5. bölüm / 9
Kırık YeminAynı Yolda, Farklı Yönlerde
Bölümler 9Şu an: Aynı Yolda, Farklı Yönlerde
- 1 Yıkıma ilk adımlar2.355 kelime
- 2 Geri Dönüş2.706 kelime
- 3 Bahadır Türkoğlu2.402 kelime
- 4 Rekabet3.032 kelime
- 5 Aynı Yolda, Farklı Yönlerde3.119 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Küller Konuşursa3.613 kelime
- 7 Görev Bitti, Savaş Bitmedi3.555 kelime
- 8 Suskun Çığlık3.010 kelime
- 9 Yaralı Yakınlık3.915 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı hesaplar kapanmaz… sadece ertelenir.
Efsun, kendini boğazına kadar dolmuş hissediyordu.
Hayatını nihayet biraz olsun sakinleştirmişken… onun aniden çıkıp gelmesi, her an burun buruna olmak zorunda kalmaları ve karargâhta bulunduğu sürece ona saygı göstermek zorunda olması… hepsi üstüne çökmüştü.
Üzerinde sürekli hissettiği bakışlar onu bunaltıyordu.
Göz göze geldikleri her an, kendine ihanet ediyormuş gibi hissediyordu.
Ama o… nasıl bu kadar rahat olabiliyordu?
İçindeki sıkışmışlıktan kurtulmak, biraz nefes alabilmek için kendini bahçeye atmıştı.
Gözü boş bir banka takıldı.
Hiç düşünmeden oraya yürüdü.
Cebinden çıkardığı sigarayı yakarken üzerindeki çamurlu kıyafetleri umursamıyordu. Tek derdi, biraz olsun rahatlayabilmekti.
Banka oturdu.
Gözleri yere sabitlenmişti. Parmaklarının arasındaki sigarayı arada dudaklarına götürüp derin bir nefes çekiyordu.
İçindeki dürtüyle başını kaldırdığında, Bahadır Bey’i ve arkasında tekerlekli sandalyesini süren Yusuf'u gördü.
İçine bir anda huzur doldu.
Bahadır Bey, Yusuf'un yardımıyla ayda yılda bir askeriyeye gelirdi.
Hem eski görev yerini görmek için… hem de Efsun’u.
Ama bu geliş farklıydı.
Bu kez, neden geldiğini Efsun tahmin edebiliyordu.
Hızla ayağa kalkıp onlara doğru bir adım attı.
Bahadır Bey elini kaldırarak durmasını işaret etti.
Efsun olduğu yerde kaldı.
Kısa süre sonra ikisi de yanına ulaştı.
Yusuf, yüzündeki samimi gülümsemeyle konuştu:
“Asker hanım… hangi bataklıktan çıktınız?”
Efsun dudaklarının kenarını hafifçe kıvırdı.
“İstersen bir ara gezdireyim, doktor civanım.”
Yusuf gülümseyip başını salladı.
“Albay önceden tembihledi. Fazla durmadan uzaklaşayım ben.”
Bahadır Bey’in bakışları Yusıf'a döndü. Sesi her zamanki gibi sertti:
“Uzatma çocuk, hadi git artık.”
Efsun alaycı bir ifadeyle Yusuf'a baktı.
Yusuf hemen karşılık verdi:
“Alıştım artık aksiliğine, ihtiyar. Kaçtım ben.”
Sözleri yarı şaka, yarı sitem doluydu. Ardını dönüp hızla uzaklaştı.
Efsun tekrar bankta oturdu.
“Arayı açmıyorsun, ihtiyar.”
Bahadır Bey, baştan aşağı onu süzdü. Kaşları hafifçe çatıldı.
“Buraya ne hissedeceğini bildiğim için geldim, üsteğmen.”
Titrek elini kaldırıp üzerini işaret etti.
“Çamur kurumuş… eğitim çoktan bitmiş.”
Kısa bir an durdu, bakışlarını etrafta gezdirdi.
Efsun, cümlenin devamını merakla beklerken yeniden konuştu:
“Seni bu halde burada bırakacak derdi bildiğim için geldim.”
Efsun’un yüzünde buruk bir gülümseme belirdi.
“Ya içimizde ajan var… ya da kameraları izliyorsun.”
