2. bölüm / 2
KırağıVazgeçme
Bölümler 2Şu an: Vazgeçme
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Vazgeçmek bazen faydasızdır; inanmak gerekir.
Bölüm şarkısı:
Hasretinle Yandı Gönlüm – Edip Akbayram
...
Yatağımda uzanmış, müzik dinliyordum. Sevdiğim bir müzik çalıyordu; her dinlediğimde tüylerimi diken diken ediyor ve bir yandan beni huzurlu ediyordu.
Gelecektin gelmez oldun
Halimi hiç sormaz oldun
Yaralarımı sarmaz oldun
Yokluğunda soldu gönlüm
Gözlerimde kanlı yaşlar
Hasretin bağrında kışlar
Başa geldi olmaz işler
Binbir dertle doldu gönlüm
Derin bir iç çektim. Gözlerim açıkken pencereye kaydı. Dışarıda kar yağıyordu. Dışarıda olmayı özlediğimi hissettim bir an; güneşin tenimi kavurmasını, yağmurların beni ıslatmasını, karların bedenimi buzdan bir kütleye döndürmesini… Hastalık oldukça bunların hiçbiri başıma gelmiyordu.
Bazen kendinizi çaresiz hissedersiniz ya, işte ben de onu şu an değil, her an yaşıyordum. Evime sadece yazın gidiyordum ama dışarıya çıkmıyordum, çıkamıyordum. Bir kar tanesi düştü sanki hayali tenime; buz gibi oldum. Hayal kuruyordum ama hissedemiyordum. Yaz oldu sanki bir an; kuşların cıvıltısı doldu kulağıma. Beni öyle hoş etti ki gülümsediğimi hissettim.
Özlem çekiyordum hepsine. Bir an yağmurlu oldu hava; bulutlar havada hükmünü yürütüyordu. Mutlu olmayanlar benim gibi ağlıyor, güçlü duranlar ise içine atıyordu. Yağmurda ıslanmayı çok severim ben. Kıvırcık saçlarıma tutunurlardı —bu bir hayalden ibaret olsa da— beni mutlu ederlerdi.
İmkânsız denen kavramı bilmezdim ben ama öğrenmiştim. İmkânsız denen kavram bana koymuyordu artık direniyordum. “İmkânsız” diye bir kavram yoktur benim dünyamda. Her koşul imkânlı hâle gelebilirdi; sadece denemekten vazgeçmemeliydik. Koşulsuz, şartsız tutunmalıydık hayata.
Çok duymuştum annemden senin ismini. “Hayattan vazgeçmiş insanlara hayatı öğret, onlara hayat ol,” diye koydum cümlesini ama hiçbir zaman diyememiştim ki:
“Anne, ben kendime hayat veremiyorum. İnsanlara hayat nasıl olabilirim?” diye.
Düştüğüm kuyudan çıktığımda etrafıma baktım. Stella birazdan gelir, “İlaçlarını içtin mi?” diye sorardı. Bu düşünceler yüzünden aksatmıştım; aksatacağım kadar zaten, bir daha olsun istemezdim.
İlaç arabam masamın yanındaydı. Önüme getirdim. Akşam olmuştu. İçeceğim ilaçları ayarladım ve yanımdaki koca sürahiden bardağa su doldurup ilaçlarımı içtim. Arabamı önümden çektim ve yatağıma iyice sıvıştım. Uyku beni içine çekmişti. Tek dileğim, beni bu hastalıktan birkaç saatliğine koparmasıydı.
❄︎
Bir gürültü sesiyle yerimden sıçradım. Uykumdan böyle uyanmak istemezdim ama ne oluyordu nerden gelmişti bu ses? Hızla yatağımdan fırladım. Komidinin üstünde duran telefonumdan saate baktım. Ben uyuduğumda saat on buçuktu, şimdi on iki olmuştu. İki saattir uyuyordum.
