9. bölüm · KIRLANGIÇ KAFE

9. Bölüm

VarestE caeris

Ayça hayatında ilk kez heyecandan uyuyamamıştı.

Sahra'nın söylediği o toplantı zamanının ertesi sabah olduğunu bilememişlerdi. Sahra yorgunluktan Ayça da Demir'e üzülmekten bahsettikleri toplantının hemen yarın olacağını geçte olsa fark etmişlerdi.

Ayça ise toplantıda neler olacağını düşünmekten bir o yana bir bu yana dönüp durmuş en sonunda yerinden kalkıp telefonunda biraz gezinmişti. Saat yaklaştıkça kahvaltı hazırlamak için kolları sıvamış ve Sahra'yı da çağırarak birlikte sessizce kahvaltı etmişlerdi.

Aslında Ayça'nın sormak istediği çok fazla sorusu vardı ama Sahra yorgun olduğundan ötürü sessiz kalmakla yetinmişti.

Kahvaltıdan sonra ikili odalarına çekilmiş ve Ayça için ne giyeceğini düşünme saati gelmişti.

“Bence bu ikisi olur.” Elinde tuttuğu siyah elbiseye ve üstüne giymek için çıkardığı yarım cekette karar kıldı. Düz sade yazlık bir elbiseydi ama olur olmadık esen soğuk rüzgârlardan hastalık kapmamak için üzerine yarım ceket almayı mantıklı bulmuştu.

Ten rengi çorap almayı düşünememişti bu yüzden bir daha ki sefere almayı not ederek direkt iç çamaşırları üzerine giydi elbiseyi. Koltukaltına deodorant sıkıp üzerine ceketini giydi.

Saçlarının yarısını üstten alıp lastikle toplayarak önlerden biraz serbest bıraktı. Onu ne çok çocuksu ne de yaşından büyük biri gibi gösteriyordu bu saç. Dudaklarına hafif pembe rujuyla renk verdi, maskarayı kirpiklerine sürüp makyaj işini de bitirdi. Gerekli eşyalardan ve kıyafetlerden sıra bu tür şeylere gelemediğinden bir ruj ve maskara almakla yetinmişti.

Beyaz çorap giyip parfüm sıkarak çantasına uzandı. Bu elbiseye uygun olmayan bir sırt çantasıydı ama elinde başka bir seçenek yoktu.

Hazırlanırken bile aklında nasıl insanlarla olacağı tahminleri dönüyordu. Sahra'nın karakteri Ayça için uyum sağlaması kolaydı ama ya yeni gelenlerle arası nasıl olacaktı?

Aklına istemsizce lise dönemleri geldi. O zaman sınıftan bazı kişilerle arkadaşlık etmişti ama biraz dışlandığı bir arkadaş grubuna sahipti. Aslında kötü değillerdi sadece bahsettikleri derslerden Ayça anlamıyordu ve saatlerce ders çalışacak birisi olmadığından buluşmalara gitmiyordu.

Bu sefer muhattap olmak zorunda kalacağı insanlar iş arkadaşları olacaktı. Kendini soyutlayamaz ya da uzaklaştıramazdı. Bu sefer her şeyin yolunda gitmesi için kendisine şans dilemekten başka bir şey yoktu elinde.

Odasından çıkarken Sahra'nın salonda telefonla konuştuğunu gördü.

“Hangi sokakta olduğunu biliyor musun?” Diye soruyordu telefondaki kişiye.

“Tamam düz git on dakika sonra yol ayrımı göreceksin. Sola döndüğün gibi biraz yürü iki dakika sonra kafenin önünde olacaksın.”

Ayça koltuğun yanında ayakta dikilerek hazırlanmış olan Sahra'ya baktı. Üzerinde yüksek belli siyah kot pantolon ve gömlek vardı. Onu olduğundan uzun gösteren, yeni olduğu belli olan topuklu ayakkabılar ve güzelce topuz yaptığı sarı saçlarıyla sade ama çok şık görünüyordu. Gözlerine kahverengi bir far sürmüş ve dudaklarını da nar çiçeği renginde ruj sürmüştü.

