Bölümler 3Şu an: 3 bölüm
- 1 Beklenmedik karşılaşma2.578 kelime
- 2 beklenmedik hareket2.471 kelime
- 3 3 bölüm2.286 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aşive sızmayı başarmıştım. Yaklaşık 15 dakikam vardı. Bu 15 dakikada elde edebileceğim tüm bilgilere ulaşıp sistemden çıkmalıydım. Çıkamazsam sisteme girdiğim anlaşılırdı.
Şimdilik sessizlik en iyisiydi.
Sistemdeki belgeler yedeklenemez ve aktarılamaz şekilde tasarlanmıştı. Eğer bu belgelerden birini bile aktarmaya, kopyalamaya kalkarsam anında sistem kendini imha ederdi. Böyle bir sistem tasarlanmışsa bu belgelerin yedekleri farklı bir yerde daha korunuyor demektir.
Yazdığım ilk şey Kerem Köksal oldu. Hakkında yazılı olan şeyler azdı ve en yeni yazılı olan şey, Kerem'in yaptığı teslimat ve Daçkalarla yapılan anlaşmaydı.
Daçkalar, Nükhet'in ailesi oluyordu ve bu anlaşma Nükhet'in ölümünden bir hafta önceye dayanıyordu.
Siktir! Nükhet'in ölümünde ailesinin de parmağı vardı. Bunun başka açıklaması olamazdı.
Anlaşmanın içeriğine bakınca çok genel geçer şeyler vardı: Sevkiyat yerleri, saatleri, miktarı, ödenecek ücretler... Her şey çok normaldi. Anlaşmanın bozulma şartları falan filan. Buraya kadar şüpheli bir şey yoktu.
Ta ki anlaşmanın sonunda Nükhet'in ismi geçene kadar.
Ailesi Nükhet'i Kerem'e satmışlardı. Hem de sikik şirket hisseleri karşılığında.
İki kuruşa kendi öz kızlarını satmışlardı.
Hayır, hayır! Bu doğru olamaz.
Belgeyi tekrar tekrar okudum ama sonuç hep aynıydı. Nükhet, ailesi tarafından satılmıştı. Hem de birkaç hisse karşılığında.
Bir dakika, anlaşmanın altında Pusat'ın mührü yoktu.
Daha derine, Leyli. Daha derine.
Yanlış bir şeyler vardı. Diğer anlaşmalara göz gezdirirken emin olmuştum artık.
Pusat'ın bu anlaşmalardan haberi yoktu.
Son beş dakikam kalmıştı. Sisteme hemen Nükhet Daçka ismini girdim. Nükhet'le alakalı en yeni girdi iki ay öncesine dayanıyordu. Nükhet'in aile işleriyle ilgili bir belgeye attığı imzaydı. Bundan haberim vardı.
Çoğumuz ailesiyle ve örgütle bağını kesmiş olsa da Nükhet hem örgütün hem de ailesinin bir parçasıydı. İkisiyle de bağını kesmemişti.
Keşke kesmiş olsaydı. Belki hâlâ yaşardı.
Nükhet'in ölümüne dair hiçbir girdi yoktu. Nükhet'in yaşıyor olma ihtimali vardı.
Sus, Leyli. Şu an saçma sapan umutlara ihtiyacımız yok. O öldü, biz de bunu gördük.
Ya Kerem'in bir oyunuysa?
Zihnime doluşan düşünceyle birden durdum. Ya gerçekten yaşıyorsa? Şu an Kerem'in elinde tutsaksa?
Her ihtimali düşünmüştüm de Nükhet'in hâlâ yaşıyor olma ihtimali bana çok uzaktı.
Ölen birinin ardından tekrar yaşıyor diye umut etmeyecektim. Sonu hayal kırıklığından başka bir yere çıkmayan boş bir hayaldi sadece.