Bahadır Bey’in yüzünde de küçük bir tebessüm oluştu.
“Zamanlamam kötü mü, evlat?”
Efsun başını salladı.
“Yok… tam zamanında.”
Bahadır Bey, üzerindeki çamuru umursamadan dizine elini koydu.
“İçini bilirim ben senin… Hadi, her zamanki gibi anlat.”
Efsun bakışlarını yere indirdi.
“Sıktı artık…”
Durdu. Gözlerini kapatıp başını ellerinin arasına aldı.
“Anlatamıyorum ama… her yerde gibi hissediyorum.”
Gözlerini açtı, derin bir nefes verdi.
“Tiksiniyorum… ama aynı yerde bulunmak zorundayım.”
Bahadır Bey sakince araya girdi:
“Ve kendini suçlu hissediyorsun.”
Efsun başını hafifçe salladı.
“Evet.”
“Neden diye sordun mu kendine?”
“Sordum.”
“Neden?”
Efsun yorgun gözlerini ona çevirdi.
“Kendime haram kıldığım gözlere bakıyorum.”
Sesi sertleşti.
“Adını anmam dediğim adama saygı duymak zorunda kalıyorum.”
Başını iki yana salladı.
“Saygı duyulacak biri değil…”
Gözlerindeki öfke alevlenmişti.
“O… kendinden başkasını düşünmeyen korkak bir şerefsiz.”
Bahadır Bey’in kaşları çatıldı.
“Kaderin suçunu kendine yükleme, evlat.”
Efsun sıkıntılı bir nefes bıraktı.
“Her zaman kader değil, seçimlerimizdir bizi yakan ihtiyar.”
Bahadır Bey babacan bir ifadeyle güldü.
“Haklısın çocuk… ama sen seçim yapmadın.”
Kısa bir duraksama oldu.
“Kalp birine attığında, seçim hakkın kalmaz.”
Efsun kaşlarını çattı, gözlerini boşluğa dikti.
“Yanılıyorsun, ihtiyar.”
“Kalbimi şimdi susturduysam, o zaman da susturabilirdim.”
Bahadır Bey, Efsun’un gözlerindeki o kesinliği görünce daha fazla ısrar etmenin faydasız olduğunu anladı.
Üzerine gitmek, onu daha da sıkmaktan başka bir işe yaramayacaktı.
Bir süre onu kendi haline bırakmaya karar verdi. Ne zaman çaresiz hissetse zaten yine geliyordu.
Hava giderek sertleşti.
Gökyüzü karanlık bir tona büründü.
Rüzgâr tozu yerden kaldırıp savuruyordu.
Bahadır Bey sessizce önüne bakıyordu. Efsun da öyle…
Dakikalarca sustular.
Efsun, ayağını ritimli şekilde yere vuruyordu.
Sonunda sessizliği onun kararlı sesi böldü:
“Ben tayinimi isteyeceğim.”
Bahadır Bey ona döndü. Yüzündeki alaycı ifade dikkatini çekti.
“Kaçacaksın yani, çocuk.”
Efsun’un kaşları hızla çatıldı.
“Hayır. Kendimi kurtaracağım.”
Bahadır Bey ciddileşti, biraz öne eğildi.
“Yani intikam almak istediğin kişiden kaçacaksın.”
Efsun kısa bir an sustu.
“Kaçmakla gitmek farklı şeyler.”
Bahadır Bey’in sesi sertleşti.
“Senin yaptığın gitmek değil… gerçeğinden kaçmak.”
Efsun sinirle nefesini bıraktı.
“Ne yapayım? Tüm aldığım kararlar bile ona çıkıyor. Ne yapayım?”
Bahadır Bey bu kez sesini yükseltti:
“Yok say, çocuk. Yabancı gibi gör.”
Sonra sesini yeniden alçalttı:
“Ben sana unut diyorum, sen adamla kaçma-kovalama oynuyorsun.”
İşaret parmağını Efsun’a doğru uzattı.
“Sen gidince ne düşünecek? Dur, ben söyleyeyim… ‘Bana olan hislerinden kaçtı’ diyecek.”
Efsun dudaklarının arasından sert bir nefes verdi.
“Sikerim onun düşüncesini.”
