1. Bölüm -Geleceğin Doğuşu-

Vaveyla Yazarı: Zeynep ravzanur Akman

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 1. Bölüm -Geleceğin Doğuşu-

Elimdeki kâğıtları dosyaya dizmiş ve kendimden emin bir şekilde masamdan kalkmıştım. Bugün kafamdaki dağınıklık beni yoruyordu. Dinlenmek… Bir kâşif için zordu, Nil için ise bahsi bile yoktu. Ama başaracaktı. Hayat başarıyı severdi.
Hayat, bilincinde olduklarımız ve olmadıklarımızın toplamı ve toplamların birbiri ile çarpımıdır. Öyle ki hayat nesnel olarak bilinen matematiği öznel kılıyor ve farkındalıkların toplamı ile çoğu zaman oynuyordu. Bizi içinde büyüten hayat bizim için çocuk kalıyordu ya da bize nispet yapıyordu.
Sanırım herkes, farkında olduğunu yaşıyordu.
Şu an için başaracağımın farkında olmam, başaracağım anlamına gelmiyorsa bile kesinlikle başarının mutluluğunu bana yaşatıyordu.
Başarılarım, beni mutlu eder miydi?
Başarı neydi?

6 AY ÖNCE (Kazakistan Batık Orman)
Kâşif: Varlığı bilinmeyeni ortaya çıkaran kimse; bulucu.
Dünyanın gerçeklerini kâşifler ellerinde tutar, bir keşif ile dünyayı sallayabilirler. Tek hedefleri insanlığın gelişmesidir.
Belki de… değildir. Bilinmeyen bilgileri ellerinde sonsuzluğa gömenler kimdir?
Onlara siz ne derseniz deyin, onlar kara kutudur ve o kadar bilinmeyenler ile doludurlarki isimleri de bilinmezler arasındadır.
Bir de biz varız, dünya ve insanları umursamadan keşif eden ve bilgiyi mezara gömmeyenler, bizler. Sırlarla dolu değiliz bu da bizi bilinmez olmaktan çıkarır. Sen istersen yasa dışı kâşif topluluğu veya bilgi kaçakçısı diyebilirsin ama biz bu gizemli topluluğa TRAMPA demeyi tercih ederiz.
Biz… Biz… Beraberlik. Biz…çoğulluk. Hayır bu yanlış. Biz değil, Trampa, o veya onlar, bilemeyiz. Tek bildiğimiz, gerçeğin adı Trampa. Kaç kişi olduklarını bilemediğimiz gibi çok fazla esiri olduğu da katıksız bir gerçek. Hayattan vazgeçmiş ve sadece Trampanın farkında olan çok kişiyiz. Biz… topluluk... Biz… beraberlik. Biz esirleriz.
Esirler kendilerinden istenileni yapar. Öyle yapıyorum. Kaindy gölüne kendimi bulmaya değil yaşadığım hayata başarı katmaya, başkalarının çıkarlarını sağlamaya geldim.
Sık ağaçlar etrafımda dolanıyor ve beni gizlice girdiğim ormana hapsediyordu. Kâşifler kaçmayı bilir. En azından Trampa kâşifleri böyledir. Kendimi olası her tehlikeye hazırlamışken korku içime işlemiyordu. Doğa, zaten kanunlarına uyana iyi davranıyordu. Doğa kanunlarından biri de doğa ananın keşfedilmesiydi. Doğanın bana zarar verme yetkisi şu an yoktu. Adımlarım doğanın eseriydi, yüreğim ona aitti, sezgilerini içimde hissediyor ve tüm yüreğim ile çıktığım gözlem gezimin devamını keşif gezimin alacağından, Kazakistan`ın , özellikle Batık Ormanın beni boş çıkarmayacağına emindim.
Karada oldukça zaman kaybetmiştim ve içim göle doğru çekilirken kafamda bir cümle yankılanıyordu. Bilgi yeryüzünden aşağı indikçe azalırdı.
Adımlarımı gölün olduğu patikaya doğru yönlendirdim. Normalde turistik olan orman görüşe aylardır kapalıydı, girişler yasaktı ama yön gösteren tabelalar hala işini yapıyordu.
Bu göl rüyalardan fırlamış gibiydi. Büyüleyiciydi. Şimdiden gölün içindeki ağaçların köklerinin su ile bütünleştiğini görebiliyordum. Kazakistanda bulunan bu yer, Batık Orman veya Kaindy Gölü isimleriyle biliniyordu. Yıllar önce Tanrı Dağlarında yaşanan bir depremde, dağ`a su dolmuş ve buradaki ağaçlar su altında kalmıştı. Bu ağaçlar hala yaşamını sürdürse bile geriye sadece gövdeleri kalmıştı, Picea Scherenkiana ağaçları… asla gözlerimi alamayacağım bu manzaradan sorumluluklarım bilinciyle koptum. Yakama yanımdan ayırmadığım küçük gözlem kameralarımdan birini taktım birini ise belimdeki kemerde bağlı bıraktım. Tabii ki koca gölü kendim keşfedemezdim ama yeterince yüzersem bana tüm gölü gezdirebilecek bir balığa kamera takabilir ve en azından gelmesini beklediğim su altı keşif aracım gelene kadar boş durmamış olurdum.
Ayakkabılarımı çıkardım ve toprağı ellerimle kazmaya başladım. Kamera sistemleri devre dışı olsa bile ormanın denetim programını bulamamam her an birinin denetime gelip beni yakalamasına göz yumduğum anlamına geliyordu
Ayakkabılarımın içine toprak girmesin diye, çıkardığım çoraplarımı ayakkabının içine koydum kazdığım yere benim dikkatimi çekecek başkalarının çekmeyecek şekilde ayakkabılarımı yerleştirdim ve gömmeye başladım.
