10. bölüm / 11
KETÇUP VE MAVİŞ10. BÖLÜM
Bölümler 11Şu an: 10. BÖLÜM
- 1 1. BÖLÜM720 kelime
- 2 2. BÖLÜM442 kelime
- 3 3. BÖLÜM523 kelime
- 4 4. BÖLÜM379 kelime
- 5 5. BÖLÜM1.227 kelime
- 6 6. BÖLÜM2.583 kelime
- 7 7. BÖLÜM6.831 kelime
- 8 8. BÖLÜM6.038 kelime
- 9 9. BÖLÜM1.743 kelime
- 10 10. BÖLÜM6.634 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 11. BÖLÜM6.016 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Herkes kalbimde bir yere sahipken, senin ülken vardı."
-Cemal Süreya-
Bazı sabahlar insanın içine anlamsız bir huzur bırakırdı.
Nedenini bilmeden gülümsersin.
Her şey sıradandır aslında. Aynı mutfak, aynı masa, aynı kahvaltı telaşı…
Ama yine de o sabahın diğerlerinden farklı olduğunu hissedersin.
Ben de o sabah öyle hissediyordum.
Mutfakta kahvaltıyı hazırlıyordum.
Bir yandan ekmekleri kızartıyor, bir yandan da mutfağın köşesinde duran radyodan yükselen müziğe eşlik etmeye çalışıyordum. Bazen sözleri karıştırıyor, bazen de sesimin radyodan daha yüksek çıktığını fark edip kendi kendime gülüyordum.
Mutfak, sabah güneşinin pencerenin arasından süzülen ışığıyla aydınlanmıştı.
Her şey sakindi.
Hatta fazlasıyla sakindi.
Tam o sırada radyodaki şarkı sona erdi.
Ardından birkaç saniyelik cızırtı duyuldu.
Yeni şarkının ilk melodileri mutfağa yayıldığında elimdeki bıçak havada kaldı.
Yaşar'ın 𝐊𝐮𝐦𝐫𝐚𝐥ı𝐦 şarkısı çalıyordu.
Dudaklarım istemsizce kıvrıldı.
Bu şarkıyı seviyordum.
Belki de bazı şarkılar yalnızca şarkı değildi.
Bazıları bir insanı hatırlatırdı.
Bir anıyı.
Bir bakışı.
Bir sabahı.
Ya da kalbinin bir köşesine sakladığın birini…
Elimdeki bıçağı tezgâha bıraktım.
Radyonun yanına gidip sesini biraz daha açtım.
Mutfak bir anda şarkının sesiyle doldu.
Gülümseyerek tekrar kahvaltıya döndüm.
Şarkının sözlerine eşlik etmeye başladım.
Kendimi kaptırmıştım.
O kadar kaptırmıştım ki arkamda birinin olduğunu fark etmedim.
Ta ki arkamdan gelen sesle olduğum yerde kalana kadar.
“Bilmem hatırlar mısın…”
Sesini duyduğum anda elimdeki ekmeği tabağın üzerinde bıraktım.
Ardından devam etti.
“Gözlerim ne renkti… Söyle kumralım, benim adım neydi?”
Bir anda arkamı döndüm.
Ömer, mutfak kapısının kenarına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmişti.
Üzerinde pijamaları vardı.
Saçları her zamanki gibi dağınıktı.
Belli ki yeni uyanmıştı.
Ama yüzündeki o kendinden emin gülümsemeden anlaşıldığı kadarıyla uyanır uyanmaz beni izlemeye başlamıştı.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Sen ne zamandır oradasın?”
“Birkaç dakikadır.”
“Birkaç dakika mı?”
Başını hafifçe salladı.
“Evet.”
“Ve hiçbir şey söylemeden beni mi izliyorsun?”
“Evet.”
Bu kadar rahat cevap vermesi karşısında birkaç saniye yüzüne baktım.
“İnsan bir şey söyler.”
“Ne söyleyeyim?”
“Günaydın mesela?”
Ömer'in dudaklarının kenarı biraz daha kıvrıldı.
“Günaydın.”
“Şimdi oldu.”
Arkamı dönüp kahvaltıyla ilgilenmeye devam ettim.
O sırada Ömer radyodan çalan şarkıya eşlik etmeye devam etti.
"Ne zaman güneş doğar? Aylardan hangi aydı?
Söyle, kumralım ben adımı unuttum.
Bilmem, hatırlarmısın gözlerim ne renkti.
Söyle, kumralım benim adım neydi?"
Bu hali o kadar tatlıydı ki istemsizce gülümsedim.
Ömer, gülümsediğimi fark etmiş olacak ki şarkıya eşlik etmeyi bıraktı.
“Ne gülüyorsun?”
“Hiç.”
“Gülüyorsun ama.”
“Senin haline gülüyorum.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Ne varmış benim halimde?”
“Sabahın köründe pijamalarla mutfağa gelip şarkı söylüyorsun Ömer.”
“Senin de hoşuna gidiyor ama.”
“Nerden çıkardın onu?”
“Gözlerinden.”
Elimdeki tabağı masaya bırakırken ona baktım.
“Benim gözlerim seninle konuşmuyor.”
“Konuşuyor.”
“Ne söylüyor?”
Ömer birkaç saniye yüzüme baktı.
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Çok şey.”
Gözlerimi devirdim.
“Yine başladın.”
“Ne yaptım?”
“Değişik bir bilmece gibi konuşuyorsun ketçup.”
“Sen de her şeyi fazla sorguluyorsun, maviş.”
Elimdeki peçeteyi ona doğru fırlattım.
Ömer son anda eğilerek peçeteden kurtuldu.
“Şiddete başvuruyoruz demek.”
“Bir daha konuşursan bu sefer peçete olmayacak.”
“Tamam, sustum.”
Ömer ellerini havaya kaldırıp teslim olmuş gibi yaptı. Sonra ise gülerek sandalyeye oturdu.
Ben de karşısındaki sandalyeye geçtim.
Bir süre ikimiz de sessizce kahvaltımızı yaptık.
Radyodan müzik hâlâ çalmaya devam ediyordu.
Mutfakta kızarmış ekmeklerin kokusu, çayın buharı ve radyonun hafif sesi birbirine karışıyordu.
Ömer'in normalden daha sessiz olduğunu fark etmem uzun sürmedi.
Başımı kaldırıp ona baktım.
Çay bardağını elinde tutuyor, bir yandan da dalgın dalgın masaya bakıyordu.
“Ne düşünüyorsun?”
Başını kaldırdı.
“Hiç.”
“Öyle görünmüyor.”
“Gerçekten bir şey yok.”
Bir süre yüzüne baktım.
“Emin misin?”
Ömer cevap vermeden önce kısa bir süre sustu.
Sonra çayından bir yudum aldı.
“Bugün bir yere gitmem gerekiyor.”
Kaşlarımı çattım.
“Nereye?”
“Babamın evine.”
Elimdeki çatal havada kaldı.
“Ne?”
“Babamla konuşacağım.”
Birkaç saniye hiçbir şey söylemedim.
Ömer bakışlarını kaçırmadan devam etti.
“Uzun zamandır bunu erteliyorum.”
“Bugün karar mı verdin?”
“Hayır.”
Başını hafifçe iki yana salladı.
“Bir süredir düşünüyorum.”
“Peki neden şimdi?”
Ömer derin bir nefes aldı.
“Çünkü artık kaçmak istemiyorum.”
Sesindeki ciddiyet, içimdeki bütün neşeyi bir anda susturdu.
“Ömer…”
“Ne söyleyeceğimi bilmiyorum.”
İlk kez bunu bu kadar açık söylüyordu.
“Ya konuşamazsam?”
“Konuşursun.”
“Ya işler düşündüğüm gibi gitmezse?”
“Gitmek zorunda değil.”
Bana baktı.
“Ya kötü bir şey öğrenirsem?”
Bu kez cevap vermeden önce birkaç saniye düşündüm.
Sonra elimi masanın üzerinde onun elinin üzerine koydum.
“Ne öğrenirsen öğren, yalnız olmayacaksın.”
Ömer gözlerini ellerimize indirdi.
Parmaklarımı hafifçe sıktı.
“Sen de gelecek misin?”
“Tabii ki.”
“Emin misin?”
“Ömer…”
Elimi çekmeden ona baktım.
“Tabii ki geleceğim.”
Ömer birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sadece elime baktı.
Sonra gözlerini kaldırıp bana baktığında yüzündeki gerginlik biraz olsun azalmıştı.
“Tamam.”
“Tamam mı?”
“Evet.”
“Bu kadar mı?”
Hafifçe gülümsedi.
“Ne dememi bekliyorsun?”
“Hiç değilse biraz rahatla.”
“Sen yanımda olacaksan rahatlarım.”
Bu kez ben sustum.
Ömer'in elini hafifçe sıktım.
“Olacağım.”
Başını salladı ve yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.
Bir süre öylece oturduk.
Radyoda çalan şarkı çoktan değişmişti ama ikimiz de fark etmemiştik.
Az önceki neşeli hâlimizden eser kalmamıştı.
Yine de garip bir şekilde korkmuyordum.
