2. bölüm · KİMSE GERİ DÖNMEZ
1. BÖLÜM
Ben Asena.
Asena Turalı. Hayatım boyunca ilk defa hakkettiğim yerde olduğumu düşünüyordum. İki yılımı harcadığım o üniversite sınavını nihayet kazanmıştım. Şimdiyse İstanbul'a yolculuk yapıyordum.
Kalacağım yer ise kaliteli bir otel odasıydı. İlk birkaç hafta boyunca orada idare etmek zorundaydım.
Daha sonrasında kalan vaktimi kendime bir daire bakmakla geçirecektim.
Önümde fazlasıyla yorucu ve zorlayıcı bir yol vardı.
Uçağın penceresinden bakmaya devam ettim. Gökyüzünü süsleyen bulutlarla bakıştık birkaç saniye. Her şeyiyle güzel olan bu evrende bulunmak güzel hissettiriyordu. Ayrıca nihayetinde kafamı derslerden kaldırabildiğim için de mutluydum.
Farklı bir şehir, başka insanlar ve gezilecek bir sürü yer vardı. Bu, sınav stresinden sonra bana ilaç gibi gelecekti.
Üniversite bölümüm ise psikolojiydi. Sanki kendi psikolojim çok iyiymiş gibi, bir de insanların dertlerini dinleyecektim. Evet, fakat bu benim hayalimdi ve her bir basamağı tek tek çıkmak içimdeki çocuğu gıdıklıyordu.
"Camı kapatır mısın? Güneş yüzüme vuruyor." Yanımda yolculuk boyunca homurdanmaktan bıkmayan bir adam oturuyordu. Uzun yolculukların kötü yanı, kötü yol arkadaşları oluyordu maalesef.
Kurtulmanın bir yolu yoktu. Elimde olsaydı onu tutup camdan atardım fakat kazanmak için saçlarımı yolduğum o sınavı unutamazdım. Hapse girmeyecektim. Şu an sadece elindeki telefonu ağzına tıkıp ona yedirmemek için kendimi tutmam gerekiyordu. Bu çok zordu. Yine de hayal ederek kendimi sakinleştirmeliydim. Camı kapattıktan sonra yanımda oturan adama göz devirdim. İstemsizce yapıyordum bunu. Hak ediyordu da.
Saçlarımı geri savurarak koltuğuma yaslandım. Uyumak için gözlerimi yumdum. Başka türlü bu yolculuk asla bitmezdi. Ama arkadan yükselen bebeğin ağlama sesi uyku hayallerimi elimden aldı.
Uçakta her cins insan vardı. Hayallerim huzurlu bir yolculuktan oluşuyordu. Gerçek ise sirke gelmişim gibi hissettiriyordu.
Normalde bebekleri seviyordum fakat ağladıklarında dünyanın en rahatsız edici şeylerine dönüşüyorlardı. Sinirle ellerimi saçlarıma attım. Yanımda söylenmekten bıkmayan adamı ise duymazdan gelmeye çalıştım. Oldukça yorucu bir gün olmaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa bir anda kıyamet kopuyor, iki dakika sonra da normale dönüyordu. Dünya böyle bir yerdi. Garipti.
"Sayın yolcularımız, birazdan havaalanına iniş için açılmaya başlayacağız. Hava durumu açık ve 24 derece. Yerel saat 5.47.
Lütfen koltuklarınızı dik konuma getiriniz, kemerlerinizi bağlayınız ve elektronik cihazlarınızı uçuş moduna alınız. Bizimle uçtuğunuz için teşekkür eder, iyi yolculuklar dileriz." Pilotun anonsunu duymak rahat bir nefes almamı sağlamıştı. Otele gidebilecek ve uyuyabilecektim.
2,5 saat boyunca bu cins insanlarla aynı ortamda kalmak zorunda olduğum için sövmeden edemedim. Arkamda oturan kadın türlü türlü şeyler yiyip duruyordu. O kadar yemesine rağmen nasıl bu kadar zayıf olduğunu bilmiyordum. Fakat ağzı durmayı bilmiyor olsa gerek. Telefonumun uçak modunda olup olmadığını kontrol ettikten sonra gözlerimi sıkıca yumdum. Sadece on beş dakika daha dayanmalıydım.
