3. bölüm · KIRLANGIÇ KAFE
3. Bölüm
Kendi odasında değildi ve bunu anlamak için gözünü açmasına bile gerek yoktu.
Yine rüyasız bir uykuya dalmıştı tıpkı o zaman olduğu gibi. Dinlenmişti dinlenmesine ama uyanmaya yakın yüzüne yansıyan güneş ışıkları ve hissettiği o boğucu sıcaklık ile kendi dünyasında olmadığını anlamıştı. Eğer orada olsaydı kış mevsiminde oldukları için bu kadar sıcak olmazdı ve yatağı ile penceresi arasındaki uçurumu düşünürse güneş ışıkları yüzüne vuramazdı.
Umutsuz bir çaba sahiden de bir işe yaramamıştı. Hâlâ aynı yerdeydi.
“Ayça, kahvaltı hazır.” Kapısı tıklatılıp annesinin değil Sahra'nın sesini duyduğunda irkilerek gözlerini açtı. Yüzleşmekten korktuğu için bilinci yerine gelse de gözlerini açmamıştı.
Gözünü yakan güneş ışıkları ile, “Geliyorum hemen.” Diye cevap verdi kapıdaki bedene.
Uzaklaşan adım sesleriyle gözleri tavana kaydı.
Demek uyumak işe yaramayacak. O zaman nasıl çıkabilirim ki buradan?
Odadaki sessizliğe eşlik eden mide gurultusuyla gözleri oraya kaydı, “Anlaşılan önce seni doyurmam lazım.” Diye konuştu kendi kendine.
Yataktan çıkıp pikeyi düzeltti. Varlığının bu hikayede nasıl can bulduğu hakkında bir fikri yoktu ama şimdilik uyum sağlayıp daha sonra kitabı araştırmaya başlarsa belki bir şeyler öğrenebilirdi. Tüm bunların kitabın kaybolmasıyla ilgili olup olmadığını merak ediyordu. Kendince ihtimaller arasına koymuştu çünkü elinde başka bir ipucu yoktu. İlk hedefi kaybolan kitabı bulmak olacaktı.
Odadan çıktı, Sahra'nın bahsettiği banyo kapısına ilerledi küçük küçük adımlar atarak. Gözleri duvarda asılı duran çerçevelerle kayıyordu çünkü. Göz ucuyla mutfak tarafına bakıp sonra çerçevelerden birine yaklaştı.
Üzerinde turuncu elbise olan bir kadın, beyaz gömlek ve kumaş pantolon giyen bir adamın yanında dururken önlerinde iki küçük kız vardı. Ayça bu kişilerin kitapta da bahsedilen o huzurlu aile olduğunu biliyordu. Sahra'nın küçüklük fotoğrafına dikkatle bakarken yüzünde parlak bir gülümseme olduğunu fark etti. Şimdi ise yalnızca hafif tebessümler ediyordu.
Tabak sesleriyle daldığı yerden hızlı adımlarla uzaklaştı. Garip davranarak elde ettiği bu barınma şansını kaybetmek istemiyordu. Bir çırpıda yüzünü yıkadı, havluyla kurutamayacağı için kağıt peçete kullandı. Dişlerini fırçalamak ya da bir duş almak istese de kendini tuttu. Şimdilik bunlar ertelenebilirdi çünkü tek kuruşu yoktu ve Sahra'dan da istemek yüzsüzlük gibi geliyordu.
Saçını düzeltip banyodan çıktı. Seslerin kesildiği mutfağa girdiğinde Sahra tabletinden bir şeylere bakıyordu. Adım sesleriyle kafasını ona çevirdi.
“Günaydın, gelsene.” Onu yemek masasına çağırdığında yüzünde her zamanki tebessümlerinden biri vardı.
“Günaydın.” Diye karşılık verirken yanına oturdu. “Keşke çağırsaydın beni yardım ederdim sana.”
Sahra elini sallayıp, “Önemli değil. Eve alışınca hazırlarsın.” Dediğinde Ayça kafasını salladı.
Çatalı alıp domatese batırdığında Sahra, “İyi uyuyabildin mi?” Diye sordu.
“Evet, teşekkür ederim tekrardan.” Ağzındaki lokmayı yutup öyle cevap verdi.
“Sana bu ay sonu vereceğim maaşı bugün vereceğim.” Dedi birden Sahra. “Yarın hafta sonu. Bugünlük benim eşyalarımla idare edebilirsin. Sonra çıkıp sana kişisel eşyalarını alalım.”