İşim bitince zaman kaybetmeden göle girmiş önce hızla adımlamış sonra dalmıştım. Gözlerim açıktı ve hızla yüzüyordum vaktim yoktu, yeterince açılmam gerekiyordu. Derinlere indim hayatımın bir noktasından sonra hep yaptığım gibi sorgulamadan, bakmadan, yüzdüm. Batık ormanı aştığımda yani ağaçların kökleri arasından kurtulduğumda daha derine inmek için yüzeye çıktım. Ciğerlerimdeki tüm havayı bırakırsam derinlere inmem kolay olurdu. Bıraktım. Çünkü risk, bendim. En derin sizin için nedir bilemiyorum, ancak benim ihtiyacımı karşılayan şeyi bulduğum an, indiğim en derin yer olacak.
Kaindy gölü 30 metre derinliğindeydi, ortalama bir insanın 5-10 metreyi kendi başına ekipmansız inmesi zor değildi ve ben Trampanın kızıydım. Orada gördüğümüz eğitimler ile 15 metreyi 10 saniyede inebilirdim. Hedefim fazlası değildi, keşif turumda kendimi fazla zorlamak istemiyordum. Dipte ise çok oyalanmak gibi bir fikrim yoktu, bir canlıya kamera yerleştirsem yeterdi. 40 saniye gibi bir sürede bu işi bitirip sudan çıkmış olmayı hedefliyordum.
Bir süre sadece dalış pozisyonumu korudum. 5 saniye geçtikten sonra ciğerlerimdeki yoğunluk ve kulaklarımdaki basınç ile gözlerimi açtığım anda indiğim derinlik ürkütücüydü. Henüz 7 saniye geçmişti ve gölün zeminine geldiğime göre, gölün 10 metreye kadar derinleşen kısmından ileriye gidememiştim. Altımdaki zeminde bir sürü sarmaşık ve bu sarmaşıklara dolanmış bir balık vardı. Bir Taimen! Upuzun ve çırpınan bir Hucho Taimen balığı. İş görecek derecede dinç.
Bu balıklar kesinlikle mükemmeldi, 183 santimetreye kadar ulaşabilen etçil türlerdi. İnsanlara zarar vermezlerdi ama bu Taimen sıkıştığı yerde oldukça hırçın görünüyordu.
Yanına ulaştığımda hızlı hareketler ile belimdeki kamerayı balığa bağlıyor ve aynı zamanda bağladığım açının, en iyi açı, olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kamerayı, balığın dev gövdesine sabitlediğimde bu hareketli canlının bana tüm gölün kaydını vereceğini biliyordum.
Ellerim hızla balığın dolandığı sarmaşığı çözmeye başladığında ayak bileğimde bir huylanma hissettim. Bir su böceği olabilirdi, önem vermeden ellerimi hızlandırdım. Normalde çoktan yükselmeye başlamış olmam gerekirken ben bu balığı kurtarmakla meşguldüm.
Ellerim telaşla sarmaşıkları çözmeye çalışıyorken, çözdüğüm sarmaşıklar suda dalgalanmaya ve boynuma dolanmaya başlamıştı. Boş ciğerlerim beni ne kadar su altında tutsa da, işlevi bu değildi ve ben son saniyelerimi hızlı değerlendirmeliydim. Önüme gelen sarmaşıkları acele ile bileğime doladım. İki elimle sarmaşıkları tutarken ayaklarımı yere sabitlemeyi başarmıştım. Sarmaşıklar tam anlamı ile çözüldüğünde balık hızla çırpınarak uzaklaşmış ve bunu yaparken suyu köpürterek bir dalgalanmaya yol açmıştı.
Daha fazla dipte kalamazdım. Hızla kendimi yukarı ittim ama vücudum sanki sabitlenmişti. Hayır! Vücudum değil ama bileğime doladığım sarmaşıklar düğüm olmuştu! Dehşete düşmeye bile fırsatım olmayan saniyelerim vardı. Bunları çözmek için sadece 5-10 saniye harcamalıydım, yukarı çıkarken ruhumu teslim etmek istemiyorsam bunu yapmalıydım çünkü yukarı bir anda çıkamaz, hızlı gidemezdim. Basınç ile bayılır, buradan asla çıkamazdım.
Ölmek.
Bileğimi hızla çözmeye çalışıyorken gözlerim, beni yanıltması için yalvaracağım bir şey gösteriyordu bana. Ayaklarım tamamen sarmaşıklara dolanmıştı, o şey su böceği falan değildi.
Ölmek, bana her zaman bir nefes kadar yakındı.
Bileğimi nasıl yaptığımı bilmediğim bir şekilde ve çok hızlı çözdüm ama ayak bileğimdeki sarmaşıkları çözmek o kadar kolay olmayacak gibiydi. Ellerim ayak bileğimdeki sarmaşıklara yönelirken oluşan kırmızılığı görüyor ve buna benzer bir rengin soluk borumda oluşmaması için hızlı davranıyordum ama olmuyordu. Bileklerim bütünleşmiş gibiydi bu sarmaşıklarla. Sürem doluyordu ve zaman acımasızca işlerken ben nefese muhtaç kalıyordum. Ellerimin işlevi yetmiyordu, beynime işleyemeyen oksijen artık düşüncelerimi de kesmişti. Fikir üretemiyor ve içimdeki ilkel güdüler ile çırpınıyordum. Kafamda klasik bir parça çalmaya başlamıştı, piyanodan çıkan bu parça kafamda doğanın notalarını çalıyor ve beni doğaya yaklaştırmaya çalışıyordu sanki.
Ölmek, bana hep yakın olurdu ama doğa, kurallarına uyana dokunmazdı.