Belki de Ömer'in yanında olduğumu bilmek bana da güç veriyordu.
Ömer sonunda elimi bıraktı ve sandalyesinden kalktı.
“Ben hazırlanayım.”
“Tamam.”
Birkaç adım attıktan sonra durdu.
Arkasını dönüp bana baktı.
“Maviş.”
“Efendim?”
“Çok oyalanma.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Niye?”
“Çünkü seni bekleyeceğim.”
Gülümsedim.
“Tamam, ketçup.”
O da gülümsedi.
Sonra mutfağın dışına doğru yürüdü.
Ben ise birkaç saniye arkasından baktım.
Az önce mutfakta şarkı söyleyen, benimle uğraşıp duran o çocuk gitmişti.
Yerine, yıllardır içinde taşıdığı soruların cevaplarını aramaya hazırlanan Ömer kalmıştı.
Ve bugün…
O cevapların ne kadar ağır olabileceğini birlikte öğrenecektik.
-💙-
Taksi, sakin bir şekilde sokakda ilerliyordu.
Ben camdan dışarı bakarken yanımda oturan Ömer'in sessizliği dikkatimi çekti.
Normalde beş dakika bile susamayan çocuk, yaklaşık on dakikadır tek kelime etmemişti.
Başımı ona çevirdim.
“Niye suskunsun?”
Gözlerini camdan ayırmadan cevap verdi.
“Düşünüyorum.”
“Hayret, normal değil bu senin gibi birisi için.”
Ömer dönüp bana baktı.
“Çok komiksin ya, maviş.”
Kendimden emin bir şekilde, hafif bir gülümsemeyle,“Biliyorum,”dedim.
Bıkkın bir nefes verdi.
“Biraz destek mi olsan maviş?”
“Oluyorum zaten.”
“Nasıl?”
“Konuşuyorum.”
“Senin ki destek değil, dikkat dağıtma.”
“İşe yarıyor ama.”
Ömer istemeden gülümsedi.
“Biraz.”
“Bak, güldün.”
“Gülmedim.”
“Güldün.”
“Öyle denk geldi.”
“Tabii, canım.”
Gözlerimin içine doğru baktı.
"Çok fenasın maviş."
"Öyleyim ketçup."
Bir an duraksadı ama bir anda yüzünde hafif alaycı bir gülümseme ile devam etti.
"Ama ben en azından senim gibi her şeyi fazla sorgulamıyorum maviş."
“Sen bana maviş diyorsun, bir de benimle dalga mı geçiyorsun?”
“Ne var? Yakışıyor.”
“Bana mı?”
“Evet.”
“Bence sana daha çok yakışıyor.”
Ömer kaşlarını kaldırdı.
“Bana maviş mi diyeceksin?”
“Yok, sen kedi ketçup olarak kal.”
“İyi. O zaman anlaşmış olduk.”
Başını iki yana sallayıp tekrar camdan dışarı döndü.
Birkaç saniye sonra ellerine baktım.
Parmaklarını birbirine geçiriyor, sonra tekrar ayırıyordu.
“Ketçup, ellerini rahat bırakır mısın.”
“Ne?”
“Elini rahat bırak.”
Kaşlarını çattı.
“Ne yapıyorum?”
“Parmaklarınla adeta kavga ediyorsun.”
Ömer ellerine baktı.
“Farkında değildim.”
“Belli.”
Elimi onun elinin üzerine koydum.
“Böyle dur.”
Ömer önce ellerimize, sonra bana baktı.
“Emir mi veriyorsun?”
“Evet.”
“Sen çok otoriter biri oldun maviş.”
“Birinin seni hizaya getirmesi lazım.”
“Sen mi hizaya getireceksin?”
“Evet.”
Ömer hafifçe gülümsedi.
“Peki öyle olsun, maviş.”
“Ne?”
“Böyle davrandığında… insanın bütün derdi bir anda azalıyor, maviş.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Bak, şimdi yine saçmaladın.”
“Ne yaptım?”
“Böyle cümleler kurma.”
“Niye?”
“Sonra sana kızamıyorum.”
Ömer'in yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
“Demek işe yarıyor.”
Göz devirdim.
“Çok konuşma.”
“Emredersiniz, maviş hanım.”
Bir süre ikimiz de sustuk.
Bu kez sessizlik rahatsız edici değildi.
Ömer'in eli hâlâ elimdeydi.
Sonra derin bir nefes aldı.
“Gerçekten korkuyorum.”
Sesindeki ciddiyeti fark edince ona doğru döndüm.
“Biliyorum.”
“Ya konuşamazsam?”
“Konuşursun.”
“Ya konuşmak istediğim hiçbir şeyi söyleyemezsem?”
“Ben yanında olacağım.”
Ömer gözlerini bana çevirdi. Kısa bir an öylece gözlerime baktı. Ben de aynı şekilde ona baktım.
O an, gözlerine ilk kez bu kadar dikkatli baktığımı fark ettim. Kahverenginin bu kadar güzel bir tonunu daha önce hiç görmemiştim. Sanki baktıkça biraz daha içine çekiliyordum.
Ömer’in gözleri… düşündüğümden çok daha güzeldi.
Ve nedense, gözlerimi ondan ayırmak hiç istemedim. Ama tam o sıra Ömer sesinde bir endişeyle söze girdi.
“Ya işler kötü giderse?”
Ömer’in sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
Gözlerine baktım. Az önce fark ettiğim o sıcak kahverengi gözlerin yerini şimdi belli belirsiz bir endişe kaplamıştı.
Elini biraz daha sıktım.
“Ömer, kötü gitse bile yalnız olmayacaksın.”
Ömer birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Gözleri hâlâ ellerimizin üzerindeydi.
“Bazen yalnız kalmak istemiyorum, Kumsal.”
Sesi o kadar alçaktı ki neredeyse duyamayacaktım.
“Biliyorum.”
“Hayır… Bilmiyorsun.”
Başımı hafifçe salladım.
“Öyleyse anlat.”
Ömer camdan dışarı baktı. Sokaklar yavaş yavaş geride kalırken yüzündeki gülümseme tamamen silinmişti.
“Babamın karşısına çıktığımda ne hissedeceğimi bilmiyorum. Yıllardır kafamda aynı sorular dönüp duruyor. Neden böyle oldu? Neden annem öldükten sonra her şey değişti? Neden bana hiçbir zaman doğru düzgün bir şey anlatmadı?”
Bir an sustu.
“Ya bugün bütün cevapları öğrenirsem?”
“Belki de öğrenmen gereken cevaplar vardır.”
“Ya o cevaplar hoşuma gitmezse?”
Bu kez ona doğru biraz daha yaklaştım.
“Öğrenmek zorunda olduğun şeylerin güzel olması gerekmiyor, Ömer.”
Bana baktı.
“Ama bazı gerçekler, insanın canını acıtsa bile belirsizlikten daha iyidir.”
Ömer'in gözlerinde kısa bir süreliğine bir güven belirdi.
“Sen olmasaydın gitmezdim.”
Kaşlarımı çattım.
“Bunu sakın söyleme.”
“Neden?”
“Çünkü bu senin yüzleşmen gereken bir şey. Ben sadece yanında olabilirim.”
Hafifçe gülümsedi.
“Zaten istediğim de bu.”
“Ne?”
“Yanımda olman.”
Kalbim bir anlığına hızlandı.
Ne söyleyeceğimi bilemeden camdan dışarı çevirdim gözlerimi.
“Çok konuşuyorsun.”
“Az önce konuşmamı istiyordun.”
“Fikrimi değiştirdim.”
Ömer güldü.
“Kaçış yok, maviş.”
“Sen önce kendi babandan kaçmayı bırak.”
Gülümsemesi bir anda durdu.
İkimiz de sustuk.
Söylediğim şeyin ağır geldiğini fark edince ona baktım.
“Ömer…”
“Yok,” dedi sessizce. “Haklısın.”
Sonra tekrar camdan dışarı baktı.
Birkaç dakika daha ilerledik.
Derken Ömer'in bakışları bir anda değişti.
Sokağın ilerisine baktı.
“Geldik.”
Sesindeki tedirginliği duyunca ben de camdan dışarı baktım.
Taksi yavaşlayarak sokağın başına girdi.
Ömer'in babasının evi, birkaç metre ilerideydi.
Ömer derin bir nefes aldı.
Sonra elimi tuttu.
Bu kez hiçbir şey söylemedi.
Ben de söylemedim.
Sadece elini biraz daha sıkıca tuttum.
Çünkü bazı anlarda insanın söyleyebileceği hiçbir cümle yeterli olmazdı.
Ve ben, Ömer'in o kapıdan tek başına geçmesine izin vermeyecektim.
-💙-
Ö𝐦𝐞𝐫𝐝𝐞𝐧;
Kapının önünde birkaç saniye öylece durdum.
Elimi kaldırıp zile basmadan önce derin bir nefes aldım.
Yanımda Kumsal vardı.
Elimi tuttuğunu hissediyordum ama ona bakmadım.
Bu kez bu kapıdan kaçmadan girmeliydim.
Zile bastım.
Birkaç saniye sonra kapının açılış sesi duyuldu.