Daha birkaç saniye önce aklını kurcalayan ve söylemeye çekindiği sorununa saniyeler içinde çözüm getiren Sahra'ya baktı Ayça minnetle. Sahiden de ana karakter iyiliği mi vardı onda?
“Ama daha iş performansımı bilmiyorsun ki.” Dedi istemsizce. Kendini yük gibi hissetmekten nefret ediyordu ama şu an sahiden de yük gibiydi. “Ya hayal kırıklığına uğrarsan?”
Sahra omuz silkip, “Bana bunun aksini anca sen ispat edebilirsin.” Dedi açıkça. “Dediğim gibi hiçbir şeyi bedava yapmıyorum. Menekşe benim çok yakın bir dostum ve güç bela ikna etmiştim onu benimle çalışmaya. Çünkü sadece iki kişiydik ve üzerimizde çok yük vardı. Hamile olduğu için ve başka bir şehre taşınacağı için onun yerine birini bulmam gerekecekti zaten. Beni iş ilanı vermekten kurtardın. Menekşe daha dün ayrıldı ve ben ayrıldığı gibi yeni ortağımı buldum.”
Yüzünde sevimli bir ifade varken istemsizce gülümsedi Ayça. Kendini daha iyi hissetmişti bu sözlerle.
“Hem seni şimdiden iş ve ev ortağım yaptım ki bana geç kalma bahaneleriyle gelme.” Hafif bir agresiflikle konuşuyordu. “Tembel insanlardan hiç hoşlanmam.”
Ayça istemsizce kafasını iki yana sallayıp, “Asla geç kalmam, tembellik etmem. Söz veriyorum.” Dedi bir çırpıda.
“Ne güzel bak, ikimiz de bir taşla istediğimiz kuşları vuruyoruz.” Dediğinde Ayça haklı olduğunun farkında olarak onayladı onu.
Şimdi daha iyi hissediyordu. Sahra onu tanımadığı için herhangi bir torpil geçmiyordu. Onu yardıma muhtaç bir halde bulduğundan hem ona yardım ediyor hem de kendi eksik elemanının yerini dolduruyordu. Ayça bunun kurnazca da olsa gayet iyi bir hareket olduğunu itiraf etmeliydi. Omuzlarına yüklenen mahcubiyet hissi şimdi daha katlanılabilirdi.
Sessizce kahvaltılarını ettiler. Ayça artık boş midesinin rahatsız hissinden kurtulmuştu. Daha odaklı ve mantıklı düşünebilirdi.
“Sana kıyafet vereyim sonra aşağıya ineriz.” Dediğinde bulaşıkları makineye diziyordu Sahra.
Ayça ona yardım edip peşinden odasına kadar takip ettiğinde Sahra ona, “Elbise mi istersin yoksa şort ve tişört mü?” Diye sordu.
“Elbise olursa daha iyi olur aslında.” Diye mırıldandı. Utanmıştı yine.
“Bu yakışır sana.” Diyerek ona sarı, üzerinde limon çiçekleri olan yazlık bir elbise verdi. “Makyaj yapmak ister misin?”
“Yok, gerek yok.” Kıyafetini giydiği, evinde kaldığı için zaten yeterince borçlu hissediyordu. Zaten sivilce tedavisi gördüğünden beri en ufak bir makyaj malzemesi bile kullanamıyordu. Sanki bir şey sürse zar zor kurtulduğu o lekelerin hepsi geri gelecekti.
Kaygı insanı tüketiyor cidden. Diye iç çekti odasına girip kapıyı kapatırken. Tedavi olalı dört yıl oldu. Bu yıl yirmi beş yaşına gireceğim ama hâlâ ergenlik kaygılarım ve endişelerim yakamı bırakmıyor.
Bunun faydası olmadığını biliyordu. Kitaplarla sarınmış hayatında sosyalleşemeyen beyni daima eski endişelerini getiriyordu bugününe.
Üzerindeki pijamaları çıkarıp güzelce katlayarak pikenin üstüne koydu. Elbiseyi dikkatlice giyerken iç çekiyordu.
Acaba bu olay ona yaşatılan onca kötü hissin ardından verilen bir ödül müydü? Var olmadığı, kimsenin tanımadığı, kimsenin ona hayal kırıklığı ile bakmadığı bir dünyaya gelmişti. Herkese olmak istediği kişiliği gösterebilir kendi de artık onu yoran düşüncelerden uzaklaşabilirdi.