Çırpınmalarım ciğerimdeki umudu söndürüyordu. Yorgunluk beni ele geçirirken son bir darbe ile bacağımı hızla ileri savurdum. Sabit duran bacağımın altından sular çekilirken hayat bana derinliğin sonunun olmadığını ve ölçütün ben olduğumu mu söylüyordu? Su ayağımın altından beni yok etmek ister gibi çekiliyordu ama şansı yoktu. Doğa kurallarına uyana iyi davranırdı. Değil mi? Soldado bana öyle söylemişti. .
Yer ayağımın altından çekilirken ben düşmeye başlamıştım. Su beni çekip kendinden çıkarırken baş aşağı beş saniye sallandım. Beynime kan sıçramış ve beni tutan sarmaşıklar parçalanarak beni özgür bırakmıştı.

Ayağımın altından çekilen yer sanırım bir kapaktı, sarmaşığı çekmem ile açılmış ve beni düşürerek sarmaşıklardan kurtarmış olmalıydı. Şu anlık durumuma bu açıklamayı yapabiliyordum ama etrafımın zifiri karanlık olması bulunduğum yere getireceğim açıklamayı engelliyordu. Ellerim, üstünde durduğum şeyin havaya gerilmiş bir file olduğunu ve beni boşluğa düşmekten kurtardığını söylüyordu. Ama bu ihtimal aklıma cevabından korktuğum bir başka soruyu getirmişti, altımda ne vardı?
Ellerim yakamdaki kamerayı buldu, hızlıca kameranın flaşını açtığımda ufak ışık huzmesi ile etrafa baktım. Sanırım dört duvardan oluşan bir odaydı burası. Işığı aşağıya yönelttim ama siyahlıktan başka gördüğüm tek şey aşağıdaki sabit olmayan zemindi. Altımda su olmalıydı. Hiçbir şeye net açıklama veremesem de yukarısı bana bazı şeyleri anlatıyordu. Büyük, içe çıkıntılı bir kapı vardı ama açma yeri yoktu. Kapı açıldığı gibi kapanan bir yaylı mekanizmadan yapılmış olmalıydı. Anında kapanıp içeriye daha fazla su almaması bundan olmalıydı.
Üstünde bulunduğum file eski gibiydi. Altımda ne var bilmiyordum. Belki de burası eskilerde kullanılan bir yeraltı laboratuvarıydı ve aşağıda altın değerinde keşfedilmemiş hayvan kalıntıları vardı; Belki de geç kalmıştım ve Kazaklar burayı çoktan bulup yeni bir `su hayvanları inceleme’ laboratuvarına çevirmişti. Yani altımda ölü, diri her şey olabilirdi. Bu göl eskiden Okyanus olabilir miydi? Hayır burası sonradan oluşan tektonik bir göldü.
Emekleyerek duvarlara yaklaşmam ve bir çıkış bulmam gerekiyordu. Her şeyden önce bulunduğum yerin olanaklar dahilinde fotoğraflarını çektim ve emeklemeye başladım. İlk önce solumdaki duvara yaklaştım ve bu sırada filenin kesinlikle sağlam olmadığını anladım. İyi tarafından bakarsak altımda yaşayan, bilinmez bir canlı olmama ihtimali daha yüksekti. Fakat filenin üstünde bu şekilde tüm duvarlara gitmem çok riskliydi, düştüğümde beni taşımış ve belki de iki adımlık ömrü kalmıştı
Kameramın flaşını duvarlara tuttum, en dikkatli bakışlarımla duvarları inceledim. Çaprazlarımda kalan duvarlar da bir şey görünmüyordu. Karşı tarafta ki duvara olabildiğince temkinli ilerledim ve bu duvarı incelemeye başladım. Diğerlerine göre daha çıkıntılıydı. Burada bir çıkış olabilirdi. Gözlerim duvarın üstüne kaydı. Üst kısımlarda, bulunduğum yerin sol çaprazında kalan yerde bir kulp vardı sanki. Emin olmak için sol elim ile uzandım ve duvarı yokladım ama yine de çok uzağım da kalıyordu. Ayağa kalkmam çok riskli olurdu evet ama sonsuza kadar burada kalmam da mümkün değildi. Hem aşağı düşersem belki de orada bir çıkış bulurdum? Her şeye ihtimal vermeden keşif yapılamayacağı gibi, kaçışlar ve kurtuluşlarda böyle yapılırdı, ihtimal verilerek.
Filenin üstünde yavaşça doğruldum. Dengeyi kurmak oldukça zordu. Filenin gözleri orta büyüklükteydi, ayağımın teki iki gözde duruyordu ve bu işimi zorlaştırıyordu.
Duvardan destek aldım, bir elimi denge kurmak için kullanmalıydım bu yüzden kamerayı sol elime alıp yine sol elim ile kulpa uzandım. Parmak ucuma yükselmem gerekiyordu ama filenin üstündeyken bu mümkün değildi. Ya da… Mümkündü.
Bir ayağımın ucunu filenin ipi üzerine koydum, diğerine de aynısını yaptım ve tüm ağırlığım fileye kalırken ben nerdeyse kulpa uzanmıştım. Bacaklarım titriyor ve ipin üstünde dengesini korumaya çalışıyordu.
Bir anda sağ ayağımın ucu ile bastığım filenin ipi koparken parmaklarım hedefinden hızla uzaklaştı. Tekrar düşüşe geçtiğimde bu kesinlikle daha kısaydı. Popom file ile buluşmuştu ve file beni neyse ki taşımayı başarmıştı. Sağ bacağım file ipinin koparak oluşturduğu boşluğa girmişti. Yavaş hareketler ile bacağımı çıkarıp tekrar ayaklandım. Tek şansım kalmıştı, bu sefer zıplayarak kulpa asılmayı deneyecektim. Ayaklandığım filede, kulpun yerini gözlerim ile saptadım. Tek bir hakkım olacaktı. Yakalayamayıp fileye düşersem kesinlikle kulpun metrelerce aşağısını boylar ve çıkışsız kalırdım. Belki de kalmazdım. Dizlerimi hafifçe kırıp zıplama pozisyonu aldım. Belki de olağanüstü durumlar için filenin altında da bir çıkış vardır ve sonsuza kadar burada kalmazdım. Ama umut teorileriyle kervan dönmezdi.