Kapı aralandığında babamla göz göze geldim.
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
Şaşırmıştı.
Ben ise yıllardır beklediğim bu anın geldiğini hissediyordum.
“Ömer…”
Sesini duyduğum anda içimde bir şey koptu.
"Beni tanıdın demek, ne o, yine her zamanki gibi görmezden mi geleceksin beni?"
Kaşları çatıldı.
“Ne işin var senin burada?”
Güldüm.
Ama o gülüşün içinde zerre kadar neşe yoktu.
“Güzel karşıladın.”
“Ömer, şimdi sırası değil.”
“Ne zaman sırası olacak?”
Sesim yükseldi.
“Yıllardır bekliyorum. Söyle bakalım, ne zaman sırası gelecek?”
Babam kapının önünde sessizce bana baktı.
Kumsal'ın elimdeki parmaklarını hafifçe sıktığını hissettim.
Ama gözlerimi babamdan ayırmadım.
“İçeri gel.”
“Hayır.”
Bir an durdu.
“Buraya senin evine misafir olmaya gelmedim.”
“Ömer…”
“Cevap almaya geldim.”
Sesimdeki öfkeyi artık saklamıyordum.
“Annem hakkında konuşacağız.”
Babamın yüzü bir anda sertleşti.
“Bu konuyu açma.”
İşte o cümle…
Yıllardır duymaktan nefret ettiğim o cümle.
Bir adım attım.
“Niye?”
“Çünkü bazı şeyleri bilmen gerekmiyor.”
“Benim neyi bilip bilmeyeceğime sen mi karar vereceksin?”
“Ömer, yeter.”
“Hayır!”
Sesim koridorda yankılandı.
“Yeter değil!”
Bir an nefesim kesildi.
Zihnimin içinde yıllardır biriktirdiğim her şey aynı anda dışarı çıkmak istiyordu.
“Annem öldüğünde dört yaşındaydım.”
Babam sustu. Ben devam ettim
“Dört.”
Boğazım düğümlendi.
“Ne olduğunu bile anlayamayacak kadar küçüktüm. Bana annemin artık geri gelmeyeceğini söyledin. Hepsi bu.”
Gözlerimi ondan ayırmadım.
“Sonra ne oldu?”
Cevap vermedi.
“Sen değiştin.”
Sesim bu kez daha alçaktı.
“Ev değişti. Sen değiştin. Ben değiştim.”
Bir adım daha attım.
“Ben annemi hatırlamaya çalışırken sen bana onu hatırlamamam gerektiğini öğrettin.”
Babam başını eğdi. Sesinde büyük bir çaresizlikle yalnızca adımı söyledi.
“Ömer…”
Bu benim susmamı istediğine dair bir işaretti. Ama durmadım.
“Hayır. Bu kez sen beni dinleyeceksin.”
Sesim titriyordu.
“Ben yıllarca kendimde bir sorun olduğunu düşündüm.”
Gözlerim dolmaya başlamıştı.
“Çocukken neden bana sarılmadığını anlamaya çalıştım. Neden benimle konuşmadığını… Neden annemin adını söylediğimde yüzünün değiştiğini…”
Bir an sustum.
“Ben ne yaptım sana?”
Babam başını kaldırdı.
“Sen hiçbir şey yapmadın.”
O cümleyi duyduğum anda içimdeki öfke daha da büyüdü.
“İşte mesele de bu!”
Sesim kırgındı.
“Ben hiçbir şey yapmadım!”
Gözlerimden bir damla yaş süzüldü.
Hemen sildim.
“Ben sadece oğlundum.”
Babamın yüzündeki sertlik bir anda kayboldu.
Ama artık bunun bir önemi yoktu.
“Annem öldü diye beni de kaybetmek zorunda değildin.”
Babam dudaklarını araladı.
“Ben…”
“Ne?”
Sesim artık bağırmıyordu.
Sadece kırgınlık vardı.
“Ne diyeceksin?”
Cevap vermedi.
Başımı iki yana salladım.
“Yıllarca senden tek bir şey istedim.”
Sesim titriyordu.
“Bana nedenini söyle.”
Babam gözlerini kaçırdı.
“Bazı şeyler sandığın gibi değil.”
Acı bir şekilde güldüm.
“Tabii.”
Bir adım geri çekildim.
“Yine aynı şey.”
“Ömer, seni korumaya çalıştım.”
“Beni mi?”
Gözlerimi ona diktim.
“Beni korumadın.”
Sesim gittikçe yükseldi. Bir anda büyük bir şiddetle bağırdım.
“Beni yalnız bıraktın!”
Babam sustu.
Sanki yıllardır susmak zorunda olan o çocuk şimdi içinde ki her şeyi acı bir şekilde döküyordu.
“Ben annemin öldüğü günü hatırlamıyorum bile. Ama senin bana yıllarca nasıl baktığını hatırlıyorum.”
Boğazımdaki düğüm daha da büyüdü.
“Benden nefret ediyormuşsun gibi baktın.”
Babamın gözleri doldu.
“Çünkü her baktığımda…”
Sustu.
“Ne?”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda gözlerini bana çevirdi.
“Anneni görüyordum.”
Olduğum yerde kaldım.
Bütün öfkem tek bir cümle ile anında dondu. Kısa bir süre sonra zar zor konuştum.
“Ne?”
Babam derin bir nefes aldı.
“Gözlerin… gülüşün… bazı hareketlerin…”
Çaresizce başını eğdi.
“Her baktığımda Leyla'yı hatırlıyordum.”
İçimde bir şey daha kırıldı.
Ama bu kez öfkemden değil.
“Bunun bedelini neden ben ödedim?"
Babam birkaç saniye yüzüme baktı.
“Ömer, yeter.”
“Hayır. Yetmedi.”
Bir adım daha attım.
“Yıllardır sustum. Bir kere de sen konuş.”
“Ne konuşacağım?”
“Her şeyi!”
Sesim yükseldi.
“Annem hakkında ne biliyorsun? Neden benden sakladın? Neden bütün bunların yükünü bana bıraktın?”
Babamın çenesi gerildi.
“Sen hiçbir şeyi anlamıyorsun.”
Bir anda sesim yükseldi.
“Çünkü anlatmadın!”
Aynı anda babamda şiddetle bağırdı.
“Çünkü seni korumaya çalıştım!”
“Beni korumadın!”
Bir anlık sessizlik oldu.
Babamın yüzündeki öfke bir anda sertleşti.
Elini kaldırdığını gördüm.
Ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan eli yüzüme geldi.
Başım yana savruldu.
Koridorda kısa ve keskin bir ses yankılandı.
Olduğum yerde kaldım.
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedim.
Ne yanağıma dokundum ne de babama baktım.
Arkamda Kumsal'ın nefesini tuttuğunu duydum.
Babam da susuyordu.
Az önceki öfkesinin yerinde şaşkınlık vardı. Sanki yaptığı şeyin ağırlığı, elini indirdiği anda üzerine çökmüştü.
Yavaşça başımı ona çevirdim.
Göz göze geldik.
“Bunu da mı konuşmayacağız?”
Babamın dudakları çaresizce aralandı.
“Ömer…”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır.”
Sesim düşündüğümden daha sakindi.
“Artık söyleyeceklerini duymak istemiyorum.”
Babam bir adım attı.
“Ben böyle yapmak istemedim. Gerçekten isteyerek olmadı.”
Acı bir gülümseme döküldü dudaklarımdan.
“Ama yaptın.”
Sessizlik.
Yanağım hâlâ yanıyordu.
Fakat o an canımı acıtan şey bu değildi.
Yıllardır cevap beklediğim babam, yine konuşmak yerine beni susturmayı seçmişti.
Kumsal yanıma geldi.
Elini koluma koydu.
Bu kez geri çekilmedim.
Babam gözlerini kaçırdı.
“Gidin.”
Başımı salladım.
“Zaten gidiyorum.”
Kapıya doğru döndüm.
Birkaç adım attıktan sonra durup son kez ona baktım.
“Bir gün bana gerçekten anlatmak istersen…”
Cümlemin devamını getirmeden başımı çevirdim.
“Bu kez dinlerim.”
Kumsal'la birlikte kapıdan çıktım.
Kapı arkamızdan kapandığında, yıllardır içimde taşıdığım soruların hiçbirinin cevabını alamamıştım.
Ama artık bir şeyden emindim.
Bu konuşma burada bitmemişti.
-💙-
Kapı arkamızdan kapandığında birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
Ömer yanımdaydı ama sanki aklı hâlâ o evin içindeydi.
Yüzüne baktım.
Az önce babasının karşısında dimdik duran çocuk gitmişti. Yerine, içinde ne olduğunu anlamaya çalıştığım ağır bir sessizlik çökmüştü.
“Ömer.”
Cevap vermedi.
Sadece merdivenlere doğru yürümeye başladı.
Peşinden gittim.
Sokağa çıktığımızda güneş hâlâ tepemizdeydi. İnsanlar kendi telaşlarıyla yürüyüp geçiyor, arabalar caddeden gelip gidiyordu.
Dışarıdaki hayat normaldi.