Odamın kapısını açtığımda birkaç hemşirenin Melisa’nın odasına koştuğunu gördüm. Kapının arasından onun ilaç arabasının yere devrildiğini ve yerde bir el olduğunu gördüm. Gözlerim kocaman açıldı. Ne olur, düşündüğüm şey olmasın diye içimden dua ettim. Stella’nın içeriden ağlama sesleri geliyordu.
Fark etmediğim bir anda yanımda Direnç belirdi.
“Umarım düşündüğüm şey değildir,” dedim, bir onun bir benim duyacağım kadar kısık bir sesle. Soğukkanlılığını her zamanki gibi koruyordu.
“Kimsenin hastalıktan kaçışı yok,” dedi.
Sözleri beni buz kesti. Gözlerini bana çevirdi, baştan aşağı süzdü beni. Üzerimde pembe kurdeleli pijamalarım, ayağımda Zootropolis çocuk filminden Nick’in -tilkinin-patikleri vardı.
Dudağı kıvrılacak gibi oldu ama bulunduğumuz durumu hatırlayınca vazgeçti ve önüne döndü. Ben de ona göz ucuyla baktım. Mavi gözleri capcanlı görünüyordu ama buz gibiydi; sanki üzerinde bulutlar çökmüştü. Siyah bir bluz giymişti, altında ise kareli gri bir eşofman vardı.
Önünde durduğumuz kapı açıldığında beklentiyle baktım. Düşündüğüm olmasın diye… Stella kırmızı gözlerle odadan çıktı. Gözleri bir an bana baktı ve başını olumsuzca sallayıp ağlayarak yanımızdan geçti. Direnç’le aramdan, açık kapıdan içeri baktım. Beyaz bir örtüyle cesedi örtüyorlardı.
Gözlerimden yaşlar aktı. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Oysa ölmeyi hiç istemezdi; bir gün iyileşeceğini düşünür ve bununla yaşardı. Direnç bana döndü.
“Sakin ol, kıvırcık,” dedi naif sesiyle. “Hepimiz öleceğiz, ölmeyeceğiz diye bir şey yok.”
Direnç’in sözleriyle sinirle ona döndüm.
“Ölmeyeceğiz,” dedim. Ölmek çok mu istiyordu bu adam? Hep ölümden bahsetmezse olmuyordu.
Aklıma gelenlerle Stella’yı bulmak istedim ama Melisa’nın ölümü çok yeniydi. Onu en azından… ölü bedenini görmek istiyordum. Stella’ya desem bana gösterir miydi acaba? Denemekten başka çarem yoktu.
Odama gittiğimde yatağıma geçtim. Elime telefonumu aldım, saat bire doğru geliyordu. Stella birazdan bizi kontrol etmeye gelirdi. Ona iki soru soracaktım: biri dile getirmesi için, diğeri de yapabilmesi için.
…
Aradan on beş dakika sonra Stella yanıma gelmişti ve şu an bana ilaç içip içmediğimi soruyordu.
“İçtim, Stella,” dedim bıkkın bir sesle. “Ve sana iki şey söyleyeceğim.”
Yatağımda dikleştim, belimi yasladım.
“Nedir?” dedi. “Direnç…” dedim sadece. “Direnç ilaçlarını içiyor mu, Stella?”Gözlerini bana dikti.
“Kendine hiç dikkat etmiyor. ‘Böyle ölebilirsin’ dediğimde umrunda olmadığını söyledi. Annesiyle kaç defa konuştuk, o da Direnç’e baskı yapıyor ama o tınlamıyor bile.”
Duyduklarımla şaşırmamıştım. Zaten bunu bekliyordum. Göz altları mordu, teni soluktu ve kesinlikle soğuktu.
“Peki…” dedim yutkunarak. “Melisa’yı görebilir miyim? Bir kereye mahsus olacak, söz veriyorum. Sadece kız arkadaşımı görmek istiyorum.”
Yanıma yaklaştı ve elimi tuttu. Balık etli biriydi Stella; hep saçlarını kıskaçlı tokayla toplar, hemşire önlüğünü giyerdi.