Ölenlerle kalan tek bağımız, yaşamış olduğumuz anılardı. Onlara tekrar zihnimizde yer açmamıza gerek yoktu. Bu, hayatta kalanın kendine yaptığı en büyük kötülüktü.
Nükhet öldü ve bize düşen de onun intikamını almaktı.
Kalan on bir dakikayla beraber bir hatıra bırakmaya karar verdim. Ahlat'ın işin içine girme zamanı gelmişti.
Son bir dakikada yaptığım ilk şey, o belgeleri Ahlat sistemine kopyalamak oldu. Bu Leyla için zor bir şey olabilirdi ama Ahlat için çocuk oyuncağıydı. Kopyalanan belgelerle beraber, sisteme bir siber saldırı yapıldığını belli etmek amacıyla önce tüm belgeleri sistemden sildim. Ardından sisteme girecek herkesin karşısına çıkacak tek şey olan Ahlat'ın imzasını bıraktım.
İşte bu kadardı. Herkes Leyla'yı bilirdi ama kimse Leyla'nın arkasında Ahlat'ın olduğunu bilmezdi.
Her görünenin arkasında bir görünmeyen, her yüzün ardında en az bir maskesi vardır. Ahlat'ın maskesi de Leyla'ydı.
🩶🩶🩶🩶
Aynanın karşısındaki görüntüme bakıp hayran olmamak elde değildi. Üstüme giymiş olduğum kan kırmızı elbise ayaklarıma kadar uzanıyor ve uzunca bir yırtmaç da ona eşlik ediyordu. Yukarısı sıkı bir şekilde üstüme otururken belden aşağısı genişçe kendini bırakıyordu. Üst kısmı ise askılıydı. Arkasında derin bir sırt dekoltesi vardı.
Uzun siyah saçlarımı açık bırakmış, omuzlarıma dökülmesini sağlamıştım. Yüzüme hiçbir makyaj yapmamıştım çünkü yastaydık, süslenmeme gerek yoktu. Bugünün asıl olayı, üstüme giymiş olduğum elbiseydi
Aynadaki yansımama karşı gülümsedim. Bugünkü davette kartlar yeniden dağıtılacak ve oyun sıfırdan tekrar kurulacaktı. Ama tek bir farkla: Her şey benim kontrolümde olacaktı. Pusat bile.
Kenara koymuş olduğum botları da ayağıma geçirerek kombinimi tamamlamıştım.
Ayağıma giymiş olduğum botlar kıyafetle tam bir tezat oluşturuyor ve gülünç gözüküyordu ama çok da önemli değildi. Ne de olsa davete değil, savaşa gidiyorduk.
Masada olan silahımı da alarak bacağıma daha önce geçirmiş olduğum kılıfa sabitledim. Bıçakları da botlarımın içine koymuştum.
İşte şimdi tam anlamıyla hazırdım.
İşkence görmemin üstünden tam iki hafta geçmişti. Bu iki haftada toparlamıştım. Tırnaklarım artık kabuk bağlamıştı ve Nükhet'in katillerine oldukça fazla yakınlaştığımı hissediyordum.
Aynadan kendime son defa bakarak çantamı da alıp otel odasından dışarı çıktım. Asansöre binip lobiye kartımı bırakarak oteli dönmemek üzere terk etmiştim. Dışarıdaki arabama binerek arabayı davet yerine sürdüm.
Davet yerine geldiğimde arabayı valeye teslim edip içeri girdim. Davet lüks bir otelde yapılıyordu ve bu daveti bizzat Pusat vermişti. Herkes davetliydi. Tüm örgüt üyeleri, kara listedekiler de buna dahildi.
Pusat başa geldiğinden bu yana her yıl bir defa bu davet bizzat Pusat tarafından verilirdi. Amaç neydi, hiç bilmiyordum. Emin olduğum tek şey vardı:
Örgütün içinde olduğu herhangi bir şeyde iyi bir şey olma ihtimali yoktu.