Tamam belki garip bir yoldu bu, kimse okuduğu kitabın içinde kendine hayat kuramazdı. Hoş, kimse okuduğu kitabın içine de giremezdi. Yalnızca kendi düşünceleri ve umudunu, mantıklı bir yolda buluşturmaya çalışıyordu o kadar.
Elbiseyi giydi, saçlarını eliyle düzeltip odadan çıktı. Sahra ondan daha uzun olduğu için elbisesi dizlerine kadar gelmişti ama kötü görünmüyordu. Yine de annesinden aldığı kısalık genlerinden memnun olduğu anlamına gelmiyordu bu.
Neredeyse yirmi beş yaşında olup boyunun bir elli sekiz olması ona olduğundan daha genç bir görünüm veriyordu. Ama iki santim uzamak için kaç kez pilates salonlarına gitmek için annesiyle kavga ettiğini sayamazdı. Tabii ki gönderilmemişti ve tabii ki o iki santimi elde edememişti.
Kendinde kusur bulduğu dönem lise yıllarına denk geldiği için bulunduğu sınıfta en kısa, en kilolu, yüzü en sivilceli olan olmak ruhunda derin izler bırakmıştı. Kilosunu vermiş, sivilcelerinden kurtulmuştu belki ama boyu için hâlâ bir şey yapamıyor olması canını sıkıyordu. Zihninin derinliklerinde bunun hâlâ lise dönemindeki zorbalıkların etkisi olduğunu itiraf edebilse de diğer tarafı bunun bizzat kendisinde gördüğü kişisel bir kusur olduğu konusunda diretiyordu.
Artık eskisi gibi düşündükçe ağlamıyor ya da bakışları dalmıyordu. Yalnızca giyinirken ya da kendisinden uzun ve güzel bir kızla yan yana gelirken düşüyordu aklına o kadar.
“Gidelim mi?” Sahra salona gelen beden ile ona döndüğünde hazır olduğunu görüp sormuştu.
“Olur, gidebiliriz.” Dedi Ayça.
Bakalım ana karakterimizin başına bugün ne gelecek? Düşüncelerini yokladı ama yeni kalkmasından mıdır yoksa heyecandan mıdır bilinmez ilk bölümün nasıl bittiğini hatırlayamıyordu.
Zaten bilinmeyenli denkleme eklenmiş tek harf gibi hissediyordu kendini. Senaryoya uygun giden karakterler arasında bu dünyaya ait olmayan tek kişi oydu ve senaryo üzerinde ne kadar değişiklik yaratabileceğini bilemiyordu.
Ayakkabılarını giyerken, Ya ben geldim diye kitap tamamen değiştiyse? Diye sordu kendi kendine dehşetle. Belki o yüzden kitap kaybolmuştur. Ben geldiğim için kitap konusu değişti bu yüzden de kitap yok oldu. Çünkü normal senaryoda ben yokum, olmamalıyım.
Bu da bir ihtimaldi ve bu ihtimali aklının umutsuz köşesine fırlattı. Kötü düşünmenin kötüyü çağıracağını söylerdi annesi. En iyisi hep pozitif olana odaklanmak olurdu.
“Gel bakalım.” Sahra, Kırlangıç Kafe'nin kilitli kapısını açıp içeri girerek onu da çağırdığında durduğu eşikten içeri baktı.
Dün uyanırken gördüğü kafeye bu sefer gündüz gözüyle bakıyordu. Hiçbir değişiklik ya da kitap dışında kalan, betimlenmemiş tek bir şey bile yoktu. Burası kitapta çokça geçen kafenin ta kendisiydi.
Ayça'nın gözleri Sahra'ya kaydı. Arkası dönüktü, önlüğünü giyiyordu. Tam olarak kitapta da anlatıldığı gibi, birinci bölümde Menekşe gittikten sonraki sabah betimlenen kıyafeti giymişti. Orada da anlatıldığı gibi sakince çantasını çıkarmış, saçlarını toplamış, önlüğünü giyiyordu. Eğer kitaptaki gibi devam etseydi şimdi kendi eliyle yazdığı eleman aradığı ilanı cama asması gerekecekti ama onun yerine arkasını dönüp Ayça'ya baktı.
Bu betimlemenin devamının gözlerinin önünden akıp gittiğini neredeyse görebiliyordu. Oraya ait değildi, gelen çalışan bir erkek olmalıydı, bir ay sonra ilanı görüp gelmeli ve Sahra'nın yanında çalışmaya başlamalıydı.