Bahadır Bey kaşlarını kaldırdı ama geri yaslandı.
“Düşüncesi bile sinirini bozuyorsa… bu iş bitmiş demektir.”
Efsun başını hafifçe yana eğdi.
“Manipülasyon ustası bir adamla konuştuğumu unutmuşum.”
Bahadır Bey bunu duymamış gibi devam etti:
“Demek vazgeçtin.”
Efsun geriye yaslandı.
“Vazgeçirdin."
Hararetli konuşmalarını uzaktan izleyip dudaklarını okumaya çalışıyordu tim. Hepsinin gözleri, avına odaklanmış bir şahin gibi Efsun ve Bahadır Bey’in üzerinde geziniyordu.
Ancak aradaki mesafe fazla olduğu için dudak hareketlerini net seçemiyorlardı.
Sessizliğe katlanamayan Baran, sıkılmış bir şekilde konuştu: "Ya bir gülüyorlar, bir bağırıyorlar… Ne konuşuyorlar?"
Alp kısa bir an bakışlarını ona çevirdi: "Susarsan anlamaya çalışıyoruz oğlum."
Aklındakini tutamayan Tunç araya girdi: "Efsun komutanda bugün bir değişiklik var."
Arda hemen onu onayladı: "Ben de fark ettim."
Bakışlarını timde gezdirdi: "Yeni komutanla ilgisi olabilir mi?"
Altay da katıldı: "Zaten akrabalar… ama Efsun komutan çok mesafeli."
Alp’in sesi sertleşti: "Biraz daha yaklaşmalıyız. Hiçbir şey anlaşılmıyor."
Baran hızla geri çekildi, ellerini kaldırdı: "Size güle güle. Anlarlarsa Efsun komutan o bacağındaki tabancayı doldurur doldurur boşaltır."
Gözlerini büyüterek devam etti: "Tabutlarımızı da Bahadır Bey çakar."
Arda alayla konuştu: "Ne korkaksın lan, alt tarafı biraz yaklaşacağız."
Baran başını hızla salladı: "Yok yok, kesin anlarlar."
Alp kararlıydı: "Kal sen o zaman. Benimle gelenler?"
Altay bir adım atacak gibi oldu ama Alp’in bakışıyla durdu.
Baran hariç herkes gitmeye hazırdı.
Alp bu kez doğrudan Baran’a baktı: "Hadi Baran, sen de geliyorsun."
Efsun ile Bahadır Bey konuşmaya devam ederken Efsun’un dikkati Baran’a kaydı.
Elinde bir fırça ile taş zemini süpürüyordu.
Gözleri etrafta dolaşırken duvara yaslanmış, bakışları Baran’da olan timi fark etti. Kaşları hafif aralandı.
Ne yapmaya çalıştıklarını anlamaya çalışırken bakışları tekrar Baran’a döndü.
Baran yere bakarak yan adımlarla yavaş yavaş onlara yaklaşıyordu.
Bir an göz göze geldiklerinde Baran önce şaşırdı, sonra toparlanıp gülümsedi ve başını hafif eğerek selam verdi.
Efsun durumu anlamaya başladığında dudağının kenarını dişlerinin arasına aldı.
Bahadır Bey hafifçe güldü: "Bunlar ne yapıyor böyle?"
Efsun sakin bir sesle: "Şimdi anlarız."
Yerinden kalktı ve Baran’a doğru yürümeye başladı.
Baran bunu fark edince çaktırmamaya çalışarak geri adım attı.
Efsun ise aynı sakinlikle üzerine yürüyordu.
"Baran."
Efsun’un sesiyle Baran zoraki bir gülümsemeyle baktı: "Komutanım."
Efsun elindeki fırçayı işaret etti.
Baran panikle fırçayı kaldırdı: "Süpürge komutanım."
Efsun hafif bir ironiyle: "Hadi canım… ben onu keskin nişancı tüfeği sandım."
Baran telaşla: "Olur mu öyle şey komutanım."
Efsun başını salladı: "Al onu, gel peşimden."
Efsun yürümeye başladı, Baran da arkasından gitti.
Timin yanına ulaştıklarında herkes hızla toparlandı.
Ortam giderek geriliyordu.
Efsun bakışlarını üzerlerinde gezdirdi: "Ne yapıyorsunuz?"