Ama benim için hiçbir şey normal değildi.
Ömer kaldırımın kenarında durdu.
Bir süre karşıya baktı.
Sonra elini kaldırıp yanağına götürdü.
Parmakları yanağına değdiğinde yüzünü acıyla buruşturdu.
O an içim acıdı.
“Ömer…”
Elini hemen indirdi.
“İyiyim.”
Ama sesi iyi olmadığını fazlasıyla belli ediyordu.
Yanına geçtim.
“İyi değilsin.”
“İyiyim dedim.”
“Ben de inanmadım.”
Başını çevirip bana baktı.
Bir süre gözlerimin içine baktıktan sonra bakışlarını yeniden kaçırdı.
“Biliyor musun, en kötüsü tokat değildi.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Neydi?”
Derin bir nefes aldı.
“Yine aynı şeyi yaptı.”
“Baban mı ?”
Başını salladı.
“Ben konuşmaya çalıştım. Yıllardır söylemek istediğim her şeyi söyledim.”
Bir an sustu.
“Sonunda yine susturulmayı seçtim.”
Sesindeki kırgınlık, öfkesinden çok daha ağırdı.
Yanına biraz daha yaklaştım.
“Bu senin suçun değil.”
“Biliyorum.”
Ama bunu söylerken bile kendine inanıyor gibi görünmüyordu.
Elimi uzatıp elini tuttum.
Bir süre öylece kaldık.
Sonra Ömer başını eğdi.
“Küçükken de böyleydim.”
Kaşlarım merakla havaya kalktı.
“Nasıl?”
“Susardım.”
Sesi iyice alçaldı.
“Annem öldükten sonra evde ne zaman babamın sesini duysam susardım. Ne soracağımı, ne söyleyeceğimi bilemezdim. Sadece kızmasın diye beklerdim.”
Kalbim sıkıştı.
Ömer'in yüzüne baktım.
“Sen artık o küçük çocuk değilsin.”
Bana baktı.
“Biliyorum.”
“Hayır,” dedim yavaşça. “Bence bazen unutuyorsun.”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Bugün o kapının önüne dört yaşındaki Ömer gitmedi.”
Elimi biraz daha sıktım. Gözlerinin içine baktım. Gözlerinde merak ve fazlasıyla hüzün vardı. Ellerini tutmayı bıraktım ve parmağımla göğsüne, kalbinin olduğu yere doğru işaret ettim.
“Burada hala o çocuk olabilir.”
Ömer'in bakışları yavaşça elimden yüzüme çıktı.
“Ama artık onun yanında sen varsın.
Bir an sustum. Söyleyeceklerimi toparlamak için derin bir nefes aldım.
“Çünkü o çocuk yıllarca korktuğu için sustu. Ne söyleyeceğini bilemediği için değil… karşısındakini kaybetmekten korktuğu için.”
Ömer’in gözleri bir anlığına uzaklara daldı.
“Sen gittin.”
Sesimi biraz daha yumuşattım.
“Ve korkmana rağmen içeri girdin.”
Bakışları yeniden gözlerime sabitlendi.
“Bence bu, sustuğun anlamına gelmez.”
Elini tekrar tuttum.
“Bence ilk kez o çocuğun söyleyemediği şeyleri sen söyledin.”
Ömer’in yüzündeki ifade değişti. Gözlerinde hem kırgınlık hem de yıllardır taşıdığı bir yükü bırakmaya çalışan birinin sessizliği vardı. Birkaç saniye daha bana baktı. Sonra derin bir nefes aldı.
“Belki de…” dedi kısık bir sesle.
Cümlesinin devamını getiremedi.
Ben hafifçe gülümsedim.
“Belki de artık o çocuğun korktuğu kadar korkmana gerek yok.”
Ömer’in bakışları yüzümde kaldı.
“Çünkü artık o çocuk yalnız değil.”
Elini biraz daha sıktım.
“Sen varsın.”
Bir an durdum.
“Ve ben de varım, Ömer.”
Sesimi biraz daha yumuşattım.
“Her şeyi senin yerine çözemem. Geçmişini değiştiremem. Ama yanında durabilirim.”
Parmaklarını hafifçe sıktım.
“Ne olursa olsun, bunu tek başına taşımak zorunda değilsin.”
Ömer hiçbir şey söylemedi.
Sadece elimi daha sıkı tuttu.
Ben de gülümsedim.
“Bu kez yalnız değilsin, ketçup.”
Ömer başını eğdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu ama gözlerindeki yorgunluk hâlâ geçmemişti.
Bir süre hiçbir şey söylemeden yanında durdum.
Ne diyeceğimi bilmiyordum.
Bazen insanın canını acıtan şeyleri susturacak doğru bir cümle olmazdı. Hele ki yıllardır içinde taşıdığı bir yükse…
Ama Ömer'in bu hâliyle öylece kalmasını da istemiyordum.
Gözlerimi sokağın karşısına çevirdim. Birkaç saniye düşündükten sonra yeniden ona baktım.
“Ketçup.”
“Efendim?”
“Şimdi sana bir teklifim var.”
Kaşını hafifçe kaldırdı.
“Bu kadar ciddi söylediğine göre ya başım belaya girecek ya da yine saçma bir şey yapacağız.”
İstemeden güldüm.
“İkincisi.”
Merakla sordu,“Ne yapacağız?”
“Lunaparka gidelim.”
Ömer birkaç saniye yüzüme baktı.
“Lunapark mı?”
“Evet.”
“Şu an?”
“Evet, şu an.”
Kaşlarını çattı.
“Kumsal, az önce babamın evinden çıktık.”
“Farkındayım.”
“E o zaman neden lunapark diyorsun?”
“Çünkü tam da bu yüzden.”
Ömer kaşlarını çattı.
“Hiçbir şey anlamadım.”
“Anlaman gerekmiyor. Sadece benimle gelmen gerekiyor.”
“Ciddi misin sen?”
“Fazlasıyla.”
Ömer birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra bakışlarını sokağın ilerisine çevirdi.
“Benim canım eğlenmek istemiyor.”
“Eğlenelim demedim zaten.”
“Lunaparka gidip ne yapacağız?”
“Bilmiyorum.”
“Harika bir plan.”
“Teşekkür ederim.”
“İltifat etmedim.”
“Ben öyle kabul ettim.”
Ömer istemeden gülümsedi ama hemen toparlandı.
“Kumsal, gerçekten hiç havamda değilim.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse?”
“Bazen insanın havasının değişmesini beklemek yerine kendisinin değiştirmesi gerekir.”
Ömer sessiz kaldı.
Yanına bir adım daha yaklaştım.
“Bugün yeterince düşündün. Yeterince konuştun. Yeterince sustun.”
Bir an durup ona baktım.
“Şimdi biraz da yaşa.”
Ömer'in yüzündeki ifade değişti.
“Yaşamak mı?”
“Evet.”
Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
“Birkaç saatliğine hiçbir şeyi çözmeye çalışma. Babandan cevap almaya çalışma. Geçmişi anlamaya çalışma. Sadece benimle gel.”
Ömer sessizce bana baktı.
“Ya düşünceler peşimi oraya da getirirse?”
Bir an sustum.
Sonra hafifçe gülümsedim.
“Getirsin.”
Ömer şaşkınlıkla baktı.
“Ne?”
“Bırak gelsinler.”
Elini tuttum.
“Bugün ilk kez cevap aramak zorunda değilsin.”
Parmaklarımı hafifçe sıktım.
“Biraz durabilirsin.”
Başını eğip ellerimize baktı.
Sonra yeniden yüzüme çevirdi gözlerini.
“Sen de gelecek misin?”
Gülümsedim.
“Ben zaten buradayım.”
Ömer'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Lunaparka gidip ne yapacağımı hala bilmiyorum.”
“Ben biliyorum.”
“Ne yapacaksın?”
“Önce pamuk şeker alacağım.”
“Sonra?”
“Sonra seni korku trenine bindireceğim.”
Ömer'in kaşları havaya kalktı.
“Beni mi?”
“Evet.”
“Sen önce kendine güven.”
“Ben gayet cesurum.”
“Bunu birazdan görürüz.”
“Görürüz.”
Ömer birkaç saniye düşündü. Sonra derin bir nefes verip başını salladı.
“Tamam.”
Gülümsedim.
“Tamam mı?”
“Evet, tamam.”
“Bu kadar kolay mı?”
“Hayır.”
“Eee?”
“Seninle tartışacak enerjim yok.”
Gözlerimi devirdim.
“Bahane.”
“Biraz.”
Elimi bırakmadan sokağın başına doğru yürümeye başladı.
Ben de yanında yürüdüm.
“Ketçup.”
“Efendim, maviş?”
“Bir şartım var.”
“Dinliyorum.”
“Bugün baban hakkında konuşmak yok.”
Bir an düşündü.
“Peki.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
“Bir şartım da var.”
“Ne?”
“Lunaparkta beni yarı yolda bırakmak yok.”
Ömer bana dönüp gülümsedi.
“Sen beni oraya sürüklüyorsun, maviş. Asıl sen beni yarı yolda bırakma.”
“Bırakmam.”