“Hayat, bu istediğin senin için zor. Soğuk bir depoda… En azından gömülene kadar. Söz veriyorum, gömülmeden önce sana onu göstereceğim,” dedi ve odadan çıktı.
Başım yastığın yumuşak dokusuna gömülürken bir yandan Melisa’yı, bir yandan Direnç’i düşünüyordum. Niye bu kadar taktım ki buna? Ne demek istediğini çok iyi biliyordum ama benim gibi hastalar yaşasın istiyordum; ne kadar hayattan bezmiş olsalar bile.
Nasıl ve nereden geldiğini bilmediğim bir cesaret sanki beni yatağımdan kaldırdı. Solunum cihazımı aldım ve odamdan çıktım. Hızla, benim odamın karşısında olduğunu öğrendiğim Direnç’in odasına doğru gittim.
Kapıyı alacaklı gibi çaldım ve birkaç adım geri çekildim. Birkaç saniye sonra kapı açıldı. Gözlerini ovuşturan bir Direnç beklemiyordum; çok komik görünüyordu. Saçları dağılmıştı, kazağının altına giydiği atlet dışarı fırlamıştı.
Uykudan yeni uyandığı için kalın sesiyle ağzının içinden bir homurtu çıkardı.
“Ne işin var burada, kıvırcık?” dedi. Gözleri arada sırada uykudan kapanıyordu.
“Hazırlan, başlıyoruz yarın,” dediğimde hızla bana baktı.
“Neye?” diye sordu.Kıkırdadım.
“İmkânsızları imkânlı bir hâle getirmeye,” dedim.Anladı.
“Boşuna uğraşıyorsun, kıvırcık,” dedi.Hızla reddettim.
“Hayır, boşuna değil. Sen öyle düşünüyorsun!” dedim.
Sinirle göz devirdi.
“Peki, şimdi bunu, yani iyileşme işini yapınca ne olacak? Eline ne geçecek?” dedi.
“Bize bir ciğer bulana kadar, evet, hastalığımızın kesin bir tedavisi yok ama bunu kontrol altına alabiliriz,” dedim ve her zaman yanımda taşıdığım listeyi ona gösterdim. Şunlar yazıyordu:
• Solunjm Fizyoterapisi
• Enzim ve Vitamin Takviyeleri
• Antibiyotikler
• Özel beslenme şekli
• Düzenli spor
Bunları gösterip konuştum.
“Bunları yapmak yetmez elbet ama en önemli olanlar bunlar.”
Hızlı hızlı konuştuğum için nefes almakta zorlanıyordum. Hızla solunum cihazına uzandım ve burnuma yerleştirdim, derin nefesler almaya başladım. Direnç bana baktı ve elindeki listeyi cebine koydu.
“Peki,” dedi.
Kapıyı kapatacakken ayağımı arasına koydum.
“Şey… telefon numaranı alabilir miyim acaba?” dediğimde bana tip tip baktı. Ayıp bir şey de dememiştim.
“İlaç saatlerini yakından takip etmek istiyorum da,” dediğimde göz devirdi. Niye bu kadar sıkıcıydı? Bir kâğıda yazdı ve telefon numarasını verdi. Hızla kapısını kapattı. Ben de hızlı adımlarla odama gittim. Yatağıma uzandığım an derin bir nefes aldım.
Uykum gelmeye başlıyordu. Camdan yağan karı izliyordum muazzam görünüyordu. Keşke hissedebilseydim, diye geçirdim içimden. Gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu. Sırtımı kapıya döndüm ve yatağımda, camdaki karı izleyerek uykuya daldım.
…
Uyanıp üzerime kahverengi bir bluz, altıma siyah bir kot pantolon giydim. Saçlarım her zamanki formundaydı. Özel işlerimi ise halletmiştim. Bugün ilk gündü; o yüzden güzel giyinmiştim. Hadi başlayalım, diye geçirdim içimden.
Odamdan çıkmıştım. Stella ortalarda yoktu. Diğer hemşirelere günaydın dileyerek Direnç’e mesaj attım.