"Uçağa neden bebek alıyorlar acaba?" dedi yanımda oturan adam. Tepem attı. Sinirimin son noktasındaydım. "Uçağa seni niye aldılar onu da ben anlasam keşke." Bu sefer homurdanma sırası bendeydi. Sabahtan beri başımı ağrıtmıştı. Allah eşine sabır versin. Başka bir şey diyemeyecektim. Ters bakışları beni buldu. Onu kafasına vura vura yere çakmak istemem normal miydi?
"Derdin ne senin?" dedim. Burun kıvırdığını gördüğümde ise sinirle derin bir nefes aldım. Buradan kimseye zarar vermeden çıkmam imkânsızdı. Kabin ekibinin yaptığı güvenlik anonsu kurtarıcı meleğim olabilirdi. "Sayın yolcularımız," diye başladı anons. "Birazdan inişe geçeceğiz. Lütfen koltuğunuzun dik, masa tablalarınızın kapalı, kemerleriniz bağlı olduğundan ve pencerelerin açık konumda olduğundan emin olunuz. Üst dolaplarınızı kontrol etmeyi unutmayınız. Teşekkür ederiz." Asıl ben teşekkür ediyordum. Uçak neredeyse beş dakika sonra inişi yapmıştı. Valizlerimi alıp havaalanında beklemeye başlamıştım. Nihayet rahat bir nefes alabiliyordum. Yanımda o homuruk bey de olmadığı için fazlasıyla mutluydum. Adam susmak nedir bilmiyordu. Bir insan her şeyden mi şikayetçi olur ya? Daha yeni yeni güneş doğuyordu. Gökyüzünün turuncu rengi beni etkiliyordu. Turuncu, pembe ve kırmızı renklerin karışımı gökyüzünü süslüyordu. Yanındaki beyaz bulutlar ise güzel bir görüntüye ortak oluyordu.
Telefonu çıkardım hızla. Uçak modundan çıkardıktan sonra kamerayı açtım ve bu güzel anı kaydettim.
Uçak modundan çıkardığım an telefona gelen bildirimlerle yüzümü buruşturdum. Bildirimlerin yarısı anneme ait mesajlardı.
Annem🤍: Kızım inmedi mi hala uçak?
Annem🤍: İndiğinde ara beni.
Annem🤍: Yemek yedin mi hem sen? Aç aç gitmedin inşallah.
Bunlar gibi daha çok mesaj vardı. Bu soruların hepsini yanıtlamanın tek yolu sadece arayarak işi bitirmekti.
Telefondan, annemin numarasını aradım. Üçüncü denemede açıldı ve telaşlı bir ses yükseldi.
"Ne oldu? İyi misin?" dedi. Yok anne, uçak düştü, ölüyorum ama bir helallik için aradım.
Fakat düşüncelerimin tam tersi bir cevap verdim. Hep de öyle oluyordu ya zaten. "İyiyim anne. Bir sürü mesaj atmışsın, ara diye. Ondan aradım," dedim sakince. Derin bir iç çekti annem.
"Oh çok şükür ya rabbim," diyerek şükür duasını etti sevgili annem.
Gülümsemeden edemedim bu haline. O olmasa ne yapardım bilmiyordum. Anneler bir taneydi.
"Yavrum," dedi şefkatli sesi. Bu ses tonundan konuyu yine nereye getireceğini anlamıştım. "Gitme kızım oraya. Mezarlık orası, mezarlık."
Yıllar önce uydurulmuş bir efsaneden bahsediyordu annem. Ama o efsane olduğuna inanmıyordu.
Gitmemem için ısrar ediyor, başka yerde kalsam olmaz mı diyordu. Olamazdı çünkü o odaya ben 40.000 TL para vermiş bulunmaktaydım.