Bir anda öne doğru zıpladığımda ellerim büyük bir acele ile yerini ezberlediğim kulpu buldu. Kollarımla kulpa asıldığımda bacaklarımı duvara dayayarak kendimi yukarı taşıdım. Daha ve daha yukarı. Artık bacaklarım benden yukarıda ve ellerim bacaklarımın arasında kulpa tutunmuş duruyordum. Bu kulpa bu kadar güvenmem ve kırılmayacağından emin olmam benim aptallığım olabilirdi ama sonuca odaklanmanın tam zamanıydı. En azından hayati anlarda aklım sadece güvenmek üstüne çalışırdı ve bu kesinlikle doğuştan gelmiş olmalıydı belki de bir hayvanın iç güdüsü gibiydi.
Ayaklarım da dayanacak güç kalmamıştı ama bu kapı açılmıyordu! Son gücümle belki ayaklarımı kapının üstüne koymuşumdur, diye düşünerek bacaklarımı aralayıp denedim ve abrakadabra…
Kapı pas tutmuştu , zorlanmam bu yüzden olmalıydı çünkü kapının ayaklarımı koyduğum yerden açılmadığı barizdi. Şu an için tek sorunumuz , kapı ile geri açılmış olmamdı sanırım. Kapının kulpundan yararlanıp tekrar kendimi yukarı çektim ve hafif kalın, kare bir demir parçasından oluşan kapının diğer tarafına bacağımı attım sonra diğer bacağım ve artık kapının üstünde oturuyordum. Hızlıca kendimi karanlık boşluğa doğru ittim. Şimdi içerideydim. Hangi içeride?
Bu… neydi?
Gözlerinize inanamadığınız anlar olurdu. Doğa bize tüm varlığını sunarken yaşadığınız bu anlar genellikle biz insanların haksız müdahaleleri ile son bulur ve gözlerimiz oldukça inanılır şeyler görmeye başlardı. Peki insanlar bu müdahaleleri de doğadan çalıp bir kopyasını bize sunmuyor muydu. Bu döngü amaçsızca sürerken insanlık, bazı şeylere asla dokunamıyordu.
Karşılaştığım şey eşsizdi. Bunu daha önce başka bir yerde okumuş muydum? Hayır, bu büyüleyici görüntü kesinlikle keşfedilmemişti
Bulunduğum yer baktığım yerin yukarısındaydı. Bir çıkıntının üstünden aşağıyı izliyordum. Tam aşağıda, dört duvarı taşla örülmüş odanın ortasında iki metreyi kapsayan bir ateş durmaksızın yanıyor ve odayı loş bir ortama mahkum ediyordu. Ateşin kıyıları su ile kaplıydı ama bu su sadece ateşin etrafında dönüyor ve yörüngesinden sapmıyordu, etrafa saçılmadan ateşin varlığını sürdürüyordu. Bu sığı suyun bittiği yerler yosun tutmuştu. Kırmızıyı merkeze alan mavi ve çevresindeki yeşiller bir şölen oluşturuyordu.
Doğa insanı şaşırtma konusunda çok ileri gidebiliyordu. İnsanın doğa kontrolünde olduğu muydu peki gerçek; yoksa doğamı insanın kontrolündeydi? İnsan ne hakla doğaya egemen olduğunu söylerdi, kendinde bu gücü bulacak üstünlüğe sahip olmak bile doğanın bizdeki kalıntısı değil miydi.
Doğa keşfedilmeliydi.
Kendime geldiğim anda etrafıma baktım. Solumda dev odaya inen tırabzansız, taştan oluşan bir merdiven vardı. Koşarak aşağı indim. Ateş ve çevresinde dönen su daire şeklinde bir çıkıntının içindeydi ve bana sadece çok küçük bir basamak kalıyordu. Kameramın açık flaşı ile ateşin en az aydınlattığı yerlere bakıyordum ama ateşten ve suyun dönüşünden odağımı toplayamıyordum. Ben ne bulmuştum?
Bu ateş, yeryüzünün en derininden gelen bir gaz sayesinde yanıyor olmalıydı çünkü burada fay hatları olduğunu zaten biliyorduk. Kim bilir bu ateş kaç yıldır yanıyor ve bu suyu kendi yörüngesinde tutuyor kendini de merkez kılıyordu.
Burası ne için kullanılmıştı? İnsanlar burada neler yapmıştı? Sanırım bu, şu an için, hatta ben burayı pazarlayana kadar, bilinemeyecekti. Ama bir yokluk benimle var oluyor ve ben hayatımın dönüm noktasını işliyordum, hislerim beni yanıltmazdı. Buradan çıktıktan sonra her şey geride kalacaktı.
Daha önce ilk keşfe çıkışımda bir dönemeçte olduğumu hissetmiştim. Ne var ki haklı çıktım. Peki bu baskın his bir dönemecin habercisi miydi yoksa bir yeniden başlangıcın mı? Zaman olacakların kendisidir. Akış ise bize zamandan bilgi çalar. Ama ben aradığım şeylere, kendime ve algıma erişemiyordum. Akışın bana acilen zamandan bilgi çalması lazımdı. Öyle ki ne yapacağımı bilemiyor, dakikalardır olduğum yerde ateşi, suyu ve yosunları izliyordum. Ateş burayı o kadar ısıtıyordu ki nefes aldığımı hissetmeyi bıraktığımda düşünmeye çalıştım
Ne yapacaktım? Gayet açıktı, çıkış bulup buradan çıkmam ve tüm bilgileri dosyalayıp satmam sonrada yıllık sunumumu Trampaya teslim etmem lazımdı.