Ben- Bekleme alanında bekliyorum, gel hemen.
On dakika sonra kapısı açıldı ve dışarı çıktı. Siyah bir pantolon, siyah bir kazak giymişti; en sevdiği rengin siyah olduğunu tahmin ediyordum.
“Günaydın,” dedi bana bakarak.
“Günaydın,” dedim ona bakarak.
“Sabah ilaçlarını içtin mi?” diye sordum.
“Hayır, kıvırcık,” dedi.
Sadece göz ucuyla, o fark etmeden aramızdaki mesafeye baktım. Üç adım vardı. Bu içimi rahatlattı.
“Odana girmek istemiyorum. İlaçlarını iç ve gel,” dedim. Sadece göz devirdi. Ah, bu kaçıncı? İki yahut üç dakika sonra geldi ve bana tek kaşını kaldırdı.
“Bazı hastalar için minik bir spor salonu var. Gel benimle,” dedim ve yürümeye başladım. Biraz spor yapacaktık; bu bize iyi gelebilen bir yöntemdi. Çantam kolumdaydı, su içmek de önemliydi.
Akciğerlerimizdeki balgamı atmak için spor faydalıydı. Stella, bana özel doktorumla birlikte spor planlaması yapmıştı ama bunu Direnç’e yapıp yapmadıklarını bilmiyordum. Biraz benim yaptığım şeylerden yapsa sorun olmazdı.
İki tane asansör çağırdım. Direnç birine, ben birine bineyim diye; üç adım gibi aynı havayı da soluyamazdık. Kistik fibroz zor bir hastalıktı. Eğer birisi sizinle aynı hastalığı taşıyorsa ona dokunamazdınız; üç adım mesafenizi korumak zorundasınız ve aynı havayı solumamalısınız. Stella, bu hastaneye ilk geldiğimde bana bunları sanki bilmiyormuşum gibi bir hafta boyunca tekrar etmişti.
Ah, can sıkıcı…
İkimizin de asansörü geldiğinde ona döndüm.
“Spor salonunun nerede olduğunu biliyorsun umarım, Direnç,” dedim.
Bana baktı.
“Biliyorum, kıvırcık. O kadar bilgisiz değilim,” dedi.
Kıkırdadım.
“Sevindim,” dedim ve gelen asansöre bindim. O da diğerine bindi ve spor salonuna indik.
…
Yirmi dakikadır buradaydık. Aynı havayı solumamak için ağzımızda maskeler vardı. Direnç’le koşu bandında koşuyorduk. Benimki en düşük moddaydı ama onunkini biraz daha yüksek moda ayarlamıştık. Aramızda bir koşu bandı bırakmaya dikkat etmiştik.
Göz ucuyla ona baktım. Omzunda bir havlu vardı; ara sıra terlediğinde yüzünü siliyordu. Spor odası sıcaktı. Ben de düşük modda bile terlemeye başlamıştım. Tabii bunun hastalıkla da ilgisi vardı, emindim. Spor bittiği zaman akciğerlerimdeki balgamı atacaktım; bu beni biraz olsun rahatlatıyordu. Direnç’in de öyle olacağına emindim.
Koşmayı bıraktım ve bir yere oturdum. O kadar yorgundum ki nereye oturduğumu bile bilmiyorum. Maskemi çıkardım, bir litrelik büyük su şişemi aldım ve kafama diktim. Hızlı hızlı içerken Direnç’in bana baktığını hissettim.
Suyu bitirdiğimde bir öksürük tuttu. Evet, başlıyoruz, diye geçirdim içimden. Ellerim peçeteye uzandı; zaten sıkı bir rulo yapmıştım. Gözlerimden yaş akana, akciğerlerimden çıkan balgam peçeteye geçene kadar öksürdüm. Birisinin yanıma geldiğini hissettim.