Zaten bugüne kadar kara listede olan iki kişi hariç hiç kimse bu davetlere katılmamıştı. O iki kişiye de ne olduğunu bilmiyordum açıkçası. Umurumda da değildi. Bugüne kadar örgüte güvenmemeleri gerektiğini öğrenmiş olmaları gerekiyordu.
Davetin verildiği alana ulaştığımda dışarıda tek tük insan vardı. Onlara aldırmadan içeri girdim. Girdiğim gibi içerideki uğultu kesilmiş ve herkesin yüzü olduğum tarafa dönmüştü.
Kısa bir sessizlikten sonra fısıldaşmalar başlamıştı. Etrafımdaki yüzlere baktım. Hepsi tanıdık, bir o kadar da iğrendiğim yüzlerdi ve hepsi nefret ve hayret karışımı ifadelerle bana bakıyordu.
Hedefimde tek bir kişi vardı: Pusat Karahan.
Salonu baştan sona gözlerimle taradıktan sonra gözlerim Pusat'ı gördü. Ben ona bakmadan o bana zaten bakıyordu. Ta oradan bile burada neden olduğumu sorguladığını anlamamak aptallık olurdu.
Pür dikkat beni izliyordu. Bugünün bir devrim olacağını anlamış gibi gözlerini üstümden çekmiyordu.
Onu boş vererek ilerlemeye başladım. Yanımdan geçen garsondan bir kokteyl alarak boş bir masaya geçip tek başıma beklemeye başladım.
Ben onun ayağına gitmeyecektim. O bana gelecekti.
Kokteylimden yudumlayarak etrafı izlemeye başladım. Tüm örgüt üyeleri buradaydı.
Baban ve üvey annen de, Leyli.
O adam benim babam değil.
Bana dik dik bakan adama aynı şekilde karşılık vermeye başlamıştım. Karşısında hâlâ on yaşındaki Leyla olduğunu düşünüyorsa çok yanılıyordu. O kız öleli çok uzun zaman olmuştu.
Ona aynı sarsılmaz ifadeyle karşılık vermemin üzerine olduğum tarafa doğru yürümeye başladı. Oldukça sinirli bir ifadeye tezatla gayet sakin bir şekilde, kolunda biricik karısıyla beraber buraya geliyordu. Masanın yanına ulaşınca...
"Senin ne işin var burada?"
"Ben de başka kimsenin bu konsepte uygun olmadığını düşündüm. Bizim için veriliyordu bu davet. Asıl senin ne işin var, baba?"
Tükürürcesine söylediğim son kelimeden sonra eliyle kolumu tuttu ve sıktı. Bunu yaparken etrafına bakıp insanları kontrol etmeyi ihmal etmemişti. Bana doğru eğilerek...
"Bu aptallığa son ver. Yıllar sonra ortaya çıkıp beni hedef yapamazsın. Hangi delikten çıktıysan oraya geri dön."
Sakince ve dümdüz bir sesle söylediği kelimelerden sonra ona hiçbir şey demeden sadece baktım. Sessizliğim onu her zaman öfkelendirirdi.
Kolumu daha çok sıktı. Hiçbir tepki vermedim. Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki arkasından Pusat'ın sesini duymamızla kolumu hemen bırakıp oraya dönmüştü. Kolumun moraracağına emindim.
"Turan, bir sorun mu var?"
Pusat yanımıza ulaşıp önce moraran koluma, sonra da babamın yüzüne baktı.
"Hayır, sorun yok. Sadece şaşkınım biraz. Yıllar sonra ortaya çıkması bizi çok şaşırttı."
Pusat'tan çekiniyor muydu, yoksa ben mi bir şeyleri yanlış yorumluyordum? Umarım yanlış yorumlamıyorumdur.
"Biz de çok şaşırdık açıkçası. Kızının uzun bir süre daha korkak gibi saklanmasını bekliyorduk."