“Anlaştık.”
Elimi biraz daha sıkı tuttu.
Ve ilk kez o gün, yüzündeki ağırlığın arasından gerçekten küçük bir gülümseme geçti.
Belki bazı yaralar hemen iyileşmezdi.
Belki bazı soruların cevabı aynı gün bulunmazdı.
Ama bazen insanın ihtiyacı olan şey cevap değil, birkaç saatliğine nefes alabilmekti.
Ve ben o gün Ömer'e bunu vermek istiyordum.
-💙-
Lunaparkın girişine geldiğimizde içeriden yükselen müzik ve insanların neşeli sesleri sokağa kadar taşıyordu.
Ömer birkaç saniye boyunca kapının önünde durup içeriyi izledi.
Yüzünde hâlâ babasının evinden çıkarken taşıdığı o yorgun ifade vardı.
Ona baktım.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
“Yine düşünüyorsun.”
“Hayır.”
“Ömer.”
“Tamam, biraz.”
Gülümsedim.
“Bugün düşünme kotanı doldurdun.”
“Böyle bir kota mı var?”
“Var.”
“Kim belirliyor?”
“Ben.”
Başını iki yana salladı.
“Sen kendini fazla yetkili görmeye başladın, maviş.”
“Birinin seni kontrol etmesi gerekiyor.”
“Ben kontrol edilebilen biri değilim.”
“Beş dakika önce lunaparka gelmek istemiyordun.”
“Ama—”
Anında sözünü kestim.
“ Aması falan yok ketçup, şimdi buradasın.”
Ömer birkaç saniye sustu.
Sonra istemeden gülümsedi.
“Bu tartışmayı kazanmış olabilirsin.”
“Olabilirim değil. Kazandım.”
“Peki, maviş.”
Elini tuttum ve onu girişe doğru çektim.
“Gel.”
Bıkkın bir nefes verdi.
“Tamam, tamam. Çekme kolumdan.”
“Yürü o zaman.”
“Bak emir veriyorsun yine.”
Bu tavrını umursamadım.
“Alış artık.”
Biletleri aldıktan sonra içeri girdik.
Bir anda etrafımızdaki sesler arttı.
Dönme dolabın ışıkları gökyüzüne doğru uzanıyor, oyuncaklardan yükselen çığlıklar müziğe karışıyordu.
Ömer etrafa baktı.
“En son ne zaman lunaparka geldiğimi hatırlamıyorum.”
“Ben de.”
“Çocukken gelmiş olabilirim.”
“Eğlenir miydin?”
Ömer omuzlarını kaldırdı.
“Hatırlamıyorum.”
Bir an yüzündeki ifadeye baktım.
Sonra konuyu değiştirdim.
“İlk hedefimiz belli.”
“Neymiş?”
“Pamuk şekerci.”
“Ciddisin.”
“Çok.”
“Onu tek başına yiyeceksin yani?”
“Hayır.”
“İyi.”
“Sen de yiyeceksin.”
“Ben pamuk şeker sevmiyorum maviş.”
“Seveceksin.”
“Buna da mı sen karar veriyorsun?”
“Evet.”
Ömer güldü.
“Tamam. Bugün senin günün.”
Pamuk şeker standının önüne geldiğimizde Ömer bir anda durdu.
“Sen burada bekle.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Neden?”
“Bir şey alacağım.”
“Ne alacaksın?”
“Bekle dedim ya, maviş.”
Şüpheyle ona baktım.
“Kesin bir şey planlıyorsun.”
Ömer sadece gülümsedi ve satıcıya doğru yürüdü.
Ben de kollarımı göğsümde birleştirip onu izledim.
Birkaç dakika sonra elinde mavi bir pamuk şekerle geri geldi.
Daha bana uzatmadan ne yaptığını anlamıştım.
Gülümsedim.
“Bu benim mi?”
Ömer pamuk şekeri bana uzattı.
“Tabii ki.”
Alırken ona baktım.
“Teşekkür ederim, ketçup.”
“Rica ederim, maviş.”
Pamuk şekeri elime aldım.
Maviydi.
Tam da sevdiğim gibi.
Ömer'in bunu düşünmüş olması nedense hoşuma gitmişti.
“Güzel olmuş.”
“Beğendin mi?”
“Çok.”
“İyi.”
Bir an elimdeki pamuk şekere baktım.
Sonra aklıma bir fikir geldi.
“Sen bekle.”
Bu kez şaşırma sırası Ömer'deydi.
“Ne yapacaksın?”
“Bir şey.”
“Ne?”
“Bekle.”
Satıcıya doğru ilerledim.
Birkaç saniye sonra elimde pembe bir pamuk şekerle geri döndüm.
Ömer'in önünde durup ona uzattım.
“Bu da senin.”
Ömer pamuk şekere baktı.
Sonra bana.
Yüzündeki o tarif edilemez afallama görülmeye değerdi.
“Pembe?”
"Evet."
“Bana mı aldın?”
“Evet.”
“Bilerek?”
Gülümsememi saklamadan başımı salladım.
“Bilerek.”
Ömer gözlerini kıstı.
“Benimle dalga mı geçiyorsun?”
Kınayıcı bir bakış attım
“Aaa hiç olur mu öyle şey ketçup, ne münasebet?”
“Pembe pamuk şeker almışsın.”
“Evet.”
“Benim pembe rengini sevmediğimi biliyorsun değil mi maviş?”
“Biliyorum.”
“E o zaman?”
Omuzlarımı kaldırdım.
“Bugünlük seveceksin. Ayrıca ne demişler.”
Merakla sordu, "Ne demişler?"
Gülümsememi biraz daha büyüttüm.
“Pembe erkek rengidir.”
Ömer birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra elindeki pamuk şekere, ardından tekrar bana baktı. Sonra ise başını iki yana salladı.
“Sen var ya…”
“Ne?”
“Gerçekten baş belasısın.”
Gülerek pembe pamuk şekeri eline bıraktım.
“Afiyet olsun, ketçup.”
Ömer bana baktı.
“Bunu özellikle seçtin.”
“Evet.”
“Niye?”
“Çünkü sen bana mavi aldın.”
Bir an sustu.
“Benim de sana karşılık vermem gerekiyordu.”
Ömer'in yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
“Pembe seçtin yani.”
“Evet.”
Bıkkın bir nefes verdi.
“İnanır mısın maviş, şu an beyaz pamuk şekere bile razıydım pembe pamuk şekerdense.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Bu kadar mı kötü?”
"Hem de nasıl..."
O an kendimi tutamadım. Dudaklarımdan şen bir kahkaha döküldü.
Ömer kaşlarını kaldırıp bana baktı.
“Gülüyorsun bir de.”
“Çünkü yüzünü görmen lazım.”
“Benimle eğleniyorsun.”
“Biraz.”
“Biraz mı?”
Gülümseyerek başımı salladım.
“Belki biraz fazla.”
Ömer pamuk şekeri elinde tutup birkaç saniye inceledi. Sonra sanki büyük bir karar vermesi gerekiyormuş gibi derin bir nefes aldı.
“Ben bunu yemeyeceğim.”
“Yiyeceksin.”
“Hayır.”
“Ömer.”
“Maviş.”
“Ye.”
“Emir mi veriyorsun?”
“Evet.”
Ömer birkaç saniye bana baktı.
Sonra yüzünde hafif bir teslimiyet ifadesi belirdi. Pembe pamuk şekerden küçük bir parça koparıp ağzına attı.
Çiğnemeden önce bile yüzündeki ifade, sanki hayatında verdiği en büyük tavizmiş gibiydi.
“Oldu mu?”
Gülmeye başladım.
“Oldu.”
“Mutlu musun?”
“Çok.”
Ömer başını iki yana salladı.
“Bir pamuk şeker için beni bu hâle getirdin ya…”
Gülümseyerek ona baktım.
“Değdi ama.Senin mutluluğun da pembe pamuk şekere bağlıymış demek.”
“Hayır.”
“Ne bağlı?”
Elimdeki mavi pamuk şekere baktım.
“Buna.”
Ömer gülümsedi.
“Çünkü mavişsin.”
Başımı hafifçe eğip gülümsedim.
“Sen de bugünlük pembesin.”
“Bugünlük mü?”
“Evet.”
“Yarın normale dönebilir miyim?”
“Düşünürüz.”
Ömer güldü.
Sonra kendi pamuk şekerinden küçük bir parça koparıp bana uzattı.
“Al.”
“Benim mavim var.”
“Biliyorum.”
“Eee?”
“Benimkinden de ye.”
“Niye?”
“Çünkü sen bana pembe aldın.”
Bir an ona baktım.
Sonra uzanıp pamuk şekerden küçük bir parça aldım.
“Tamam.”
Ömer gülümsedi.
“Bak, pembeyi de sevdin.”
“Abartma.”
“Sevdin.”
“Hayır.”
“Bir daha ye.”
“Hayır.”
“Bir tane daha.”
“Ketçup!”
Gülerek ondan uzaklaşmaya başladım.
Ömer de arkamdan geldi.
“Maviş, kaçma!”
“Pembe pamuk şekerini ye önce!”