Peçeteyi ağzımdan çektim. Gözlerimin kızardığını, yaşların gözlerimde toplandığını, hatta birkaçının gizlice kaçtığını biliyordum. Direnç bir anlığına bana uzandı; belimi okşamak istedi ama durdu. Ben de geri çekildim. Yapamazdı, yapmamalıydı. Birbirimizden uzak durmalıydık.
“Yapma,” dedim sadece.
Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı ve geri çekildi.
“İyi misin, Hayat?” dedi.
Sadece başımı salladım.
Sırtını bana döndü ve o da bir yere oturdu. Suyunu yanına almıştı. Maskesini çıkardı ve suyunu içti.
“Birbirimize dokunamayız, Direnç. Biliyorsun bunu,” dedim kısık bir sesle. Odada zaten sadece ikimiz vardık. “Akciğerlerimizdeki bakterilerin birbirimize bulaşmasını istemiyorum,” dedim. Sesim o kadar kısıktı ki ben bile zor duyuyordum.
“Ölmek istemiyorum,” dedim bir an. “Bu hayatı tatmadan ölmek istemiyorum, Direnç.” Gözümden bir yaş süzüldü. “Senin de yaşamanı istiyorum,” dedim, hiç düşünmeden.
Durup ona baktım. Bana bakıyordu. Gözlerinde bu sefer boşluk değil, adını koyamadığım bir duygu vardı.
“Bu yolu ya kazanarak ya da ölerek bitireceğiz. Yanımda olmanı istiyorum. Bize bir akciğer bulduklarında…” durdum. “Biliyorum, sadece beş yıllık bir ömür olacak. Sadece beş yıl… Ama o da dünyayı keşfetmem için bir zaman dilimi,” dedim.
Direnç ağlayan gözlerime baktı. Çok mu çaresizdim?
“Senin yanındayım, Kıvırcık,” dedi.
Ağlayan gözlerimin arasından dudaklarımın gülümsediğini hissettim.
“Teşekkür ederim,” dedim.
Aniden iki kolunu kaldırdı ve çapraz bir şekil yaparak ellerini omuzlarına vurdu. İlk başta ne yaptığını anlamadım. Sonra sadece şunu dedi:
“Bana sarılmak istemez misin, kıvırcık?”
Ne yaptığını hemen kavradım. Dolu gözlerle gülümsedim; gülümsememin arasından bir hıçkırık kaçtı. Kollarımı kaldırdım, ben de çapraz bir hâle getirdim ve ellerimi omuzlarıma koydum. Gülümsedi. Omuzlarındaki ellerini iki kez vurdu; bana sarılıyordu.
Belime yavaşça vuruyor gibi hissettim. Ben de iki kez omuzlarıma vurdum.
“Artık sarılıyoruz, Kıvırcık,” dedi.
“Artık sarılmak imkânsız değil,” dedim hıçkırıklarımın arasından.
“Evet, değil,” dedi tüy gibi sesiyle. “Artık değil kıvırcık."
❄︎
Odamda bir misafir ağırlıyordum ama hissedebileceğim biri değildi. Bilgisayardan konuşuyorduk. O, karşı odamda olmasına rağmen yatağımın üstünde oturmuş gibi onunla konuşuyor ve içeceği ilaçları gösteriyordum.
Direnç ise beni dinliyordu. Birbirimizi tanımak için ona soy ismini, kaç yaşında olduğunu sormuştum. Yirmi dokuz yaşındaydı. Soyadının Blanc olduğunu öğrendim. Babasının Türk olmadığını söylemişti.Ben de yirmi altı yaşında olduğumu ve soy ismimin Aktaş olduğunu söyledim.
“Ve bunları da akşam içeceksin,” dedim ve kenarda duran ilaçları gösterdim. Bilgisayara doğru sabah ve gün içinde içeceklerini de göstermiştim.
“Hepsini düzenli içeceksin, anlaştık mı?” dediğimde göz devirdi.
“Tamam,” dedi. “Kıvırcık.”