Hah, pardon. Buradaki korkak ben mi oluyorum? Ne münasebet!
Pusat'a dönerek...
"Ortada ne bir korkak var ne de saklanan. Birini bulamıyorsanız bu sizin ve sisteminizin yetersizliğidir."
Söylediğim şeye dalga geçer gibi sırıtı.
"Zaten bizim de kimseyi aradığımız yoktu ki. Aradığımız zaman da bulamadığımız kimse olmadı."
Pislik. İki hafta öncesinden bahsediyordu. Konuşmama izin vermeden Turan'a dönerek...
"Turan, bize biraz müsaade eder misin? Kızınla özel olarak konuşmak istiyorum."
Turan'ın bozulmuş ifadesini görmek bana aşırı zevk vermişti. Bana son kez bakıp...
"Çıkmadan yanımıza son bir kez uğra, kızım. Seni çok özledik, ben de annen de."
Yanında gezdirdiği süs bebeğinin varlığını bile unutmuştum. Geldiğinden beri tek kelime dahi etmemiş, öylece yanında durmuştu. Hep böyle oluyordu zaten. O kadın sadece susar, izler, boyun eğerdi.
Annenin ölüm sebebi de bunları yapmamasıydı, Leyli. Bırakalım bari o yaşasın.
Karısını da yanına alıp gitmişlerdi. Onların ardından bakmayı kesip Pusat'a döndüm. O da benim ona dönmemi bekliyordu.
"Sakin bir yerde konuşalım mı?" dedi. Bana bunu kabul edeceğimi beklemiyordu, değil mi?
"Hayır, burada konuşalım. Zaten konuşma değil, isteklerimi söyleyeceğim. Sen de yapacaksın."
Kaşlarını kaldırdı.
"Sana bunu düşündüren ne tam olarak?"
"Belgeler bende. Onları istihbarata verdiğimi düşünsene. Hatta Türk istihbaratı tek değil, Rus istihbaratı falan da... Krallığın devrilir, Pusat. Bunun olmasını istemezsin bence."
Söylediklerimle ifadesiz suratı bir anlığına dağıldı ama çabuk toparladı.
"En son bende değil diyordun. Ne oldu, leylekler sana bebek yerine belge mi getirdi?"
Sakince söylediği kelimelerin üstüne kahkahayı patlattım. Tüm salon bir an bize döndü ama onları çok da aldırmadım. Kendimi toparlamam kısa sürmüştü. Ona tekrar dönerek...
"Uzatmaya gerek yok. Belgeler bende. Karşılığında senden isteyeceklerimi bana vereceksin. O belgeler de güvenli yerde kalmaya devam edecek."
Suratıma dik dik baktı.
"İsteklerin karşılığında o belgeleri bana vereceksin ve kopyalarını da yok edeceksin."
Beklediğim bir tepkiydi.
"Tamam, öyle yaparız. Sen bana Kerem'i ver... Dokunulmazlığını kaldırıp örgütten at, ben de sana belgeleri vereyim."
Dediğimi kavraması biraz zaman aldı. Normaldir, normal. Bekleriz ya...
Bekleriz dediğimde on saniye falan.
"Saçmalama. Daha makul bir şey iste. O benim kardeşim."
Gerçekten işi zorlaştırmak zorunda mısın ya? Bir kerede hemen olsun.
"Tek istediğim bu. Bunu yapmazsan belgeler bugüne kadar adını duymuş olduğum tüm istihbaratlara gider."
Kararımdan dönmeyeceğimi ona anlatmak ister gibi kararlı bir ifadeyle baktım. Kafasını yavaşça iki yana salladı.
"Dostuma ihanet etmem. O belgeleri de yayınlamayacaksın."
Aynen, başka bir arzunuz...
"Dostun da aynı şeyi söylüyor mudur, Pusat? 'Ben ona ihanet etmem.' Ya da sana ihanet mi ediyor? Bunu bir araştırmanı öneririm."
