerimi kapattım.
Aklıma yine aynı şey geldi.
Herkesin bir işi var, diye düşündüm.
Ve herkes bunu dosyada yazdığı gibi yapmıyor.
Saat tam on ikiye yaklaşırken ayağa kalktım. Cübbemi almadım. Öğle arasına çıkmak için acelem yoktu bu yüzden biraz oturdum ve gözlerimi kapadım. Bir süre öylece bekledim sonra telefonumu aldım sosyal medya da biraz dolaştım. Öğle öncesi planım bitmişti bende bitmiştim. Tam o sırada kapı çaldı "Git" dedim. Aras girdi "Derin, yani Derin hanım asansör bozuldu içinde bir arkadaşınız kalmış sanırım sizi istiyor" dedi hemen ayaklandım Züleyha olmalıydı "Sağol Aras" diyerek asansöre koştum asansörün önünde birkaç kişi bekliyordu "Züleyha" diye bağırdım "Derin" diye bağırdı Züleyha "İyi misin nasıl oldu?" Dedim "İyiyim iyiyim" dedi "Hep benim başıma geliyor böyle şeyler" diye isyan etti kahkahama engel olamadım "Derin! Gülme ama ya" dedi Züleyha ben gülmeye devam ettım kendime engel olamıyodum. Tam o sırada Yiğit koşarak geldi arkasından gelen Aras'ı görebiliyordum büyük ihtimalle o haber vermişti. "Züleyha!" diye bağırdı endişeli hâliyle "İyi misin?" dedi "İyiyim Yiğit iyiyim ama sana zahmet Derin'e gülmemesini söyler misin?" dedi ben hala gülüyordüm. Yiğit "Bebek. Ona birşey olmadı değil mi?" dedi. O sırada kahkaham kesildi bebek mi? Züleyha hamile değildi Bebek de neyin nesiydi. "B-bebek mi" dedim şaşkınlıkla "Züleyha sen..." dedim cümlenin gerisi gelmiyordu "Evet salak! Teyze oluyorsun" dedi Züleyha "NE" dedim bağırarak "Teyze mi?" dedim Yiğit gülümseyerek bana baktı "Evet bir bebeğimiz olacak." dedi "Ay inanmıyorum" dedim Yiğit'e sarılarak. Tam o sırada asansörün kapısı açıldı "Ay sonunda" diyerek Züleyha çıktı. Ben ellerimi ağzıma götürdüm "Züleyhaaa" dedim koşarak kollarımı ona doladım. Göbeğine dokundum "Ay burda bebek mi var şimdi" Züleyha kahkaha attı. "İyi misin hayatım" dedi Yiğit Züleyha'nın ellerini tutarak. Yiğit siyah saçlı uzun boylu beyaz tenli biriydi. Züleyha ise onun tersiydi küllü kumral saçlı ela gözlü beyaz tenliydi.
Yiğit’in eli hâlâ Züleyha’nın elindeydi. O tutuşta bir alışkanlık değil, bilinç vardı. İnsan sevdiğini artık refleksle değil, bilerek tutar. Onlara bakarken içimde garip bir sıcaklık yayıldı. Kıskançlık değildi. Özenti hiç değildi. Daha çok… tamamlanmışlık hissi.
“Gel,” dedi Yiğit. “Kantine inelim. Şok geçirmeden önce bir şeyler yesin teyze.”
“Kes,” dedim ama gülümsüyordum.
Züleyha göz kırptı. “Bence hâlâ idrak edemedi.”
“Asla,” dedim. “Bunu sindirmek için en az iki kahve, bir tost ve bir hayat planı lazım.”
Kantine indik. Öğle kalabalığı yeni başlıyordu. Gürültü vardı ama rahatsız edici değildi. İnsan sesleri… hayatın aktığını hatırlatan türden. Bir masaya oturduk. Züleyha çantasını kucağına aldı, Yiğit sipariş vermek için kalktı.
“Bak,” dedi Züleyha, bana doğru eğilerek. “Bunu bugün söylemeyecektik aslında.”
“Ben mi zorladım?” dedim.
“Hayır,” dedi. “Asansör zorladı.”
Güldük. Sonra sesi biraz ciddileşti.
“Derin… biraz korkuyorum.”
Bu cümleyi kurarken gözlerime baktı. Züleyha kolay kolay korktuğunu söylemezdi. Söylüyorsa, gerçekten hissediyordur.
“Normal,” dedim. “Korkmayan zaten hazır değildir.”