Alp hızlıca cevap verdi: "İyiyiz komutanım."
Efsun gözlerini devirdi: "Ne yapıyorsunuz dedim."
Alp toparlanmaya çalıştı: "Bekliyoruz komutanım."
Efsun kaşını kaldırdı: "Neyi?"
Alp cevap bulamayınca Arda’ya döndü: "Ne yapıyorduk biz?"
Arda kendinden emin görünmeye çalıştı: "Duvara yaslanıyoruz komutanım."
Efsun başını salladı: "Peki ne istiyorsunuz?"
"Bir şey istemiyoruz komutanım."
Efsun bu kez Altay’a baktı: "Öyle mi Altay?"
Altay kısa bir duraksamayla: "Öyle komutanım."
Efsun son olarak Baran’a döndü: "Öyle mi Baran?"
Baran konuşacak gibi oldu ama üzerindeki bakışları fark edip sustu: "Öyle komutanım."
Efsun’un sesi sertleşti: "Bizi dinlemek istediniz. Baran istemedi ama…"
Bakışlarını Alp’e çevirdi: "Alp’in emriyle geldi."
Kaşlarını kaldırdı: "Yanılıyor muyum?"
Baran bir an rahatlayıp düşünmeden konuştu: "Doğru komutanım."
Bir anda herkesin bakışları ona döndü.
Baran ise o an ne yaptığını anlayarak yüzündeki ifadeyle donup kaldı...
Arven kendi odasında oturmuş, birkaç saat önce olanları düşünüyordu.
Efsun ona haklı geliyordu…
Onu bırakıp kendini kurtarmasında sonuna kadar haklıydı.
Ama sırf büyükler istedi diye istemediği bir kadınla hayat kurmak ona göre yanlıştı.
Belki de mecbur kaldığı için hiç istememişti Efsun’u.
Buraya gelirken de ne hissetmesi gerektiğini bilmiyordu, şimdi de bilmiyordu.
Belki de en başında gelmemeliydi.
Bunu da düşündü… ama doğduğu, çocukluğunun geçtiği şehirden ne kadar uzak kalabilirdi?
Diğer bir açıdan bakınca…
Orası onun kaçtığı yerdi.
Bu yüzden hiç gelmek istemiyordu.
Ama öte yandan bu yüzleşmenin eninde sonunda yaşanacağını da biliyordu.
Yıllar önce yaptığı yanlışın bedelini, yıllar sonra ödüyor… ve hâlâ ödemeye devam ediyordu.
“O gün evlenseydim…” diye düşündü.
Daha o anda anladı. Olmazdı.
Efsun on sekiz, kendisi yirmi yaşındaydı.
Belki Efsun o zaman istiyordu…
Belki birlikte yaşasalar aralarında bir ihtimal sevgi oluşabilirdi.
Ama tek ihtimal bu değildi.
Belki de birbirlerinden hep nefret edeceklerdi.
Arven, büyüklerin kararının cezası olarak Efsun’u görecekti.
Ona sevgiyle yaklaşmayacaktı.
Peki Efsun, sevgi görmediği bir adama ömür boyu katlanabilir miydi?
İşte Arven bunu istemiyordu.
Bir evlilik ihtimaller üzerine değil, sevgiyle, aşkla kurulmalıydı.
İstediği olmuştu…
Ama sonuç daha beter bir yola çıkmıştı.
Terk eden bir adam…
Terk edilen bir adam…
Ve terk edilen bir kadın…
Yavaşça ayağa kalktı.
Büyük pencereye ilerleyip açık cama yaslandı.
Serin hava yüzüne çarptığında nefes aldığını hissetti.
Cebinden sigara paketini ve çakmağını çıkarıp bir dal yaktı.
Gözleri bahçeyi taradığında yine onu gördü.
Her baktığı yerde Efsun’un olması, vicdanını daha da sızlatıyordu.
Kendi yüzünden bu kadar sert, bu kadar öfkeli birine dönüşmüşken…
Söylediği sözlere üzülmeye hakkı yoktu.
Doğruyu söylüyordu.
Belki de gerçekten tiksinilecek bir adamdı.
Kim isterdi hayatını cehenneme çevirmiş bir adamla her gün yüz yüze olmayı?