Ana karakter olmak için var olmuş resmen. Diye geçirdi içinden ona bakarken.

“Ayça?” Daldığı bakışları duyduğu sesle Sahra'ya döndü.

“Efendim?”

“Hazırsan çıkalım mı?” Diye tekrar etti söylediğini Sahra.

“Olur çıkalım.” Ayça onu arkasından takip edip siyah ayakkabılarını giyerken birlikte aşağıya indiler.

“Arayan kimdi?” Diye sordu merdivenlerden inen kadına.

“Selim.” Diye cevapladı onu Sahra. “Seninle çalışacak olan. Diğerleri gelmiştir ama o tam bulamamış. Mecburen aradı.”

“Herkes geldi yani.” Heyecan ve endişe karışımı duygularla sordu Ayça. Olumlu cevap aldığında ise dili damağına yapışmış gibi hissetti.

Muhtemelen geri dönmek için çok geç. Diye düşündü kendi kendine. Ayakları geri geri gitmek isterken Sahra'yı takip ederek kafenin kapısını açmasını bekledi.

Muhtemelen yolun başından gelenler de Sahra'nın bahsettiği kişilerdi. Ayça anında onlara bakarak az da olsa kişilikleri hakkında bir ipucu yakalamayı umdu.

Aralarından biri kızıl renkli, pixie denilen saç modeline sahipti. Üzerinde beyaz bir gömlek ve altında lacivert kumaş bir pantolon vardı. Giydiği kırmızı topuklu ayakkabılar da kırmızı ruju ve çantasıyla eşleşiyordu. Biraz ciddi bir havası var gibi görünüyordu. Boyu bir altmış civarında görünüyordu.

Hemen yanında başka bir kız vardı. Onun saçı Sahra'nın sarı renkli saçlarından daha açık platin denen renge yakındı. Kıvırcık değillerdi ama epey dalgalılardı ve omzuna geliyordu. Teni bir vampir kadar beyaz ve solgundu. Üzerinde omuzlarını açıkta bırakan ve dizlerine kadar uzanan beyaz, sade bir elbise vardı. Boyu bir elli yedi civarında olmalıydı. Omzuna kahverengi bir çanta almış ve ayaklarına dizlerine kadar bağladığı ipleri olan bir topuklu giymişti ki tüm ilgiyi çekiyordu çünkü çok güzellerdi. Ayça tek bakışla bile cana yakın biri olduğunu söyleyebilirdi.

İkisinden hangisinin Emel hangisinin Tuğçe olduğunu tahmin edemiyordu.

Yanlarında yürüyen kişi Serkan olmalıydı. Sarı mullet kesim saçlarıyla üniversiteli gibi görünüyordu. Kehribar rengi gözleri ve onları çevreleyen sarı kirpikleri yaklaştıkça görebiliyordu Ayça. Üzerinde siyah sade bir tişört, deri ceket ve kot pantolon vardı. Spor ayakkabılarına rağmen boyunun bir seksenden uzun olduğu fark ediliyordu. Kızların topuklu ayakkabılarına rağmen rahatlıkla bir kafa boyu fark vardı aralarında. Kulaklarında kıkırdakta dahil bir sürü küpe vardı.

Ayça ona baktığı ilk andan beri onun da kendisini izlediğini fark etmişti. Bu yüzden ona şöyle bir bakıp gözlerini çekti. Onu süzerken yakalanmış olmaktan utanmamıştı çünkü bu ilk karşılaşmalarıydı ve herkes ilk karşılaştığı insana bakardı. Ama onun gözleri sanki biraz sert ve ciddiymiş gibi göründüğünden istemsizce çekinmişti Ayça.

“Selam,” Dedi beyaz elbiseli kız. “Sen Ayça'sın galiba. Emel ben.” Yüzünde kocaman bir gülümseme varken elini uzattı Ayça'ya.