Ayaklandım, önce her yerin detaylı fotoğrafını çektim, merdivene çıkıp yukarıdan ve her bir dört köşeden ateşi fotoğrafladım. Gözlem için üretilen bu fotoğraf makinası fotoğrafın çekildiği yerin lokasyonunu kayıt ediyor, tarih ve saat ekliyordu.
Tüm işlerim bitince duvarlardan bir çıkış aramaya koyuldum. Fotoğraf çekerken anladığım kadarı ile ateş bir duvara diğerlerine kıyasla daha yakındı. Yakın olduğu duvarın karşı tarafında bulunan duvarda bir gizli çıkış olmalıydı.
Ellerim tüm duvarı yoklayıp her bir köşesine vurmuş ama çıkış için olanak sağlayan bir şey bulamamıştım. Bu köşede yoksa diğerlerinde mutlaka bir çıkış olmalıydı.
Aklıma, aslında düştüğüm yerin asıl giriş/çıkış olduğu ve zamanla su ile batık durumuna gelmiş olabileceği gibi fikirler geliyordu ama bunu unutmak ve yok saymak benim akıl sağlığım açısından en iyisiydi sanırım.
Tüm duvarlara bakmak iki saatimi almıştı ama ateşin arkasındaki duvarı en sona atmış ve hala bakmamıştım. Ateşe yakın bir çıkış acil durumlar için güvenli değildi, mantığıma yatmıyordu. Ama son çare sorgulanmaz, yapılırdı.
Dev ateşi arkama alıp son derece yıkık duvara baktım. Kaşlarım çatıldı. Bu duvar kullanılmaktan bu kadar eskimiş olabilir miydi? Kaybettiğim iki saat için ağlayabilirdim ama sanırım çıkış var olduğu düşüncesi daha mutlu ediciydi.
İşime odaklandım. Ellerim duvarı taradı. Bazı yerler boşluktu, taş katmanları yere düşmüştü bazı taşlar ise betonu andıran bir madde ile yamanmıştı. Ellerim; büyük, şekilsiz, betonumsu madde ile sıvanmış bir alan buldu ve o alanda bir süre gezindi. Birkaç kez vurdum. Buradan çıkan ses diğerlerinden daha toktu. Arkası boş olabilirdi. Elime yerden bir taş aldım ve betonumsu madde ile sıvanmış yere peş peşe vurdum. Buradan çıkmam gerekiyordu.
En sonunda madde çatladığında ellerim ile maddeyi bir kabuk gibi kaldırdım. Umutlarım tekrar suya düşmüştü. Kaldırdığım yerin arkasındaki taşlarla bakışıyordum. Elimdeki kaldırdığım betonumsu maddeyi sinir ile yere fırlattım. Arakamı dönüp yere oturdum ve kapı olmayan, ateşe yakın duvara yaslandım. Başımı duvara dayayıp tekrar ateşi izlemeye daldım.
🔓🔓
Ne kadar olmuştu? Saatleri sayamıyordum. Benim için zamanın tek delili suyun ateşi tavaf etmesi ve ateşin suya hükmeder gibi yanmasıydı. Cidden hiç mi saymak gelmedi aklıma bilmiyorum. Gerçi hiç gelmedi saymak aklıma, hiçbir zaman kendim için olmayandan farklı bir şey ile ilgilenmedim. Hayatımda benim çıkarıma işlemedi aktı ve geçti. Gerçekten de zaman nasılda geçmişti ama… nispet yapar gibi. Öyle bir tamamlamıştı ki beni, bitirip yeniden yapmak istiyordu sanki. Çoğu anım kendini bütünleştirmişti, yarım kalan çok az şeyim vardı. Buraya gelerek bir keşfi tamamlamıştım. Belki de yarım kalan bir şey yoktu. Benim hayatım mı böyleydi yoksa akış mı buydu?
Herkesin hayatı bir yapboz mu,tamamlanmayı bekleyen, bir güç tarafından birleştirilen… Neye göreydi ki parçaların düzeni, kim bilir, belki düzensizdi. Benim elimde neden değildi hayatımın parçaları, ben neden seçemedim bitireceğim an’ı . Belki de ben yapmışımdır her şeyi. Ben gelmedim mi buraya. Ah bu yapboz.
Yapboz…peki yapboz bir düzenekse ya da… düzenek bir yapbozsa.
Hemen ayağa kalktım. Hareketlerim heyecanlıydı. Eski kilit sistemlerini incelerken geçmiş düzeneklerin farklılığını görmüştüm. Neden en başından beri ajan gibi duvarlara vuruyordum ki? Burası eskiydi bariz bir şekilde.
Yere eğildim ve elime taşlardan birini aldım. Elimdeki taşı havaya kaldırıp tek gözümü kapattım. Duvarda ki boşlukların şekli ile taşı karşılaştırıyordum. Ve işte. Duvardaki boşluklardan biri tamamen elimdeki taşın şekliydi. Taşı o boşluğa güç bela soktum. Buradan çıkacaktım.
Yaklaşık bir saat bu işlemden 25-27 tane yapmış olmam lazımdı ama ya yapboz bir bütündü ya da anahtar bir taş vardı ve onu bulmalıydım ki yerde 2 tane taş kalmıştı, diğerleri çakıl taşıydı. Elime kalınca, büyük taşı aldım, duvarın merkez bölgesinden beş karış sol çaprazda kalan bir şekil tam olarak bu taşın şekliydi ki zaten başka boşluk yoktu. Taşı boşluğa soktum. Kalın olduğu için bir kısmı dışarıda kalmıştı ama oturmuş gibi daha ileri gitmiyordu. Durdum ve duvara baktım. Tek çarem buydu, çıkmak için tek çarem buydu ama duvar da tek hareket bile olmadı. Bir saattir buna uğraşıyordum ve olmamıştı. Yapboz bitmişti ama duvarda hareket yoktu. Yapboz bitmiş miydi?