Buradan içeri girmek demek aslında kabullenmek demekti. Ne olacaksa orada bulunacağı ve her şeye şahit olacağı gerçeğini kabul etmek demekti. Bu senaryoya ait olmayan karakter olarak kendini zorla bu hikayeye sokmak demekti.
Yalnızca basit bir adım değil, iyi ya da kötü pek çok şeyi beraberinde getirecek bir hamleydi bu.
Ve Ayça eşikten içeri bir adım atarak hamlesini yapmış oldu.
Geriye kalan en önemli şey, yazarın bu hamleye vereceği karşılıktı.
**•̩̩͙✩•̩̩͙*˚ ˚*•̩̩͙✩•̩̩͙*˚*
Kırlangıç Kafe'de ilk günü beklediğinden iyi başladı.
Sahra mutfağa girdiğinde ondan etrafı hızlıca bir temizleyip sandalyeleri düzeltmesini istemişti. Gözleri kendi sandalyesini düzeltirken kitabı tekrar aradı ama tek bir iz dahi yoktu. Sanki yer yarılmış ve kitabı içine alıp eski haline dönmüştü.
Bir taraftan etrafı düzeltip diğer taraftan kitabı arıyordu ama düzeltme işi bittiğinde kitaptan hâlâ bir iz yoktu. Kafasındaki listeden kafede olma ihtimalini eledi. Acaba o uyurken buradaki müşterilerden birisi mi almıştı?
Ama neden alsın ki? Bu da kafasını kurcalayan başka bir soruydu. Neden bir yabancı onun okuduğu kitabı alsın?
“Ayça.” Hemen dibinden gelen sesle irkilerek oraya döndü. Elindeki önlükle ona bakan Sahra, “Dalmışsın. Önlük verecektim sana giymen için.” Diye açıkladığında elinden önlüğü aldı giymek için.
“Kusura bakma gözüm dalmış.” Silkelenip normal davranmaya çalıştı, en azından neşeli konuşarak bu bilinmezlik halini biraz dağıtabilirdi belkide. “Her yeri temizledim, sandalyeler de tamam. Sırada ne var, patron?”
Sahra gülerek onun neşeli sorusunu cevapladı. “Müşteri gelene kadar bekleyeceğiz. Geri kalanını hallettik.”
Ayça için şimdilik hiçbir zorluk çıkmamıştı. Yaptığı işin basitliği ve Sahra'nın onu tolere etmesi yüzünden olsa gerek pozitifliği artıyordu. İlk iş gününde direkt bir zorlukla karşılaşmak insanın moralini bozabilirdi. Ait olmadığı bir dünyada bile olsa kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemezdi, buna kendisi de dahildi.
“Buradaki her şeyi tek başına mı yapıyorsun?” Diye sordu mutfak bölümüne geçerken. Pastalar, kurabiyeler, atıştırmalıklar öyle iştah açıcı görünüyordu ki istemsizce yutkunmak zorunda kaldı.
“Evet, Menekşe ile birlikte şekillendiriyorduk.” Sonra yüzünde sevimli ve hafif bir ima taşıyan gülümsemesiyle, “Artık sana da öğretmem gerekecek.” Dedi.
Ayça bunları yapabileceğinden emin değildi çünkü çok profesyonel görünüyordu ama elinden gelenin en iyisini yapacaktı. Gerekirse sürekli pratik yapardı. Ne zaman, nasıl döneceği belirsizken şimdilik buraya ayak uydurmak en doğrusu olacaktı.
“Çok isterim.” Dedi Ayça, Sahra ona bir dilim pasta uzatırken.
“Müşteriler gelmeden bir ye bakalım, yeni tarif. Tadını beğenecek misin merak ediyorum.” Sahra'nın ciddi ve hevesli sesiyle uzatılan pastayı aldı.
Sahra kitapta da yalnız başına kaldığı zamanlarda yeni tarifler üzerinde çalışıyordu. Bu yüzden Ayça onun fikrini ne denli önemseyeceğini biliyordu. Kuru yorumlardan hoşlanmadığını da biliyordu. Sahra için tatlılar insanların ruhuna işlemeliydi. Eğer yalnızca ağızda kalan bir hisse bu işini yeteri kadar iyi yapamadığı anlamına gelirdi.
Çatalı alıp iştah açıcı görünen pastaya batırdı. Dışında çiçek yaprakları vardı, kırmızı ve pembe yapraklar güzel görünüyordu.