“Solunum tüpün hep boynunda asılı olacak ve borusu da burnunda,” diye durmadan devam ettim. “Maske takacaksın. Hep ağzında olacak. Hele birbirimize yaklaştığımız zaman çok önemli,” dedim.
Ben bunları anlatırken kendisi bir şeyler çizmekle meşguldü.
“Kıvırcık,” dedi ansızın.
Ağzımın içinden bir mırıltı çıktı.
“Birkaç dakika sonra kapının altına bak,” dedi ve görüntülü konuşmayı sonlandırdı.
Bir an sendeledim.
“Ne alaka ya?” diye sordum kendime.
Saate baktım; saat on ikiye doğru geliyordu. Yatağımdaki ilaçları ilaç arabasına koydum. Birkaç dakika sonra kapım tık tık diye çalındı. Hızla kapıya döndüm. Kapının altından gizlice sızan bir kâğıt gördüm. Tek kaşım havaya kalktı.
Hızla kâğıdı açtım. İçinde bir çizim vardı ve o kadar güzeldi ki… Bir sokak vardı; bir bank ve bankın etrafı karlarla kaplanmıştı. Üzerine kar yağıyordu. Kenarda bir sokak lambası, yanında ise donmuş bir göl vardı. Buz tutmuş gölün üzerinde ben vardım; bankta oturup izleyen ise Direnç’ti.
Kendimi bir an çocuk gibi hissettim. Beni ve onu çizmişti. O kadar mutlu olmuştum ki mutluluk gözyaşları döktüm.
Odamda bir telefon sesi yankılandı. Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim ve telefonu açtım.
“Hayal kurmak imkânsız değildir, Kıvırcık. Hayat varken o hayatı yaşamak gerekir; tıpkı şu an yaşamaya çalışıp direndiğimiz gibi,” dedi.
“Direnç, bu çok…” dedim ama devamını getiremedim.
“İyi geceler, Kıvırcık. Yarın direnmek için çok şey yapacağız gibi,” dedi ve kapattı.
Telefonumu komodinin üstüne bıraktım ve odamın en sevdiğim köşesine gittim. Elime bir bant alıp çizimi duvara yapıştırdım. Sonra yatağıma girdim, gözlerimi yumdum ve bu fotoğrafın bir gün gerçek olmasını diledim.
...
Sabah uyandığımda Stella beni Melisa’nın yanına götürdü. Arkadaşımı gördüm; ona onu özleyeceğimi, çok sevdiğimi söyledim. Yaşamayı en çok onun hak ettiğini ve diğer dünyada huzura varmasını diledim. Stella ile birlikte bebeklerin olduğu odaya doğru gidiyorduk.
“Direnç’e ne oldu, Hayat?” diye sordu aniden.
“İlaçlarını içiyor, maskesini takıyor ve solunum tüpü boynunda asılı,” dedi.
Ben de hemen konuştum.
“Belki yaşamanın güzel bir şey olduğunu öğrenmiştir,” dedim.
Kaşlarını kaldırdı.
“Emin misin?” dedi süpeli bir sekilde.
“Evet,” dedim.
Hızla önüne döndü. Derin bir nefes verdim. Konuştuğumuzu, hatta bazen buluştuğumuzu öğrenirse bizi mahvederdi.
Bebeklerin olduğu odaya geldiğimizde sensörlü kapı açıldı ve içeri girdim. Stella arkasını dönüp giderken,
“Sizin için her şey… Unutma, üç adım,” dedi ve gitti.
Derin bir nefes aldım. Bebekleri büyük bir camın arkasından izliyordum. Orada oturmak için iki koltuk vardı. Birine oturdum, cama bakarken başımı sert duvara yasladım.
Stella haklıydı. Uzak durmak en iyisiydi. Maskemi çıkardım, derin nefesler aldım. Solunum borusunu burnumdan çıkardım ve temiz havanın ciğerlerime dolmasına izin verdim. Bu öksürmeme neden oldu. Solunumumu kontrol altına almaya çalıştım. Derin nefesler aldım. Öksürürken elim hızla çantama gitti, peçete çıkardım. Ağzıma koyduğumda öksürüğüm şiddetlendi. Gözlerimden yaş geldi ama balgamı akciğerlerimden çıkarmayı başardım.