Kendinden pay biçti.
İster miydi başka bir adamın koynundan çıkıp gelen karısını?
Bakabilir miydi yüzüne…
Gerçekten dinleyebilir miydi onu?
Kafasını hızla sağa sola salladı.
Hayır…
Efsun kadar cesur değildi.
Yarısı bile bitmemiş sigarasını söndürüp camı sertçe kapattı.
Ne yapıyordu?
Bakışları neden sürekli Efsun’un üzerindeydi?
Onu görmek istemediğini söylüyordu kendine…
ama gözleri her seferinde gidip onu buluyordu.
Efsun neden onda bu kadar merak uyandırmıştı?
Düşüncelerinden kaçmak istercesine kafasını ellerinin arasına aldı.
Gözlerini kapattı.
Bekledi…
Belki zihni susar diye.
Bekledi…
Kapının aniden çalmasıyla hızla toparlandı, yüzündeki ifadeyi düzeltti.
“Gel.”
Sert sesi duyan albay postası kapıyı açtı.
“Komutanım, albay sizi ve timinizi harekât merkezinde bekliyor.”
Arven başını kısa bir hareketle salladı.
“Tamam, sen git.”
Asker saygıyla başını eğip selam verdi ve odadan çıktı.
Arven görevin bu kadar erken geleceğini beklemiyordu.
Etrafını saran düşünceleri o odada bıraktı.
Kapıdan çıkan artık düşünen adam değil, Yüzbaşı Arven’di.
Sakin ama sert adımlarla merdivenlerden inerken birkaç askerle selamlaştı.
Albayı bekletmemek için adımlarını hızlandırarak bahçeye çıktı.
Gözleri istemsizce yine aynı yere kaydı.
Tim oradaydı.
Ama Efsun…
yaşlı bir adamla bankta oturmuş konuşuyordu.
Arven bakışlarını bir an daha üzerinde tutmamaya çalıştı.
İşe odaklanmalıydı.
Önce timin yanına ilerledi.
Onu fark eden tim anında hazır ola geçti.
Karşılarında durur durmaz konuştu:
“Hızla harekât merkezine.”
Hep bir ağızdan cevap verdiler:
“Emredersiniz komutanım!”
Arven kaşlarıyla gitmelerini işaret etti.
Tim hızla yanından geçip karargâha girdi.
Bu kez Efsun’un yanına giderken…
Arven olarak değil, komutanı olarak ilerledi.
Konuşmaların arasından önce Bahadır Bey’in bakışları ona döndü.
Hemen ardından Efsun’un.
Yanlarına geldiğinde beklemeden konuştu:
“Harekât merkezine, üsteğmenim.”
Efsun, sanki karşısında Arven yokmuş gibi sadece komutanına cevap verdi:
“Emredersiniz komutanım.”
Bakışlarını Bahadır Bey’e çevirdi:
“Hadi, Allah’a emanet.”
Bahadır Bey babacan bir gülümsemeyle:
“Sen de, çocuk.”
Efsun hafifçe gülümsedi, başıyla selam verip ayağa kalktı.
Arven’in önünden geçip gidecekti ki Bahadır Bey’in sesi tekrar geldi:
“Doktor Civanın’a selam söylerim, üsteğmen.”
Efsun durdu.
Bu sözde bir şey vardı.
Tam anlayamıyordu ama sesi… fazla bilmişti.
Başını çevirip yavaşça salladı:
“Söyle ihtiyar.”
Arven farkında olmadan yumruğunu sıkmıştı.
Parmak boğumları beyazlayana kadar…
Bahadır Bey’in bakışları o ele kayınca Arven de fark etti.
Elini gevşetti.
Tek kelime etmeden sert adımlarla önden yürüdü.
Efsun da arkasını dönmek üzereydi ki ihtiyar tekrar konuştu:
“Bu adam o intikam adımını atacak, çocuk.”
Efsun’un kaşları hafifçe kalktı.
“Bunu anlamak için miydi bu?”
Bahadır Bey gözlerini karargâha giren Arven’den ayırmadan başını salladı.
“İntikamın yakındır.”
Efsun tek kaşını kaldırdı.
“Göreceğiz ihtiyar… göreceğiz.”
Bir an durdu.