Efsane ise; yıllar önce yine aynı şekilde kalabalık olan otelde işlenen cinayetlerdi. Ölümler ve cani işkenceler olduğu söyleniyordu. Otelden kimsenin sağ çıkamadığı ise farklı bir dedikoduydu.
Yıllarca haber alınmaya çalışılmış oteldeki kişilerden, fakat hiçbirine ulaşılamamış. Otele ise ne giriş yapılabilmiş ne de çıkış.
İçerideki insanlar yaşam mücadelesi verirken yakınları da aylarca hatta yıllarca onlardan haber almaya çalışmışlar. Daha sonra oteldeki kişilerin yakınlarına, ailelerine mesajlar iletilmiş. Onların ölü bedenlerinin fotoğrafları.
Daha sonrası derin bir korkuymuş efsaneye göre. İnsanlar bir daha otele gitmek istememişler.
Otel ise bu olaylardan sonra kapatılmış. Şu an ise açıktı. Efsane olduğu da buradan belliydi.
"Anne konuştuk bunları. Efsane onlar, inanma her gördüğüne. Korkutma kendini, bir şey olduğu yok. Hem o kadar kalabalığın içinde bana sıra mı gelir?" Gülümseyerek söylemiştim tüm bunları. Ana yüreğiydi. Dayanamıyordu.
"Tamam kızım. Dikkat et kendine," dedi ve telefon kapandı.
Hafifçe gülümsemeye devam ettim. Bavulu gördüğümde ise bu gülüşüm hançer yedi. Dev gibi bavulu tek başıma taşıyacaktım.
Bavulun kulbunu tutup sürüklemeye başladım. Kulbu bavuldan ayrıldığında ise hafif bir sinir krizi geçirdim. Bavulu üreten fabrikanın malzemesine tükürmek vardı. Üstüne binip akülü araba gibi sürsem ne olurdu? Aküsü yoktu gerçi ama… Aküsüz araba olur, bu da.
Bavulun arkasına geçip yavaşça havaalanının dışına doğru iteklemeye başladım. Bana bakan gözler görüyordum fakat bu umurumda bile değildi. Umurumda olan tek şey, bu bavulun az önce bana ihanet etmiş olma gerçeğiydi.
Havaalanının dışına çıkmış olmam sonucu rahat bir nefes verdim. Artık gerçekten yorulmaya başlamıştım. Telefonumu çıkarıp bir taksi çağırdım ve beklemeye başladım. Ancak taksi Afrika'dan geliyor olmalıydı ki yarım saat olmasına rağmen hâlâ gelmemişti. Bu süreçte ben de yorulduğum için bavulun üstüne oturmuştum. Bavulum dile gelse gerçekten bana söverdi. Buna emin oldum.
Telefonun zil sesini duyduğumda yine isyan ederek elimi cebime attım. Çıkardım ve arayan kişiye baktım. Bu sefer de babam arıyordu. Gülümsedim. En azından o bana birazcık teselli verebilirdi. Çünkü fazlasıyla yorgundum.
Ayrıca babamla dedikodu fırsatı yakalamıştım. Bu fırsatı kaçırmak mümkün değildi. Uçakta yanımda oturan o hayvanatı anlatacaktım.
"Babacığım," dedim, otuz iki diş sırıtırken.
"Kızıcığım," dediğinde o da kocaman bir kahkaha attı. Yine birkaç göz hissettim üstümde. Bana bakanları görüp ne var? İşareti yaptıktan sonra konuşmaya geri döndüm.
"Nasılsın? Yoruldun mu?" Annem gibi sırasıyla tüm sorularını dizdi. Ben de hepsini cevapladım. Birkaç dakika sonra en sevdiğim noktaya geldi sıra. Dedikodu time…
"O herif yüzünden ne uyuyabildim ne uyanık kalabildim," dedim sinirle. Taksinin hâlâ gelmemiş olması ise ayrıca bir konuydu.