Pusat konuşacakken konuşmasına engel olup devam ettim.
"Üç günün var. Bu üç günde kararından dönmezsen ben de kararımdan dönmem. Bir uyanıklık yapmaya kalkarsan ben olmasam bile o belgeleri yayınlayacak başka birileri hep olacak."
Ona son kez baktım. Sinirlenmiş gibiydi ama bunu belli etmemek konusunda da oldukça iyiydi. Pusat'ı orada tek başına bırakarak çıkışa doğru yürümeye başladım.
Davet salonundan çıkıp biraz uzaklaşınca birinin beni kolumdan tutup bir odaya çekmesi bir olmuştu.
Karanlık bir yerdeydik ve kolumu tutan kişinin yüzü bile belli değildi. Beni duvara yaslamış, kendisi de tam dibimde durmuştu. Yüzünü yüzüme yaklaştırınca kim olduğunu anlamıştım.
Pusat Karahan.
Yüzlerimiz arasında çok az bir mesafe bırakarak...
"O belgeleri bana vereceksin."
"Kerem'i verirsen neden olmasın?"
Sinirle nefes verdi. Yüzlerimiz arasında çok az bir mesafe kalmıştı.
"Kerem'i neden istiyorsun?"
Gerçekten bilmiyordu, değil mi? Nükhet'in öldüğünü, hatta öldürüldüğünü...
"Gerçekten olanlardan haberin yok mu?"
Varsa seninle de çok pis uğraşırım.
"Neyden bahsediyorsun?"
"Nükhet Daçka öldü. Onu Kerem öldürdü. Aynı zamanda ailesi de iş anlaşması imzalayarak Nükhet'i Kerem'e satmış. Bunlardan haberin yok mu?"
Benim söylediklerimden sonra Pusat'ın yüzünde anlık olarak beliren şaşkınlık ifadesini yakalamıştım ama hemen toparlamıştı.
"Nükhet ölseydi haberim olurdu. Kerem ve Daçkalar arasında hiçbir anlaşma da imzalanmadı."
Bu adam bildiğin ayakta uyuyor. Sinirle güldüm.
"Sen öyle sanmaya devam et."
Son söylediklerim bunlardı. Onu göğsünden ittirdim. Fazla güç uygulamama gerek kalmamıştı, kendi uzaklaşmıştı zaten. Kapıyı açmadan önce ona son kez bakıp...
"Üç günün tek var. Ya gerçekleri öğrenip istediğimi verirsin ya da olanlar olur, kıyamet kopar."
Kapıyı açıp çıktım. Koridoru geçip tam asansöre binecektim ki Turan Demirbağ'ın önümü kesmesiyle durmak zorunda kaldım. Kolumu tutup...
"Pusat'la ne konuştun?"
Umurunda olan tek şey planlarıydı ama olsun, ona da sıra gelecekti. Kolumu elinden çekerek...
"Seni ilgilendirmiyor."
Asansöre binmek için adım atmıştım ki tekrar kolumdan tutup beni çekiştirdi.
"Leyla, eğer yine bir halt peşindeysen Tanrı şahidim olsun ki seni öldürürüm."
Ona döndüm. Oldukça donuk bir yüz ifadesiyle ona yaklaştım.
"Annemi öldürdüğün gibi mi öldüreceksin?"
Hiçbir duygu barındırmayan sesimle söylediklerimden sonra kolumu bırakarak elini kaldırdı ve bana tokat attı. Tokadın etkisiyle kafam sol omzuma düşmüştü. Yüzüme yaklaşarak...
"Emin ol, senin ölümün onunkisinden bile daha iyi olur."
Son söyledikleriyle donup kaldım. İlk kez annemi öldürdüğünü kabul ediyordu. Her seferinde inkâr eder ve beni ikna etmeye çalışırdı ama bu sefer kabul etmişti. İlk kez kabul etmişti.