Sonra arkasını döndü.
Giderken elini havaya kaldırdı:
“Eyvallah, albayım.”
Karargahtan girdiklerinde, Yusuf birkaç dakika sonra Bahadır Bey’i alıp yeniden huzurevine dönmüştü.
Efsun, üzerini değiştirmeye vakit bulamadığı için mecburen çamur içindeki hâliyle harekât merkezine geçti. Kapının önünde tim ve Arven bekliyordu. Arven, Efsun’un geldiğini görünce üzerindeki çamur dikkatini çekmiş olacak ki onu baştan aşağı kısa bir süzdü. Bakışları en son yüzüne ulaştığında, Efsun’un hafif çatık kaşları ve “Ne var?” der gibi bakan gözleriyle karşılaşınca başını çevirip önüne döndü.
Arven elini yumruk yapıp kapıya vurdu ve ardından içeri girdi. Albay henüz gelmemişti. Herkes yerine oturduğunda, rütbeleri gereği Efsun ve Arven karşı karşıya düşmüştü. Ama artık Efsun bunu sorun etmiyordu; hatta eskisine göre daha rahattı. Bahadır Bey’le yaptığı konuşma işe yaramıştı.
Birkaç dakika sonra kapı açıldı ve albay içeri girdi. Herkes ayağa kalktı. Albay, eliyle “oturun” der gibi bir işaret yapınca tekrar yerlerine geçtiler.
Albay, yan taraftaki bilgisayarın başındaki askere döndü.
“Yansıt.”
Asker emri yerine getirdi. Birkaç saniye içinde büyük ekranda sarı saçlı, kahverengi gözlü bir kadın ile yanında duran, ak sakallı, siyah saçlı ve mavi gözlü bir adam belirdi.
Tim, fotoğraftaki detayları incelemek için birkaç saniye sessiz kaldı.
Bir süre sonra albayın sesi yeniden duyuldu:
“Namık ve Dilan… Birkaç aydır peşlerindeydik ama kendilerini göstermiyorlardı.”
Kısa bir duraksamanın ardından devam etti:
“Bugün sınır ötesindeki bir köye baskın düzenlediler. Amaçları çocukları kaçırmak… Küçük yaşta beyinlerini yıkayıp eğitmek ve sonra üzerimize salmak.”
Ekrandaki görüntü değişti. Yerine eski, küçük evlerden oluşan bir köy geldi. Albay parmağıyla işaret ederek konuşmasını sürdürdü:
“Bahsettiğim köy burası. Gönüllü olarak buraya doktor olarak giden Çiğdem Demirci.”
Görüntü tekrar değiştiğinde bu kez kahverengi saçlı, büyük yeşil gözlü bir kadın belirdi.
“Doktorun ve çocukların bulunduğu konum tespit edildi. Yani göreviniz, o noktaya gidip masumları kurtarmak.”
Derin bir nefes aldı.
“Yarın sabah beşte karargahta olun, Zifir.”
Tim hep bir ağızdan karşılık verdi:
“Emredersiniz komutanım!”
Ekran kapandı. Albay, ellerini masaya yaslayıp hafifçe eğildi.
“Yarına kadar planlarınız hazır olsun, çocuklar.”
Arven başını onaylar şekilde salladı. Albay doğrulup hepsine güvenen bakışlarla baktı, ardından hafifçe başını eğdi.
“Çıkabilirsiniz, Zifir.”
“Emredersiniz komutanım.”
Sakin adımlarla odadan çıktılar.
Daha bir metre bile uzaklaşmamışlardı ki Baran, kimsenin duymayacağını sanarak Altay’ın kulağına eğildi:
“Efsun komutanın verdiği ceza da böylece boşa çıktı.”
Altay, bunun bir fısıltı olmadığını fark ettiği an hızla ondan uzaklaştı. Baran ise üzerindeki bakışları hissedince fazla sesli konuştuğunu anladı. Efsun’a bakmak için arkasına döndüğünde, onu hemen bir adım gerisinde, gözlerini dikmiş halde buldu. Hızla önüne döndü.
Efsun gözlerini devirip adımlarını hızlandırdı.
“O ceza, dönünce de uygulanır Baran.”
Sözlerini bırakıp uzaklaştı.