"Söyle o andavala bir daha kızımın yanına oturmasın. Kafasını patlatırım onun," gayet sakin konuşuyordu.
Taksi nihayet görüş alanıma girdiğinde konuşmaya son vererek yanına doğru ilerledim.
"Nerede kaldın abi ya?" dedim hafif sitemli bir sesle.
"Trafik vardı ablacım." Bu saatte? Trafik? Klasik taksici yalanı.
Bavulu bagaja koyduktan sonra ben de araca binip otelin konumunu verdim. Taksi ilerlerken ben oturmanın keyfini sürüyordum.
Gözlerimi sıkıca yumdum. Hiç açmamak niyetindeydim. Fakat otele hızlı gelmiştik.
Otel, şehrin en işlek yerlerinden birinde olmasına rağmen çevresine garip bir sessizlik hâkimdi. Dışarıdan bakıldığında ihtişamlı görünüyordu; devasa sütunları, koyu renkli camları ve altın sarısı büyük tabelası vardı. Fakat bu ihtişamın ardında bir kasvet hissi gizleniyordu.
Kapıdan içeri adımını attığımda burnuma ağır bir ahşap cilası ve eski kitap kokusu karışımı geldi. Tavandan sarkan kristal avize loş bir ışık saçıyor, fakat parlaklığı yerine gölgeleri daha çok hissettiriyordu. Zemin, mermer taşlarla döşenmişti ama her adımda ayak sesim yankılanıyordu; sanki boş bir binadaymışım gibi.
Resepsiyonun hemen arkasında büyük, siyah çerçeveli bir tablo asılıydı. Tabloyu yapan ressam kimse, insanların gözlerini özellikle ürkütücü çizmişti; yanından her geçişte seni izliyormuş hissi veriyordu. Duvarlarda koyu kırmızı kadife perdeler vardı, tozlanmış gibiydiler.
Koridorlar uzun ve birbirine benziyordu. Lambalar sarı, sönük yanıyordu; sanki birazdan titreyip tamamen kararacakmış gibi. Halıların üzerinde eski desenler vardı ama bazı yerleri yıpranmış, iplikleri çıkmıştı. Her köşeden bir uğultu duyuluyor, belki de sadece kafamda çalıyordu.
Odaların kapıları koyu kahverengi, numaraları ise eski pirinçten yapılmıştı. Yanından geçerken kapıların ardında fısıldaşmalar varmış gibi bir his veriyordu.
Buraya 40.000 TL ödediğime inanamıyordum.
Eski diye mi böyleydi bilmiyordum fakat verdiğim parayı kesinlikle hak etmiyordu.
Resepsiyona doğru ilerleyerek oda kartını aldım. Yukarı çıkmak için hareketlendim.
Asansöre doğru ilerledim. Güvenilir mi bilmiyordum fakat o kadar merdiveni çıkmaya halim yoktu.
Asansörde kalmayı göze alabilirdim sanırım.
Kapı yavaş yavaş açıldığında sıkıntıyla ofladım. İçeri girip beşe bastım ve beklemeye devam ettim. Beklemekten nefret ediyordum. Bugünse sadece beklemekten ibaretti.
Asansörün kapısı yine aynı yavaşlıkta açıldı. Derin bir nefes aldım. Adımlarım artık daha hızlıydı. Kaldığım oda numarasını ararken gördüğüm bir çalışana doğru ilerledim. O kadar oda arasında benimkini bulmak zordu.
"Pardon. Bakabilir misiniz?" diyerek yanına doğru ilerledim.
Bakışları ani bir şekilde bana döndü. Öyle sert bakıyordu ki tüylerimin ürperdiğini hissediyordum.
Adımlarım durdu. Olduğum yere çakıldım.
Bakışları normale döndüğünde ise rahat bir nefes aldım. Yaşlı bir adamdı. Saçları beyazlamış, yüzü hafiften kırışmıştı. Kahverengi gözlere ve uzun kirpiklere sahip bir amcaydı.
"Buyurun," dedi sakince.