Sinir, köprücük kemiğimden yükselmiş ve beynimin tüm damarlarını ele geçirmişti. Ciğerlerimin yanması doğal değildi! Ellerim benden izinsiz yumruk olmuştu, vücudumu kontrol eden öfke parmak boğumlarıma kan gitmesini engelliyor ve gözlerimi yaş ile dolduruyordu. Öfke, kollarıma inip, beni kendimden çıkarırken yumruklarımın yan tarafı yerine oturmayan kayaya darbeler indiriyordu . Taş her vuruşumda yerine daha çok oturuyor ve içeri giriyordu. Ama ne önemi kalmıştı ki? Yapboz bitmişti.
Yüzümü tekrar duvara döndüm arkamdaki ateşin sıcaklığı eşliğinde yere çömeliyorken yaşlarım benimle paralel iniyordu yere. Islanmış vucudum ateşin ısısıyla kurumuş, saçlarım tamamen kabarmıştı. Bu nemlilik ve sıcaklık beni oldukça rahatsız ediyor üstelik yaşadığım ümitsizlikle bir olup mideme vuruyordu
Gözlerimi kapattım. Birkaç saniyemi geçmişti yoksa dakikamı emin değilim, bir ses gözlerimi açmama sebep olmuştu. Sanki büyük bir cisim yere bırakılmış gibi bir sesti bu. Ayağa kalktım. Duvarda değişim yoktu. Bu ses… nereden gelmişti?
Etrafıma iyice bakınıyor, kendi etrafımda dönüyordum. Burası yıkılıyor olabilir miydi! Hayır bunun için beni beklemiş olamazdı. Peki ya ihtimaller. Düşün, düşün… ihtimaller. Tuzak? Trampanın peşinde olan bir ülke değildi Kazakistan. Öyle miydi?
Ateşin sıcağı yüzümü yalıyordu. Dönmeyi bırakmıştım. Kollarım yanıma açılmış temkinle ,sadece düşünüyordum. Ses tekrar etti. Arkamdan mı geliyordu? Hayır her yerdeydi. Hayır!
Hızla arkamı döndüm. Duvar olduğu gibi duruyordu. Gözlerimi ayırmadım. On saniye, yirmi saniye , otuz, kırk. Önümdeki duvarın yukarıdan aşağı dikdörtgen bir bölümü bir anda zıpladı ve tekrar yerine oturduğunda etrafta sanki tavan başıma çökecek gibi bir ses yankılandı. Büyük bir kahkaha attım ve dört duvarlı bu mahzen kahkahamı bana geri getirdi. Yapboz bitmişti. Burası çıkış olmalıydı. Bu duvar yukarı açılan bir mekanizmaydı ama çok eskimiş olmalıydı. Periyodik zıplıyor ve çok hızlı yerine oturuyordu. Her oturuşunda yer sallanıyordu ve bir yıkım başlatacak kadar kuvvetliydi. Altında kalmam…
Tekrar zıpladı. Saydım. On saniye.
Zıpladığı anda altından sıyrılmam lazımdı
On beş saniye.
Saniyeleri iyi saymam lazımdı.
Yirmi beş.
Doğa kurallarına uyana iyi davranırdı.
Otuz beş.
Soldado haklıydı. Nil hayati anlara da sadece güvenirdi
Kırk.
Düşünmek, bazen insana uğramayan bir şeydi ve bazen düşünmeden yapmak en iyisiydi. Kapının sessizce zıplamasıyla ben çığlık atarak koşmaya başlasamda kapı düşmeye başlamıştı bile.
Kendimi yere attım. Etim yere sürtünüyor, tenimde acı bir yanık bırakıyordu ama düşünce yoktu. Hızla sürükleniyordum. Gözlerimi sıkıca yumduğum anda duvarın yere düşüş sesi ile oturduğum yerde sarsıldım. Gözlerim bir süre daha sıkıca yumduğum haliyle kalmıştı açamamıştım.
Ölmemiştim!
Başarmıştım. Burası neresi bilmiyordum ama karanlık bir koridordaydım. Yüzümdeki sırıtma doğanın bana kısa süreli emanetiydi.
Hızla toparlandım ve koşmaya başladım. Bu dümdüz koridor beni dışarı çıkarmak zorundaydı. Tüm kurallara uymuştum.
Kırk saniye boyunca sadece koştum, bana saniyeleri hatırlatan şey ise bulunduğum yerden bile hissedilen kapının düşme sesiydi. Bunu kapatmam gerekir miydi? Kesinlikle bunu yapamaz hatta o kapının ardında kalırdım.
Adımlarım yavaşladı, yürümeye başladım. Az önce kırk saniyede gittiğim yolun yüzde yetmişini kırk saniyede bitirdiğimde tekrar aynı sesi duydum ama ses bu sefer durmadı. Ürkütücü bir şekilde, bir yıkım olurcasına süren ses beni arkama bakmaya zorladığında o korkunç şeyi gördüm. Geçtiğim yolların yıkılışı ve beni ezmek için gelişi.
Koşmaya başladım ama bu daha önce kendimde görmediğim bir hızdı. Adımlarım birbirlerinin peşine düşüyor ve birbirlerine karışıyordu. Arkamdaki yıkım benden hızlıydı. Arkamda birbiri ardına geçen taşlar geçip gittiğim yolları kaplıyor ve benim için geliyordu.
Ne yaptığımdan emin değildim. Bir çıkış var mıydı yoksa boşuna mı koşuyordum bilmiyordum sadece koşuyordum. Adımlarım daha da hızlandığında saçlarımı bağlayan toka benden kurtulmayı seçmişti. Kıvırcık, kabarmış saçlarım geriye savrulurken yıkımla arama iyi bir mesafe koymuştum.
