3. bölüm / 5
Kızıl elma2: Şehadet kokusu
Bölümler 5Şu an: 2: Şehadet kokusu
- 1 kör nokta9 kelime
- 2 1:Adı taşta kalanlar475 kelime
- 3 2: Şehadet kokusu1.184 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3:dem1.578 kelime
- 5 Alarm:42.166 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
SON YOLCULUK.
"TOPRAĞA DÜŞEN HER ŞEHİT,
BAYRAĞA RENGİNİ VERİR."
Haber duyulduğu andan itibaren şehir ayaklandı. Kimse devlet çağırdığı için değil, içinden geldiği için yollara dökülmüştü. Yolun iki tarafına dizilen insanlar, ellerinde kırmızı beyaz bayraklarla bekliyordu. Rüzgâr esiyor, bayrakların kenarları birbirine çarpıyor, çıkardığı hafif ses bile insanın içine dokunuyordu.
Sonra uzaktan siren sesi yükseldi.
Önce küçük, sonra büyüyen, sonra bütün şehri dolduran bir siren…
Her çalınışında içe işleyen bir ses:
“Bir evladımız dönüyor… Ama bu kez sessiz.”
Konvoy dönemeçten göründü. En önde ambulans, ardından askerî araçlar, polis otoları ve onları takip eden yüzlerce araba… Herkes dörtlülerini yakmıştı; şehir sanki yas tutuyordu.
Yolun kenarındaki kalabalık bir anda hareketlendi. İnsanlar ellerindeki Türk bayraklarını kaldırdı. Çocuklar babalarına sarıldı, bazıları sessizce ağladı. Yaşlı bir amca, titreyen eliyle alnına götürdü bayrağını:
“Helal olsun sana evlat…”
Konvoy yavaş ilerliyordu. Kimse acele etmiyordu. Çünkü bu yol, onun doğduğu topraklara son kez baktığı yoldu.
Bir an geldi… Ambulans konvoyun en ortasında ilerlerken, yolun iki yanındaki kalabalık başladı:
“Allahu Ekber! Allahu Ekber!”
Ses yükseliyor, yankılanıyor, dağlara çarpıp geri dönüyordu. Herkes aynı anda değil, ama aynı duyguyla bağırıyordu. Kimi gözyaşıyla, kimi sıkılmış yumruklarıyla, kimi dudaklarında dua ile…
Bir kadın bankın üzerine çıkmış, elindeki bayrağı iki eliyle sallıyordu. Gözleri kızarmıştı, sesi titriyordu:
“Evladım, bizim evladımızsın! Helal olsun!”
Çevredeki gençler sessizce saygı duruşunda bulundu. Bazıları ambulansın geçişiyle birlikte diz çöktü, elindeki Kur’an’ı göğsüne bastırdı.
Arabaların içinde de sessizlik vardı. En öndeki araçta şehidin fotoğrafı camdan dışarı bakıyordu. Sanki o da kendi şehrine bakıyor, “Ben geldim” diyordu.
Bir çocuğun sesi duyuldu:
“Anne, neden herkes ağlıyor?”
Annesi boynunu büküp cevap verdi:
“Oğlum… Bazı insanlar gider ama arkalarında bütün bir şehir ağlar.”
Konvoy ilerledikçe insanlar yolun kenarına karanfiller bıraktı. Arabaların lastiklerinin altından geçen her karanfil, bir veda gibiydi.
En sonunda, yolun sonuna doğru siren bir kez daha çaldı. Bu sefer daha uzun, daha ağır…
Sanki:
“Vatan sana minnettar, rahat uyu.”
Ve şehir o gün fark etti:
Bir insan ölünce sadece bir ev eksilmez.
Bir baba, bir anne, bir kardeş eksilmez.
Bazen bütün bir ülkenin yüreği eksilir.
Rüzgâr bile hafif esiyordu, sanki kalabalığın acısını incitmek istemiyordu.
Kasabanın girişinden itibaren bütün evlerin balkonlarında bayraklar asılıydı. Bazılarının ucu rüzgârda dalgalanıyor, bazılarının kenarları annenin titreyen elleriyle düzeltilmiş gibi duruyordu. Sokak boyunca kırmızı beyaz renkler sıralanmıştı; sanki bütün kasaba, sessizce “Hoş geldin evlat” diyordu.