Oda kartını göstererek odamı bulamadığımı söyledim. O da sağ olsun bana göstermişti odayı.
Fakat içime bir kurt düşmüştü. Bir huzursuzluk hissediyordum.
"Efsane gerçek mi?" diye sordum bir anlık dürtüyle. Cevap ise gecikmedi. "Efsane diyorsun. Sence?" diyerek arkasını dönüp ilerlemeye başladı.
Derin bir nefes alarak odaya girişimi yaptım. Nihayet.
Odanın bir köşesinde beyaz dolap bulunurken, diğer köşede komodin vardı. Beyaz bir halı ve onun üstünde de beyaz örtülere sarılmış bir yatak bulunuyordu.
Yanlışlıkla gelin odasına mı gelmiştim?
Adımlarım hızla beni uzun zamandır olmak istediğim yere götürdü. Yatağa doğru ilerledim. Üstümü değiştirmeden sadece uzandım yatağa. Artık birinin beni buradan kaldırabileceğini düşünmüyordum. Yavaşça kapandı gözlerim. Zaten fazla bile dayanmıştım.
Engel olmak mümkün değildi. Uyku beni içine çekti. Ben de direnmeden daldım o rüyaya.
Bulunduğum odada bir sessizlik vardı. Kimse yoktu. Karanlık ise odanın her yerini sarmıştı. Adeta bir mezarlık gibiydi burası. Sessiz çığlıklar ve uğultular dolduruyordu kulaklarımı. Bir adım atmak istiyordum öne doğru fakat bana engel olan bir şeyler vardı. Ayaklarım görünmez bir halatla yere bağlanmış gibiydi.
Kapının gıcırtılı sesini duydum daha sonrasında. Adım sesleri fayansın üzerinde yankılandı. Bana ulaştı tüm sesler. Çığlıklar aniden yükseldi.
Kulaklarımı sağır edecek kadar çoğaldılar. Titreyen ellerimi gördüm. Hayatımda ilk defa böyle bir şey yaşıyordum, belki de.
Çıplak ayaklarıma bir sıvı bulaştı. Bu sıvının ne olduğunu bilmek istemesem de eğdim başımı. Gördüğüm şeyle beraber dona kaldım. Yutkundum yavaşça. Odanın fayansı bir kan gölüne dönmüştü. Titrememe engel olamıyordum.
Aniden gözümün önüne gelen kanlı yüzlere bakakaldım. Nefes alışverişlerim hızlandı. Başım dönüyor ve midem bulanıyordu. Odada bulunan kan kokusu etrafımı sarmış, beni içine hapsetmişti. Kurtulmak için hareket etmeye çalışıyordum fakat bu imkânsızdı.
"Kaçma," dedi hırıltılı bir ses bana doğru. "Kaçman gereken, korkman gereken kişiler ölüler değil." Bana doğru yaklaştığını hissettim. Keskin bir şey dokundu tenime. Boğuk bir nefes verdim korkuyla. Karanlık artık her yerdeydi. Tüm otel karanlığın içinde kaybolmuştu.
"Dikkat et çünkü yürüdüğün yolun sonu ölüme çıkıyor," dedi bıçağı tenime daha fazla bastırırken.
"Ne istiyorsun?" diye bağırdım. Engel olamıyordum, korku bedenimi yakıp kavuruyordu. Adrenalini ise tüm hücrelerimde hissediyordum.
"Küçük bir oyun," fısıldarken yanımdan uzaklaştı. "Eski bir oyunu devam ettirmek istiyorum sadece." İnsanları öldürmek bir oyun değildi. Bu psikopat bunu anlamıyordu.
"Efsane dediğiniz bir oyun. Oyunun adı ise Kimse Geri Dönmez. Bol şans, Asena Turalı." Sesin gittikçe uzaklaştığını duymak biraz rahatlatmıştı beni. Işık tüm odaya yayıldı sonra. Adım attım öne doğru. Bir beden gördüm. Kan vücudu dışında her yere yayılmıştı.