“Sen hep böyle mi konuşuyorsun?” dedi. “Avukat refleksi mi bu?”
“Hayır,” dedim. “Bu senin arkadaşın olma refleksi.”
Yiğit tepsiyle döndü. Üç kahve, iki tost, bir de Züleyha için açık çay. Masaya bıraktı. Otururken gözü etrafa kaydı.
“Bu arada,” dedi, gayet doğal bir sesle. “Aras’ı da çağırsam sorun olur mu?”
Züleyha’yla aynı anda bana baktı.
“Aras?” dedim.
“Evet,” dedi Yiğit. “Ulaştırma tarafında. Sabah asansör mevzusunu o fark etmiş. İyi çocuk.”
İyi çocuk.
Bu tanımı sevdim mi, sevmedim mi emin olamadım.
“Olur,” dedim omuz silkerek. “Ne olacak.”
Yiğit el salladı. Birkaç masa ötede duran Aras’ı gördüm. Bizi fark edince tereddüt etti. O tereddüt, birinin kendine yer açmaya çalıştığı anlardan biriydi. Yiğit tekrar seslendi.
“Aras, gel.”
Aras geldi. Masanın kenarında durdu bir an.
“Rahatsız etmiyorum umarım,” dedi.
“Estağfurullah,” dedi Yiğit. “Tanıştırayım, eşim Züleyha. Bu da Derin, zaten tanışıyorsunuz.”
Züleyha gülümsedi.
“Memnun oldum,” dedi.
“Ben de,” dedi Aras. Bakışı kısaydı ama saygılıydı.
Boş sandalyeyi çekti. Oturdu. Aramızda tam karşı karşıya değil, hafif yan yana bir açı vardı. Bilerek mi oldu, tesadüf mü bilmiyorum ama mesafe rahatsız edici değildi.
“Günün nasıl geçti?” diye sordu Yiğit.
“Yoğun,” dedim. “Yeni dosya.”
“Hangisi?” dedi Yiğit.
“Taylan Sarp.”
Yiğit’in kaşı çok hafif kalktı. Dışarıdan baksan fark etmezsin ama ben gördüm.
“Hmm,” dedi sadece.
Bu “hmm”nin arkasında bir şey vardı.
“Tanıyor musun?” dedim.
“Dolaylı,” dedi. “İsmi birkaç yerde geçmişti.”
Aras başını kaldırdı.
“Ben de dosyaya bir iki evrak hazırlıyorum,” dedi. “Ulaştırma kayıtları var.”
Bu cümleyle bakışlarımız kesişti.
Bu kez kaçmadı.
“Ne tür kayıtlar?” dedim.
“Güzergâh izinleri,” dedi. “Araç hareket saatleri.”
“Dosyada saat boşluğu var,” dedim. “İki buçuk saat.”
Aras başını hafif yana eğdi.
“Evet,” dedi. “Ben de onu fark ettim.”
Züleyha ikimize baktı.
“Bir saniye,” dedi. “Siz şu an iş mi konuşuyorsunuz?”
“Biraz,” dedim.
“Öğle arasında?” dedi.
“Alışkanlık,” dedik Aras’la aynı anda.
Bir an durduk.
Sonra ikimiz de güldük.
Bu gülüş…
Zoraki değildi.
Paylaşılan bir şey gibiydi.
Yiğit araya girdi.
“Taylan Sarp’ın dosyası temiz gibi duruyor ama,” dedi. “Fazla temiz.”
“Ben de aynısını düşündüm,” dedim. “Geçmişi yok denecek kadar az.”
Aras bardağını masaya bıraktı.
“Geçmişi yoksa,” dedi. “Birileri silmiştir.”
“Ya da,” dedim, “yanlış yere bakıyoruzdur.”
Göz göze geldik.
Bu kez daha uzun sürdü.
“Derin,” dedi Aras, sesini biraz alçaltarak. “Araç kayıtlarında bir oynama var.”
“Ne tür?” dedim.
“Resmî değil,” dedi. “Sistem içi zaman kayması.”
Yiğit başını salladı.
“Benim de kulağıma bir şey gelmişti.”
Züleyha eliyle masaya vurdu.
“Durun,” dedi. “Ben hamileyim ve şu an bir suç örgüsünün ortasında olmak istemiyorum.”
Hepimiz güldük ama ciddiyet masada kaldı.
“Merak etme,” dedim. “Bu dosya daha yeni açılıyor.”
Aras bana baktı.
“Ve sen,” dedi, “bu tür dosyaları açmayı seviyorsun.”