Tabut askeri aracın içinden çıkarıldığında, önce çığlıklar duyuldu. Ardından çığlıklarla karışan feryatlar, dualar, “Oğlum!” diye yırtılan bir ses… Anne yere dizlerinin üzerine çöktü, nefesi kesilmiş gibi:
Türk bayrağına sarılmış tabut, omuzlarda ağır ama onurlu bir ağırlıkla ilerlerken, pistte bekleyen aileye doğru her adım, sanki bir ömrü daha tüketiyordu.
Annesi bir anda öne fırladı. Kimse onu durduramadı.
“kuru ekmeklerle büyüttüydüm komutan ben onu" iç çeke çeke ağlıyordu." Yoklukla büyüttüydüm ben onu" bir iç çekiş daha " ben size öyle al bayrak içinde mi teslim ettim onu oyyy"
Sesindeki titreme, bir annenin dünyasının çöküşüydü. Her kelimesi, kalabalığın içine birer taş gibi düştü.
Babası başını kaldırdı, gözleri kızarmıştı ama ağlamamak için dişlerini sıktığı belliydi. Asker selamı verirken eli titredi.
“Sen dik dur babam,” dedi bir komutan, omzuna dokunarak.
“VATAN SAĞOLSUN,” diye bağırdı baba,
Kardeşi tabuttan gözlerini ayırmadan konuşuyordu, sesi ince ama kelimeleri derin:
“Abi, hani söz vermiştin geleceksin diye? Bize böyle mi gelecektin! Al BAYRAK içinde mi?
Kimse cevap veremedi. Çünkü o an, ne askerlik vardı, ne yönetmelik, ne protokol. Orada sadece umutları yarım kalmış bir aile, omuzlarına vatanın yükünü almış bir tabut ve sessizce ağlayan bir ülke vardı.
Gökyüzü kapalıydı, pistte yankılanan tek şey annesinin dudaklarına yapışmış dua cümleleriydi.
“Allah’ım, onu benden alıp cennete yazdın… Ama bir kere sarılmama izin verseydin.”
Gözleri tabuta değil, sanki içindeki oğlun yüzüne bakıyordu.
“Üşüdün mü kuzum? Korktun mu? Sana kim baktı ben yokken?”
Askerler ileri adımlarla yürürken, herkes tabutun ardından gidiyordu ama aslında kimse yürümüyordu—ayaklar ağırdı, kalpler daha ağır. Yan tarafta bir yaşlı kadın elini göğsüne bastırmış, sadece tek cümle fısıldıyordu:
“Her anne doğurur, her vatan bağrına basar.”
Tabut, tören alanına konulduğunda bir sessizlik indi. Ne siren vardı, ne komut… Sadece vatanla aile arasında kurulmuş görünmez, sonsuz bir bağ.
Bir er, arkadaşının adını duyduğu an gözlerini yere indirdi. Yanakları ıslandı ama sesi çıkmadı. Çünkü bazı acılar, bağırarak değil, sessizce taşınır.
Ve o anda, herkes aynı şeyi düşündü:
Bazen bir bayrak sadece bir kumaş değildir.
Bazen bir tabut sadece bir tahta değildir.
Ve bazen, bir insan bütün bir ülke kadar ağırdır.
Askerler tabutu omuzladığında herkes saygı için sustu ama sessizliğin içinde bile ağlama sesleri kımıldıyordu. Sokakların iki tarafında insanlar dizilmişti; bazıları dua ediyor, bazıları ellerindeki Türk bayrağını göğsüne bastırıyordu. Yaşlı teyzeler başörtülerinin ucuyla gözlerini siliyor, küçük çocuklar ne olduğunu anlamadan annesine sarılıyordu.
Askerlerden biri tabutu taşırken dudaklarını ısırıyordu. Gözleri dolmuştu ama damlanın düşmesine izin vermiyordu. Çünkü o biliyordu:
Tabut ağır değildi, içindeki emanet ağırdı.