Ağzına ilk lokmayı aldığında ilk algıladığı şey frambuaz ve limonun ferahlatıcı uyumu oldu. Meyve ve muhallebinin uyumu bir pastadan çok serinletici bir içecek içmek gibiydi. Muhallebisi de limonluydu, keki de frambuaz şerbetiyle ıslatılmıştı. Tam bir yaz pastasıydı, insanın ağzında kaldıkça tadı güzelleşiyordu sanki.
“Allah'ım,” Ayça tabakta pastadan daha çok olmasına rağmen ağzındaki lokmayı yutmak istemiyordu. Sanki bu tat tamamen ağzından giderse ağlayabilirmiş gibi bağlanmıştı hemen. “O kadar güzel ki, sadece bunu yapıp satsan senden iyisi bulunmaz.”
Sahra onun her hareketini izlerken sahiden de çok beğendiğini fark ettiğinde yüzünde rahatlama ve mutluluk karışımı bir ifade oluştu. Tarifleri konusunda kendine güvense de başkasının tepkilerinden kolay etkileniyordu. Bu yüzden birisi o lokmayı daha yutmadan kendini onu izleyip tepkilerinden fikrini anlamaya çalışırken buluyordu. En ufak bir hoşnutsuzluk ifadesi azmini ve hevesini paramparça ediyordu.
Ayça'nın ifadesi ise son derece samimi bir etkilenmeydi. Tatlının ilk lokmasından tadını alır almaz gözleri kapanmış ve dudakları iki yana kıvrılmıştı. Lezzetli olduğunu belirtmek için çıkardığı mırıltılardan bile belliydi ne kadar beğendiği.
Rahatladı, bu tarifin tatlı-ekşi zıtlığından dolayı menüye koyup koymamakta kararsız kalmıştı.
“Beğendiysen iyi.” Dedi sevincini içinde gizleyerek. “Belki menüye koyarız ya da birkaç değişiklik yaparız.”
Ayça anında, “Hayır, hayır. Böyle çok güzel. Hiçbir şeyi değiştirme.” Diye reddettiğinde Sahra onun bu coşkulu tepkisine şaşırsa da gülümsemeden edemedi.
“Bakar mısınız?” Duydukları yabancı sesle müşteri geldiğini anladılar.
“Ben hemen görevimin başına döneyim.” Diyerek ayaklandı Ayça. Tatlıya kısa bir veda bakışı atıp mutfaktan çıktı.
Masaların birinin dolu olduğunu gördüğünde o tarafa ilerledi.
Sakin ol, gülümse ve siparişlerini sor. Diye içinden tekrar etti yapması gerekenleri. Eli ayağına karışacak, siparişleri dökecek, yanlış getirecek ya da ters bir kelime ağzından çıkacak diye ödü kopuyordu. Bu artık bir sipariş alma meselesinin çok ötesindeydi.
“Hoş geldiniz.” Dedi yüzünde gerginden çok nazik göründüğünü umduğu bir gülümsemeyle. “Ne alırdınız?”
Masalarda duran menülere bakan üç genç kızlardan biri, “Limonlu pasta alacaktım ben.” Diyerek menüyü ortaya koydu.
“Vişneli browni alabilir miyim?” Gözlüklü kız yüzünde mahçup bir ifade varken konuştuğunda Ayça onu liseli haline benzetti ister istemez.
Diğer kız, “Havuçlu cevizli kek alayım ben.” Deyip menüyü köşeye koydu. “Hepimize çay da getirebilir misiniz?”
Ayça siparişleri unutmayacağından emin olarak, “Başka bir şey var mıydı?” Diye sordu.
“Hayır, bu kadar. Teşekkürler.”
Yanlarından ayrılıp kasada duran Sahra'nın yanına gidip siparişleri söyledi, “Havuçlu cevizli kek, vişneli browni, limonlu pasta ve üç çay. Çayları ben doldururum.”
Neyse ki Sahra ona bardakların, çaydanlığın yerini göstermişti. Zaten gelir gelmez çay demlemişlerdi. Sahra müşterilerin özellikle çay içmeyi sevdiğini söylemişti ona.
Üç bardağa çay doldurup yanlarına kaşık ve iki küp şeker koyarak tepsinin üstüne dizdi. Sahra tatlıları koyana kadar çaylarını götürdü. Döndüğünde tatlıların olduğu tabakları tepsiye dizip aynı masaya götürdü.