“Evet,” dedim. “Çünkü sessiz olanlar genelde yalan söyler.”
Bir an sustuk.
Kantin gürültülüydü ama masamız sakinleşmişti.
Aras hafifçe bana doğru eğildi.
“Eğer istersen,” dedi, “akşam sana kayıtları detaylı anlatabilirim.”
Yiğit kaşını kaldırdı.
Züleyha sırıttı.
“İş için,” diye ekledi Aras hemen.
“Tabii,” dedim. “İş için.”
Ama ikimiz de bunun sadece iş olmadığını biliyorduk.
Kahvemi yudumladım.
Tadını hissettim.
İlk defa o gün gerçekten uyanmıştım.
Ve içimde net bir his vardı:
Taylan Sarp dosyası sadece bir dava değildi.
Ve Aras…
Hayatıma sadece bir tesadüf olarak girmemişti.
Kantin yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı. Öğle arası bitmek üzereydi ama masamızdan kimsenin kalkmaya niyeti yoktu. Züleyha sırtını sandalyeye yaslamış, bir eliyle çayını tutuyordu. Diğer eli refleksle karnına gidip geliyordu. Henüz belli olmayan bir alışkanlık. Ama şimdiden yerleşmişti.
“Ben,” dedi Züleyha, “bir süre sessiz kalacağım. Siz de lütfen suç falan konuşmayı bırakın.”
“Tamam,” dedi Yiğit. “Ama bu dosya kendi kendine konuşuyor.”
Aras bana baktı.
“İstersen,” dedi, “yukarı çıkınca sana sistemden birkaç şey gösterebilirim.”
“Olur,” dedim. “Zaten dosyaya geri dönmem gerekiyordu.”
Züleyha gözlerimi süzdü.
“Derin,” dedi, “akşam beni arıyorsun.”
“Ararım,” dedim. “Uzun uzun.”
“Uzun olsun,” dedi. “Bu sefer gerçekten.”
Kalktık. Asansör hâlâ çalışmıyordu. Merdivenlerden çıktık. Üç kat… Züleyha için yavaş, benim için alışıldık, Aras için sessiz. Kimse konuşmadı. Ama o sessizlik rahatsız edici değildi. Bazen insanlar aynı merdiveni çıkarken bile birbirlerini tanır.
Katlara ayrıldık. Yiğit Züleyha’yı uğurladı. Aras’la aynı koridora saptık.
“Ofisin burada mı?” diye sordu.
“Evet,” dedim. “Seninki?”
“Biraz ilerde.”
Birlikte yürüdük. Adımlarımız uyumluydu. Bunu fark ettiğim an, kendime kızdım. Gereksiz detay. Ama bazı detaylar insanın gözüne kendi kendine girer.
Odamın kapısını açtım.
“Gel,” dedim. “Beş dakikam var.”
“Beş dakika,” dedi. “Yeter.”
Bilgisayarımın yanına geçti. Sandalyeyi çekmedi. Ayakta durdu. Ekranı açtım. Dosyayı büyüttüm.
“Bak,” dedi, ekrana işaret ederek. “Araç çıkış saatiyle kamera kaydı örtüşmüyor.”
“Bu farkı biliyorum,” dedim. “Ama nedenini bulamadım.”
“Çünkü,” dedi, “kayıtlar manuel girilmiş.”
Bu cümleyle içimde bir şey yerinden oynadı.
“Kim?” dedim.
“Yetkili biri,” dedi. “Ama imza yok.”
“İmzasız işlem olmaz,” dedim.
“Olur,” dedi. “Eğer biri özellikle istemişse.”
Sessizlik oldu.
Dosyaya baktım.
Sonra Aras’a.
“Bunu yazıya dökebilir misin?” dedim.
“Zaten döktüm,” dedi. “Ama sana göstermek istedim.”
“Teşekkür ederim,” dedim.
“Rica ederim.”
Bu rica ederim…
Ne resmîydi ne samimi.
Arada bir yerdeydi.
Kapı çaldı.
Sekreter başını uzattı.
“Derin Hanım, karşı tarafın avukatı hatta.”
“Bağla,” dedim.
Aras geri çekildi.
“Ben çıkayım.”
“Kal,” dedim. “Duyabilirsin.”
Telefonu açtım.
Konuşma kısa sürdü ama yoğundu. Karşı taraf aceleciydi. Görüşme talep ediyordu. Bugün. Hemen. Bu acele, dosyanın canlandığını gösterirdi.