Ayça tahmin ettiği gibi cana yakın bir kişiliğe sahip çıkan Emel'in uzattığı elini sıktı. Sarı dalgalı saçları ve güzel gülümsemesiyle son derece pozitif bir hava yayıyordu etrafına.

“Tuğçe ben de,” Kendini tanıtan bu sefer kızıl saçlı olandı. Sesi biraz kalındı. “Memnun oldum.”

“Ben de memnun oldum.” Diyerek elini sıktı Ayça. Biraz çekinmişti ondan ama zamanla ısınacağını düşünüyordu.

Sıra Serkan'a geldiğinde boynunu biraz geriye yatırmak zorunda kaldı Ayça. Ona baktığı gibi bakışlarını yine üzerinde buldu. Saniyeler boyunca elini uzatmasını beklemesine rağmen uzatmayınca Ayça elini uzatıp, “Ben Ayça.” Demek zorunda hissetti.

Serkan yüzünde beliren alaycı bir gülümsemeyle uzattığı elini tutup, “Serkan” Diye kendini tanıttığında hava soğuk olmamasına rağmen buz gibi eli içini üşütmüştü Ayça'nın.

“Tanışmaya içerde devam edelim.” Sahra kafenin camına o gün kapalı olduğunu belirten yazıyı astığında yanlarına Ayça'nın Selim olduğunu tahmin ettiği bir adam geldi.

“Bulması biraz zor oldu.” Dedi gelir gelmez. Üzerinde baskılı beyaz bir tişört, ekoseli sarı bir gömlek altında ise kot pantolon ve spor ayakkabı vardı. Saçları ensesinden aşağıya uzanıyordu biraz ama güzel bir kesime sahipti. Gözlerinde biraz büyük duran gözlükleri varken kumral saçları rüzgarda uçuşuyor ve ona biraz sevimli bir hava katıyordu.

“Tam zamanında geldin.” Sahra kapıyı onlara ardına kadar açarken açık daveti üzerine hepsi Kırlangıç Kafe'nin eşiğinden geçerek içeri girdiler.

Ayça önce onların geçmesini beklerken arkada kalan Selim ona baktı ve tanışmak için elini uzattı, “Ayça değil mi? Selim ben.” Sesi yazın ötüşen kuşlar kadar canlı ve hayat doluydu.

Aniden beklediği o önyargılı kişilerden çok farklı, sıcak ve samimi insanlarla bir arada olacağını fark etti Ayça. Serkan dışında kalan üç kişi de ona iyi ve samimi yaklaşmıştı. Tuğçe biraz sertmiş gibi görünse de ondan iyi bir enerji alıyordu Ayça.

Serkan ise tedirgin etmişti Ayça'yı. Üzerinden ayrılmayan o sarıya yakın gözleri, hesapçı bakışları, alaycı sesiyle çok zıt gelmişti Ayça'ya.

Üstelik kızlar staj için birkaç ay kalıp gidecekken Serkan ve Selim muhtemelen burada kalmaya devam edecekti.

Şansına küçük bir sitemde bulunarak eşikten geçti Ayça. Keşke kızlar hep kalsaydı da en azından kendini yalnız hissetmeseydi.

Sahra herkes gittikten sonra kapıyı kapattı. Ortada duran masalardan ikisini birleştirmeyi önerdi aynı zamanda tezgahın arkasına geçerken.

Ayça kuyruğu gibi Sahra'yı takip etti. Yardım etme niyeti taşıyordu çünkü muhtemelen onlara atıştırmaları için bir şeyler verecekti.

“Ne yapıyoruz şimdi?”diye sordu çantasını tezgahın altındaki boşluğa koyarken.

“Ben dün yaptığım pastayı dilimleyeceğim. Sen de istersen tuzlu ve tatlı kurabiyeleri koyabilirsin ortaya bırakmak için. Çay için su da koyarsan iyi olur.”