“Senin yüzünden başıma geldi zaten!”
Kahkahalarımız lunaparkın müziğine karışırken birkaç saat önce yaşadığımız o ağır gün sanki biraz olsun geride kalmıştı.
Elimde mavi pamuk şeker, yanımda pembe pamuk şekerini yemeye zorladığım Ömer vardı.
Ve o an düşündüm…
Belki de bazen mutluluk büyük şeylerde değildi.
Bazen sadece sevdiğin insanın, sevdiğin rengi hatırlamasındaydı.
-💙-
𝟭𝟱 𝗱𝗮𝗸𝗶𝗸𝗮 𝘀𝗼𝗻𝗿𝗮
Lunaparkın içinde yürürken etrafımızdaki ışıklar gözümü alıyordu. Her yer rengârenkti. Bir yandan müzik sesleri, bir yandan insanların kahkahaları birbirine karışıyordu.
Tam o sırada gözüm dönme dolaba takıldı.
“Ömer.”
“Efendim?”
“Dönme dolaba binelim mi?”
Başımı kaldırıp ona baktığımda yüzündeki ifadeyi görünce gülmemek için kendimi zor tuttum.
Ömer dönme dolaba bakıyordu.
Sonra tekrar bana baktı.
“Başka bir şey yapsak?”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Neden?”
“Bence dönme dolap biraz…”
Cümlesini tamamlamadı.
Gülümsedim.
“Yoksa korkuyor musun?”
“Hayır.”
“Ömer.”
Bir süre sustu.
“Biraz.”
Dayanamayıp güldüm.
“Senin yükseklik korkun olduğunu biliyordum ama dönme dolaptan da korkacağını düşünmemiştim.”
Ömer kaşlarını çattı.
“Gülme, maviş.”
“Gülmüyorum.”
“Şu an bildiğin benimle dalga geçiyorsun.”
“Biraz.”
“Çok komiksin gerçekten.”
Gülümseyerek dönme dolaba baktım.
“Alt tarafı dönme dolap, ketçup.”
Ömer başını çevirip bana baktı.
“Alt tarafı mı? Şu şeyin kaç metre olduğunu biliyor musun?”
“Hayır.”
“Ben de bilmiyorum ama bilmek de istemiyorum.”
Yeniden gülmeye başladım.
“Tamam, tamam. İstemiyorsan binmeyelim.”
Ömer dönme dolaba, ardından bana baktı.
“Gerçekten mi?”
“Evet. Başka bir şeye bineriz.”
Bir süre düşündü.
Sonra ellerini cebine soktu. Derin bir nefes aldı.
“Yok, binelim.”
Şaşkınlıkla ona döndüm.
“Ne?”
“Binelim dedim.”
“Emin misin?”
“Hayır.”
Kahkaha attım.
“Ömer!”
“Ne yapayım? Sen binmek istiyorsun.”
Gülümsemem biraz daha büyüdü.
“İstemiyorsan gerçekten binmek zorunda değilsin.”
Ömer başını iki yana salladı.
“Bir kere de şu kadar düşünmeden eğlenelim, maviş.”
Ona birkaç saniye baktım.
Sonra gülümsedim.
“Peki, sen bilirsin.”
Biletleri aldıktan sonra sıraya girdik.
Sıramız geldiğinde birlikte kabine bindik. Karşılıklı oturabileceğimiz hâlde Ömer yanıma oturmayı tercih etmişti.
Güvenlik demiri kapandığında Ömer elini demirin üzerinde gezdirdi.
Sonra kilidine baktı.
Ardından bir kez daha kontrol etti.
Onu izlerken kaşlarımı kaldırdım.
“Ketçup.”
“Ne?”
“Demiri kıracaksın.”
Ömer elini çekti.
“Kontrol ediyorum.”
“Üçüncü kez mi?”
“İçim rahat etsin diye.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“İstersen aşağıya inince bir de ustaya gösterelim.”
Ömer bana döndü.
“Sen bugün çok konuşuyorsun.”
“Sen de çok korkuyorsun.”
“Korkmuyorum.”
“Tabii.”
Tam o sırada dönme dolap hareket etmeye başladı.
Kabinimiz yavaşça yerden yükselirken heyecanla camdan dışarı baktım.
“Ömer, bak!”
“Bakıyorum.”
“Şu ışıklara baksana, ne kadar güzeller!”
Başımı ona çevirdiğimde hâlâ karşıya baktığını fark ettim.
“Sen neden dışarı bakmıyorsun?”
“Bakıyorum işte.”
“Nereye?”
“Karşıya.”
Kahkaha attım.
“Ömer, camdan dışarı bakman gerekiyor.”
“Nasıl bakacağımı da sen mi öğreteceksin?”
“İstersen öğretebilirim.”
“Maviş…”
Gülerek ellerimi kaldırdım.
“Tamam, sustum.”
Birkaç dakika boyunca manzarayı izledim. Lunapark yukarıdan çok daha güzel görünüyordu. Rengârenk ışıklar, kalabalığın arasında parlayan oyuncaklar ve uzaktan gelen müzik sesleri…
Her şey masal gibiydi.
Bir süre sonra Ömer'in sessizleştiğini fark ettim.
Başımı ona çevirdim.
“İyi misin?”
“İyiyim.”
Ama bunu söylerken bile beti benzi atmışı bir haldeydi.
“Emin misin?”
“Biraz gerildim sadece.”
Elini dizinin üzerinde sıkıca tuttuğunu fark ettim.
Gülümseyerek ona döndüm.
“İstersen aşağıya bakma.”
“Zaten bakmıyorum.”
“Tamam.”
Bir süre sessiz kaldım.
Sonra aklıma bir fikir geldi.
“Ketçup?”
“Efendim?”
“Sana bir şey soracağım.”
“Ne?”
“Pembe pamuk şeker gerçekten o kadar kötü müydü?”
Ömer bana döndü.
“Ciddi misin?”
“Evet.”
“Şu an, burada, bunu mu konuşacağız?”
“Evet.”
Başını iki yana salladı.
“İnanılmazsın.”
Sorumu direttim
“Cevap vermedin.”
“Evet, kötüydü.”
“Bence güzeldi.”
“Senin zevklerine güvenmiyorum zaten.”
Sahte bir şaşkınlıkla elimi göğsüme götürdüm.
“Ne demek güvenmiyorum?”
“Duydun.”
“Bir daha sana pamuk şeker almam o zaman.”
Ömer birkaç saniye sustu.
Sonra bana baktı.
“Mavi alırsan alabilirsin.”
Gülümsememi gizleyemedim.
“Demek mavi pamuk şekeri seviyorsun?”
“Ben değil, sen seviyorsun.”
“E olsun, ben alırım.”
Ömer başını iki yana salladı.
“Seninle konuşmak gerçekten zor.”
Gülerek yeniden camdan dışarı döndüm.
Kabinimiz biraz daha yükseldi.
Bir süre sonra dönme dolap en yüksek noktaya ulaştı ve kısa bir süreliğine durdu.
Ömer'in oturduğu yerde hafifçe gerildiğini fark ettim.
“Ketçup?”
“Efendim?”
“Bakmak ister misin?”
Ömer önce bana, sonra camdan dışarı baktı.
Bu kez gözlerini hemen kaçırmadı.
Şehrin ışıkları ayaklarımızın altında uzanıyordu. Uzakta arabaların farları küçük ışık çizgileri gibi görünüyordu.
“Güzelmiş,” dedi.
Gülümsedim.
“Değil mi?”
“Evet.”
“Gördün mü? O kadar da kötü değilmiş.”
Ömer bana döndü. Ben devam ettim
“Biraz korkutucu olabilir ama.”
Ömer hayretle sordu.
“Biraz mı?”
“Maviş.”
“Tamam, sustum.”
İkimiz de gülmeye başladık.
Dönme dolap yeniden hareket ettiğinde Ömer derin bir nefes aldı.
“Sonunda.”
“Daha inmediğimizin farkındasın, değil mi?”
Ömer'in yüzündeki gülümseme kayboldu.
Bana döndü.
“Şaka yapıyorsun.”
Kahkahamı tutamadım.
“Tabii ki şaka yapıyorum!”
“Bir an gerçekten inemeyeceğiz sandım.”
“Yüzünü görmen lazımdı!”
Ömer gözlerini devirdi.
“Çok eğlendin mi?”
“Fazlasıyla.”
Dönme dolap yavaşlayıp tamamen durduğunda güvenlik demiri açıldı.
Ayağa kalkar kalkmaz Ömer derin bir nefes aldı.
“Bir daha binmeyeceğim.”
Ben de kabinden çıkıp yanına geldim.
“Abartma, o kadar da kötü değildi.”
Ömer bana baktı.
“Senin için.”
Gülümsedim.
“Bir dahakine gondola bineriz.”
Ömer'in yüzü bir anda değişti.
“Sen özellikle benimle uğraşıyorsun, değil mi maviş?”
Gülerek ondan uzaklaşmaya başladım.
“Ne alakası var?”
“Maviş!”
Arkamı dönüp ona baktım.
“Efendim, ketçup?”
“Bir daha lunaparka gelirsek oyuncakları ben seçeceğim.”