Telefonu kapattım.
“Bir şeyler oluyor,” dedim.
“Evet,” dedi Aras. “Ve pek temiz değil.”
“Bunu seviyorum,” dedim. “En azından dürüst.”
Gülümsedi.
İlk defa.
Bu gülümseme, sabahkinden farklıydı. Daha az mesafeli. Daha az korunaklı.
“Ben odama geçiyorum,” dedi. “Ama bir şey bulursam haber veririm.”
“Ben de.”
Kapıdan çıkarken durdu.
“Derin?”
“Evet?”
“Bu dosya… seni zorlayabilir.”
“Biliyorum,” dedim. “O yüzden aldım.”
Başını salladı.
Çıktı.
Kapıyı kapattım. Sandalyeme oturdum. Derin bir nefes aldım. Sonra dosyaya geri döndüm.
Tanık 2.
İfadesini üçüncü kez okudum. Bu sefer kelimelere değil, boşluklara baktım. Saatler… duraksamalar… anlatılmayanlar.
Bir cümle takıldı gözüme.
“Aracı o gün ilk kez kullandım.”
Ama ruhsat kaydında, üç gün önce de aynı plakayla giriş vardı.
Not aldım.
— Tanık 2 yalan söylüyor
— Araç daha önce kullanılmış
— Kayıtlar silinmiş olabilir
Saat üç oldu.
Dört oldu.
Zaman hızlı ama sessiz ilerledi.
Yiğit mesaj attı.
“Karşı taraf çok huzursuz. İyi gidiyorsun.”
İyi gitmek…
Bu dosyada iyi gitmek, birilerinin kötü hissetmesi demekti.
Saat beşe doğru Aras’tan mail geldi.
Kısa.
Net.
“Zaman kayması bilinçli. Kayıt dışı güzergâh var. Akşam anlatırım.”
Maili kapattım.
Sandalyeme yaslandım.
Gün bitiyordu ama dosya yeni başlıyordu.
Ve ben şunu biliyordum:
Taylan Sarp, sandığımız kadar yalnız değildi.
Ve Aras, sandığımdan daha fazla bu işin içindeydi.
Cübbemi aldım. Çantamı topladım. Ofisten çıktım. Koridor boştu. Işıklar sarıydı. Akşamın o ara tonları…
Asansör hâlâ çalışmıyordu.
Merdivenlerden inerken, önümde Aras’ı gördüm.
Yavaşladı.
“Birlikte inelim,” dedi.
“Olur,” dedim.
Yan yana yürüdük.
Merdivenlerin sonuna geldiğimizde hava çoktan kararmaya başlamıştı. Gün ışığı yerini sokak lambalarının solgun sarısına bırakmıştı. Binadan çıktığımızda serinlik yüzüme çarptı. Sabahki bahar hissi akşamları hâlâ kışa çalıyordu.
Aras birkaç adım önümde yürüdü. Sonra durdu.
“Arabayı otoparka mı bıraktın?” diye sordu.
“Evet,” dedim.
“Ben de,” dedi. “İstersen birlikte çıkalım.”
Başımı salladım.
Yan yana yürümeye başladık. Konuşmuyorduk ama sessizlik yine yerli yerindeydi. Gün boyu çok konuşmuş, çok düşünmüştüm. Şimdi kelimeler gereksizdi.
Otoparkta durduk.
“Akşam,” dedi Aras. “Sekizde uygun mu?”
“Uygun,” dedim. “Nerede?”
“Merkeze yakın bir yer var,” dedi. “Sessiz.”
Sessiz kelimesini özellikle seçtiğini fark ettim.
“Olur,” dedim. “Konuşacak çok şeyimiz var.”
Bana baktı.
“Evet,” dedi. “Var.”
Arabalarımıza bindik. Kontağı çevirdim. Motor sesiyle birlikte günün ağırlığı omuzlarıma çöktü. Ama bu yorgunluk tatsız değildi. Daha çok… doluydu.
Eve vardığımda saat altıya geliyordu. Ayakkabılarımı kapının yanında çıkardım. Ceketimi askıya astım. Evin sessizliği üzerime kapandı. Işığı açmadım. Camdan gelen akşam ışığı yetiyordu.
Çantamı koltuğa bıraktım. Dosyayı çıkardım. Bir an duraksadım. Akşam buluşmasından önce tekrar bakmak istedim. Kendime engel olamadım.
Taylan Sarp.