Senden vazgeçmiş, Leyli.
Suratına sadece baktım. Tepki bile verememiştim. Her seferinde karşısında daha güçlü duracağımı söyler ama yine annesini yeni kaybetmiş o küçük kız çocuğuna dönüşür ve karşısında hiçbir şey yapamazdım.
Ne kadar özgür ve cesur olduğumu kendime söylesem de bu adamın yanında ikisi de olamıyordum.
Hepimizin karşısında sustuğu ve haykıramadığı biri ya da birileri vardır. Özgürlük ve cesaretin bir kısmı da onların karşısında susmamak, boyun eğmemek ve sonuna kadar gerçekleri haykırmaktır. Herkese karşı bunu yapabilen ben, annemin katilinin karşısında korkak bir çocuğa dönüşüyordum ve bu durum gün geçtikçe o çocuktan nefret etmeme sebep oluyordu.
Son sözünü söyledikten sonra arkasına bile bakmadan gitmişti. Beni oracıkta koca bir hiçliğin içinde bırakarak...
Ondan nefret ediyorum, Leyli. Nefret!
Arkasından öylece baktım. Gözlerim dolmuştu. Hayır, ağlamayacaktım. Ağlamamalıydım. En azından şu an değil. Ellerim titriyordu, gözlerim dolmuştu ve ben yerimde öylece durmuş, kıpırdayamıyordum. Son bir çabayla asansöre binip asansörün tuşuna bastım.
Sakin olmalısın, Leyli. Burada değil. Biraz daha dayan, az daha.
Asansörün ineceğim kata gelmesiyle aceleyle kendimi asansörden dışarı attım. Nefes alamıyordum. Bir krizin eşiğindeydim ve buradan hemen gitmeliydim. Çıkış kapısına ulaşınca valenin arabamı getirmesini bekledim. Ellerim hâlâ titriyor ve nefes almak neredeyse imkânsız hâle gelmişti ama buna rağmen güçlü durmaya devam ediyordum.
O başını eğmeyeceksin, Leyli. Asla.
Arabam geldiği gibi kendimi arabanın içine atıp sürmeye başladım. Otelden biraz uzaklaşınca arabayı bir köşeye çekip nefes almaya çalıştım ama hayır, olmuyordu. Nefes alamıyordum. Zar zor aldığım titrek nefesler artık yetmemeye başlamıştı. Ellerimin titremesi geçen süre içinde daha da artmış ve direksiyonu bile kavrayamayacak hâle gelmiştim.
Sinirle kafamı direksiyona geçirdim ve ağlamaya başladım. Ayaklarımı da kendime çekip kollarımı da bacaklarıma sararak ağlıyordum.
En son ne zaman böyle ağladığımı hatırlamıyordum bile. Ne çok zaman olmuştu böyle ağlamayalı...
Annem hep benim kanayan yaramdı. Asla kabuk tutmuyor ve acısı da hiç dinmiyordu. Sanki annemin ruhu, onun intikamını daha almadım diye hep peşimdeydi ve beni bırakmıyordu. O adam ölmedikçe ne anneme ne de bana rahat vardı. Onun ölmesi gerekiyordu. Bunun zamanı gelmişti.
Arabada sarsıla sarsıla ağlarken tek sarılabildiğim şey kendim ve yaralarımdı. Bizim zaten hiçbir zaman bizden başka kimsemiz olmamıştı da... Bu hayatta sarılabileceğim tek annem vardı, o da artık yok.
İnsanın sarılabilecek kimsesi olmaması ne acıydı.
Bizim bizden başka kimsemiz yok, Leyli.
İhtiyacımız da yok kimseye.
Yaklaşık bir saatin sonunda ağlamam ancak dinmiş ve yeni yeni toparlanmaya başlamıştım. Ne lanet bir gün ama...
Gözyaşlarımı silip arabayı çalıştırmıştım.
Bölüm etkileşimi