İlerlerken çevredeki insanlar “Şehitler ölmez!” diye bağırdı, ama seslerin arasında annenin titrek duası daha baskındı:
“Allah’ım beni sınadın, hakkım helal olsun oğlum, sen bana değil vatana lazım oldun…”
Baba, kalabalığın içinde başını eğmiş yürüyordu. Sert görünmeye çalışıyordu, ağzı kilitliydi ama dudakları titriyordu. Eliyle gözünü sildi, sonra asker selamı verdi. Yanındaki komutan koluna girip sessizce, “Gurur duyun, vatan size minnettar,” dedi. Baba sadece başını sallayabildi; gurur ve kahır aynı bedende yan yana duruyordu.
Kortejin ilerlediği caddede, pencerelerden insanlar karanfil atıyordu. Kimi “Hakkını helal et evladım” diye fısıldadı, kimi gözyaşıyla toprağa dökülen her damlada vatanın gerçeğini hissetti.
Bir çocuk yerde duran karanfilin yanına eğildi, eline aldı ve tabutun geçeceği yola bıraktı:
“Bu benim beyaz olan… Kırmızı yoktu,” dedi. Annesi onu çekti, gözleri doldu.
Tabut tam meydanın ortasına geldiğinde imamın sesi duyuldu. Fakat annenin feryadı duayı bile bastırıyordu:
“Ben kokunu özledim… Kokunu!”
Askerler tabutu yere bırakırken bile aynı anda bırakmadı, sanki yere değil yüreğe indireceklerdi. Rüzgâr bir an esti, tabuttaki bayrak hafif kıpırdadı. Anne, bayrağın sallanan kenarına dokunmak ister gibi elini uzattı:
“Sen üşümezsin değil mi? Ben seni böyle mi saklayacaktım?”
Sonra esas sessizlik çöktü. Kalabalık vardır ama kimse nefes almaz. Çünkü o an herkes, onun adının ölümsüzlüğe yazıldığı an olduğunu bilir.
Tabutun önünde fotoğrafı taşınırken, fotoğraftaki gülümseme herkesin kalbine hançer gibi saplandı. Kardeşi fotoğrafa bakıp fısıldadı:
“Ağabey… Bak herkes seni bekliyordu, ama biz böyle beklemeyecektik ki…”
Ve adımlar tekrar başladı. Bu kez mezarlığa doğru. Yol boyunca bütün kasaba onların arkasındaydı.
Kimse yalnız ölmezdi bu topraklarda.
Kimse sessiz gömülmezdi.
Çünkü herkes biliyordu:
Ve tam o sırada meydanın diğer ucundan güçlü bir ses geldi:
“Allahu Ekber!”
Ardından yüzlerce kişinin aynı anda yükselen sesi çevreyi doldurdu:
“Allahu Ekber! Allahu Ekber!”
Kimisi ağlıyordu, kimisi dua okuyordu, kimi sadece sustu. Ama o tek ses, gökyüzüne kadar ulaştı sanki. Tabut ilerledikçe taşların üzerine karanfiller atıldı. Çocuklar, korku ile merak arasında bakıyordu; büyüklerin gözyaşları onların ayakkabısına düşüyordu.
Bayraklı tabutun altından geçerken askerlerin adımları daha da ağırlaştı. Çünkü ağırlık tahtada değil, emanetteydi… O emaneti yere değil, millete bırakacaklardı.
Bir noktada annenin sesi tekrar yükseldi, meydanı dolduracak kadar güçlü:
“Ben seni böyle mi karşılayacaktım oğlum? Kokun nerede? Sesin nerede?
Komutan yanında durdu, diz çöktü, sesi titredi:
“Ana… Vatan sana minnettar.”
Sonra… tekrar o ses.
“Allahu Ekber!”
Sokak boyunca yankılandı. Bu defa dua değil, bir ağıt gibi. Çünkü herkes biliyordu:
Bazıları toprak olur, bazıları toprağa emanet edilir.
Ve o gün, kasaba yalnız bir insanı değil, bir evladı, bir komşuyu, bir kardeşi, bir askeri uğurluyordu.
ŞEHİT MUHAMMET KÜÇÜK son yolculuğuna uğurlandı.
Görev bitti asker huzur içinde uyu...
Bölüm etkileşimi