Bilgisayarı açtım. Maili tekrar okudum. Aras’ın yazdığı satırlar kısa ama netti. Alt metni vardı. Bir şey biliyor, ama tamamını henüz söylemiyordu.
Kendi notlarıma baktım. Tanık 2. Saat boşlukları. Manuel girişler. Hepsi tek bir noktada birleşiyordu ama merkez hâlâ bulanıktı.
Telefonum titreşti.
Züleyha.
“Açıkla,” dedi. “Her şeyi.”
“Akşam,” dedim. “Uzun uzun.”
“Akşamı sevmeye başladım,” dedi. “Ama sen dikkatli ol.”
“Olurum,” dedim.
“Derin,” dedi, sesi ciddileşerek. “Bu dosya seni içine çekiyor.”
“Ben zaten içindeyim,” dedim. “Ama kontrol bende.”
Bir an sustu.
“Öyleyse,” dedi, “arkandayım.”
Telefonu kapattım. Duşa girdim. Sıcak su omuzlarımdan aktı. Günün ağırlığını biraz olsun aldı. Aynaya baktım. Kızıl saçlarım bu ışıkta daha koyu görünüyordu. Gözlerim yorgundu ama netti.
Üzerime siyah, sade bir elbise giydim. Abartısız. Topuklu ayakkabılarımı aldım. Çantama not defterimi koydum. Alışkanlık.
Sekize doğru evden çıktım.
Mekân küçük ama düzenliydi. İçeride loş bir ışık vardı. Gürültü yoktu. Aras masada oturuyordu. Önünde kahve vardı ama dokunmamıştı.
Beni görünce ayağa kalktı.
“Zamanında geldin,” dedi.
“Alışkanlık,” dedim.
Oturduk. Garson geldi. Sipariş verdik. Kahve.
Bir süre konuşmadık. Bu sefer sessizlik biraz daha yoğundu. Ama kaçmadık.
“Dosya,” dedim ilk. “Nereden başlayacağız?”
Aras derin bir nefes aldı.
“Taylan Sarp,” dedi, “tek başına değil.”
Bunu biliyordum ama duymak başka bir şeydi.
“Kayıt dışı güzergâh,” diye devam etti. “Ulaştırma izinleri, sahte onaylar… Bunlar tek bir kişiyle yapılmaz.”
“Kim?” dedim.
“Henüz isim yok,” dedi. “Ama bağlantı var.”
“Ne bağlantısı?”
“Bir şirket,” dedi. “Kağıt üzerinde lojistik. Gerçekte… başka işler.”
Not defterimi çıkardım.
“Bunu bana neden anlatıyorsun?” dedim.
Gözlerime baktı. Bu sefer kaçmadı.
“Çünkü,” dedi, “sen doğru kişisin.”
Bu cümle basit gibiydi ama ağırlığı vardı.
“Kendini de bu işin içine alıyorsun,” dedim.
“Zaten içindeyim,” dedi. “Ama seninle daha doğru.”
Bir an durduk. Kahveler geldi. Buhar yükseldi.
“Derin,” dedi, sesi biraz daha alçaldı. “Bugün seni izledim.”
“Ne zaman?” dedim.
“Dosyaya bakarken,” dedi. “Sessiz kalan yerlere nasıl baktığını.”
“Oralar yalan söyler,” dedim.
“Evet,” dedi. “Ve sen onları duyuyorsun.”
Bu bir iltifat mıydı, tespit mi bilmiyorum. Ama içimde bir yere oturdu.
“Bu dosya,” dedim, “sadece hukuki değil.”
“Evet,” dedi. “Kişisel.”
“Senin için mi?”
“Belki,” dedi. “Ama senin için de olacak.”
Bunu söylerken yüzü ciddiydi. Abartı yoktu. Tehdit de yoktu. Sadece gerçek.
Dışarıda gece iyice çökmüştü. Camdan yansıyan siluetlerimize baktım. Yan yana ama ayrı iki hayat.
“Devam ederiz,” dedim. “Ama kurallarla.”
“Anlaşırız,” dedi.
Ayağa kalktık. Dışarı çıktık. Soğuk hava yüzüme çarptı. Birkaç saniye durduk.
“Bu,” dedi Aras, “iyi bir başlangıç değildi.”
“Hayır,” dedim. “Bu bir başlangıç değildi.”
“Peki neydi?”
“Bir kesişme,” dedim.
Gülümsedi.
Bu sefer gerçekten.
Yollarımız ayrıldı. Eve dönerken içimde garip bir netlik vardı. Dosya ağırlaşıyordu. Aras hayatıma daha derin bir yerden giriyordu.