Rahatladığımda başımı duvara yasladım. Zordu, hem de çok zordu. Sensörlü kapı açılınca hemen solunum borusunu burnuma taktım ve maskemi ağzımın üzerine koydum. İçeri bir kız girdi. Ağlıyordu; çok çaresiz ve yalnız görünüyordu.
“Niye ağlıyorsun?” diye sordum.
Kırmızı gözleriyle bana döndü. Hıçkırıkları birbirine karışıyordu.“Hiç,” dedi ve elinin tersiyle gözyaşlarını sildi.
“Hastalığın ne?” diye sordum ansızın.
“Beynimde bir tümör var. Bugün teşhis koydular,” dedi.
O yüzden ağlıyordu demek ki… Aklıma ansızın Melisa geldi.
“Ben de kistik fibroz hastasıyım. Akciğer hastasıyım yani,” dedim.
Uzun bir sessizlik oldu.
“Tanışalım mı?” dedim ansızın.
Gözleri bana döndü.
“Hayat Aktaş,” dedim.Yutkundu.“Filiz Kara,” dedi.
“Memnun oldum, Filiz. İlk gününde yalnız
kalmak kimse istemez,” dedim.
“Unutma, hiçbir şey imkânsız değildir.”
Ayağa kalktım.
“1555 numaralı oda. İstediğin zaman gel,” dedim ve sensörlü kapıdan çıkıp asansöre bindim.
Asansörle hızla odamın olduğu kata geldim ve odama girdim. Direnç hâlâ uyanmamıştır diye düşünüp biraz dışarı çıkabilirdim. Evet, yasaktı. Soğuktan da etkilenebilirdik ama şu az zamanımızda biraz olsun mutlu olmayacaksam niye yaşıyordum ki?
Hızla montumu giydim, botlarımı ayağıma geçirdim. Pembe beremi ve pudra pembesi atkımı taktım. Stella’ya yakalanmadan çıkmam iyi olurdu.
Odamın kapısından kafamı uzattım, koridora baktım. Kimse yoktu. Birkaç hemşire ve hastalar vardı sadece. Hızla odamdan çıktım, sensörlü kapıdan geçtim. Bedenim soğuk havanın etkisiyle sarsılırken derin bir iç çektim ve uzun zaman sonra yüzümde bir gülümseme olduğunu hissettim. Atkımla boynumu daha çok örttüm, bir banka geçip oturdum.
Bedenim yorulmuştu. Banka iyice yayıldım. Kolum çok ağrıyordu; neden bilmiyordum ama halsizlik veriyordu. Birkaç dakika gözlerimi kapattığımda yanımda bir hareketlilik hissettim. Kimin geldiğini biliyordum.
“Direnç,” dedim. “Kıvırcık,” dedi. “Hasta olacaksın.”
Zaten hasta değil miydik?
Gözlerimi açtım. Önüme geldi ve bana baktı.
“Spor yaptın, değil mi?” dedim sessizce.
Başını salladı.
Ayağa kalktım. Onu beklemeden önden yürüdüm. Arkamdan sessizce geldiğini hissediyordum.
Sensörlü kapıdan içeri girdim. Odama giderken Direnç,
“Buraya gel, Kıvırcık,” dedi ve kantine doğru gitti.
Yanımdaki sandalyeye oturdu. Çapraz oturuyorduk; sanki tam karşımdan bakıyordu.
“İlaçlarını içtin mi?” dedim.
Sessizce başını salladı.
Sustum. Başım çok ağrıyordu, dinlenmeye ihtiyacım vardı. Birkaç dakika sonra Direnç’in sipariş ettiği yiyecekler geldi. Bir şey demedim, sadece yedim. Konuşacak hâlim bile yoktu; o kadar halsizdim.