Sahra dolaba yöneldiğinde Ayça su ısıtıcısına yeterli miktarda su koyup düğmesine bastı. Biraz büyük duran iki tabağı alıp eldivenleri giyerek tatlı ve tuzlu kurabiyeleri güzelce tabaklara dizdi. Bu tür tanıdık işleri yapmak heyecanını bir süreliğine dizginleyebilmişti.

Kurabiyeler hazır olunca kaynamış suyu dem koyduğu çaydanlığın içine döktü. Tekrar su doldurdu ve demlenmesi için bekledi.

“Selam.” Duyduğu sesle irkilerek kafasını kaldırdı. Selim yüzünde samimi bir sırıtış varken, “Onları götürmemi ister misin? Bundan sonra hep bunu yapacaksak alıştırma yapmak fena olmaz değil mi?” Diye sordu.

Ayça o an Selim'in çoğunlukla onunla birlikte çalışacağını anımsadı. Yüzünde onunki kadar samimi olmasa da bir gülümseme yerleştirip tabakları ona uzattı, “Öyle diyorsan.”

Uzaklaşan Selim'in ardından Sahra elinde pasta dilimlerinin olduğu tabaklarla çıktı. O önden ilerlerken Ayça da mutfağa girip diğer tabaklardan ikisini alıp masaya gitti.

Sahra aldığı pastaları Emel ve Tuğçe'nin önüne koyduğundan Ayça da pastalardan birini Selim'in diğerini de Serkan'ın önüne bıraktı.

“Kaç yaşındasın Ayça?” Serkan'ın sesiyle kafasını kaldırıp ona baktı.

Tabağını bırakmak için eğildiğinden biraz fazla yakın olduklarını fark etti Ayça bu yüzden hemen duruşunu düzeltip araya mesafe koydu.

“Yirmi dört.” Diye cevap verdi yutkunduktan hemen sonra. “Neredeyse yirmi beş olacağım ama.”

Serkan bir şey demedi ama yüzünde hafif bir şaşkınlık yakalamıştı Ayça. Görüntüsü gerçekten bu kadar aldatıcı mıydı?

Daha fazla orada kalamayarak tekrar mutfağa girdi. Sahra çayları bardaklara döktüğünden kalan tabakları da Ayça aldı. Birini baş köşeye koydu, Sahra'nın oturduğu yerdi.

Kendi yeri ise onun hemen karşısında Tuğçe'nin yanında kalıyordu. Bu yüzden kendi tabağını da oraya koyup oturdu. Sahra bardakları tepsiye koyduğundan ona gerek yoktu artık.

Çaylar da geldiğinde ve herkes kendi fincanını aldığında Sahra ancak o zaman yerine oturdu.

“Size bahsettiğim yeni tatlımız.” Sahra pastayı gösterirken Tuğçe ve Emel'e bakıyordu. “Yaptığım zaman Ayça'ya denettirmiştim beğendiğini söyleyince menüye koymaya karar verdim.”

Ayça istemsizce gururlu hissetti. Ona denettirdiği pastayı sırf beğendiği için menüye koyduğunu söylediğinde kalbi istemsizce hızlanmıştı. Sahra sahiden de ona verdiği değeri göstermekten hiç çekinmiyordu.

Herkes pastanın tadını çıkarırken Sahra direkt iş konuşmaya girmek istemeyerek bekledi. Çaylar yarılanıp tatlılar da bitince ancak o zaman dudakları aralandı.

“Hoş geldiniz tekrardan. Size burayı çok gösterdim ama direkt görme fırsatınız olmamıştı. Burası size bahsettiğim benim biricik evim, Kırlangıç Kafe.”

Sahra'nın sözleri üzerine Ayça bile istemsizce kendini kafeyi izlerken buldu.

“İlkbahar ve yaz mevsiminde çok yoğun oluyoruz. Ayça bana yardım ediyor ama ne yazık ki ikimiz de yetemiyoruz bu yoğunluğa. O yüzden burdayız aslında. Küçükte olsa bir ekibin bize destek olabileceğini düşündüm.”