İlk sipariş başarılı oldu! Kendi kendine beşlik çakıp tezgah arkasına geçti.
“Aferin.” Dedi Sahra göz kırparak. “Yeni müşteri gelmeden tatlını bitir hadi.”
Yirmi dakika kadar geçti, Ayça pastanın tadını çıkardı, gelen kızlar da hesabı Sahra'ya ödedi çünkü kasadan anlamıyordu Ayça. Kirli bulaşıkları getirip mutfağa koydu Ayça. Öğleye doğru daha fazla müşterinin geleceğini söyleyen Sahra ile müşteri gelene kadar kasayı öğrenmeye çalıştı.
Kredi kartı olursa pos cihazında neye basacağını, nakit olursa ekranda nereye basacağını öğrendi. Aslında karmaşık değildi ve Ayça çok dikkatli olduğundan öğrenmişti çoğunu.
Sahra'nın da dediği gibi müşteriler öğleden sonra kafeyi doldurdu. Öyle ki Ayça siparişler için Menekşe'nin dolaba koyduğu not defteri ve kalemi kullanmak zorunda kaldı. Neyse ki hiçbir şeyi dökmeyecek kadar dikkatliydi.
Yoğun geçen üç saat boyunca sistematik bir şekilde çalıştılar Sahra ile. O siparişleri söylerken Sahra hemen tatlıları tabaklara yerleştirdi. Çay ve başka içecek isteyenlerin siparişlerini de Ayça dolduruyordu. Kasaya da boştaysa Ayça değilse Sahra bakıyordu.
En sonunda müşteriler biraz daha azaldığında tempoları da hafifledi.
“Ayağın uğurlu geldi.” Dedi Sahra ona su uzatırken. “Daha önce bu kadar kalabalık görmemiştim burayı.”
Ayça utanarak, “Ne güzel, hep böyle olur umarım.” Diyerek suyu içtiğinde Sahra ayakta çöpleri poşete koyuyordu.
“Çöp mü onlar? Atayım ben.” Ayça ayaklandığında Sahra kafasını salladı iki yana.
“Sen otur, yoruldun.”
“Yorulmadım ki.” Dedi Ayça yüzünde sakin bir ifade varken. “Hem etrafı öğrenmem iyi olur. Sürekli sen atamazsın.”
Sahra, “Peki o zaman.” Diye kabullendi. “Sokağın aşağısında var çöp konteyneri. Arabalara dikkat et.”
Anaç tavrını seviyordu Sahra'nın. Bu yüzden çöpü alıp, “Merak etme, dikkat ederim.” Deyip kapıya doğru ilerledi.
Basamaklara takılıp düşmemek için başını eğip dikkatle çıktı kafeden. Serin rüzgar eşliğinde Sahra'nın bahsettiği çöp konteynerine poşeti atıp geri döndü.
Eşiğe dikkat etmek için kafasını yine eğmişti ancak bunun kötü bir fikir olduğunu kafasını sertçe çarptığında fark etti.
Eli kafasına uzanıp, “Pardon-” demeye kalmadan dejavu hissiyle sarsıldı Ayça.
Tıpkı Sahra'yı gördüğümde olduğu gibi. Diye düşündü karşısındaki adama bakarken. Betimlenen her şey gözümün önünde.
Üzerinde siyah bir takım elbise vardı hep tasvir edildiği gibi, sol bileğinde pahalı bir saat, kravatında bile kırışıklık yoktu, gömleği de siyahtı.
Bakışları yüzüne tırmandı. Sert bakan kahverengi gözlerini çevreleyen kirpikleri gürdü, sürmeli gibi duruyordu gözleri. Kirli sakalı olsa da neredeyse dibinde olduğu için altındaki o meşhur yara izini görebiliyordu. Sol burun kanadından başlayıp, iki dudağının üstünden devam eden ve tam çenesinde biten bir yara iziydi bu.
Esmer tenindeki beyazımsı yara izi, giydiği pahalı takım elbise ve saati, gözlerindeki o yumuşamayan sert bakışlarıyla kim olduğu belliydi.
Sen kitabın diğer ana karakterisin. Diye düşündü içinden.
Sen, Demir Alaca'sın. Kırlangıç Kafe kitabındaki başrol.
Hemen sonra istese de sesli söyleyemeyeceği düşünce belirdi zihninde.
Aşkını istediğim için kitaptaki ana karakter olmayı dilediğim kişisin.