Arabayı apartmanın önüne park ettiğimde saat ona yaklaşıyordu. Sokak sessizdi. Günün bütün ağırlığı üstümdeydi ama zihnim hâlâ canlıydı. Kontağı kapattım. Birkaç saniye öylece oturdum. Camdan yansıyan yüzüme baktım. Gün bitmişti ama ben hâlâ içindeydim.
Eve çıktım. Kapıyı açar açmaz tanıdık bir miyavlama geldi.
“Tamam,” dedim ayakkabılarımı çıkarırken. “Haklısın, geç kaldım.”
Pamuk kapının önünde duruyordu. Bembeyaz, gözleri gece gibi koyu. Kuyruğunu hafifçe salladı. Kızgın değildi ama kırgındı. Eğildim, başını okşadım.
“Bugün seni ihmal ettim,” dedim. “Ama bak, geldim.”
Kucağıma atladı. O an omuzlarımdaki gerginlik biraz çözüldü. Pamuk, hayatımdaki en net şeylerden biriydi. Ne hissettiğini saklamazdı. Sevdi mi gelir, kızdı mı giderdi.
Ceketimi çıkardım. Işığı yaktım. Ev yine aynıydı. Sessiz, düzenli, bana ait. Mutfağa geçtim. Bir bardak su aldım. Pamuk tezgâhın kenarına zıpladı.
“Hayır,” dedim. “Orası olmaz.”
Beni dinlemedi.
Gülümsedim.
Koltuğa oturdum. Pamuk yanımda kıvrıldı. Elim refleksle sırtında dolaştı. Nefesi yavaştı. Bu ritim… gün boyu kaybettiğim bir şeydi.
Telefonumu aldım. Züleyha’dan mesaj vardı.
“Eve geldin mi?”
Aradım.
“Geldim,” dedim.
“İyi misin?” dedi. Sesinde hâlâ o yeni heyecan vardı.
“İyiyim,” dedim. “Ama yoruldum.”
“Normal,” dedi. “Bugün herkes biraz fazla şey yaşadı.”
“Kantinde,” dedim, “bana baktığın bakışı gördüm.”
“Hangisini?” dedi. “Şaşırmış mı, şüphelenmiş mi?”
“Her ikisi de.”
Güldü.
“Derin,” dedi, sonra sesi yumuşadı. “Ben senin gözlerini tanıyorum. Bu dosya seni içine çekti.”
“Evet,” dedim. “Ama bu sefer farklı.”
“Aras yüzünden mi?”
Bir an sustum.
Pamuk mırıldandı.
“Biraz,” dedim.
“İyi biri mi?” dedi.
“Ölçülü,” dedim. “Sessiz. Detayları fark ediyor.”
“Tehlikeli kombinasyon,” dedi.
“Ben de öyleyim,” dedim.
“Evet,” dedi. “O yüzden dikkatli ol.”
“Olurum,” dedim. “Söz.”
“Ve…” dedi, sesi hafif titredi. “Bugün orada olman iyi geldi.”
“Ben hep oradayım,” dedim.
“Biliyorum,” dedi. “Teyze.”
Gülümsedim.
“Alışmam zaman alacak.”
“Biz de alışıyoruz,” dedi. “Yavaş yavaş.”
Telefonu kapattık. Bir süre koltukta öylece oturdum. Pamuk artık tamamen uyuyordu. Göğsü hafif hafif inip çıkıyordu.
Pencereye baktım. Şehir ışıkları uzaktan yanıp sönüyordu. İnsanların evlerine dağılmış hâlleri… Herkesin kendi sessizliği.
Bugünü düşündüm. Sabahki güneş. Asansör. Aras. Dosya. Kantin. Akşam.
Hepsi bir çizgi gibi önümden geçti.
Yarın zor olacaktı. Dosya derinleşecekti. Sorular çoğalacaktı. Ama bu gece… bu gece sakindi.
Pamuk’u dikkatlice kucağımdan aldım. Yatağa geçtim. Üzerimi örtmeden önce telefonu kenara koydum.
Işığı kapattım.
Karanlıkta tek bir düşünce netti:
Bazı günler insanı yorar.
Bazı günler ise yönünü değiştirir.
Bu, ikincisiydi.
Gözlerimi kapattım.
Gece, sessizce bitti.
Bu bölüm de böyle oldu işler biraz daha kızıştı yorumları bekliyorum
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere💗💋🍷
Bölüm etkileşimi