Durmuş muydu? Bir anda bu kadar hızlanamayacağıma göre durmuş veya yavaşlamış olmalıydı. Yavaşladım ve arkama baktım. Tek tek tavandan düşen taşlar vardı ama tavan çökmeye devam etmiyordu. Sanırım beni ezme işlemini iptal etmiş veya ertelemiş olmalıydı. Bu sefer hızlı adımlarla yürümeye hazırlanırken bir buçuk metre önümde duran taşları gördüm.
Çıkmaz. Bu olamazdı. Doğa benimi zorluyordu yoksa ben bir kural mı çiğnemiştim. Ne oluyordu? Çıkmaz olamazdı. Taşlara yaklaşım. Tek bir ışık yoktu hatta taşların boşluklarından arkada başka taşlar olduğu görülüyordu. İhtimaller. Düşün. Çıkışın önü az önce beni kovalayan yıkım gibi bir şey ile kapanmış olabilir miydi? Ya da belki de iki üç kat kaya ile kapatılmıştı.
Şu anda her tarafımda kayalar varken ve ben burada mahsurken nasıl sağduyulu kalabilirdim bilmiyordum ama çaba sarf etmem ve bir şekilde kurtulmam gerekiyordu
Ellerim hızla kayalara uzandı. Ağır kayaları büyük bir telaş ile yerinden sökercesine çıkarıyordum. Çıkış buradaydı. Taşları ortadan çıkarmaya başladığım için üstteki kayalar yeri boyluyordu ve ben alttakileri çıkarırken düşen kayalardan sakınıyordum.
İlk sıra bitmişti. Tavanın yüksekliği yoktu, buna dikkat etmemiştim en başta ama yerden yüksekliği iki metre ile iki buçuk metre aralığındaydı. İlk sıra çabuk hal olurken ikinci sıradan bir kayaya uzandım. Kaşlarım çatıldı. Bu kaya neden nemliydi? Ellerim kayayı hızla yerinden söktü. Lanet olsun! Kayanın arkasındaki sıradan su sızmaya başlamıştı. Bu çıkış göle açılıyor olabilir miydi? Hayır, çok koşmuştum gölün mesafesini çoktan kat etmiş olmalıydım. Ters yöne mi gitmiştim? Hayır, orman tarafa gittiğime emindim. O zaman bu neydi.
Su akışı hızlandığında bu suyun burayı doldurma ihtimalini göz önüne alıp boğulmamak için hızla taşları sökmeye ve sonumu hazırlamaya başlamıştım. kendim için çabalarken bile sonumu getirdiğim gerçeği ise yüzüme sonradan çarpacaktı. Taşları bir bir yerinden çıkarırken suyun geçmesi için yer açıyor, akışını hızlandırıyordum. İkinci sıra bitmeye yakın üçüncü sıranın ne kadar zayıf olduğunu fark ettim. Su fazla olamazdı yoksa çoktan bu taşları bana savurmuş ve beni boğmuş olurdu. İkinci kattaki kayaların üst kısmı bitmiş, zeminden dizime kadar gelen kayalar kalmıştı. Önümdeki üçüncü kat kaya yığınına, ayağımın tabanı ile bir tekme savurdum, bu sırada suyun akışı beni engelliyor; kayaları, ittiğim yönün zıddına yani bana doğru itiyordu. Tekrar aynı tekmeden attığımda taşlar sarsıldı ama bu benim için pek iyi olmadı. Benim darbeler ile yerini sarstığım taşlar suyun şiddeti ile yerlerinden, dağılan yapboz parçaları gibi, ayrıldılar ve akıntıya kapıldılar.
Ben mi? Hıh! ben tabii ki o telaşla gerileyerek kaçmaya çalışmış ama suyun güçlü akıntısı koşmama izin vermeyince ve ikinci adımımda yere düşmemi sağlamıştı. Kayalar yerden çok yüksekte değildi ama diz kapağıma gelen suya düştüklerinde dışarıya bıraktıkları çarpma sesi bir çığlık sesi oluşturuyor ve düştüğüm bir karış su da boğulacakmış gibi hissetmeme sebep oluyordu.
Doğa kurallarına uyana iyi davranır.
Su git gide artıyordu ve bulunduğum yerde , suyun içinde, daha çok tepinip panik olmamı sağlıyordu. Ölme ihtimalim vardı ama bir bu kadar yaşama ihtimalimin de olduğunu düşünmem beni polyannacı mı yapardı.
Doğa kanunlarına uymuştum. Polyannacı değildim.
Debelenmeyi ve çırpınmayı kestim. Suyun içinde yavaş hareketler ile yüzeye çıkmaya çabalayarak, suyun miktarı kadar beni taşımasına izin verdim. Su arttı… arttı ve son noktası tavan ile başımın arasında 20 santim bıraktığında geldi. Sankinleştim. Bir süre önce yıktığım taş duvarın yerini alan boşluğa doğru yüzdüm. En sonun da geldiğim yer ise tekrar bir çıkmaz duvardı. Olamaz olamaz olamaz. Hızla duvara yanaştım ve ellerimle baskı uyguladım. Bu sırada ağzımdan hafif iniltiler yükseliyordu. Tek şansımın bu olduğu düşüncesi nefesimi benden alıyor ve hayatımda yaptığım yanlışların kaç tanesinin aykırı olduğunu düşündürüyordu. Başım dönüyordu ve ben kendi etrafımda dönüyordum. Su beni içine çekip yok etse… Varlığımı ellerimden alması ne kadar sürerdi?