Kahkaha attım.
“Tamam, söz!”
Ömer şüpheyle gözlerini kıstı.
“Gerçekten mi?”
“Tabii.”
“Bundan hiç emin olamadım.”
Yanına gelip koluna hafifçe vurdum.
“Hadi, dondurma yiyelim.”
Ömer başını iki yana sallayarak benimle yürümeye başladı.
“Bir gün senin yüzünden kalpten gideceğim.”
“Abartma ketçup.”
“Bunu da not ettim.”
Gülerek dondurmacıya doğru ilerledik.
O gece, Ömer'in yükseklik korkusuyla dalga geçmek benim için oldukça eğlenceli olmuştu.
Ama itiraf etmeliydim ki…
Onun bütün itirazlarına rağmen benimle dönme dolaba binmesi de hoşuma gitmişti.
-💙-
Dondurmacıya doğru ilerlerken Ömer hâlâ dönme dolap yüzünden söyleniyordu.
“Bir daha seninle lunaparka gelirsem iki olsun.”
Gülümseyerek ona baktım.
“Bunu daha önce de söylemiştin, ketçup.”
“Çünkü sen söylediklerimden hiçbirini ciddiye almıyorsun.”
“Alıyorum.”
“Öyle mi?”
“Tabii.”
“Peki, bir daha dönme dolaba binecek miyiz?”
Hiç düşünmeden cevap verdim.
“Evet.”
Ömer başını iki yana salladı.
“Seninle gerçekten uğraşılmaz.”
Gülerek dondurmacının önünde durdum.
Tezgâhın arkasındaki adam bizi görünce gülümsedi.
“Buyurun gençler, ne vereyim?”
Dondurmaların sıralandığı cam tezgâha doğru eğildim.
Çikolatalı, çilekli, vanilyalı, fıstıklı…
Hepsi birbirinden güzel görünüyordu.
Gözlerimi çeşitlerin üzerinde gezdirdim.
“Bir top çikolatalı mı alsam, yoksa çilekli mi?”
Ömer yanımda durup beni izliyordu.
“İkisini de al.”
Başımı ona çevirdim.
“İki top mu?”
“Evet.”
“Ya bitiremezsem?”
“Ben yerim.”
Gülümsedim.
“Senin işin gücün yemek zaten.”
“En azından ne istediğimi biliyorum.”
Tekrar dondurmalara döndüm.
“Acaba vanilyalı da mı alsam?”
Ömer derin bir nefes verdi.
“Daha karar vermedin mi?”
“Ömer, bunlar ciddi kararlar.”
“Tabii, hayatının en önemli kararlarından biri.”
Dondurmacı gülümseyerek araya girdi.
“İstersen sana cevizli vereyim kızım. Çok güzel, yeni yaptık.”
Tam cevap verecektim ki Ömer benden önce davrandı.
“Yok abi, o sevmez cevizliyi. Sen ona bir top şefkatlili dondurma ver.”
Bir an olduğum yerde kaldım.
Başımı yavaşça Ömer'e çevirdim.
Ömer ise sanki son derece sıradan bir şey söylemiş gibi duruyordu.
Dondurmacı başını salladı.
“Tamamdır gençler. Bir top şeftalili, bir top da ne olsun delikanlı?”
Ömer tezgâha baktı.
“Bana çikolatalı olsun abi.”
Dondurmacı külahları hazırlarken ben hâlâ Ömer'e bakıyordum.
Ömer bunu fark edince kaşlarını kaldırdı.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
“Niye öyle bakıyorsun?”
Omuzlarımı silktim.
“Şeftalili sevdiğimi nereden biliyorsun?”
Ömer bana şaşkınlıkla baktı.
“Geçen sefer söylemiştin.”
“Ne zaman?”
“Hatırlamıyorum.”
“Hatırlamıyorsan nasıl biliyorsun?”
“Çünkü cevizli dondurmayı sevmediğini de söylemiştin.”
Bir an sustum.
Gerçekten hatırlıyordu.
Üstelik bunu öylesine doğal bir şekilde yapmıştı ki sanki üzerinde düşünmesi gereken bir şey bile değildi.
Dudaklarımda istemsiz bir gülümseme oluştu.
“Sen bunları hatırlıyor musun gerçekten?”
Ömer omuzlarını kaldırdı.
“Her şeyi unutmuyoruz herhâlde, maviş.”
Gülümsemem biraz daha büyüdü.
“Teşekkür ederim, ketçup.”
“Dondurma için mi?”
“Evet.”
“Daha yemedin bile.”
“Yine de.”
Ömer başını iki yana salladı.
“Sen de bir tuhafsın.”
Dondurmacı külahları hazırlarken çantamdan cüzdanımı çıkardım.
Tam parayı uzatacaktım ki Ömer de cüzdanını çıkardı.
İkimiz aynı anda dondurmacıya para uzattık.
Adam önce bana, sonra Ömer'e baktı.
Ben Ömer'e döndüm.
“Ne yapıyorsun?”
Ömer gayet sakin bir şekilde cevap verdi.
“Parasını ödüyorum.”
“Ben de ödeyecektim.”
“Gerek yok.”
“Ömer, kendi dondurmamı kendim ödeyebilirim.”
“Biliyorum, maviş.”
“E o zaman?”
Ömer bana bakıp hafifçe gülümsedi.
“Bugün benden olsun.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır, olmaz.”
“Maviş, alt tarafı bir dondurma.”
“Alt tarafı bir dondurma değil. Ben de buradayım ve param var.”
Ömer kaşlarını kaldırdı.
“Bunun farkındayım.”
“E o zaman neden benim yerime de ödüyorsun?”
“Çünkü istiyorum.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Sonra yeniden dondurmacıya döndüm ve elimdeki parayı adama doğru uzattım.
“Abi, rica ediyorum, alır mısın şu parayı?”
Dondurmacı parayı almak için elini uzatacakken Ömer de kendi parasını uzattı.
“Abi, ikisini de ben ödeyeyim.”
Ona döndüm.
“Ömer!”
“Maviş!”
“Ben ödeyecektim!”
“Bir dahakine sen ödersin.”
“Her seferinde böyle diyorsun!”
Ömer gülümsemesini gizlemeye çalıştı.
“Demek ki bir dahaki sefere de görüşeceğiz.”
Bir an duraksadım.
Sonra gözlerimi kıstım.
“Konuyu değiştirme, ketçup.”
Dondurmacı ikimizi bir süre izledi.
Ardından Ömer'in yüzündeki ifadeyi fark etmiş olacak ki onun uzattığı parayı aldı.
Sonra bana dönüp gülümseyerek konuştu.
“Bu delikanlı centilmenlik yapmak istiyor anlaşılan kızım. Bırak da bugün o ısmarlasın.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Abi ama—”
Adam elini hafifçe kaldırdı.
“Hadi bakalım, dondurmalarınız erimeden yiyin.”
Ömer parasını uzatıp ödemeyi tamamladı.
Sonra bana dönerek zafer kazanmış gibi gülümsedi.
“Duydun mu, maviş?”
Gözlerimi devirdim.
“Duydum.”
“Bir dahakine sen ödersin.”
“Kesinlikle.”
“Anlaştık mı?”
“Anlaştık.”
Dondurmamı elime aldım.
Sonra Ömer'e yaklaşıp alçak sesle konuştum.
“Ama bir dahaki sefere önce ben davranacağım.”
Ömer güldü.
“Göreceğiz, maviş.”
Dondurmamdan bir parça alırken ona ters ters baktım.
“Hiç şansın yok.”
Ömer kendi dondurmasını yalayıp omuzlarını silkti.
“Not ettim bunu.”
-💙-
Dondurmalarımızı alıp iskeleye doğru yürümeye başlamıştık. İskeleye yaklaştığımızda yüzüme hafif bir esinti çarptı. Denizden gelen tuzlu koku, daha ilk nefeste içimi huzurla doldurmuştu.
Derin bir nefes aldım.
Antalya'nın akşamlarını seviyordum. Güneş yavaş yavaş ufka yaklaşırken gökyüzünün turuncuya, pembeye bürünmesi; denizin üzerinde dans eden ışıklar ve kıyıya vuran dalgaların sesi…
Hepsinin ayrı bir güzelliği vardı.
Ama en çok da deniz kokusunu seviyordum.
İzmir'de büyümüş biri olarak denize yabancı değildim elbette. Yine de Antalya'nın akşamlarında başka bir şey vardı. Belki havanın sıcaklığı, belki hafif esen rüzgâr, belki de o anın güzelliği…
Bilmiyordum.
Bildiğim tek şey, orada biraz daha kalmak istediğimdi.
“Burası gerçekten çok güzel,” diye mırıldandım.
Ömer başını bana çevirdi.
“Denizi mi diyorsun?”
“Her şeyi. Ama en çok da deniz kokusunu.”
Gülümsedi.
“İzmir'de de deniz var, maviş.”
“Biliyorum, ketçup. İzmir'i bana anlatmana gerek yok. Orada yaşıyorum zaten.”
“Doğru. Bir an unuttum, sen İzmir'i herkesten çok seviyorsun.”