Baran derin bir nefes verdi.
“Kadın hemen arkamdaymış ya…”
Altay hemen atıldı:
“Koridorun başındaki askerler bile duydu seni.”
Ardından alaylı bir tonla ekledi:
“Dua et ki umursamadı.”
Baran içinden “çok şükür” derken Arven’in sesi duyuldu:
“Ne cezası bu?”
Alp araya girdi:
“Komutanım, biz Efsun komutanı dinliyorduk. Bizi fark edince yeni evini temizleme cezası verdi.”
Baran dayanamayıp ekledi:
“Efsun komutan konakta yaşamıyor muydu?”
Arven ilgilenmiyormuş gibi dursa da kulakları onlardaydı.
Altay omuz silkti:
“Sanane oğlum, vardır bir sebebi.”
Baran devam etti:
“Ben tek başıma yaşamak istemezdim. Koca bir ailesi varken neden yalnız yaşasın ki? Hem de kocaman konakta…”
Alp sakin bir sesle konuştu:
“Kalabalık olsa ne olur? Seni anlayan biri yoksa… Zengin olsa ne olur, mutlu olmadıktan sonra?”
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi:
“Zaten Efsun komutan sadece orada kalıyormuş. Babasının parasını da malını da istemiyormuş.”
Tim, Efsun ile babası arasındaki gerilimi biliyordu ama sebebini bilmiyorlardı.
Tunç başını salladı:
“Haklı kadın… Adamın bir kere ‘kızım’ dediğini duymadım. Bakışları bile ateş eder gibi.”
Arven’le akraba olduklarını hatırlayınca bir an durdu ve bakışları Arven’e kaydı. Ama Arven ne sinirli görünüyordu ne de onları dinliyor gibiydi.
Tunç, gözleriyle timi uyardı. Mesajı alan herkes bir anda sustu.
Arven, odasına gitmek üzereyken aniden durdu ve arkasını döndü.
“Çok dedikodu iyi olmaz, Zifir.”
Tim afalladı. Alp hemen toparlamaya çalıştı:
“Komutanım, kusura bakmayın… boş bulunduk.”
Arven’in sesi bu kez daha keskindi:
“Boş bulunmayın, Alp.”
Bakışlarını üzerlerinde gezdirdikten sonra arkasını döndü ve plan yapmak için odasına yöneldi.
Efsun odasına girdiğinde üzerindekilerden kurtulup temiz kıyafetlerini giydi. Odanın bunaltıcı havasını dağıtmak için pencereyi açtı ve masasına oturdu.
Yanındaki küçük çekmeceyi açıp Bahadır Bey’in ona hediye ettiği kalemi çıkardı.
Bu kalem…
Çok plan görmüştü.
Bir zamanlar Bahadır Bey’in elindeydi. Şimdi ise Efsun’un.
Kalemi her gördüğünde aklına tek bir şey geliyordu:
Zaman.
Zaman hızla akıyordu. İnsanları alıp götürüyor, ama hatıraları geride kalıyordu...
Her zaman aklının bir köşesinde dolaşan o düşünceden sıyrılıp, görevin detaylı anlatımının bulunduğu dosyaya yöneldi. Önündeki bilgileri dikkatle inceleyerek plan kurmaya başladı.
Zaman su gibi akıp gitti.
Efsun, zihnindeki planı toparladığında gözleri aynı satırları tekrar tekrar okumaktan yorulmuştu. Kafası, durmadan yeni ihtimaller üretmekten zonkluyordu. Kurduğu planı son kez gözden geçirdi. İçine sindiğinde kollarını masanın üzerinde birleştirip başını üzerine bıraktı. Gözlerini kapattı.
Bir dakika…
İki dakika…
Yedi dakika.
Başını yavaşça kaldırdı. Gözleri pencereden dışarı kaydığında havanın çoktan karardığını fark etti. Yorgun bakışlarını kolundaki saate çevirdi.
Dört saat geçmişti.
Çekmeceyi açıp bir sigara paketi çıkardı. İçinden bir dal alıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağını da alarak ayağa kalktı. Açık pencereye doğru yürüyüp kenarına yaslandı. Çakmağın metal sesi gecenin sessizliğine karıştı. Küçük bir alevle sigarasını yaktı.