Gözlerimi ağır ağır kapattım. Suyun içinde yavaşça hareket edinerek salınmaya devam ediyor bir yandan ne olacağını düşünüyordum. Düşüncelerim beni kendi derin dehlizine çekiyor ve tüm ağırlığımı alıyordu öyle ki sanki bedenimi yükseltip sadece ruhumla bırakıyordu beni. Şu an için olmaması gereken ve olduğu takdirde her şeye göz yumacağım şey ruhumla baş başa kalmaktı.
Bedenimi suyun altına çekildiğini hissediyordum. Batıyor muydum?
Doğa, belli başlı kurallar ile bizi içine kabul etmişti. Doğa şeytan gibi tanrı ile anlaşma yaptığını sanmıştı. Doğada ki bir kibrit çöpünün bile bir düzeni ve nizamı vardı. Bir kibrit çöpü çok şey değiştirirdi. Bu yüzden doğanın bazı kanunları vardı. İnsanlara koyduğu ama insanların asla görmediği kurallar. Düzeni ve nizamı sağlayan kurallar. Belki de karma.
Hayatın ateşi gözünü bürüdüğünde durma.
Ben bunları bir gün odama gelen Trampa kampında ki soldado’dan duydum. Hayatımın bir parçası olan bu sözler beni yaşama daha derinden bağlamıştı belki de gireceğim bir anlam arayışından kurtarmıştı beni.
Sonuç olarak yaşıyordum, su sesi hala kulağıma doluyor ve kıvırcık saçlarımı yüzeyinde yüzdürüyordu. Suyun sesi derin sessizliğe karışıyordu ta ki yukarıdan gelen bir kuş sesine kadar. Kafam hızla yukarı kalktığında hemen tepem de yuvarlaklaşan , yukarı doğru uzanan bir çıkış gördüm! Çıkıştı evet çünkü ufukta ağaçların yapraklarını görüyordum. Yukarısı çıkıştı. Ümitsizlik benden çıkışı mı saklamıştı?
Hızlı davrandım. Bir anda tüm yorgunluğumu attım üstümden ve duvara yaklaştım. Ruhum bedenimdeydi.
Tünel yukarı uzandıkça yuvarlak bir şekil alıyordu. Burası bir kuyu olabilirdi.
Duvarı ellerimle yokladım. Etrafım tamamen kararmıştı. Bir dakika. Bu çıkışa ulaştığımdan beri her yeri nasıl görmüştüm? Işık mı vardı?
Şu anlık bunu düşünmeyi erteledim ve ellerimin bulduğu bir sarmaşığı aşağı doğru çekerek sağlam mı diye yokladım. Umduğum gibi bu bir kuyuysa sarmaşıklar en yukarıya kadar çıkmış olmalıydı.
Sarmaşığa asıldım, ayaklarımı duvara yasladım ve bir dağcı gibi tırmanmaya başladım.
Günün yorgunluğu bedenimi zorluyor ve tırmanmamı istemiyor engelliyordu. Kollarım sadece ona verilen görevi yapıyor yorgunluğu yok saymaya çalışıyordu. Yaklaşık on dakika sürmüştü bu tırmanma ve en sonun da dışarı çıktığımda bedenimi bir çuval gibi tırmandığım duvarın ardına bıraktım. Duvardan aşağıya bir metre bir yükseklik vardı. Yere serildiğimde tüm yorgunluğum bedenimi yokluyor ama iç sesim hemen oradan kalkıp gitmemi söylüyordu. Ben ise yaptığım keşif`in etkisinden çıkamamış bir şekilde öylece yatıyordum.
Doğa kanunlarına uyana iyi davranır.
6 AY SONRA –ŞİMDİ-
Başarı hiç şüphesiz uğruna sınır tanımayacağınız şey için ulaşılan hedeflerdir. Trampa bana bir hayat vererek beni, başarılarımı onlara adamaya ikna etmişlerdi. Bu başarıya giden yolda ise uyduğunuz kanunlar sizi güvenli alanda tutacaktır.
Masamdan dosyayı alıp son bir kez çevirdim sayfalarını. Keşfi, benim için ilginç olan ve hala içimde heyecan uyandıran o yer. Kazakistan'ın bana olan süprizlerini unutmak bir yana dursun hep beni oraya iten iç sesim, hala oraya bir bağlılık gösteriyordu. Çünkü biliyordum ki Nil’in hayat dönügüsü bu yer olacaktı. Oraya kendimce Kaindy Altığı demeyi tercih etmiştim. Dosyayı da buna göre hazırlamıştım.
Bu senelik bir keşif ödeviydi. Trampa her sene bunu yapmamızı isterdi ve bu benim sadece ikinci ödevimdi. Belli bir yaştan sonra verilmeye başlanan bu ödevler sadece keşif aşamasından değil aynı zamanda pazarlama aşamasından da oluşuyordu.
Yıllık keşifim bitmişti. Sıra pazarlamaya gelmişti.
Parmak uçlarımda yükselerek arkamı döndüm ve elimdeki dosya ile bilgisayar masama oturdum. Bilgisayar açıldığında Trampanın yazılımcılarının oluşturduğu kişiye özel g-mail adresime girdim. Gerekli sunuyu maile ekledim, hızlıca kısa bir özet girdim. Maili gönderdiğimde pazarlama işlemimde kesinlikle bitmişti. Kimse bunu reddedemezdi.
Tek yapmam gereken MIT den dönüş beklemekti.

1. BÖLÜM SONUUUUU.
Herkese merhabaa Şimdi uzun süre sonunda yapmaya cesaret bulduğum bir şeyler deniyorum. Desteğinizi ve açık fikirli yorumlarınızı bekliyorum. Nil anlaşılmak üzerine kurduğum ve uzun süredir üzerine düşündüğüm bir karakter. Onun gelişimini işlemek banada süpriz olacak. Umarım o hak ettiği değeri görür ve sizde onu seversiniz

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

40okunma 16beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18