“Sevmekte de haklıyım.”
“Antalya'yı da seviyorsun ama.”
Ona dönüp gülümsedim.
“Antalya'nın da yeri ayrı.”
“Güzel. En azından şehrime haksızlık etmiyorsun.”
“Senin şehrin mi? Aslen Ankaralı değil misin?”
Ömer bir an durdu, ardından güldü.
“Tamam, tamam. Antalya'yı da seviyorum diyelim.”
“Böyle daha doğru oldu.”
İskelenin ucuna doğru yürüdük. Boş bir yer bulunca yan yana oturduk. Dondurmamdan küçük bir parça aldım ve ayaklarımı hafifçe sallayarak denizi izlemeye başladım.
Bir süre konuşmadık.
Bazen sessizlik de güzeldi. Hele yanında rahatça susabildiğin biri varsa…
Ömer'in bana baktığını fark edince başımı ona çevirdim.
“Ne oldu?”
“Bir şey yok.”
“Bugün kaçıncı hiçin bu?”
“Saymayı mı tutuyorsun?”
“Seninle ilgili her şeyi not alıyorum, ketçup.”
Ömer gülümsedi.
“Öyle mi? O zaman boyumu da not al.”
İstemeden gözlerim ona kaydı.
Yan yana otururken bile boyunun uzunluğu dikkatimi çekiyordu. Ayağa kalktığında aramızdaki fark daha da belirginleşiyordu.
Bakışlarım yüzüne çıktığında koyu kumral saçlarının akşam güneşinde hafifçe parladığını gördüm. Kahverengi gözleri de denizin üzerindeki ışıklar gibi sıcaktı.
Bir an öylece kaldım.
Allah'ım…
İçimden geçenleri kendim bile beklemiyordum.
𝘈𝘮𝘢𝘯 𝘣𝘪𝘻𝘦 𝘯𝘢𝘴𝘪𝘱 𝘰𝘭𝘶𝘳 𝘪𝘯ş𝘢𝘭𝘭𝘢𝘩 𝘣𝘰𝘺𝘶𝘯𝘢 𝘥𝘢 𝘱𝘰𝘴𝘶𝘯𝘢 𝘥𝘢 𝘣𝘪𝘯 𝘮𝘢ş𝘢𝘭𝘭𝘢𝘩.
Sezen Aksu'nun 𝙺𝚊çı𝚗 𝙺𝚞𝚛𝚊𝚜ı şarkısındaki o sözler zihnimde yankılanınca dudaklarımı birbirine bastırdım.
Gülümsememek için kendimi zor tutuyordum.
Ömer kaşlarını kaldırdı.
“Yine ne düşünüyorsun?”
“Hiçbir şey.”
“Maviş, bana bakıp gülümsüyorsun.”
“Belki komik bir şey düşündüm.”
“Neymiş o?”
“Özel.”
Ömer hafifçe güldü.
“Peki, anlatma bakalım.”
İçimden derin bir nefes aldım.
İyi ki üstelememişti. Yoksa aklımdan geçenleri nasıl açıklayacağımı gerçekten bilmiyordum.
Dondurmamdan bir parça daha aldım.
Bir süre sonra Ömer denize bakarak konuştu.
“Böyle oturmak güzelmiş.”
Başımı salladım.
“Evet. Keşke zaman biraz yavaşlasa.”
“Niye?”
“Çünkü güzel anların hemen bitmesini istemiyorum.”
Ömer bana döndü.
“Güzel anlar tekrar yaşanabilir.”
“Her zaman aynı olmaz ki.”
“Belki olmaz. Ama yenileri olur.”
Söyledikleri karşısında bir an sustum.
Sonra gülümseyerek ona baktım.
“Bazen çok mantıklı konuşuyorsun, farkında mısın?”
“Bazen mi?”
“Tamam, nadiren.”
Ömer kahkaha attı.
“Senin iltifatların da bir tuhaf, maviş.”
“İltifat ettiğimi nereden çıkardın?”
“Ben öyle kabul ettim.”
Gözlerimi devirdim.
“Sen bilirsin.”
Bir süre daha denizi izledik. Gökyüzündeki renkler yavaş yavaş koyulaşıyor, kıyıdaki ışıklar birer birer yanıyordu.
Tam o sırada aklıma bir şey geldi.
Aslında bütün akşam boyunca aklımın bir köşesinde duran bir şey…
İzmir'e dönmeme çok az kalmıştı.
Antalya'ya geldiğimden beri Ömer'le vakit geçirmek o kadar güzeldi ki dönüşümü düşünmeyi sürekli erteliyordum. Her gün yeni bir şey yapmış, birlikte gülmüş, birbirimize takılmıştık.
Ama artık eve dönmem gerekiyordu.
Dondurmamın son lokmasını da yedikten sonra ona döndüm.
“Ömer?”
“Efendim, maviş?”
Bir an duraksadım.
“Yarın İzmir'e dönüyorum.”
Ömer'in yüzündeki gülümseme hafifçe silindi.
“Yarın mı?”
Başımı salladım.
“Evet. Daha fazla burada kalamam. Hem annemle babam da beni merak ediyor.”
Ömer bakışlarını yeniden denize çevirdi.
“Biraz daha kalsaydın.”
İçimde bir şeyler hafifçe burkuldu.
“Ben de isterdim ama…”
“Biliyorum.”
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra Ömer bana döndü.
“Yani yarın gidiyorsun.”
“Evet, ketçup. İzmir'deki evim beni bekliyor.”
Ömer hafifçe başını salladı.
“Ama daha birlikte yapacağımız şeyler vardı.”
Gülümsedim.
“Ne gibi?”
“Mesela seni Antalya'da daha gezdirecektim.”
“Her yeri gezdirdin zaten.”
“Gezdirmediğim yerler de var.”
“E o zaman başka bir zaman gelirim.”
Ömer'in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
“Başka bir zaman mı?”
“Evet. Antalya'ya bir daha gelmeyeceğimi mi düşündün?”
“Belli olmaz.”
Ona dönüp kaşlarımı kaldırdım.
“Ömer, sen beni burada tutmak için elinden geleni yapıyorsun, farkında mısın?”
“Belki de.”
Gülümsememi gizlemek için denize döndüm.
“Bak, ketçup… Ben de burada biraz daha kalmak isterdim. Seninle vakit geçirmek güzeldi. Ama İzmir'deki evime dönmem gerekiyor.”
Ömer bir süre düşündü.
“Yani seni görmek için İzmir'e mi gelmem gerekiyor?”
Başımı ona çevirdim.
“Başka türlü nasıl göreceksin? Ben İzmir'de yaşıyorum, sen Antalya'da.”
“Doğru.”
“İstersen geldiğinde sana İzmir'i gezdiririm. Ama dönme dolap sözü veremem.”
Ömer güldü.
“Merak etme, o konuda anlaşamayacağımızı biliyorum.”
“Güzel. O zaman anlaştık.”
Ömer yeniden denize baktı.
“Peki, maviş. Yarın dön.”
Sesinde biraz isteksizlik vardı ama artık ısrar etmiyordu.
Gülümseyerek koluna hafifçe dokundum.
“Üzülme. Sanki dünyanın öbür ucuna gidiyorum. İzmir'le Antalya arasında uçak var, otobüs var. İstersen sen de gelirsin.”
Ömer bana döndü.
“Beni İzmir'e davet mi ediyorsun?”
“Evet. Ama haber vermeden gelirsen kapıda bırakırım.”
“Çok naziksin.”
“Her zaman.”
Ömer gülerek başını iki yana salladı.
Sonra bir süre göz göze kaldık.
“Tamam,” dedi. “Bir gün İzmir'e geleceğim.”
Gülümsedim.
“Bekliyorum, ketçup.”
“Sen de Antalya'ya yine geleceksin.”
“Bakarız.”
“Maviş.”
“Tamam, tamam. Gelirim.”
Ömer memnun olmuş gibi gülümsedi.
“Anlaştık.”
Başımı sallayıp yeniden denize döndüm.
Antalya'nın akşamı, denizin kokusu ve yanımda oturan Ömer…
Yarın İzmir'e dönecektim. O ise Antalya'da kalacaktı.
İçimde hafif bir burukluk vardı. Birkaç gün önce apar topar acele ile geldiğim bu şehirden ayrılmak kolay olmayacaktı. Özellikle de burada geçirdiğim zamanın en güzel anılarından biri, yanımda oturan bu uzun boylu, koyu kumral çocuğa aitken…
Ketçup'u özleyeceğim galiba.
Bu düşünce aklımdan geçer geçmez kendi kendime gülümsedim.
Ömer bana döndü.
“Ne oldu yine?”
Başımı iki yana salladım.
“Hiçbir şey.”
Bu kez üstelemedi.
Sadece gülümsedi ve bakışlarını yeniden denize çevirdi.
Ben de başımı hafifçe gökyüzüne kaldırdım.
Yarın İzmir'e dönecektim.
Ama bu kez Antalya'dan ayrılırken aklımda yalnızca denizin kokusu ve gün batımının renkleri olmayacaktı.
Ömer de olacaktı.
Bölüm etkileşimi