Derin bir nefes çekti.
Gözleri dışarıyı tararken dudaklarından neredeyse fısıltı gibi döküldü:
“Bir gün daha eksildi ömründen, Efsun.”
Her akşam olduğu gibi…
Ne zaman biteceği belli olmayan ömründen bir parça daha eksilmişti.
Belki yarınki görevde bitecekti.
Belki de ondan sonraki bir gün…
Bazı insanlar hiç ölmeyecekmiş gibi yaşardı.
Bazılarıysa yarın ölecekmiş gibi.
Efsun… ikinci türdendi.
Çevresindeki çoğu insanın, hatta ailesinin aksine…
Durdu.
Düşündü.
Bugün hata yaptığını düşündüğü şeyleri tek tek ele aldı. Kendine açıklamalar yaptı. Doğrularını ve yanlışlarını tarttı, yanlışlarını düzeltti.
Geriye, eskisine göre omuzlarındaki yükü biraz daha hafiflemiş bir Efsun kalmıştı.
Onu güçlü yapan buydu.
Her fırsatta hayatını sorgulamazdı. Ama kendine ayırdığı o kısa anlarda… zihnini çözmeden de duramazdı.
Sigarasının sonunu söndürüp pencereyi kapattı. Masasına gidip gerekli eşyalarını topladı. Tabancasını da beline yerleştirdi.
Koltuğun arkasına astığı montu alıp üzerine geçirdi. Odada son kez göz gezdirdi. Unuttuğu bir şey olmadığına kanaat getirdiğinde kapıyı çekip kilitledi.
Koridor, sabahki kalabalığın aksine bomboştu. Sadece nöbet tutan birkaç asker vardı. İçlerinden biri başını hafifçe eğerek selam verdi. Efsun da aynı şekilde karşılık verdi.
Çıkışa yaklaştığında arkasından gelen tanıdık adım seslerini duydu.
Sert… ama sakindi.
O kişi Arven’di.
Onu adımlarından tanıyacak kadar sevmiyordu.
Adımlarından tanıyacak kadar nefret ediyordu.
Ne yavaşladı ne hızlandı. Umursamıyormuş gibi yürümeye devam etti.
Az önce bastırdığı düşünceler yeniden zihnine doldu.
Ama bu kez rahatsız etmedi.
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
İçinden geçirdi:
“Tesadüflere inanmam, yüzbaşı…”
“Yine haklısın ihtiyar… intikam yakındır.”
Haklıydı, arven aslında onunla konuşmak istediğini söyleyecekti.
Ama bu sadece bir bahaneydi.
Gerçek şu ki…
Efsun’u bir kez daha görmek istemişti.
Bu hissi geç fark edecekti.
Arven, Efsun’a karşı duygularında ya hep yanılmıştı… ya da hep geç kalmıştı.
Ve doğruyu hissettiği an… artık çok geç olacaktı.
Geç kalınmış bir doğru, arven'e sadece cehennemi yaşatırdı.
Arven farkında olmadan, attığı her adımda intikama biraz daha yaklaşıyordu.
Efsun, park ettiği aracın yanına geldiğinde o adım sesleri hâlâ peşindeydi.
Ama bir türlü yaklaşamıyordu.
Kapıyı açıp sürücü koltuğuna geçti. Tam o anda, yan tarafta park halinde duran Arven’in arabası çalıştı.
Arven, sığındığı bahaneyi gerçekleştirememişti.
Arabasına binmiş… sadece Efsun’un çıkmasını bekliyordu.
Efsun saniyeler içinde park yerinden geri çıktı.
Hemen ardından Arven.
Efsun öndeydi.
Arven ise arkasında.
Askeriyeden çıktıklarında yol ikiye ayrılıyordu.
Biri konağa…
Diğeri Efsun’un yeni evine gidiyordu.
Efsun direksiyonu sağa kırdı.
Arven ise sola…
Efsun evine gitti.
Arven… konağa.
Bölüm bitti 💙
Aşklarım, diğer kitabıma da bölüm atmaya başlayacağım için yeni bölümler 1-2 gün gecikebilir, bilginize 🫶🏼
Bu bölümü beğendiyseniz yorum yapmayı unutmayın ✨
Bölüm etkileşimi