Sahiden de öyleydi. Sahra bu yere yabancıları koymaktan hiç haz etmiyordu ama şaşırtıcı bir şekilde yoğunluk artık kontrol edebileceği seviyenin çok üstüne çıkmıştı.

Ayça iyiydi evet ama tek başına zor yetişiyordu. Sahra bazen hesap kitap işlerinden mutfağa bile giremiyordu.

Bu yüzden bu küçük ekip onun yüklerini hafifletebilirdi. En azından Sahra böyle olmasını umuyordu.

“Biz stajımızı burada yapacağımızı çoktan kararlaştırdık.” Tuğçe o ana kadar sürdürdüğü sessizliği bozup kendisini ve Emel'i gösterdi. “Üç ay sizinleyiz.”

Emel onu heyecanla onaylarken Sahra gülümsedi. Ayça ise üç ayını geçireceği bu yeni insanlardan aldığı o sıcacık enerjiyi hissetmekle meşguldü.

“Ben de burayı çok sevdim.” Diyen Selim'di. “İçi şimdiye kadar çalıştığım tüm kafelerden hem daha güzel hem daha samimi.”

Sahra için yaratmaya çalıştığı atmosferin en temel ilhamı ailesiyle hissettiği o samimiyetti. Bu yüzden kafedeki her detayı özenle, anılarla oluşturmuştu.

“Teşekkür ederim.” Selim'e samimi bir teşekkür ederken bunu yansıtmış olduğunu yabancı birinden duymak onu mutlu etmişti.

“Hesap kitap işi artık bende.” Serkan o ana dek sessiz kalmıştı ama en sonunda o bir şey söylemek zorunda hissetmişti anlaşılan. “Sen mutfağının tadını çıkar.”

Sahra yüzünde ona güvenen bir ifade varken kafasını salladı.

Sanki herkes yapbozun birer parçasıymış gibi o an kafenin boşluklarını doldurmuştu. Öylesine bir bütünlerdi ki Ayça kendini orayı dolduran bir parça olarak görmüştü oraya hiç ait olmamasına rağmen.

Normalde burada olan kişi Menekşe'den sonra alınacak kişi olmalıydı. Ayça tam olarak hatırlamıyordu kimin geldiğini ama kesinlikle o değildi. Bu bölümü okurken bu sözleri okumuştu. Sahra kendisini hem şanslı hissediyor hem de ailesini gururlandırdığına inanıyordu.

Tuğçe ve Emel okulda rakip olarak görülen kızlardı. Emel bunu ciddiye almıyor olsa da Tuğçe son derece rekabetçi birisi olduğundan ciddiye alıyordu.

Selim'i yanlış hatırlamıyorsa oradan oraya savrulmayı seven, garip zevkleri olan birisiydi.

Serkan ise normalde son söylediği cümle dışında konuşmayan birisiydi. Bu yüzden Ayça ona yaşını sormasını tuhaf bulmuştu ama zaten buraya ışınlandığında pek çok şey çoktan değişmişti.

Buraya ait olmamasına rağmen kendini buraya ait hissetmesi iyi miydi? Kendisini sürekli hayal kurarken buluyordu. Hâlâ buraya geldiğinden beri rüya göremiyordu ama hayal dünyasında mutluydu, şanslıydı, seviliyordu ve seviyordu.

Bunun sadece hayalde kalmasını istemiyordu. Gerçek olmasını diliyordu.

Gözleri Tuğçe'de, Emel'de, Selim'de, Serkan'da ve son olarak Sahra'da gezindi.

Bu anda duruyorsa o halde bu anın bir parçası olması çokta uçuk bir düşünce değildi.

İki metre ötedeki masada uyandığında, Menekşe onu çağırdığında ve bu kafenin Kırlangıç Kafe olduğunu fark ettiği andan itibaren o zaten çoktan buraya aitti.

Beni ne bekliyor bilmiyorum. Diye geçirdi içinden. Ama her şey bu kadar güzel ilerliyorsa bunu iyi bir işaret olarak alıp mutlu olmam çokta yanlış sayılmaz değil mi?