“İyi misin, Kıvırcık?” diye sordu.
Başımı olumlu anlamda salladım.
“Evet, iyiyim,” dedim.
Değildim. Başım dönüyordu. Mutluydum ama şimdi halsizdim.
“İstersen Stella’yı çağırayım,” dedi.
“Hayır, iyiyim, Dir-”
Sözlerimi yarıda kesen şey, yere yığılmam oldu.
❄︎
Yavaş yavaş gözlerimi açtım. Açıldığında etrafa baktım. Koltukta, maskesini takmış, solunum borusu burnunda uyuyan bir Direnç görmeyi beklemiyordum. Odama girmesi yasaktı; bunun için neler yapmıştı, Allah bilirdi.
Koltukta boynu tutulmuştur kesin, diye içimden geçirmeden edemedim. Çok naif bir yüzü vardı. Göğsü bir iniyor, bir kalkıyordu. Onu böyle izlemek isterdim hep. Yerimde rahatsızca kıpırdandım. Odada ikimizden başka kimse yoktu; yalnızdık. Kolumda açılan damar yoluna kaydı gözüm.
Bakışlarım tekrar Direnç’e döndü. Hâlâ huzurla uyuyordu. Önüme döndüğümde bir ses duydum.
“Günaydın, kıvırcık,” dedi.
Ona döndüm. Gözlerinin birini azıcık aralamış, bana bakıyordu. Gözlerini tam açsın diye neler vermezdim; mavilerini görmek için…
“Uyu, Direnç. Ben de uyuyacağım,” dediğimde dudakları kıvrıldı.
“Stella korkudan bayıldı biliyor musun, seni öyle görünce?” dedi. Kalın sesiyle bir kahkaha attı.
“Bir an öldü sandım. Çok korkmuştu Stella, sana bir şey olacak diye,” dedi.
“Kıyamam ben ona, canımın içi,” dedim kısık sesimle.
“Yemek yememişsin,” dedi Direnç.
Ah, evet… Yemeyi unutmuştum.
“Tansiyonun düşmüş, kıvırcık,” dedi.
“Olabilir, yemeyi unuttum,” dedim.
“Allah’tan kendini unutmuyorsun,” dedi.
Sadece kıkırdadım.
“Olabilir, unuturum,” dedim.
“Unutma, kıvırcık. Ödümü kopardın,” dedi.
Ama ben bir cümleye takıldım: ‘Ödümü kopardın’ demişti. Beni mi düşünüyordu? diye geçirdim içimden ama bir an kafamı salladım. Saçmalama, dedim kendime.
Odamın kapısı ansızın açıldı.
“Hayat uyandı mı, Direnç?” diye endişeli bir ses duyuldu.
“Evet,” dedim.
Stella içeri girdi ve hızla yanıma gelip bana sarıldı.
“Korkuttun beni, Hayat,” dedi iç çekerek. Beni sıkı sıkı sardı.
“İyiyim, Stella,” dedim. Göz devirdi.
“Sana kaç kere diyorum: yemek yemeyi unutma, ilaçlarını iç. Ama nerdee…” dedi, sondaki e harfini uzatarak.
Kıkırdadım.
“İşim var şu an,” dedi ve Direnç’e döndü.
“İki dakika sonra yoksun burada, Direnç,” dedi kızgın bir sesle.
Allah bilir buraya nasıl girmişti, diye düşünmeden edemedim. Stella çıkınca Direnç bana döndü.
“Gitmezsem beni terlikle dövecek gibi,” dedi. Güldüm.
“Her zamanki gibi,” dedim ve ekledim:
“Yarın için hazır ol.” Hemen onayladı ve odadan çıktı.
...
Selam umarım bölüm hoşunuza gitmiştir nasıl buldunuz?
En sevdiğiniz karkater şu anlık kim???
Ve küçük bir detay 2 bölümdeki detayları bir gözden geçirmenizi dilerim çünkü neler olacağını bilemeyiz
Sağlıcakla kalınn
Bölüm etkileşimi
